Tag Archives: seks

Sen de tacizcinin tamamlayıcısı rolünde misin benim gibi?

Ben erkeğim. Bildiğin düz erkek.

Erkek doğdum erkek yaşarım. Kime ne, kime ne?

Neyse ki kimsenin sorduğu sorguladığı yok.

Ama böyle olunca, ne yaptığımın farkına varmıyorum zaman zaman. Yani, ne yaptığımı biliyorum, ama yaptığımın anlamını bilemiyorum. İki örnek vereyim sana:

Evdesin sevgilinle. Belki oturma odasında bir şeyler yapıyor, diyelim ki raflardaki kitapları kurcalıyor ayakta. Arkasından yavaşça yaklaşıp sarılıyorsun beline. Belki boynunu kokluyorsun sonra.

Ne romantik, değil mi?

Bilmem ki… Devam edelim örneğe.

Belki geçen hafta iş yorgunu eve dönüş yolunda, metrobüste kitap okurken fortçunun biri tam da bunu yaptıysa? Ve belki sevgilin uzaklaşmaya çalışınca adam ısrarla arkasından geldiyse? Ya bu deneyimi ona akşam vakti evinin ortasında (güvenli saydığı bir yerde) ona yeniden yaşatıyorsan?

“Belki” diyorum ya, aslında “muhtemelen” demem lazım. Geçen hafta değilse geçen ay. Sor bak etrafındaki kadınlara dolu metrobüste bunu yaşamayan var mı diye. Ben kategorik olarak dolu metrobüse binmeyen kadınlar tanıyorum.

İkinci örneğim seksle ilgili olacaktı, ama yazdım yazdım sildim. Dilimi döndürüp düzgünce yazamadım işte, anla. İkinci örneği sen yaz aslında. Sevişirken o çok sevdiğin şey var ya, artık bilemiyorum özel bir pozisyon mudur, oral mı olur, alengirli bir fantezi mi olur. Şimdi onu ilk kez yaparken hayal et kendini. Yataktasınız ve olayın heyecanıyla inisiyatif alıp deniyorsun.

Sonra şuna bak bir: Kız çocukların yüzde 11’i, veya yüzde 20’si, veya yüzde 33’ü cinsel tacize maruz kalmışlar. Üstelik bunlar Türkiye istatistiği değil. Dünya ortalaması hiç değil. O severek yaptığın seksi şeyi bir dayının, amcanın, kuzenin ona yapmış olması ihtimali çok yüksek.

Bu hikayeleri sana “ay erkek egemen toplum ne berbat bir şey, değil mi yoldaşlar?” diye vahvahlanalım diye anlatmıyorum. Berbat bir şey, evet, ama biz bu berbat şeyin aktif üyeleriyiz. Hayatında hiç kimseyi hiç taciz etmediğini dahi varsaysam, durum değişmiyor.

Ben bu yukarıda verdiğim gibi örnekleri yaptım partnerlerimle. Bu örnekler onlarda geçmiş deneyimi tetikledi. Ve onların iyileşme sürecini baltaladım. Bu baltalama kısmını ben yaptım, başka kimse değil: aktiften kastım bu. Üstelik evin oturma odası, yatağımız gibi ilişkimizde düzenli paylaştığımız yerleri şimdi taciz deneyimiyle ilişkilendirmiş oldum. Bu ilişkilendirmeyi de ben yaptım, metrobüsteki hıyar değil: aktiften kastım bu.

Halbuki insan sorabilir önce. Evet, benim gibi öküzsen ve bu konuları nazikçe açıp kapatmayı bilmiyorsan, sormak çok garip ve münasebetsiz olabilir. Üstelik romantizmin de içine etme riski var.

Neden bunları önceden tahmin edemiyorum? Yüzlerce haber, binlerce forum iletisi okudum, onlarca şahsi hikaye dinledim. Duyarsız bir hödük de değilim sanki. Peki neden bunları etrafımdaki gerçek kadınlarla ilişkilendirmiyorum? İlişkilendiremiyor muyum yoksa? Bak yine empatiye geldik.

Önceki yazıda hatırlarsan empatiyi engelleyen konulardan birinin mesafe olduğundan bahsetmiştim. Kadınla erkek arasındaki toplumsal cinsiyet mesafesi gerçekten de Mars’la Venüs arasındaki mesafeyi andırıyor.

Bu mesafeyi kapatmak için (ve daha genel anlamda empati kurmak için) geliştirilebilecek alışkanlıklar var. Biraz bunlardan bahsedesim var bugün. (Günün kitabı, Roman Krznaric’in yazdığı Empathy.)

Deneyimsel maceralar

Başkalarının neyi nasıl deneyimlediğini onlarla birlikte öğrenmek ve empati becerilerimizi geliştirmek için üç yöntem varmış.

  • İçine gömülme / Immersion: Hani aktörlerin canlandırdıkları karakteri anlamak için bütün hayatlarını değiştirdikleri örnekler var ya, öyle şeyler bunlar. Mesela kör bir karakteri canlandıracaksa set dışındaki bütün hayatını da gözleri kapalı geçiren insanlar var aylarca. Yani o kişinin içine gömülüp, onun deneyimini doğrudan yaşamaya çalışmaya dayalı bu yöntem.
  • Keşif / Exploration: Bu yöntemde, deneyimini doğrudan yaşamak için değil, farklı deneyimleri ve insanları kendi bağlamları içinde keşfediyorsun. Belki de en güzel örnek Che’nin motosikletle Latin Amerika gezisi. Halkla doğrudan temas ederek toplumsal gerçeklikle tanışıyor.
  • İşbirliği / Cooperation: Senden farklı insanlarla bir şeyler yaparak da onları tanıyabilirsin. Bunun en güzel örneği, bir felaketin sonunda bir araya gelip sorunlarını çözen insanlar.
    Bunu New York’taki ikiz kule saldırısı sonrasında gözlemlemişler. O kriz anını anlatan insanlar kimin kime nasıl su verdiğini, yarasına merhem sürdüğünü, yoldan geçen birinin abur cubur dağıttığını falan anlatırken mutlu oluyorlarmış. Trajik bir durum ama bir çeşit bir araya gelme ve dayanışma hissi aslında insanlara insanlıklarını hatırlatıyor. Benzer örnekler deprem ve yangın anlarında Türkiye’de de oluyor sanki.

Toplumsal cinsiyet mesafesini bu deneyimsel maceralarla aşmama imkan yok.

Belki kadınlarla birlikte aktivizm yapınca bir şeyler öğrenebilirim, ama aktivizmden öğrendiklerimden romantik ve seks hayatımı geliştirmeye giden yol uzun.

Sohbet zanaati

Muhabbet açma ve karşındakini dinleme becerisi hepimizde biraz var, bunu bir alışkanlık haline getirerek çeşit çeşit insanlar hakkında birçok şey öğrenebilirmişiz.

Bu da pek uymuyor durumuma. Çünkü denedim ve çuvalladım.

Etrafımdaki kadınlarla öylesine konu açıp nelerin travma tetiklediğini öğrenmek bir mayın tarlası. Öncelikle, kadının bunu konuşmak isteyip istemediğini anlamak zor, ve ısrar ediyor pozisyonda kalmak istemem. İkincisi, bunu konuşmanın kendisi travmayı tetikleyebiliyor. Bunları böyle “olabiliyor” diye anlatıyorum ama yanıltmayayım seni. Bunlar olabildiler, oldular, bizzat benim başıma geldiler. Daha doğrusu, ben bizzat bunu başkalarının başına geldirttim.

Oturduğun yerde geziye çıkmak

Son çaremiz, kimseye bulaşmadan sanat sepete bulaşmak. Tiyatro, sinema, fotoğraf, edebiyat ve internetteki zımbırtılar empatiyi güçlendirebilirler. (Bak sen bu blogu okuyarak erkek cinselliği hakkında benimle empati falan kuruyor olabilirsin mesela.)

Burası sağlam liman.

İlk aklıma gelen, Naomi Alderman’ın The Power romanı oldu. Ama biraz daha düşününce, yıllar önce okuduğum Orhan Kemal’in Tersine Dünya‘sını hatırladım. Konuları birbirine çok uzak değil. Henüz okumadıysan, Tersine Dünya’da erkek ve kadın rolleri değişmiştir ve gündelik hayattan kesitler verilir.

Bu iki kitap arasında iki ciddi fark var. İlki drama, ikincisi komedi. İlkinin yazarı kadın, ikincisininki erkek.

Erkek yazarın konuyu mizah unsuruyla yumuşatması aslında erkeklerin birbirine karşı nazik ve hoşgörülü olmalarının bir sonucu olabilir gibi. Ben ergendim o kitabı okuduğumda. Onlarca yıl geçmiş, hala hatırladığıma göre beğenmişim üstelik. Ama hiç de şahsen bana dokunmadı. Komedinin böyle bir kolaya kaçar yanı var. Sanki seninle ilgili değilmiş gibi bir izlenim uyandırıyor.

Okumanın izlemenin kendisi otomatik olarak empatiyi geliştirmiyor, çünkü o kitapları okuyup o filmleri izlerken hala erkek olarak izliyorum. Yani neyin bana dokunup dokunmayacağına hala ben karar veriyorum.

Neyin nerede ters gittiğini anlamam lazım. Okumaya ve yazmaya devam öyleyse.

Empati seksi bir şey mi?

Empatik misin? Ben değilmişim. Öyle diyorlar. Ben inanmıyorum onların lafına.

Empatiyi iki açıdan anlatıyorlar: başkasının perspektifinden bakmak ve başkasıyla duygudaşlık yaratmak. Perspektif olayında onların bağlamını anlamak, düşünce ve hislerini besleyen geçmiş deneyimleri tahmin etmek gibi şeyler var. Duygudaşlık derken de, onların hissettiklerini senin de derinden hissetmenden bahsediyorum.

Bence bunlar bende var. Ama iki ciddi durumda hiç de empatik olmadım / olmayageldim: bunlardan biri cinsellik, diğeri de açık ilişki konusunda.

Empatik cinsellik

Cinsellikte empati yoksunluğumdan birlikte olduğum hemen herkes şikayet ediyor.

Önce şuradan başlayayım: öküz değilim, partnerimin zevk alması ve tatmin olması baş önceliğim. Bunu böyle söyleyince çok mekanik bir “yapılacaklar listesi”nde üstü çizilecek bir şeymiş gibi oldu. (Bu konuda çok yazdım, onlara bak zamanın olursa.)

Şikayet emek sarf etmememden değil. Şikayet, partnerime zevk vermekten zevk almamam. Yani, soyut olarak eğlenceli bulsam da, rasyonel olarak yapmak istesem de, faaliyetin doğrudan kendisinden zevk almayışım. Parmak da kullansam dil de kullansam partnerimde sanki bir görev yerine getiriyormuşum hissi uyandırıyorum. Öyle olunca da partnerim çabucak orgazm olması gerekiyormuş gibi bir strese giriyor.

Buradaki duygudaşlık eksikliğini görüyor musun? O zevk alıyor, ben o zevkten hiçbir şey anlamıyorum.

Empatik açık ilişki

Açık ilişkide de zevk değil acı ile ilgili aynı şey oluyor bana.

Uzun uzun açık ilişki anlatmayacağım şimdi sana. Özetle, açık ilişkiyi “doğal olarak” kıskançlık duymayan insanların yaşadığı doğru değil. Kıskançlık bir eylem. Bu eylemin altında ıstırap, endişe, kaybetme korkusu duyguları var. Bu duyguları hepimiz yaşıyoruz farklı ölçülerde. Bu duyguların altında da güvenlik, güven duyma ve istikar ihtiyaçları var. İhtiyaçlar karşılanmayınca duygularımız kendilerini eylemlerde dışa vuruyorlar. İhtiyaçlar evrensel, duygular kişiye has, davranışlar ise bizim tercihimiz. Davranışlarımız sırf anlık duygularımızla belirlenmiyorlar.

Ay ne uzun özet oldu. Demem o ki: ben on küsür yıldır açık ilişki yaşıyorum, ve hiç de öyle duygusal olarak kolay bir şey değil. Hepimiz hep güvensiz hissediyoruz. Partnerim başkasıyla çıkınca korkuyorum. Ben çıkınca o korkuyor. Bu diğer insanlarla işler ciddileşince panik oluyoruz. Bunların hepsi oluyor. Ve bunların ciddi bir kısmı geçen yıl oldu benim ilişkimde.

Görüşmeye başladığım bir kişiyle sık görüşür oldum, çok şey paylaşır oldum. Asli partnerim de neler olup bittiğini anlamaya çalışıp bana sorular sordu. Ben bu sorulara düzgünce yanıt veremedim, çünkü yanıtları bilmiyordum ve yanıt vermem gerektiğini hissetmedim. Böylece partnerim çok acı çekti ve ben bunu geçiştirdim.

En çok sevdiğim insanın acısını hissetmedim içimde. Yine duygudaşlık eksikliği bak.

Bu konuları anlamak için Roman Krznaric’in Empathy kitabını okudum.

Neler empatiye engel olur?

Diyor ki, empatiyi engelleyen dört sosyal bariyer varmış: önyargı, otorite, mesafe ve inkar.

Önyargı bildiğin şey.

Otoriteden kasıt mesela polisin emirlere uyması ve böylece kendi davranışıyla bu davranışların sonuçları arasındaki sorumluluğunu görmezden gelmesi.

Mesafeden birçok şey anlaşılabilir: fiziksel mesafe (“ay bana ne Filistin’de ne oluyorsa oluyor”) ve zamansal mesafe (“gelecek nesiller kuraklıktan aç kalacakmışsa ne olmuş yani”), sosyal mesafe (“ekmek alamıyorlarsa pasta yesinler”) empati önünde engel olabilir.

İnkar daha tuhaf: duygudaşlıktan kaçmak değil de, o duygunun o kişide olduğunu toptan reddetmek gibi bir şey. Bu sonuncunun bir sebebi, empati yorgunluğu (her gün onlarca felaket haberi okuyunca bir süre sonra etkilenmemek).

Bu engelleri nasıl aşarız?

Krznaric üç yöntem öneriyor bu engelleri aşmak için:

1. Ötekileştirmeden kaçınıp karşımızdaki kişiyi yeniden insanlaştırmak: onun bireyliğini ve öznelliğini tanımak.

Şöyle sorular sorabilirmişiz kendimize:

  • İnsanların seninle ilgili ne gibi varsayımlar yaptığını düşünüyorsun? Bunlar ne kadar doğru sence?
  • Biriyle ilgili yanlış yargı veya varsayımda bulunduğun üç örnek düşün. Bu hatanın sonuçları ne oldu?
  • Başkalarıyla ilgili ne sıklıkla varsayımda bulunuyorsun? Hangi çeşit insanlarla ilgili varsayımda bulunuyorsun?

2. Karşımızdaki kişiyle paylaştığımız (ve paylaşmadığımız) şeylerin farkına varmak.

Burada “Sana nasıl davranılmasını istiyorsan insanlara öyle davran.” kuralının ötesinde geçip “İnsanlara, kendilerine nasıl davranılmasını istiyorlarsa öyle davran.” kuralını koyuyor.

3. Düşmanımızla empati kurmak.

Bu yöntem, anlama ve yargılama arasındaki mesafeyi açıyor. Karşımızdaki kişiyi anlamak için çaba sarf edebiliriz ve bu sürecin sonunda hala onların ırkçı şakalarını yargılayabiliriz.

Tüm bunlardan bana ne?

Ben partnerimin ne duygusuna ne zevkine kafa yoruyorum.

Bunun sebebi önyargı veya otorite değil.

Biraz inkar var ama daha genel anlamda: ben genel olarak cinselliği pek ciddiye almıyorum ve duyguları da geçiştirmeye meyilliyim. Yani sadece onun duygularıyla ilişkilenmek değil mesele, kendi duygularımı da sallamıyorum genellikle.

Sosyal mesafe açık ara önde geliyor tabii ki açıklamada. Erkek olduğuma göre, cinsellikte de “egemen” taraftayım. Bu bana öyle çok ciddi fırsatlar ve iktidar vermiyor. Ama cinsellikle ilgili hiçbir travmam olmamasını sağlıyor. Cinsellik benim için konulardan bir konu. Duygularda da durum aynı: neredeyse hiç duygusal emek sarf etmem gerekmiyor sosyalleşirken.

Böyle olunca bu kitabın önerdiği yöntemler işe yaramıyorlar. Mesele karşımdaki kişiyi ötekileştirmem değil, bencillik de değil. Mesele yapısal ve de toplumsal.

Bunlarla ilgili ne yapabileceğimi merak ettim şimdi bak. Feminist devrim olsa güzel olur, ama onu yapana kadar ben ne yapabilirim?

Şaşkın Uyuzböceği

Yeniden merhaba,

Ben, uyuzböceğiniz son zamanlarda hiç planda olmayan bir duygu ve bunun etkisiyle baş etmeye çalışıyorum ve çeşitli sebeplerden ötürü bunu hiç kimseyle paylaşabilmiş değilim. Bugün sizlere elimden geldiğince son birkaç ayımı anlatmaya çalışacağım.

Bir önceki partnerimle olan ilişkimi pek çok açıdan bana zarar verdiğine inandığım için radikal bir şekilde bitirdim. Fakat ne yazık ki etkisinden bir süre kurtulamadım. Size o günleri en iyi şekilde anlatabilmek için kısaca ilişkilere olan bakış açıma  ve ilişkilerime değineceğim. Ben, bütün ilişkilerin paylaşıma göre şekillendiğine inanıyorum. Dünya üzerinde 7,5 milyar insan varken ve hepimiz birbirimizden bu kadar farklıyken, ne kadar çok insanla ne kadar çok şey paylaşabilirsek o kadar gelişeceğimize inanıyorum. Bir kişiyle sadece fikirleri, sadece anları veya sadece yatağımızı paylaşabileceğimiz gibi bunların birkaçını bir arada da gerçekleştirebiliriz ve daha fazla alanda paylaşım daha güçlü ilişkiler demek benim için. Bunu fark ettiğimden beri ilişkilerimdeki boşlukları tespit edip onların üzerine gitmeye çalışıyordum ve cinsellik hakkında öğrenecek daha fazla şeyim olduğuna inandığım için yalnızca cinsel paylaşıma dayanan ilişkiler yaşadım bir süre. Ne yazık ki bunu yanlış kişilerle gerçekleştirmeye çalıştığımı uzunca bir süre fark edemedim. Ancak ilişikiyi bitirdiğimde veya bitirmeye karar verdiğimde o kişiyle olmanın bana zarar verdiğini fark edebiliyordum. Çünkü kendim ve vücudumla alıp veremediğim pek çok şey vardı ve ne kadar paylaşmaya çalışsam da hiçbir partnerim bu konuya gereken özeni göstermiyordu. Aslında hayatımda sevgiye dair bir boşluk hissetmediğim halde bu yanlış ilişkiler kendimi değersiz hissetmeme sebep olmaya başlamıştı. Bu nedenle son partnerimle olan ilişkimi bitirdiğimde bundan sonra sevgi temelli ilişkiler kurmak istediğime karar verdim. Kariyerim ve geleceğim için çok önemli bir dönem başlıyordu ve işler planladığım gibi giderse muhtemelen bir yıl içinde başka bir şehre taşınacaktım. Yeni bir yerde yeni bir hayat kurduğumda bu anlayışa göre hareket edecektim. Cinsel isteğim de anormal derecede azdı ve son ilişkimden sonra bu konuda çok fazla paranoya yaşamaya başlamıştım. Hepsini birleştirince bu yılı yalnız geçirmeye karar verdim.

İşler bu noktada istediğim gibi gitmemeye başladı. Yakın çevremden de biraz uzaklaşmıştım  bu nedenle tanıdığım, ama çok sık görüşmediğim insanlarla daha çok vakit geçirmeye başladım ve onlardan biri çok kısa bir zaman dilimi içerisinde benim için çok değerli biri haline geldi. Birlikte çok güzel vakit geçiriyorduk, aşırı konuşkan değildi belki ama birbirimizi anlayabiliyorduk. O da çok uzun bir ilişkiden yeni çıkmıştı ve bir süre ikimiz de hiçbir şey yaşamak istemiyorduk. Birbirimize rahat rahat dokunuyor, şımarıklıklar yapıyor, birlikte uyuyor, iki kişilik planlar yapıyorduk ama hiçbir cinsel çekim yoktu, bazen davranışlarımız iki kardeşinkine benziyordu. Dışarı çıktığımız bir gün ikimizin üstünde de bir ağırlık vardı. E hadi madem eve gidelim yatalım dedik. Eve girdiğimizde elektrikler yoktu, uğraşacak bir şeyler olmayınca direk uzandık. Sırtı ağrıyordu biraz ben ona masaj yaptım, sonra yer değiştirdik. Yorulduğunda ellerini iki yana koyup eğildi dudağıma yakın bir yere bir öpücük kondurdu.

Üstümden kalkmadan aynı yeri birkaç kere daha öptü. Ben de biraz ona doğru döndüm birbirimizi hiç yadırgamadan öpüşmeye başladık. Uzun zamandır sadece yatak odasında gördüğü adamlarla sevişip, sonrasında hızlıca çıkıp hayatına devam etmeye alışmış ben, uzun uzun, hiç acele etmeden seviştim onunla. Ki muhtemelen son ilişkimde beni zorlayan bazı durumların psikolojik etkisinden dolayı o gün canım ilk seferimden daha çok acıdı. Fakat hiçbir endişe duymadım, kendimi zorlamadım ve dayanamadığım noktada bitirdik.

Yatakta uzanırken bundan sonrası için konuşmaya başladık. İlişki istemediğimizi biliyorduk ve ortak bir çevremiz vardı birine anlatırsak herkesin haberi olurdu. Yadırgamazlardı da, bir önceki partnerim biliniyordu ve şu anda bunun konuşulmasına hazır değildim. O yüzden gizli tutmaya karar verdik. Fakat o sırada önceki partnerimden ona hiç bahsetmediğimi fark ettim ve tanıdığı bir kişiyle beni hayal edebilmek onu biraz rahatsız etti. Nedense ben daha çok dert ettim bunu, hatırlamak istemediğim o geçmişin şu anda tekrar karşıma çıkması canımı sıktı.  O günden sonra iş sebebiyle on gün görüşemedik. Sürekli konuşuyorduk, döndüğü gün bir kez daha birlikte olduk. Ben de sürekli onu düşünürken bulmaya başladım kendimi. Hislerimin arkadaşlık boyutunu geçmeye başladığının farkındayım ama bu noktada bunu söylemek doğru gelmiyor. Bunun başlıca sebebi karşılığı olduğunu düşünmemem, bir diğer sebebi zor bir ilişkiden sonra şu an yaşadıklarımın yaşattığı hislerin boyutunun gerçeğin biraz üstünde olduğunu düşünmem, son olarak da bunların hiçbiri geçerli olmasa bile birkaç ay sonra taşındığımda her türlü bitecek olması…

Bir seks bağımlısıyla söyleşi 3: nasıl idare ediyorsun?

“Yaklaşık altı ay önce seks bağımlısı olduğunu keşfettiğini” söyleyen Canan Irmak’la başladığımız söyleşi dizisinin üçüncü ve son bölümündeyiz. Canan 30’lu yaşlarında, evli ve iki çocuk annesi. Şu anda eşi dışında 10 partneri var ve bir blog açıp kendi deneyimlerini paylaşmak istiyor. İlk söyleşide, Canan’ın çok-eşlilik deneyimine giriş yaptık, ikinci söyleşide olayın duygusal boyutlarına odaklandık. Şimdi daha pratik konulara gireceğiz.

Bu söyleşideki sorularım biraz daha kişisel ve özel olabilir. Sınırları aşarsam lütfen yanıt vermek istemediğini söylemekten çekinme.

Son söyleşinin ilk sorusu: Altı ay önce seks bağımlısı olduğunu fark ettiğini söylemiştin. Kırk mesajlık yazışmamıza rağmen bununla ne kast ettiğini hala tam anlamış değilim. Altı ay önce ne oldu? Bir anda libidonun yükseldiğini mi hissettin? Her zamanki libidonun seks bağımlılığı olarak sınıflandırıldığını mı öğrendin? Her zamanki gibi olmana rağmen “Böyleyse böyle, ben de ona göre davranırım.” deyip libidonu (veya seks bağımlılığını) kabullenmeyi mi seçtin?

Daha önce de söylediğim gibi oldum olası tek bir erkeğe bağlı kalmak fikri bile canımı sıkıyordu. Her zaman en az iki kişiydi hayatımdakiler. Hayatımdaki diyorum çünkü aklımda seviştiğim o kadar çok erkek vardı ki sayısını bilmiyorum. Sonra evlilik, iki doğum derken üzeri kapandı dürtülerimin. Öncelik çocuklarım oldu. Ama altını çizmeliyim. Tek eşli kaldığım dönemdeki sinir kat sayımu anlatamam. İstesem bile erişemeyeceğim için ikinci bir erkeğe, sinirden kendi kendimi yiyordum. Tabi iki doğum arası bir iki iş yerinde çalıştım. İkinci doğum sonrasında da. Her seferinde ilk bir ay kadar bir süre kendime gelmem zor oluyor. Ama kendime gelip birey olduğumu fark ettiğimde gözüm açılıyor ve aranmaya başlıyorum. Altı ay önce olan da buydu. Tabii ki biraz araştırma da yaptım bu arada. Bitmek bilmeyen arzunun sebebinin bağımlılık olduğunu fark ettim. Ve kabullendim. Ona göre davranmaya düşünmeye başladım. Hep söylerim iş yerine geldiğimde ne anneyim ne birinin evladıyım ne eş ne kardeş… Hiç bir ünvanı sıfatı kabul etmiyorum. Sadece kendim oluyorum. En özgür olduğum yer iş yerim.

Bu dönüm noktasında aynı anda başka önemli bir olay oldu mu? (Çok heyecanlı bir cinsel ilişki? Eşinle umutsuz bir kavga? Çok çekici bir erkekle tanışma? Okuduğun bir yazı? Bir arkadaşının söylediği bir laf?)

Hem eşimle bir kavga hem de -bence- çok çekici bir erkekle karşılaşmamın çok büyük etkileri oldu. Eşimle ettiğim kavga; “Yıllardır kendimi kontrol etmeye çalışıyorum ama ne için?” sorusunu sormama sebep oldu. Karşılaştığım adam da; hiç benim beğenmeyeceğim karakterde olmasına karşın adeta ona hayvani dürtülerimin uyanmasına sebep oldu. Böylece çok eşlilik tekrar başlamış oldu.

Çok-eşli veya çok-aşklı yaşamla ilgili kitap, makale, blog vb. okudun mu hiç? Açık ilişki yaşayan (yani, ilişkideki herkesin başka partnerlerin varlığını bildiği ve böyle bir anlaşma yaparak ilişki kuran) tanıdığın kimse var mı? Bu insanlarla hiç konuştun mu? Onlardan öğrenmek isteyebileceğin bir şey var mı?

Evet bu konuyla ilgili makale ve bloglar okudum.

Bir arkadaşımın yaşantısı açık ilişkiye benziyor. Eşiyle aralarında bir anlaşma var başkalarıyla ilişki yürütmek adına. Ancak eşler diğer kişileri bilmiyor ve sayılarını da bilmiyor.

En çok sayıyı sınırlı tutabiliyorlarsa bunu nasıl sağladıklarını sorardım sanırım. Çünkü bana göre nerdeyse her erkek aday ilişki yaşamak için. Tabi kriterlerimiz uyarsa. Öyle tip, boy, kültür gibi şeyleri hiç ayırt etmiyorum. Sadece konuşabileceğim frekansta olmalı ilk ilişki için. Bu gibi şeyler yaşıyorlar mı onu sorardım. Ayrıca açık ilişkinin ana ilişkiye katkısını sorardım kesinlikle.

Kendi ilişkilerinde cinsel sağlık güvenliğini nasıl sağlıyorsun?

Bu konu hakkında hiçbir tedbirim ya da endişem yok. Evet bahse konu hastalıklar çok ciddi sonuçlar doğurabilir ancak eşimin de daha önce böyle eylemleri olduğunu, onun da böyle bir endişe taşımadığını biliyorum. Bahane ya da iyi bir gerekçe olmayabilir kabul. Ama benim görüşüm, saçma ve mantık dışı olsa bile, hayatın en önemli en gizli ve en rahat geçirilmesi gereken anlarını adeta check-up yapar gibi araştırarak kurcalayarak kendimi baştan endişeye boğarak geçirmeyi anlamsız buluyorum.

Aslında benim sorum eşinle veya ahlakla ilgili değildi. Kendi sağlığını ve birlikte olduğun diğer insanların sağlığını soruyordum. Cinsel sağlığını göz önünde bulundurmak için birçok sebebin olabilir: kazara bir hastalık kaparsan bütün ilişkilerinin açığa çıkma riski mesela, veya bulaşıcı bir hastalık sebebiyle cinsel hayatının kalıcı olarak aksaması veya zorlaşması gibi. Partnerlerin prezervatif kullanıyorlar mı? Sen kullanmalarını talep ediyor musun? Bu konudaki tavırları ne? Senden, diğer partnerlerinleyken korunmanı talep ediyorlar mı mesela?

Prezervatif hiçbiri kullanmıyor eşim hariç. Ben istesem de kullanmak istemiyorlar ki ben de istemiyorum. Diğer partnerlerimle de korunmamı talep eden olmadı.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklar hakkında bilgi sahibi misin? Böyle bir hastalığa sahip bir tanıdığın var mı?

Evet cinsel hastalıklar konusunda bilgi sahibiyim. Sonuçlarının neler olabileceğini de biliyorum. Böyle bir hastalığa sahip tanıdığım birisi yok çevremde. Teorik olarak evet, ilişkiye girmeden önce bir takım testler vs. yapılmalı ki, karşımdakinde yada bende varsa bulaşmasın. Fakat gerçek yaşamda bu teoriye uyacak kimseyi bulamadım ben. Yani partnerlerimin de kesinlikle böyle bir talebi olmadı. Olsaydı yaptırırdım tabii ki.

Arada gözden kaçırdığımız bir şey var bence. Ben ve partnerlerim, günlük yaşamın sıkıntılarından sıyrılmak, birkaç saat de olsa her şeyi bir kenara bırakıp keyif almak istiyoruz. İçlerinden bir tanesi bile hastalık endişesi taşımadı. Hiçbirinin ilk eş/sevgili dışı ilişkisi ben değilim. Benim için de öyle, ilk değiller. Bu konuyu çok bağlayabileceğimi sanmıyorum. Demeye çalıştığım, herkes koşulsuz şartsız kaygısız ilişki arıyor. Bu kadar irdelemeye girmeme sebebimiz bunlar sanırım.

Bir de yine kendi görüşümü paylaşayım. Hepimiz şu veya bu sebeple öleceğiz. Yediğimiz içtiğimiz her şeyin inanılmaz zararları var ve bunlar için bile herhangi bir tedbir almıyoruz. Çocuklarımıza bebeklerimize yedirdiğimize dikkat ediyoruz desek bile etmiyoruz edemiyoruz. Bir noktada kontrolümüzden çıkıyor mutlaka.

Cinsel hastalık evet önemli ama şöyle düşünüyorum, kalp krizi riski var diye sigara, siroz olursun diye içki içmeyi bırakıyor muyuz? Ucunda hastalık riski olsa da partnerlerimin yarısı başkalarıyla ya da benle ilişki yaşamayı bırakmazlar diye düşünüyorum.

Bu kısım çok tepki çekecektir eminim ama ne ben ne partnerlerim böyle bir endişe içinde değiliz.

Önceden sormuş olmam gereken bir soru aslında: Partnerlerinin üçüyle iş yerinde tanıştığını söylemiştin. Diğerleriyle nerede ve nasıl tanıştınız?

Her şeyin başlangıcı olan “O adam” sayesinde yıllar sonra ilk kez evlilik dışı ilişki yaşadığım adamla tanıştım. Aslında bir grup seks yaşanacaktı fakat “O adam” bizim günümüzü mahvedebilir diye baş başa görüşme kararı aldık böylece tanıştık. Onun etrafından 4kişi bahsi geçen ilişki yaşadığım/konuştuğum kişiler. Bir tanesi de, bir ürün teslimi için iş yerime gelmişti. O gün göz koymuş zaten. Ama ben bunu epey bir zaman sonra öğrendim. O arada mesajlaşmaya başlamıştık. Böylece partnerlerime dahil olmuş oldu.

Kendi deneyimlerini anlattığın bir blog açmak istediğini söylemiştin. Neler paylaşmak istiyorsun bu blogda?

Blog açmak istememdeki sebep tamamen özel hayatımı paylaşma isteğimden kaynaklanıyor. Tabii ki partnerlerimin iznini aldım paylaşmak için. Şu an talep içeriğin pornografik olmasından yana. Ben de öyle mi olsun yoksa sadece duygusal durum mu paylaşsam bilemedim.

Blogla ilgili kafam çok karışık olsa da, genel olarak 18+ içerikli olacağı ve sanırım biraz pornografik olabileceği kanısındayım. Etrafımdaki ve olayın parçası olan bireyler “açık açık her şeyiyle argo tabirlerle” anlat diyor. Bense eşimle bile takma isimlerle konuşurum. En kötü ihtimalle seninki benimki deriz. Şimdi bu bana ters geliyor biraz. Ama yine de kendime uyarlayacağım bir şekilde. Sanırım olayları dakikası dakikasına anlatmak yerine o anki duygularıma yoğunlaşacağım.

Blogu hazırlamaya başladım şu adreste: conf.zyrosite.com

Çok bir şey yazmadım sadece giriş yaptım.

Sence peki, blogda dedikleri gibi pornografik olmak ne kadar doğru? Senin yaşını, memleketini, dünya görüşünü bilmiyorum. Sıradan bir okur olarak ne okumak isterdin?

Uzun ve doyurucu bir cevap istiyorum sakin kafayla yaz lütfen.


Ben tabii ukalanın teki olduğum için Canan’ın bu sorusuna uzun uzun yanıt verdim gerçekten de.

İçerikle ilgili Greta’nın “porno mu erotika mı” yazısını önererek başladım. Özellikle, “pornografik” veya “açık açık” yazılmasının blogun amacını belirlemeyeceği, blogun amacını ayrıca belirlemesi gerektiğini söyledim. Kendi beklentilerim açısında “o anki duygularıma yoğunlaşacağım” kısmını daha ilginç bulduğumu da ekledim tabii ki.

Daha somut öneriler de yaptım, bir okuyucu olarak neler öğrenmek isteyebileceğimle ilgili. Ama bence en önemli lafı en sonda söyledim ve diğer söylediklerimi de anlamsız kılıyor:

İlk söylemem gerekeni son olarak söyleyeceğim: Lütfen erkeklere akıl danışmayı bırak. Konuşabileceğin tanıdığın bir kadın varsa onunla konuş. Sonrasında da bloga birkaç şey koyduktan sonra 5harfliler.com ile iletişime geç. Erkekler (ben de dahil) seni yanlış yönlendireceklerdir blog içeriğiyle ilgili.

Canan’ın blogunun başlığı Güven ve Özgürlük. Adresini de tekrar vereyim: confidenceisfreedom.zyrosite.com . Blog şöyle başlıyor:

Herkesin hayatı kendine göre “Anlatsam roman olur” tarzında ilerliyor tabii ki.

Benimki de böyle bir hayat. Ama birinci, herkesin bildiği hayatımın dışında; sınırlı sayıda kişinin bildiği ve gizliden yürüttüğüm ve zamanımın çoğunu buna harcadığım ikinci bir hayatım var.

Zannedilenin aksine bu bir “Gündüzleri insan geceleri vampir” hikayesi değil. Tam tersi! Geceleri evli ve çocuklu bir kadın; gündüzleri ise karmaşık aşk hayatını yönetmeye çalışan bir kadın.

Buyrun hep birlikte bir yolculuğa başlayalım.

İyi yolculuklar!

Bir elin nesi var, iki elin sesi var, iki el bir ağzın daha çok sesi var?

Koordinasyonun en zor olduğu ders, hem parmakla penetrasyon yaptığım, hem diğer elimle klitorisi uyardığım, hem de aynı anda dilimi kullandığım 8. hafta dersiydi.

*

Genel olarak vücut sıvıları hoşuma gitmiyor, bu da cinsel hayatımı zorlaştırıyor. (Kendi başıma mastürbasyon yaparken bile, nereye nasıl boşalacağımın hesabını yapıyorum dikkatlice.) Vaziyet: Klitorisi elle uyaracaksan, parmaklarının kaygan olmasına dikkat etmen lazım. Bunu yapmanın en basit yolu, parmağını ağzınla ıslatman (yani salyanla, ıyyy). Ama benim gibi takıntılarla dolu bir insansan, daha zorlu olan çözümü seçeceksin: önce uzun uzun klitorisin etrafını uyaracaksın, böylece partnerin ıslanacak, sonra bunu kullanarak parmaklarını ıslatacaksın.

İşte bu derste, daha kolay bir yol keşfettim! Dilimle doğrudan partnerimi uyarırken ortamı ıslatıyorum yavaş yavaş, böylece parmaklarımı kullandığımda partnerimin canı yanmıyor. Karmaşık hesaplar peşinde olduğumu kabul ediyorum.. Yine de, ders mers ayağına böyle küçük avantajlar edinmenin bir sakıncası olmasa gerek.

*

İkincisi, tuhaf bir taktik geliştirdim. Sonradan partnerime söyledim, bak ben böyle bir şey yaptım oldu, diye, o da hak verdi.

Bilmem söylemiş miydim: vajinal uyarma çok yoğun olduğu için, klitorisi ne kadar uyarırsam uyarayım vajina baskın çıkıyor (G noktası mı neyse artık o zımbırtı), bu yüzden de vajinal uyarma sırasında partnerim orgazm olmuyor/olamıyor. (Muhtemelen başka başka partnerler, sırf vajinal uyarmayla orgazm oluyorlardır, benimki de bu çeşit.)

Yani şöyle absürt bir durumda kaldım ders boyunca: dersin konusu itibariyle, ders boyunca vajinal uyarma gerçekleştirmeliyim, ama ders bitmeden partnerim orgazm olsa fena olmazdı bak. Bu yüzden, parmağımla çok fazla bir hareket yapmadım bir süre sonra. Parmağımla tek yaptığım “vites değiştirmek” oldu.

Vites değiştirme dediğim, şöyle bir şey: Diyelim ki klitorisin etrafında elim veya ağzımla daireler çiziyorum (ve diğer elimin bir parmağı vajinanın içinde, hareketsiz duruyor). Diyelim ki partnerim çok heyecanlandı ve bir sonraki aşamaya, klitorise doğrudan temas etme safhasına geçmeye karar verdim. Bunu genellikle (bileğim ağrıdığı ve parmağım yorulduğu için) yukarı-aşağı hareketle yaparım. İşte, dairesel hareketten bu dikey harekete geçmek için debriyaj olarak parmağımla G-noktasını uyarıyorum bir iki kez. Partnerimin buna tepkisi, arabanın vites değiştirirken verdiği tepkiye çok benziyor: Kalçası hafifçe yükseliyor, çıkardığı sesler değişiyor, ve olayın hızı artıyor.

Anlattım bunu ona, böyle bildiğin araba örneğiyle falan… Eyvallah dedi.

*

Tüm bunları yaparken bir noktada olaya yabancılaştığımı kabul etmeliyim. Partnerimin cinsel organlarını böyle kurcalarken sanki bir oyuncakla oynuyormuş gibi hissettim. (İki elimi ve aynı anda ağzımı kullanmak için iyicene ortama gömüldüğüm için partnerim arada bir sırtımı ve bacaklarımı okşamak dışında bana pek erişemiyordu.) Neyse sonra onun yüzüne baktım, ne hissettiğine / ona ne hissettirdiğime odaklandım. Böylece tekrar havaya girdim.

Bu haftanın dersi de böyle geçti.

Geleyim mi?

Yanıtlamam gereken önemli sorulardan biri, orgazm olayı hakkındaki beklentilerim.

Soru kabaca şöyle: Bir cinsel ilişkide orgazmın varlığı ne kadar önemli ve benim bununla ilgili beklentilerim cinsel ilişkiyi nasıl etkiliyor?

Kısa yanıt, çok şeyimde olmadığı. Uzun yanıta gelirsem…

Her şeyden önce, bir cinsel ilişki yaşayıp da benim boşalmadığım çok seyrektir. Yani mesela hayatımda belki 10-15 kez olmuştur en fazla. Bunlar da çoğunlukla ya sonraya saklama hevesimden (bir saat sonra daha müsait bir ortam olacaksa mesela) ya da işin ortasında bir şeyler ters gittiğindendir.

Demem o ki, ben hep orgazm oluyorum sayılır.

Peki bu neden böyle?

Tek açıklama benim erkenci olmam olamaz. Çünkü bazen gayet uzun zaman alıyor yeterince heyecanlanmam. Ve bu zamanı hep dolduruyorum maşallah.

Diğer açıklama, benim fizyolojik olarak yalnızca bir kez boşalabilmem olabilir. Partnerim boşalsa da devam ediyoruz. Dolayısıyla bir nt>t’ olayı var: Benim boşalmam t’ zaman alıyorsa, partnerim ise t zaman alıyorsa, partnerim n kez boşalana kadar ben devam ediyorum, böylece seksin minimum süresini de t’ olarak belirliyorum.

Bu denkleme dikkatle bakalım. Hemen bilimselleşelim durduğumuz yerde.

Önce: Eğer t'<15 sn. ise, bu, durum bir hastalık sayılan erken boşalma dediğimiz işlevsel bozukluk.

Şimdi daha dikkatli bakalım: nt>t’.

Bu denklem diyor ki, benim boşalmam ne kadar uzun sürerse sürsün, partnerim devam ediyor. Ama ben yalnızca bir kez boşaldığıma göre, eğer t>t’ olursa ne olacağını düşün (ya da “hatırla”, çünkü bence kahvelerde konuşulandan çok daha fazla ilişkide yaşanıyor bu olay).

Kronometre 0’dan başlar, t’ anına gelir; adam boşalır. Perde.

Tamam, tamam, o kadar da öküz değilim, kıçımı dönüp yatmıyorum. Ama, eğer çok meşakkatli olacaksa da arada bir partnerimi boşladığımı kabul etmeliyim.

Tabii olayı daima ondan dinlemende fayda var. Çünkü benim “arada bir” dediğim şeyin “büyük çoğunlukla” olduğuna dikkatimi çekti geçen gün. Dediğine göre, onun orgazm yaşamadığı cinsel ilişkilerimiz, cinsel ilişkiler meclisinde anayasayı referanduma falan gerek olmadan değiştirebilirmiş. (O tam böyle demedi, gündemi seks hayatıma ben sıkıştırıyorum.)

Şimdi sorunun özüne inelim: Benim seksten beklentilerim arasında, partnerimin orgazm olması var mı?

Örneğin, partnerim orgazm olmadıysa o seks benim için tatmin edici midir?

Ya da, orgazm oluşunu görmek bana kendimi nasıl hissettirir? (Nasıl hissettirir derken tahrik olmalardan falan bahsetmiyorum, hemen sulandırma işi. Bir partner olarak kendime verdiğim değeri, kendi öz-değerlendirmemi nasıl etkiler? Onu soruyorum.)

Ve yahut, partnerim ne sıklıkta ve kaç kez orgazm oluyorsa kendi performansımı başarılı kabul ederim?

Biliyorsun şimdi yeni bir moda var. Köşe yazısı, yorum, makale falan yazarları, yazıları olgunlaşıp çetrefillenince, bir anda soru sorma formatına dönüp ortama “beraber düşünelim” havası veriyorlar. Böylece okurla bu suç ortaklığını kurunca, kendileri bu soruların yanıtlarını vermekten kaçabiliyorlar. “Ahanda böyle ucunu açık bıraktım.” bahanesiyle, yazıyı en kilit yerinde kesiveriyorlar.

Ben de modaya uyacağım, çünkü işime geliyor.