Tag Archives: normlar

Özgür seks ne kadar özgür?

Özgür seks nedir?

Daha doğrusu, herhangi bir şeyin başına özgür sözcüğünü eklemek ne anlama gelir?sexual freedom

Özgürlük sözcüğüne (bu bağlamda, en az) üç ayrı anlam yükleniyor.

Bunlardan biri doğrudan politikayla ilgili: Devletin kişilerin davranışlarını engellememesi anlamında “cinsellik özgürlüğü” ya da “cinsel özgürlükler” var. Ben bundan değil, daha felsefi iki anlamından bahsetmek istiyorum.

Bu iki felsefi anlamın ilkine liberal, ikincisine toplumcu (sosyalist) diyeceğim. Bu terimler bu bağlamda genel kabul görmüyor olabilir, ama bu yazı bağlamında şimdilik böyle kabul edelim.

LİBERAL ANLAMDA ÖZGÜR SEKS

Özgürlüğe yüklenen liberal anlam, her türlü ön yargıdan, kavramsal ve düşünsel sınırlamadan bağımsız olmayı kast ediyor. Buna göre, herkes içinden geldiği gibi cinsellik yaşayabilir ve diğerlerinin bunu eleştirmeye hakkı yoktur. Daha doğrusu, eleştirilse de, bu ya da şu eylemin “yanlış” olduğu sonucuna varılamaz.

Bu, kişinin cinsel deneyimlerine sadece devletin değil, toplumun da karışmaması gerektiği anlamına geliyor.

“Beni rahat bırak!” ile “Bırakınız yapsınlar.” arasında ciddi bir benzerlik gördüğüm için, bu görüşe liberal diyorum.

sex_the_city_and_the_price_of_freedom

Liberal anlamda özgür seks deyince: Sex and the City

Özgür seks deyince benim aklıma gelen şey bu değil, ama sanırım birçok insanın aklına böyle bir şey geliyor. Cinselliğin tamamen bağımsızlığını ilan etmesi, tarihsel ön yargıların ve tüm toplumsal normların yıkılması anlamında, özgür seks isteyen ve/veya özgür seks yaşayan insanlar var.

Ama burada ciddi bir sorun var. Özgürlük bu kadar keyfi ve rastgele bir şeyse, mevcut şartlarda yaşamaya devam etmek isteyenler ve toplumsal normlarla hiçbir problemi olmayanlar da o normları sorgulayanlarla aynı miktarda özgür sayılıyorlar.

Yani örneğin köleciliği savunan kişi ile eşit vatandaşlığı savunan iki kişinin “düşünce özgürlüğü” açısından bir farkı olamıyor. Benzer denklik milliyetçilik, ırkçılık, homofobi vb. için de geçerli.

Dikkat ederseniz, tuhaf bir şey oluyor bu örnekte: Düşünenin düşünme eyleminin şartlandırılmış olması, yani bu kişinin zihninin dogmalarla zincirlenmiş olması, düşünce özgürlüğü açısından hiçbir şey ifade etmiyor. Egemen ideolojinin kölesi olan bir düşüncenin özgürlüğünden bahsetmek gibi bir duruma düşebiliyoruz.

TOPLUMCU ANLAMDA ÖZGÜR SEKS

Toplumcuların özgürlük anlayışı ise farklı bir bakış açısına dayanıyor. Toplumcular öncelikle bir tarihsel olguyu “yabancılaşma” olarak saptıyorlar. Bu yabancılaşma, ilk ortaya çıktığında özgürleştirici vb. olabilir; ancak onun yabancılaşma olarak saptanması, artık aşılmış olduğunu ve insanın önünde bir engele dönüştüğünü ifade ediyor.

Örneğin toplumcular özel mülkiyetin ilk ortaya çıkışının ilkel ölçekte artı-değer üretimini merkezileştirdiğini ve böylece tarihsel anlamda daha ileri bir üretim ilişkisine tekabül ettiğini düşünürler. Yine toplumculara göre, bu özel mülkiyet olgusu tarih boyunca çeşitli formlara bürünür (kölecilik, feodalizm, kapitalizm gibi) ve dünya sanayi toplumunun kuruluşuna ön ayak olur. Ancak, sanayileşme ile artık artı-değer üretimi öyle bir boyut alır ki, bu artı-değere el koyanların (yani üretim araçlarına sahip olanların, yani burjuvazinin) varlığı insanlığın ilerlemesine engel teşkil etmeye başlar. Böylece, toplumculara göre, insanlığın bugün artık özel mülkiyetten özgürleştirilmesi gerekir. Özgür toplumun gerek şartıdır özel mülkiyetin ortadan kaldırılması.freed

Özel mülkiyet örneğini kimseyi sosyalizme ikna etmek için vermiyorum. Sadece, yaklaşım farkını açıklamak amacıyla anlatıyorum. Bu yazı için, şu farkı gösterebilmem yeterli: Toplumcular açısından, özel mülkiyet özgürlüğü kavramı oksimorondur. Özel mülkiyetin kendisi bir sömürü ilişkisidir; olsa olsa özel mülkiyetten özgürlük diye bir şeyden bahsedilebilir. İnsanlar arasında (giderek, insan ile doğa arasında) özgür bir ilişkilenme kurulabilmesi için, yani özgür bir toplum için, özel mülkiyetten kurtulmak (“Kurtuluş yok tek başına …”daki kurtuluş bu.) gerekir.

Konumuza dönersek, liberal anlamda “özgür seks”ten bahsediyorsak, belki de toplumcu anlamda “seksin özgürleşmesi”nden bahsetmek daha doğru olabilir.

Bir büyük parantez açmak istiyorum burada. Çoğumuz bu yaklaşımı birçok durumda zaten benimsiyoruz. Örneğin, bir ırkçıyla karşılaştığımızda onun görüşleriyle bizimkinin denk olmadığını, onun yanıldığını düşünüyoruz. (Bu kişinin görüşlerini bastırıp bastırmamanın apayrı bir konu olduğuna dikkatinizi çekerim. Bu, özgürlüğün – benim bu yazıda bahsetmeyeceğimi söylediğim – ilk anlamına, yani politik anlamına giriyor.) Irkçı görüşlerin kendilerini ifade etme imkanı olsa da olmasa da, liberal felsefe ile toplumcu felsefe arasında bir fark var: Toplumcu “ortada bir sorun olduğunu” düşünüyor ve ırkçının görüşlerini ya değiştirmeye çalışıyor ya da o görüşlerin toplumda baskın hale gelmemesi için çaba sarf ediyor. Liberal ise ırkçıya bunun sadece kendi görüşü olduğunu, liberalin başka görüşleri olduğunu ve ırkçının görüşlerine yine de saygı duyduğunu söylüyor.

Örneği ırkçılık gibi uç bir konudan verince her şey çok bariz. Ama mesela yıllarca “türban özgürlüğü” diye bir şeyi tartıştık. Kadının kendi özgür iradesiyle toplumsal alanda başını örtebileceğini, bunun onun doğal bir hakkı olduğunu falan söyledi bize birçok yazar. Yani, fiziksel dış baskıya maruz kalsa da kalmasa da, bir kadının bir dogmanın etkisiyle aldığı kararlara saygı duymamız beklendi. Çok az kimse türban takmanın, yani türban takma eyleminin kendisinin özgür bir karar olup olmadığını sorguladı. Dolayısıyla tartışma toplumcu değil liberal bir tabanda yürüdü. Bu büyük parantezi burada kapatıyorum ve konuya dönüyorum.hair image

SEKSİN ÖZGÜRLEŞMESİ

Yukarıdakilerden şöyle bir sonuç çıkıyor. Eğer liberaller “özgür seks”i toplumcular ise “seksin özgürleşmesi”ni savunuyorsa, aslında liberaller seksin her şeyden özgürleşmesini, yani tüm toplumsal değer yargılarından bağımsız cinsel faaliyeti savunmuş oluyor.

Peki, toplumcular neyi savunuyor? Yani, toplumcular seksi nelerden özgürleştirmek istiyor?

Bir kalemde aklıma gelenler arasında şunlar var:

  • toplumsal cinsiyet baskısından, yani “kadının yapması gerekenler”, “erkeğin yapması gerekenler” gibi rollerden özgürleşmiş,
  • cinselliği anormal bir şey gibi gören (giderek, aynı evi “kızlı-erkekli” paylaşan insanları fuhuşla zinayla falan suçlayan) muhafazakar zihniyetten özgürleşmiş,
  • cinsel deneyimi sadece çoğalma merkezli gören (aslında muhtemelen Musa’nın başlattığı ama bugün Katolik Kilisesi’yle özdeşleşen ve İslam’ın da benimsediği) aile odaklı, dini hukuki cinsellik algısından özgürleşmiş,
  • kadınla erkeği sadece cinsellik için var olduğuna inanan, böylece bir kadınla bir erkeğin yaşayabilecekleri tüm duygusal, tensel vb. paylaşımların ancak ve sadece seks için olabileceğini düşünen, cinselliğin bastırıldığı ve tabulaştırıldığı bir bakış açısından özgürleşmiş, ve öte yandan
  • sadece kadınla erkeğin cinsellik için var olduğunu sanan cinsiyetçi ve heteronormatif zihniyetten özgürleşmiş

bir cinsellik istiyoruz sanırım.

Dikkat ederseniz listedeki her bir madde, devlet veya kültür düzeyinde kurumsallaşmış bir toplumsal yapıya işaret ediyor, tarihsel bir “yabancılaşma” olgusu tanımlıyor ve bunlardan özgürleşmekten bahsediyor.

Bu olguların yabancılaşma olmadığını düşünebilirsiniz. Bu, gayet ilginç bir tartışma başlatabilir. Ve yahut, listeyi çok kısa bulabilir ve başka maddeler eklenmesi gerektiğini söyleyebilirsiniz. Ben şimdilik, başka bir yazıya aktarılmak üzere, kafamı kurcalayan birkaç soru yazacağım:

  • Cinsellik “romantizm”den bağımsız hale getirilebilir mi? (örneğin performatif cinsel deneyimler; eş-değiştirme, seks partileri vb.)
  • Cinsellik “duygusal paylaşım”dan bağımsız hale getirilebilir mi? (örneğin, başka hiçbir yakınlık duymadığın biriyle fuck-buddy, yani seks partneri olmak)
  • Cinsellik tüm “anlam”dan bağımsız hale getirilebilir mi? (örneğin bir gecelik ilişkiler)

Benim bunlara yanıtım büyük ölçüde olumsuz oluyor. Bu örneklerde özgürleşilen toplumsal – tarihsel yapıyı henüz göremiyorum. (O yüzden “bağımsız” sözcüğünü kullandım şimdilik.) Her bir sorudan upuzun başka yazılar çıkabilir, o yüzden burada bitiriyorum.hair poster 1

***

Not: Cinselliğin tamamen biyolojik bir ihtiyaç olduğunu söylerseniz tüm bu yukarıda yazdıklarımdan bağımsız bir cinsellik düşünülebilir. Yalnız, bu durumda cinsellik tüm ahlaktan da bağımsız hale gelebilir. Örneğin taciz, tecavüz vb. faaliyetlere de “özgür seks” adını takar durumda bulabiliriz kendimizi.

Kışkırtılmış Erkeklik: Sünnet

Bu bir “adam olacak çocuk” öyküsüdür.erdal atabek 1

Doğduğum dönemde Türkiye’de sünnet olmanın sağlıklı olduğuna dair bir kanı varmış. Biraz bu sebeple, ama aslında dedemin falan ısrar edeceğini bildiklerinden, annemle babam ben henüz birkaç günlükken sünnet işimi hastanede hallettirivermişler.

Böylece hem sünnet düğünü saçmalığından kurtulmuşlar, hem de kendi ailelerinin “Bu çocuk ne zaman sünnet olacak?” dırdırından. Ayrıca “gerçek erkek” olup olmadığımla ilgili aile içinden veya dışından gelebilecek eleştirileri de peşinen devre dışı bırakmışlar.

Sonuçta, sünnet olmak, sünnet olmuş olmak vb. konular asla hayatımın bir parçası olmadı. Hiç merak etmedim. Sünnet ile erkek olmak arasında hiçbir ilişki görmedim.

Öte yandan, Erdal Atabek’in “Kışkırtılmış Erkeklik, Bastırılmış Kadınlık” kitabında anlattığı şöyle bir anısı var:

erdal atabek 2

“Sünnet düğünümü anımsıyorum. Kandıra’daydık. Dokuz yaşındaydım. …

O günün canımı sıkan olayı, sünnetin acısı değildi. Onu pek anlayamamıştım.

Canımı sıkan olay bindirildiğim atın bir gözünün görmeyişiydi. At, tek gözünün gördüğü doğrultuya gidiyor, ikide bir yönünü düzeltmek için dizginin çekelenmesi gerekiyordu. Atın dizginleri üzerindeki ellerim göstermelikti, atın kantarması (ağzının içinden geçip yanlardan tutulan koşum parçası) birisi tarafından tutuluyor, atın asıl yönetimi böyle sağlanıyordu.

Doğrusu ya böylesi bir anlı şanlı günümde (tam kenti fetheden komutan olduğum günde) tek gözü görmeyen, ikide bir öndeki adam tarafından çekiştirilen bir ata bindirilmeyi içime sindiremedim.” [Alkım Yayınları baskısında 24. sayfada]

Ne acayip, değil mi?

Erkek olacaksın. Her şey hazır. Tüm ailen toplanmış bunu kutlamaya. Herkes gelip artık gerçek bir erkek olduğunu, erkekliğe giden önemli bir aşamayı geçtiğini falan söylüyor. Sonra büyük bir gururla, at sırtında bir geçit töreni yapıyorsun. Ama, aksiliğe bak, atın bir gözü kör. Bir türlü erkekliğe doğru gidemiyorsun, sürekli yolunda şaşıyorsun, başka yönlere sapıyorsun. Ama elbette erkekliğe kendi başına gitmiyorsun, seni oraya götüren biri var. O sürekli atın kantarmasını çekiştirip senin erkekliğe doğru gitmeni sağlıyor. Sen saptıkça, o seni tekrar yola sokuyor.erdal atabek 3

SÜNNET İYİ BİR ŞEY Mİ ?

Benim hiç böyle bir derdim olmadı neyse ki. Hatta, Atabek’in kitabını okuyana kadar aklıma bile gelmemişti sünnet düğünlerindeki bu geçit töreninin anlamı.

Sünnetle ilgilenmem, erkek cinselliğiyle ilgili ankette sünnet olup olmadığımı, bununla ilgili neler hissettiğimi sorduklarında başladı. Yani, sünnetimin üzerinden yirmi yıldan fazla zaman geçtikten sonra.

Sonra biraz araştırdım ve “sağlık” iddiasının hiçbir gerçekliği olmadığını görmem pek az zamanımı aldı.

Öte yandan, sünnet olmamış erkeklerin uyarıcıları daha kuvvetli hissetiklerine, yani sünnet olmanın cinsel hazzı azalttığına dair bir şeyler daha okudum. Tabii böyle bir şeyi kıyaslamak pek mümkün olamıyor. Kendi cinselliğiyle tanıştıktan ve cinsel deneyimler yaşadıktan sonra sünnet olan erkeklerin sayısı çok az. Ve aradaki farkın (varsa yani) psikolojik mi yoksa doğrudan fizyolojik mi olduğunu söylemek kolay değil.

Benim anladığım şu: En iyi ihtimalle gereksiz bir şey sünnet. Kötü ihtimal, cinsellikten alınan keyfi azaltması.religion is like

Ama tabii asıl en kötü ihtimali yaşıyoruz, yaşamaktayız: Pınar Selek’in erkeklik rolünün edinilmesi ile ilgili yazdığı “Sürüne Sürüne Erkek Olmak” kitabında anlattığı askerlik deneyiminden yıllar önce, henüz daha küçük bir çocukken ya da ergenliğe girmek üzereyken, “kesile biçile” erkek olma ritüelini yaşıyoruz.

BİTİRİRKEN: NE YAPMALI ?

Son olarak, ailemin sünnet konusundaki eleştirel duruşunun sonucunda bu travmatik dönemi yaşamamam için bir an önce beni sünnet ettirdiklerine dikkat çekmek istiyorum.

Yani, “Hayır canım, yaptırmıyoruz, ne saçma şeyler bunlar.” diyebilecekken, tam tersine, kelimenin tam anlamıyla ilk fırsatta sünnet yaptırdılar. Bir bakıma, toplumsal normları benimsemiş, normlara uyum sağlamış oldular.

Ama alakasız başka bir sonucu daha oldu: Benim sünnetle ilgili hiç başım ağrımadı. Ne çocukluğumda, ne de ergenliğimde bu konu başıma dert oldu. Erkekliğimi sünnet üzerinden tanımlamadım, hadi bu kolay. Ama etrafımdaki insanlar da (yani mesela yeni sünnet olan ve “erkekliğe adım atan” arkadaşlarım da) benim erkekliğimi sorgulamadı. “Sorgulamadı.” derken, onlar muhtemelen beni erkek saydılar; ancak bunun bana etkisi, bu konular üzerine düşünmemem oldu.

Erkekliğimi kışkırtan, ajite eden bir unsur devre dışı kaldı hayatım boyunca.

Ben bunu özgürleştirici buluyorum.

Son tahlilde, ailemin beni sünnet ettirmeyip bunun yerine bu konuda eleştirel bir görüş aşılamaya çalışmasına kıyasla bile daha özgürleştirici buluyorum. Nihayetinde, belli bir yaşa geldikten sonra bana “Biz bunu böyle yaptık. Sünnetin erkeklikle bir ilgisi yok bizce.” deyiverdiklerinde, mesajı aldım ben gayet.

Çocukluğum ve okul hayatım boyunca arkadaşlarımla bu konuyu konuşsam ve kendimi savunmak zorunda kalsam, en iyi ihtimalle erkekliğimi ispat etmeye çalışacak, erkekliğimle sünnetin alakası olmadığını göstermeye çabalayacaktım. Ama bunun da erkek rolünü kışkırtan bir etkisi olacaktı.

sünnet nedir

Bu arada, bu yaşınıza kadar sünnetin tam olarak ne olduğunu öğrenmediyseniz (mesela benim gibi), yapılan işlem budur.

“Kinsey”

Kinsey” filmini izleyin. (Fragman şurada.) Lütfen izleyin. İkna olmadınız mı? Peki madem, biraz bahsedeyim Alfred Kinsey’den ve filmden.

ALFRED KINSEY ve kINSEY RAPORLARI

Kinsey, ABD’nin dört bir yanında binlerce katılımcıyla teker teker gerçekleştirilen yüz yüze röportajlar aracılığıyla “Sexual Behavior in the Human Male” (1948) ve “Sexual Behavior in the Human Female” (1953) raporlarını oluşturan, seksoloji diye bir bilimsel alanı neredeyse yoktan var eden*, cinsellik araştırmalarında devrim yapan biyoloji kökenli bir bilim insanı.andyourwife

Özellikle evlilik öncesi cinsellik, eşcinsel ilişkiler, orgazm gibi konularda Amerikan toplumunun (Pazar ayinlerinde papağan gibi tekrarlanan cinsellikten kaçınma (abstinence) propagandası dışında) hiç konuşmadığı mevzuları, açıkça ve bilimsel soğukkanlılıkla tartışmaya açtı.

Kinsey Raporları öyle çok şeyi ilk kez söyledi ve öyle çok yeni fikre ilham verdi ki, saymaya kalkıp da önemli bazılarını unutmaktan korkuyorum. Bu yüzden, beni en çok etkileyen fikre, Kinsey skalasına değinmekle yetineceğim.

KINSEY SKALASI

Kinsey, bireyleri heteroseksüel – homoseksüel olarak ayırt etmektense, 0-6 arasında numaralandırılmış bir yelpazeye yerleştirilmelerini öneriyor. 0 tamamen heteroseksüel, 6 ise tamamen homoseksüel anlamına geliyor. Biraz bu skaladan bahsetmek istiyorum, ama önce Kinsey’in kendinden öğrenelim ne yapmaya çalıştığını. Erkek cinselliği raporunda 639-656. sayfalar arasından bir bölüm:

“Erkekler heteroseksüel ve homoseksüel diye iki ayrık populasyona ayrılmazlar. Dünya koyunlar ve keçiler diye bölünmez. Taksonominin temel ilkelerinden biri, doğanın çok nadiren ayrık kategorilerle çalışmasıdır. … Yaşayan dünya her açıdan bir continuum (süreç, süreklilik) ifade eder.

Sadece heteroseksüel ve sadece homoseksüel hikayeler arasındaki seviyelendirmenin sürekliliğini vurgulamakla beraber, her katılımcının hikayesindeki heteroseksüel ve homoseksüel deneyim veya yanıtların görece miktarına dayanan bir çeşit sınıflandırma geliştirmek cazip göründü. […] Bir birey, hayatının her dönemi için bu skalada bir konuma yerleştirilebilir. […] Yedi-puanlı bir skala, gerçekte var olan seviyelendirmeleri göstermeye en yaklaşan oldu.”

Burada benim dikkatimi çeken birkaç şey var.

  • Birincisi, Kinsey bir deneyime veya yanıta, yani geçici nitelikte bir şeye heteroseksüel veya homoseksüel adını takarak başlıyor; bir kişiye değil. Sonrasında, oluşan öyküye göre kişiyi skalada bir yere koyuyor. Yani aslında olağanüstü bir kıvraklıkla, dogmatik kalıpları materyalist yöntemle değiştiriyor. Deneyimler kişiliğin sonucu oluşmuyor, deneyimlere bakarak kişilikle ilgili bir yargıya varıyor.
  • İkincisi, skalaya yerleştirme işi, gayet subjektif kriterlere göre yapılıyor. Subjektiften kastım Kinsey’in kafasına göre insanlara isim takması değil. Dikkat ederseniz, hikayenin oluşturulması katılımcıların yorumları, deneyimlerini anlamlandırmaları vb. öznel değerlendirmelere dayanıyor. Yani aslında katılımcı bizzat kendisi, kendine skalada bir yer belirliyor.
  • Son olarak, tabii ki, bu konuda yapılan ilk araştırma olmasından dolayı, “cinsel kimlik” ve “cinsel yönelim” konularının biraz iç içe geçtiğini, bugünkü terminolojimizin daha ince ayarlanmış olduğunu eklemek lazım.Kinsey_movie

“KİNSEY” (2004)

Filme gelirsek.

Senaryosu, klasik Hollywood biyografilerinden farklı değil. Bir yanda araştırmalar ve onların yarattığı toplumsal infialle mücadele, bir yandan Kinsey’in çocukluktan evlilik hayatına kadar kendi cinsel deneyimleri… Ama Kinsey’in hem araştırmaları hem de özel hayatı o kadar ilham verici ki, senaristin çok da yaratıcı olmasına gerek kalmıyor.**

Filmden onlarca anekdot aktarabilirim şu anda, ama sadece şunu söylemekle yetineyim: 1940’larda ABD’de tartışılan konularla 2014’te Türkiye’de nelerle uğraştığımızı kıyaslamak bile dudak uçuklatıyor.

Tekrar ediyorum: Lütfen izleyin.

İyi seyirler.

Kinsey (2004)

Yönetmen: Bill Condon

Oyuncular: Liam Neeson, Laura Linney, Chris O’Donnell

***

* Seksoloji diye bir şey önceden de vardı elbette. Burada asıl olarak bu alanın “bilimsel” bir alana dönüştürülmesine, yani verilerin önyargılardan (en azından metodolojik olarak) önce gelmesi ve tezlerin özgürce tartışılabilmesi gibi kriterlerin konmasına vurguda bulunmak istedim.

** A Beautiful Mind‘dan mesela, tamamen senaristin uydurduğu görsel aldanmaları çıkarın (John Nash’te şizofreni sadece sesler duymaya ve zihinsel kurgulara dayanıyor.) bakın geriye ne kalacak. İpucu: Fragmandaki neredeyse tüm sahneleri çıkartmanız gerekecek.

Evet, porno izliyorum: Farklı yaş grupları

Evet, porno izliyorum, izliyoruz. Bu bilginin ilginç bir yanı yok. Bence biraz daha ilginç olanı, tam olarak hangi tür pornoyu ne motivasyonlarla izlediğimiz.

Bundan önce, ilişkilenebildiğim ve bir şeyler öğrenebildiğim için amatör çekimleri izlediğimi, yapamayacağım ama yapmak isteyebileceğim şeyler için kamusal alan pornosu izlediğimi anlatmıştım.lolita

Şimdi bunlardan ikincisinden devam edeceğim, ama biraz farklı bir açıdan.

Kamusal alanda cinsellik yaşamak, değil yapmaya cesaret etmek, partnerime söylemeye dahi utandığım bir şey. Ama yapmaktan hiç de rahatsız olmayacağım halde insanlara söyleyemeyeceğim başka bir cinsellik deneyimi daha var: Kendi yaş grubumdan olmayan insanlarla sevişmek.

Hayal etmek zor

Her şeyden önce, kendi yaşımla uzaktan yakından alakası olmayan insanların ciddi bir kısmı, fiziksel olarak çekici bulsam da, gerçekten sevişmek isteyeceğim insanlar değil. (Sevişmek “sadece seks” değil benim için, öyle olaydı daha kolay olurdu herhalde bazı şeyler.) Birbirimize karşı hislerimiz, karşımızdaki insandan beklentilerimiz vb. çok farklı oluyor ve ben o ölçüde bir yakınlaşmayı gerçekten istemeyebiliyorum.samantha jones wisdom

Bu tabii ki onlarla seviştiğimi hayal etmeme engel değil, nitekim engel de olmuyor. Ancak bu sevişmeyi hayal etmek, kendi yaş aralığımdaki insanları hayal edişim kadar kolay olmuyor. Bazen çok zor olabiliyor hatta. Bu noktada, ilgili yaş grubundan* kadınların videolarını izlemek sahneyi gözümde canlandırmama yardımcı olabiliyor.

Buraya kadarki kısmı yazının “ısınma turu” sayın. “Ay hayal etmek zor, o yüzden iyi ki porno var.” demekle ne okumaya değer yazı çıkacağını ne de porno izlemeye motivasyon açıklamış sayılacağımı biliyorum.

Aslında ortada daha büyük bir zorluk var.

gerçekleştİrmek daha da zor

Kendi yaş grubum dışındaki kadınlarla cinsel olarak yakınlaşmamam bekleniyor. Bu, sırf tuhaf değil, aynı zamanda bir miktar ayıp da karşılanıyor.

Henüz “çıtır” sayılacak ölçüde genç bir kadından etkilendiğimde ya da tam tersi “kart” sayılan, orta yaşlı (veya daha da yaşlı) bir kadınla yakınlaşmak istediğimde, iki kez düşünüyorum. Çünkü iki kez düşünmem icap ettiriliyor.

Oysa çok bariz bir durum var:

Etrafımdaki insanlar içinde, yaşıtım kadınlar içinde etkilendiklerimin oranı çok düşük, oysa örneğin benden yaşça gayet de büyük olan kadınlar içinde etkilendiklerimin oranı bayağı yüksek. (Benden çok daha genç olan kadınlar içinde oran yine yüksek ama şaşırtıcı ölçüde yüksek değil.)

Bak sayısı değil oranı diyorum. Ve bu kıyası etrafımdaki insanlar içinde yapıyorum. Etrafımda zaten yaşıtım olmayan çok insan yok, bu bir. Ama daha önemli olan ikincisi, benim bulunmaktan keyif aldığım ortamlarda bulunduklarına göre, benim (yaştan bağımsız olarak) bu insanlarla paylaşabileceğim bir şeyler var.

Buna rağmen, yani paylaşabileceğimiz şeyler olduğuna dair somut bir veri olmasına rağmen, benim bu kadınlara yaklaşmam garip karşılanıyor.

Burada pornonun rolü bence “Ay gerçekte yapamıyoruz, bari videosunu izleyelim.”den çok daha farklı. Yukarıda oranlarla ilgili yaptığımız kıyası şimdi yineleyelim:

Gerçek dünyada, farklı yaş gruplarından insanların cinsellik yaşama oranı çok çok düşük. Pornografik yayın yapan sitelerde, farklı yaş gruplarından insanların seviştiği videoların diğer videolar içinde oranı düşük, ama çok da düşük değil. Öte yandan, kendisinin dahil olmadığı yaş grubundan insanların pornosunu izleyenlerin oranı görece yüksek.**dove ad

Üstelik bu izleyici davranışı çift yönlü çalışıyor: Yaşlılar gençleri izliyor, hadi onu anladık diyelim, ama gençler de yaşlıları izliyorlar gayet.

Demem o ki, yahu madem bu videoları izliyoruz, madem böyle şeyleri düşünüyoruz, neden bu konunun gerçek dünyada karşılığı yok?

Daha doğrusu, odamızda yalnız başımızayken kurgulamayı hiç de dert etmediğimiz bir arzuyu odamızdan çıktığımız anda tuhaf karşılamamızın kendisinde bir tuhaflık yok mu?

BelİRLİ BİR TÜR pornoYU İZLİYOR OLMAMIZ ne anlama gelİr?

Lafın bizi nereye getirdiğini fark ediyor musunuz?

Belki de, yalnız kaldığımızda ve tüm seçeneklerle serbestçe karşılaştığımızda yaptığımız tercihler (yani, bu yazı bağlamında, tercih ettiğimiz porno türleri) bize arzularımızla ilgili sosyal hayatta görmediğimiz ve göremeyeceğimiz şeyler anlatabilir.

Belki de, porno izleme alışkanlıklarımız üzerine düşünmek, kendi cinselliğimizi keşfetmemiz için, kendi cinselliğimizle barışmamız (ya da tersine, mücadele etmemiz) için bir fırsat sunabilir.old man pick up of barney

Belki de porno, cinsellik açısından, sadece toplumsaldan bireysele (örneğin erkek egemenliğinin yeniden üretimi) doğru değil, aynı zamanda bireyselden toplumsala doğru da bir değişime imkan sağlayabilir. Belki hepimizin zaten aklında olan şeylerin gerçek dünyada konuşulabilir olmasına ön ayak olabilir.

Belki de bunların hiçbiri olmaz. Ama bence porno izlemenin, cinsellikle ilgili tüm seçeneklerle bu kadar doğrudan ilişki kurduğumuz bir deneyimin bir anlamı olmalı.

***

* Yazdıktan sonra fark ettiğim bir nokta var. Bu yazının herhangi bir manası olması için, benim bulunduğum yaş aralığının porno endüstrisinin büyük çoğunluğunu içerdiğini, dolayısıyla “farklı yaş grupları” deyince pornografik üretimde istatistiksel olarak marjinal kalan insanları (yaşlı, orta yaşını geçmiş olanlar veya çok gençler) kast ettiğimi varsaymak gerekiyor.

** Bu söylediklerim için maalesef somut veri yok elimde. Sadece en popüler internet sitelerini gezerek etiketleri ve tekil videoları taramak yöntemiyle edindiğim izlenim var. Yine de, tespitimin yerinde olduğu kanısındayım.

Kızlar, bacaklar ve etekler

Ortaokulda kızların bacaklarına bakıyordum. Bakıyorduk. Böyle bir genel pratik vardı.

Özellikle rüzgarlı havalarda, servise binerken ve tabii ki normal normal otururlarken… Yani “özellikle hep, daima“. Bilinen bir şeydi bu, üzerine konuşulan bir şeydi hatta.

Kızlar arasında pek ayrım yapılmazdı iş bakmaya gelince. Elbette üzerine konuşmak açısından ayrımlar vardı. Hangi kızlar hakkında konuşulacağı ve hangileri hakkında konuşmaya değmeyeceği ile ilgili genel kanılar vardı.just legs

Cinsellikle yeni tanışıyorduk. Her yerde seks görüyorduk. Cinsiyetçi küfürler havada uçuşuyordu. Neredeyse tüm hit şarkıların sözleri cinsiyetçi olarak değiştirilmiş versiyonları mevcuttu.

Biraz alakasız olabilir, ama bana önemliymiş gibi geliyor: Ben ortaokul ve liseyi aynı okulda okudum. Dolayısıyla 12 yaşındayken, okuldaki en küçük bizdik ve 17 yaşındaki insanlarla aynı ortamdaydık. Bunun cinsellikle ilgili bir miktar “çabuk olgunlaşma”ya, bir miktarda “aceleciliğe” yol açtığını sanıyorum. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum. Sadece, serviste, teneffüslerde vb. cinsel gelişiminin ileri evrelerinde olan insanlarla karşılaşmanın bizi çok etkilediğini söylüyorum. Konuya dönelim.

Evet, kızların bacaklarına bakıyorduk.

Cinsellikle ilgili bilgimiz de deneyimimiz de sıfırdı. Daha da uzunca bir süre sıfır kalacaktı (çünkü o “havalılar” arasında değildik biz).

Normalde, bir kızı/kadını seyretmek, eğer bu kişiyi huzursuz edecek veya cinsel anlamda tehdit edecek bir sonuç vermeyecekse gayet kabul edilebilir bir durum. Genellikle (ama her zaman değil*) ne fiziksel ne sözlü taciz ima ediyordu bakışlarımız. Sadece bakıyorduk. Bakmak için binbir şekle giriyorduk, ama nihayetinde sadece bakıyorduk.

body language

Al sana beden dili. Çöz bakalım ne anlatıyor bu poz…

Ama aslında kızları tehdit ediyorduk !

Evet, bakarken pek ayırt etmiyorduk.

Ama kimin ne kadar açık-saçık olduğu, kimin altına ne giydiği vb. konular kızların etiketlenmesinde önemli bir unsurdu. Neyin göründüğünü umursamayanlar da, bir şeylerin görünmemesi için ciddi emek sarf edenler de hoş karşılanmıyordu. Yani ortada çok yoğun bir kolektif kontrol mekanizması vardı.

Her an, her saniye, her kızı tüm bu sosyal sonuçlarla tehdit ediyorduk.

Buradan, erkekler üzerinde kontrol mekanizması olmadığı anlamı çıkmasın. Düzgün küfredebilmekten kavgadan kaçmamaya, karı-kız mevzularında ahkam kesmekten çok entel-dantel olmamaya kadar birçok kriter vardı. Bu kriterleri hem erkekler hem kızlar kontrol ederler, seninle ona göre ilişkilenirlerdi.

Kızlar üzerindeki bu yoğun kolektif kontrolde diğer kızların rolü neydi bilmiyorum, ama sanıyorum onlar da bu konuları konuşuyorlardı.

bad-luck-brian

Ortaokul öğrencisi. (temsili resim)

Demek ki bizim bakışlarımız, tek başlarına pek bir anlama gelmemekle beraber, tüm bakışlarla birleştiklerinde aslında kızlara sürekli mesaj ileten ve duruşlarını kontrol etmelerini söyleyen bir büyük sosyal makine oluşturuyorlardı. Üstelik sadece çok açılıp saçılmamak anlamında değil, eteğini çekiştirmeyi takıntı haline getirmemek anlamında da kurallar koyan karmaşık bir değerler sistemi vardı.

Tüm bunların yanında, çok güçlü karakteri olan birkaç kişi hatırlıyorum. Bu kızlar, nerelerinin ne kadar açıldığından bağımsız olarak hepimizin saygısını gören, düzgün arkadaşlık kurulabilen insanlardı. Bir kalemde aklıma gelen örnekler

  • doğal olarak hiç eteği açılmayan, ama tüm kriterlere göre çok çekici bir esmer güzeli,
  • bir yerinin açılıp açılmadığıyla ilgilenmeyen, gerçek anlamda rahat davranan biri,
  • hepimizce “taş” kabul edilen ve daima kısa etek giyen biri,
  • pek çekici bulunmayan, orası burası da genellikle görünmeyen biri.

İki şeyi tekrar vurgulayayım: Bunlar tüm örnekler değil, ama ilk aklıma geldikleri ve bu yazı bağlamında çeşit yarattıkları için yazdım; bu bir. İkincisi, buradan bu kızların bacaklarına bakmadığımız veya bu konuda konuşmadığımız anlamı çıkmasın. Gayet de bakıyorduk. Farklı olan, bu bakışlarımızın veya konuşmalarımızın bu kızlara yaklaşımımızı değiştirmiyor olmasıydı.

Gerçekten, bazı kızlar için, “hafiflik” üzerine konuşulmayan bir konuydu. Hafif ya da kolay olup olmadıklarını konuşmuyorduk. Dikkat edin, konuşup da hafif/kolay olmadıklarına karar veriyorduk, demiyorum. Etekleri ve bacakları bu konuda bir kriter olmuyordu, diyorum. Bu konuyu bu açıdan konuşmuyorduk.

Bu kızlar nasıl olup da onca öküz erkeğe kendilerini kabul ettirmişlerdi? Kendilerine duydukları özgüvenin doğal bir sonucu muydu bu, yoksa bilinçli bir çaba mı sarf ediyorlardı? Kendilerini nasıl hissediyorlardı? Bizim hakkımızda ne düşünüyorlardı?

Hiç bilmiyorum.

Tek bildiğim, kızların cinselliklerini ifade etmeleriyle ilgili karmaşık ve yer yer tutarsız bir kurallar silsilesi olduğu, dolayısıyla, aslında – hele ki o yaşta – çok normal ve doğal olması gereken bakma/seyretme eyleminin gayet de taciz niteliği taşıdığı, üstelik tüm bunların kız-erkek hepimiz tarafından normal kabul edildiği.

Dahası, bugünden oraya baktığımda, acaba hem “en ezikler” grubuna düşmemeyi hem de bu konularda daha doğru bir konum almayı başarabilir miydim, bilmiyorum.

Böyle bitirince "Kızlar yapabilir ama erkekler yapamaz" gibi bir anlam çıktı, bari görselini de koyayım da iyice rezil olayım dedim.

Böyle bitirince “Kızlar yapabilir ama erkekler yapamaz” gibi bir anlam çıktı, bari görselini de koyayım da iyice rezil olayım dedim.

***

* Bu yıldız çok kilit. Burada hep “hepimiz”in yaptığı şeylerden bahsediyorum ve kişisel olarak yaptığım ve yıllardır yükünü üzerimden atamadığım birçok şeyi anlatmıyor, dahası tüm olan biteni anonimleştiriyorum. Daha ciddi itiraflardan konuşmak için hem cesarete hem de kafamı toplamaya ihtiyacım var.

Adam olacak çocuk

Sanırım ailemden “adam olmak”la ya da “erkek olmak”la ilgili kayda değer bir eğitim almadım. Aile eğitiminin cinsiyet rollerini yeniden ürettiği konusunda atıp tutmak kolay. Ama kapalı bir kutuda yaşamıyoruz. Anladığım kadarıyla, tam olarak toplum içinde tuhaf görünmememi ve davranmamamı garantiye alacak şekilde yetiştirildim.

Yani: Evet, kıyafetlerim “erkek çocuk” kıyafetiydi. Evet, hiç oyuncak bebeğim yoktu, onun yerine arabalarım falan vardı. Evet, her konu herkesle konuşulmazdı, bazı konular sadece anneyle, bazıları sadece babayla konuşulurdu. Evet, çok büyük ihtimalle kız çocuk olsaydım bu kadar kişisel özgürlüğüm olmayacaktı.

Bir sürü arabam vardı. Şimdi ehliyetim bile yok.

Bir sürü arabam vardı küçükken. Şimdi ehliyetim bile yok.

Bunun yanında: Çok ileri bir yaşıma kadar hiç oyuncak silahım olmadı. (Sanırım ilkokul üçüncü sınıfa kadar) Erkeklerin ağlamayacağı gibi yorumlara hiç maruz kalmadım. Kavga etmem, kavga edebilmem, kendimi fiziksel olarak koruyabilmem beklenmedi.

Dahası, anneme ve babama “anne” ve “baba” demek yerine isimleriyle hitap etmem öğretildi. Bence bu yeterince challenging bir şeydi zaten. Başka hiçbir arkadaşımın yapmadığı bir şeydi. Bahsettiğim birkaç arkadaşım da bunu çok tuhaf karşılamıştı. (“Ayıp, öyle denmez.” diye uyaranlar bile oldu.) Arkadaşlarımın yanında anneme seslenmeye çekinirdim. “Acayip” görünmek istemezdim.

Yine bir yolunu bulup acayip görünmeyi başardım yaşamım boyu. Ama bunların hiçbiri anne-baba eğitimim yüzünden değildi.gender-roles

Hiçbir konunun “Bu böyledir çünkü erkekler böyle böyledir” diye açıklandığını hatırlamıyorum. (Fizyolojiyle ilgili sorular dışında.) Hiçbir soruma “Erkek adam böyle yapar” diye yanıt verildiğini hatırlamıyorum.

Ailem toplumsal cinsiyet konusunda ne kadar “eleştirel”dir bilemiyorum.

Ama düşündükçe kafam karışıyor.

Nasıl yıllar boyu haşır neşir olduğun bir çocuğa güçlü bir toplumsal cinsiyet rolü aşılamaktan kaçınırken aynı anda onun toplumsal olarak dışlanmamasını sağlayabilirsin? Yani, eğer ailemin toplumsal cinsiyetle ilgili çok radikal görüşleri olsaydı, o zamankinden farklı mı davranmaları gerekirdi? Farklı davransalardı ve bana farklı bir eğitim verselerdi, acaba sokakta oynayabilir miydim, arkadaş edinebilir miydim? Dedem beni sever miydi? Dedem beni sevmeseydi ne olurdu? Bunlar zor sorular.

Oğluna etek giydirirsen, sonra bu işaretleri nasıl tutarlı bir biçimde anlatacaksın? "Tüm toplum yanlış" deyince anlar mı acaba küçük çocuklar.

Oğluna etek giydirirsen, sonra bu işaretleri nasıl tutarlı bir biçimde anlatacaksın? “Tüm toplum yanlış” deyince anlar mı acaba küçük çocuklar.

Toplumsal cinsiyet (ve genel olarak queer) tartışmalarını okudukça nelerin sözüm-ona “yanlış” yapıldığını fark ediyorum, fark ediyoruz. Ama galiba “yanlış”, bir davranışın tek boyut üzerindeki koordinatıyla tanımlanmamalı.

Çocuk yetiştirmekle ilgili her düşündüğümde korkuya kapılıyorum. Bir insanın psikolojik sağlığından ve sosyal beceriler geliştirmesinden bahsediyoruz. Ama bunu bahane edip tüm toplumsal normları çocuğa boca etmeyi savunacak değilim. Peki ama, ne kadar ileri gidilebilir? Bugün ne kadar genderless bir çocuk yetiştirmek mümkün? Ailem beni yetiştirirken ne kadar mümkündü? Ailemin yaptığıyla mümkün olan arasında ne kadar fark var?

Hafızamı tekrar tekrar yokluyorum. Tek bir şey var, “Bu olmasa olurmuş yahu.” dediğim.

Gelmişim 16 yaşına. Babamla oturuyoruz. Laf arasında öğüt veriyor* – söylediği şeyin önemli olacağını hissediyorum. Evden çıkarken her daim yanımda cüzdanımı ve anahtarlarımı bulundurmamı söylüyor. Bir erkek, dışarıya cüzdan ve anahtarsız çıkmazmış.

İnsan 16 yaşında ciddi felsefi polemiklere girmiyor ailesiyle – dandik günlük polemikler yeterince meşgul ediyor zaten. Ben de “Kadınlar çıkabilir mi yani cüzdansız?” minvalinde bir şeyler sormuyorum hiç. Zaten erkek olup olmamamdan bağımsız, “Cüzdan ve anahtarını hep kontrol et evden çıkarken.” uyarısı aklıma yatıyor. Ama oradaki “erkek” lafı da biraz eğreti geliyor kulağıma. Üstüne gitmiyorum ama mevzunun. Zaten dışarı çıkmak üzereyiz.

Safinaz'ın Temel Reis'e "Erkekim benim." diye  sarılmasını hatırlıyor musun?

Safinaz’ın Temel Reis’e “Erkekim benim.” diye sarılmasını hatırlıyor musun?

Tüm içtenliğimle söylüyorum, bundan başka tek bir örnek bile gelmiyor aklıma. Bu kadar kusur kadı kızında bile olur, demeyeceğim. Kendimi ailemin yerine koymaya çalışıyorum. Bu yer öyle noktasal değil, dikkat edin. Bu yere koymak demek, yirmi küsür yıllık bir zaman diliminin içine kendimi koymaya çalışmam demek. İşte, kendimi onların yerine koyunca, ve aklıma sadece yukarıdaki anekdot geldiğini hesaba katınca, çocuk yetiştirmek iyice dehşet verici oluyor.

Olay sadece tek bir kez aktif olarak toplumsal cinsiyetle ilgili bir önermede bulunmuş olmaları değil bak. Asıl soru şu: Acaba yirmi küsür yaşına gelip geriye dönüp baktığında anca bu üç saniyelik anıyı aklına getirebilecek olan ve başkaca hiçbir toplumsal cinsiyet kodu hatırlayamayan bir çocuk yetiştirebilir miyim?

Yani, mesele benim yaptıklarımdan ziyade, onun tüm bu sürecin ardından neyi nasıl hatırlayacağı, neyin onu gerçekten etkileyeceği. Öteki uçta, “Beni bir weirdo olarak yetiştirdikleri için kimse benimle arkadaş olmadı.” diyen çocuk var zira.

Şu şöyledir, bu böyledir, demiyorum. Sadece, çocuk sahibi olmanın çok zor bir şey olduğunu, neyi nasıl yapmak gerektiğini düşünmenin aklımı oynatmam için yettiğini söylüyorum. Çok zor sorular bunlar. İnsanlar nasıl paldır küldür çocuk yapıyor, hayret…

Bugün bir genç kız arkadaşlarına rahatça "Benimle cinsellik konusunda annemle babam birlikte konuştu" diyebilir mi?

Bugün bir genç kız arkadaşlarına rahatça “Benimle cinsellik konusunda annemle babam birlikte konuştu” diyebilir mi?

* Öğüt veriyor deyince hep kötü bir şey geliyor akla. Ben kötü anlamda kullanmıyorum lafı. Ahkam kesmiyordu. Normal bir şekilde, kendi hayatından çıkarsadığı bir sonucu bana anlatıyordu.