Sosyalist Demokrasi

Not: Bu makale, Çıkış Hattına Doğru kitabında yayınlanmıştır.

Bu yazı, Avrupa’daki BTDK Toplantıları sürecinde, 1990 Mart’ında Amsterdam’da yapılan toplantıda kürsüden okunmak üzere tebliğ şeklinde hazırlandı. Ancak o toplantıda, zamanın yetersizliği gerekçesiyle, daha önce Paris toplantısında okunan kısa versiyonuyla yetinmek zorunluluğu doğdu. Bugün bu konuyu başka bir şekilde kurgulayabileceğimi de hissetmekle beraber, on yıl sonra bu görüşleri hâlâ savunuyorum. Daha önce yayınlanmadığı halde orijinal metne büyük bir müdahalede bulunmak istemedim. Bir iki düzeltme yapıldı, bazı ifadeler ve formülasyonlar inceltildi, bazıları konuşma dilinden yazı diline çevrildi, şemayla metnin bağlantısı kuruldu. Bir de “Metin-içi eki” kondu.

Konu planı :
I. Giriş
II. Kavramlar : Komünizm-Sosyalizm-Devlet-Demokrasi
III. Sosyalist demokrasinin gerçekleşmesiyle ilgili olumsuz nesnel faktörler
IV. Biz ne istiyoruz ve ne yapabiliriz ?
V. Devrim-Sosyalist demokrasi ilişkisi
VI. Sonuç

*

I. Gİrİş

Önce metot üzerine birkaç noktayı hatırlatalım. Bir konu aynı anda bir dizi farklı soyutlama düzeylerinde işlenerek geliştirilebilir. Bir düşünce zincirini izlerken, bu zincirin altında yatan mantık zincirinin tüm halkaları aynı soyutlama düzeyinde kalmalıdır. Başka bir soyutlama düzeyine geçildiğinde, bu yeni düzeyde de aynı metot izlenmelidir. Ancak ve ancak bu yapıldığı takdirde, bir soyutlama düzeyinden öbürüne geçilirken, düşüncenin genel hareketinde bir kopukluk önlenmiş olur. Deyim yerindeyse, düşüncenin genel hareketi “vites” değiştirmiş olur, doğrultusunu korur ama farklı bir moment kazanır. Soyutlama düzeyleri birbirine karıştığında ise, konuda işlenen tüm fikirler tek başlarına doğru da olsa, düşüncenin genel hareketinde kopukluk ortaya çıkar. Kullandığımız kavramlar için de aynı durum söz konusudur. Bu kavramları ait oldukları soyutlama düzeylerinde tanımlamalıyız. Aynı kavram, birden fazla soyutlama düzeyinde farklı farklı içeriklere sahip olabilir. Örneğin, “diktatörlük” kavramı böyle bir kavramdır. Bu durumda, bu kavramı her soyutlama düzeyinde hangi içerikle kullandığımızı belirtmeliyiz.

II. Kavramlar : Komünİzm – Sosyalİzm – Devlet – Demokrasİ

Komünizm, sınıfsız toplum düzenidir. Devlet, sınıf mücadelelerinin bir ürünü olduğu için komünizmde ortadan kalkar. Bir devlet biçimi olan demokrasi de, insanın insanı, ya da insanın kendisini yönetmesiyle ilgili bir kavram olduğundan, komünizmde devletle birlikte ortadan kalkar. Komünizm artık insanların değil ‘şeylerin’ yönetimidir. Kafa emeğiyle kol emeği ayrımının, kırla şehir ayrımının nihayet ortadan kalktığı, kadının kurtuluşunun tam anlamıyla gerçekleştiği komünizmin maddi temeli, üretimin, herkesin bu üretimden ihtiyacına göre pay alabileceği bir düzeyde, yani olağanüstü bir düzeyde, gelişmiş olmasıdır. Bireylerin çalışması artık gönüllü olarak karşılanan toplumsal bir ihtiyaçtır. Evet, komünizm bugün için çok uzak bir gelecek. Bugünün maddi koşulları tarafından şartlandırılmış insan bilinci için hayali bile zor. Biz konumuza dönelim. Konumuz sosyalist demokrasi. Komünistler ne sosyalizm ne de demokrasi istiyor. Komünistler komünizm istiyor, ki bu yüzden isimleri komünist olmuş. Öyleyse sosyalist demokrasinin komünistler için nesnel olarak ne anlama geldiğini, ve yine nesnel olarak komünistlerin bu kavramı neden savunmaları gerektiğini açıklamaya çalışalım.

Kapitalizmden komünizme geçiş dönemine sosyalist inşa dönemi ya da sosyalizm diyoruz. Bu geçiş dönemini başlatan devrime de sosyalist devrim diyoruz. Bu geçiş döneminin belirleyici özelliği üretim araçlarının toplumsal mülkiyetidir. Bu dönem kapitalizmin tasfiyesi dönemidir. Bölüşüm henüz ihtiyaca göre değil emeğe göredir, bu yüzden hâlâ bir eşitsizlik söz konusudur, ama bu eşitsizlik kaçınılmazdır. Meta üretiminin kendisi de bu süreç içinde ortadan kalkar. İşte sosyalist demokrasi, bu sürecin üstyapısıyla ilgili bir kavramdır. Yani nesnel düzeyin bir kavramıdır. Bir devlet biçimini belirler. Devlet ise bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki baskı aracıdır. Kendisini yaratan altyapıyı koruyarak bir sınıfın egemenliğini hayata geçirir. Devlet yoğunlaşmış şiddettir.

Birinci soyutlama düzeyinde her devlet, özünde bir diktatörlüktür. Kapitalizmde devlet, azınlığın çoğunluk üzerinde diktatörlüğüdür. Komünizme geçiş süreci olan sosyalizmde ise, çoğunluğun azınlık üzerindeki diktatörlüğüdür. Birinde devlet burjuva diktatörlüğü, diğerinde proletarya diktatörlüğüdür.

Marx proletarya diktatörlüğü konusunu teoriye şu şekilde getiriyor :

“Kapitalist ve komünist toplum arasında, birinden öbürüne devrimci bir dönüşüm dönemi yeralır. Buna ise bir politik dönüşüm dönemi tekabül eder ki, bu dönemde devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” 1

J. Weydemeyer’e yazdığı 5 Mart 1852 tarihli mektupta Marx, proletarya diktatörlüğünün nesnel bir olgu olduğunu bir kez daha vurguluyor:

“Şimdi de bana gelirsek, modern toplumda sınıfların varlığının ya sa aralarındaki savaşın keşfinde benim payım yoktur. Burjuva tarihçileri bu sınıf savaşının tarihsel gelişimini ve burjuva iktisatçıları sınıfların ekonomik anatomisini benden çok önce açıklamışlardı. Benim yeni olarak yaptığım şunları kanıtlamak oldu : 1) Sınıfların varlığı sadece üretimin gelişmesinin belli tarihsel dönemleriyle bağlıdır, 2) Sınıf savaşı kaçınılmaz olarak proletarya diktatörlüğüne varır, 3) Bu diktatörlüğün kendisi ise, sadece, tüm sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir topluma geçişi oluşturur.” 2

ŞEMA : Kapitalist ve sosyalist devletin bir karşılaştırması.
ŞEMA : Kapitalist ve sosyalist devletin bir karşılaştırması.

Yukarıdaki basitleştirilmiş şemada da gösterildiği gibi, her devlet, koruduğu temel önermenin üzerinde yükselir. Şemayı tekrarlamak pahasına da olsa altını çizelim : Birinci soyutlama düzeyinde, yani özler düzeyinde, hem burjuvazinin hem de proletaryanın devleti, nesnel olarak, bir diktatörlüktür. Ama aralarında basit bir simetri yoktur. Birinin azınlığın diğerinin çoğunluğun diktatörlüğü olması ikisi arasında özde büyük bir nitelik farkı yaratır. Bu nedenle, işçi sınıfının burjuva devleti ele geçirip kullanması gibi bir teorik olasılık yoktur. Bir sınıf başka bir sınıfın devletini alıp kullanamaz. Numaralı gözlük gibi. Burjuva devlet, temsil ettiği azınlığın çıkarlarını koruyacak şekilde örgütlenmiştir, iktidarı alan çoğunluğun bir işine yaramaz. Nesnel olarak bu böyledir. Ancak özünde iki devlet de diktatörlüktür. Özünde ikisi de renktir, ama biri karadır öbürü ak. Biri tarihi geriye çeker, öbürü ileriye götürür.

İkinci soyutlama düzeyine, yani biçimler düzeyine geçersek, burjuva diktatörlüğü ile proletarya diktatörlüğünün biçimleri arasında da büyük bir nitelik farkı vardır. Birisi temsile öbürü katılıma dayanır. Ama görünüşte bir benzerlik de vardır. Burjuva diktatörlüğü bir uçta faşist diktatörlük, öbür uçta gelişkin bir burjuva demokrasisi şeklinde ortaya çıkabilir. Bu iki uç arasında iki ucun derece derece değişik tonlarının bir bileşimi yer alır. Proletarya diktatörlüğü de bir uçta açık diktatörlük şeklinde ortaya çıkabilir. Bu açık diktatörlük, bir devrimci ordunun, bir cephenin, bir partinin, hatta hatta tek bir kişinin açık diktatörlüğü olabilir. Tek kişi diktatörlüğü ile proletarya diktatörlüğünün çelişmediğini söyleyen Lenin’in kendisidir. Lenin bunu söylerken bir politik tercihi değil bir nesnel teorik olasılığı ortaya koyuyor. Çünkü kendisinin politik tercihini aktif yığın demokrasisinden yana yaptığını hepimiz biliyoruz. Proletarya diktatörlüğü öbür uçta da, tam gelişmiş sosyalist demokrasi, ya da aktif yığın demokrasisi şeklinde ortaya çıkabilir. Zaman içinde de oraya doğru evrilebilir. Dikkat edilirse, aktif yığın demokrasi kavramıyla sosyalist demokrasi kavramını aynı anlama gelmek üzere kullanıyoruz. Bu iki kavram da aynı olguyu tanımlıyor. Sosyalist demokrasi kavramı, bu olguyu, demokrasinin altında yatan tarihsel sürece referans vererek anlatıyor. Aktif yığın demokrasisi kavramı ise, aynı olguya, burjuva demokrasisiyle arasındaki nitelik farkından, yani katılım noktasından bakıyor. Teorik ve pratik olarak birini ya da öbürünü kullanabiliriz. Yine, burjuva diktatörlüğünde olduğu gibi proletarya diktatörlüğünde de, bu iki ucun değişik bileşimleri yer alır. Açık diktatörlükten uzaklaştıkça katılım, hem nicelik hem de nitelik olarak artar. Aktif yığın demokrasisinden uzaklaştıkça bürokratik deformasyon artar.

Üçüncü bir soyutlama düzeyi ise devletin fiili işleyişiyle yani rejimle ilgilidir. Tek partili/çok partili rejim tartışması bu soyutlama düzeyini ilgilendirir. İlerde değineceğiz. Belli bir biçime belli bir işleyiş tekabül eder.

Metin içi Ek :

Burjuva demokrasisi sosyalist demokrasiye evrilemez

Sosyalist demokrasinin gelişmesi açısından, politik eğitimini burjuva demokrasisi altında yapmış bir toplum, bu eğitim yarım yamalak bile olsa, elbette bir cemaatten iyidir. Ancak, birinci soyutlama düzeyinde, yani devletlerin özü düzeyinde, buna bağlı olarak ikinci soyutlama düzeyinde, yani devletlerin biçimi düzeyinde varolan nitelik farkı yüzünden bir düzenden öbürüne kopuşsuz, yani evrilmeyle geçiş olasılığı yoktur. Şimdi biraz düşünce gezdirelim. Temsile dayalı burjuva demokrasisi ne kadar genişleyebilir ? Bu gelişmenin teorik sınırı acaba nedir ? Burjuva diktatörlüğünü koruyan en temel antikor fiziksel ceza tehdididir. Bu tehdit işkence, hapis, idam şeklinde ortaya çıkar. Bu antikorun etkisiz kaldığı durumda, yani devrimci durumun ileri bir aşamasında, burjuva diktatörlüğünün kaderini çıplak sınıf güçleri, sokaktaki adam sayısı tayin eder. Barışçıl dönemde ise, hiçbir burjuvazi fiziksel ceza tehdidinden vazgeçemez. Antikorları vücudun kendisinin üretmesi gibi, fiziksel ceza tehdidini de burjuva diktatörlüğünün kendisi doğal olarak üretir. En ileri burjuva demokrasilerinde bile bu böyledir. Fiziksel ceza tehdidi, hukuksal olarak da varolabilir, hukuk dışında da… Geniş bir toplumsal konsensusa da dayanabilir, gizli devlet örgütleri eliyle de hayata geçirilebilir. İşte burjuva demokrasisinin teorik genişleme sınırını burada aramak gerekir. Bildiğimiz gibi, en ileri burjuva demokrasisine, yani en ileri burjuva temsil sistemine sahip olan ABD’de polis şeflerini, şerifleri halk seçer. Burjuva demokrasisini teorik sınırına kadar genişlettiğimizde halk işkencecisini, gardiyanını, cellatını da kendi seçebilir. İşkenceciler, gardiyanlar ve cellatlar halkın önünde boy gösterip her biri kendi “mesleğini” en “insancıl” biçimde kendisinin icra ettiği iddia ve propagandasıyla oy isteyebilir. Kurbanları tarafından seçimle işbaşına getirilebilir. İşte burjuva demokrasisinin teorik genişleme sınırı budur. Kurbanın celladını seçme özgürlüğüdür, fiziksel ceza tehdidinin ortadan kaldırılması değil. Proletarya diktatörlüğü ise kendini fiziksel ceza tehdidiyle değil, bireyi toplumsal yaşama baskı yoluyla entegre etme tehdidini elinde tutma hakkıyla korur. Bu derin nitelik farkından dolayı bir sınıfın diktatörlüğü öbür sınıfın diktatörlüğüne evrilemez. Özdeki bu nitelik farkı biçime de yansır ve burjuva diktatörlüğünün en ideal biçiminden, gelişkin burjuva demokrasisinin en ileri düzeyde geliştiği sınırdan bile sosyalist demokrasiye evrimle geçilemez. Bu nesnellik üçüncü soyutlama düzeyinde de, rejimler düzeyinde de ortaya çıkar, çok partili rejim şeklinde işleyen burjuva demokrasisinden, burjuva partilerin varlığına izin veren çok partili bir sosyalist demokrasiye geçilemez. Patlama ve kopuş şarttır.

(Metin içi Ek’in sonu)

*

Özle biçim, diktatörlükle demokrasi arasındaki bu ilişki, kapitalizm öncesi toplumlar için de geçerlidir. Feodalizmde devlet feodallerin, köleci düzende de köle efendilerinin diktatörlüğüdür. Birisinde feodal mülkiyet ve sömürü, diğerinde de köle mülkiyeti ve köle sömürüsü sorgulanamaz. Demokrasi, düzenin temel önermesine el sürdürmeyen hakim sınıfların demokrasisidir. Örneğin, son derece derin entellektüel formasyonlarına rağmen Aristoteles ve Platon için köleci düzen bir veridir. Sorgulanması akıllarının ucundan bile geçmez, daha doğrusu geçemez, çünkü bilinçleri içinde yaşadıkları maddi koşullarca şartlanmıştır. Oysa bugün bir ilkokul çocuğu bile köle sahibi olmanın insanlık dışı bir durum olduğunu bilir. Bunu özel olarak öğrenmesine bile lüzum yoktur. O çok ileri bir devlet biçimi olan Atina demokrasisi, sadece köle efendileri, hür yurttaşlar için bir demokrasidir, özünde bir diktatörlüktür. Feodalizmde de, kapitalizmde de öyle. İstanbul Sanayi Odası’nın toplantıları son derece demokratiktir. Ama kürsüye gelip üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını önerdiğiniz anda, düzenin temel önermesine dokunduğunuz anda, telefon edip polis çağırırlar.

Ne kadar vurgulasak azdır : Proletarya diktatörlüğü, salt kişi, grup ve partilerin değil, proletaryanın bile iradesinden bağımsız, nesnel bir olgudur. Marx’tan verdiğimiz alıntılar bunu anlatıyor. Sınıf savaşının kaçınılmaz, nesnel sonucudur. Devrimci bir örgütün programından çıkarılması, ya da programına konması bir şey değiştirmez. Nesneldir, öznel istemlerden ve tercihlerden bağımsızdır. Proletarya diktatörlüğünün reddi, otomatikman burjuva diktatörlüğünün kabulünü getirir. Proletarya diktatörlüğünün Üçüncü Enternasyonal’e giriş koşulları arasında yazılı olarak yer alması ve üye olacak partilerden de aynı yazılı taahhüdün istenmesi, proletarya diktatörlüğünü, bu olguyu ve bu olgunun nesnelliğini yığınların bilincine çıkarmak, ve yeni doğan Enternasyonal’i, oportünist partilerin bu nesnelliği gözlerden saklamak ve böylece burjuva diktatörlüğünü öznel olarak kabullenmek için yapacağı siyasi manevralardan korumak içindir. Yani ideolojik ve örgütsel korunmaya yöneliktir. Öznel bir tercihe işaret etmez. Ayrıca tarihsel tercihimiz de burjuva diktatörlüğü olamayacağına göre, proletarya diktatörlüğüdür. Yani tercih ikisi arasındadır. Lenin şunu diyor :

“Diktatörlüğün herhangi bir devrimci sınıfın zaferi için elzem olduğunu anlamayı başaramayan birisi, ya devrimler tarihini anlamamıştır, ya da bu konuda herhangi bir şey bilmek istemiyordur.” 3

Yani bu nesnel çerçeveyi reddedebilmek için ya konuyu anlamamış olmak ya da burjuva diktatörlüğünden yana tavır almış olma gerekir.

III. Sosyalİst demokrasİnİn gerçekleşmesİyle İLGİLİ olumsuz nesnel faktörler

Proletarya diktatörlüğünün ortaya çıkış biçimi, salt devrimcilerin öznel istemlerine bağlı değildir. Bizler proletarya diktatörlüğünün aktif yığın demokrasisi, aynı anlama gelmek üzere sosyalist demokrasi şeklinde ortaya çıkmasını isteriz. İstem konusuna geleceğiz. Aktif yığın demokrasisinin gerçekleşmesi, ya da gerçekleşme derecesi bir dizi nesnel faktöre bağlıdır. Daha doğrusu, bir dizi nesnel faktör tarafından koşullandırılmıştır. Bunları ele almaya çalışalım :

i) Üretken güçlerin gelişme düzeyi : Bu düzey, sosyalizmin inşasına başlamak için yeterli ama bu inşanın gereken hızda gerçekleşebilmesi için yetersiz olabilir. İleri kapitalist ülkeler dışındaki kapitalist ülkeler için, derece derece böyle bir durum ortaya çıkar. Özellikle ilk dönemlerde, üretken güçlerin geri düzeyi sosyalist inşanın hızını kesici bir faktör olarak ortaya çıkar. Burada kaybedilen hızı, yürütmenin hızını arttırarak kapatma eğilimi doğar. Yani karar alma, bu kararları uygulama ve denetleme süreçlerini hızlandırma, nesnel bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Bu da, o ülkenin üretken güçlerinin gelişme düzeyine bağlı olarak, proletarya diktatörlüğünün açık diktatörlük yönünde şekillenmesi için baskı yapar. Sosyalist demokrasinin ileriye açılımının önünü keser. Ne ölçüde keseceği yine o ülkedeki geriliğin düzeyine bağlıdır. Üretken güçlerin gelişmişliği derken, unutmayalım, hem üretim araçlarının hem de insan faktörünün gelişmişliğinden bahsediyoruz. Ekonominin düşük entegrasyon düzeyi, sanayinin yapısal zayıflığı, işçi sınıfının düşük eğitim düzeyi, sosyalist inşanın önüne nesnel bir engel olarak dikilir. Bu engelin yüksekliği ülkeden ülkeye değişir. En iyi kararların bilinçlendirici-katılımcı ama yavaş süreçler sonundan alınması yerine, en az kötü olan kararın, yani ehvenişerin, öncünün deneyimine dayalı, otoriter bir biçimde alınması, sosyalist inşanın önünü başlangıçta açar, ama sosyalist demokrasinin önünü keser. Yürütmenin hızı herşeyin başında gelir, birincil önceliği alır.

ii) Sosyalist mülkiyetin başlangıçta doğurduğu zorluklar : Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti, bu mülkiyetle ilgili tasarruf yetkisinin tek bir merkezde yoğunlaşmasını ve kararların merkeziliğini getirir. Başlangıçta öncünün bilinciyle yığınların bilinci arasındaki büyük bir fark bulunduğundan, sosyalist mülkiyet üzerindeki tasarrufla ilgili kararların alınmasına yığınların katkısı sınırlı olur. Giderek iktidar üzerindeki tasarruf hakkının kendisi merkezi bir yoğunlaşmaya uğrar.

iii) Tarihsel ve sosyal faktörler : Uzun tarihsel dönemleri merkezi devlet otoritesi altında yaşamış, hele burjuva demokrasisini hiç tanımamış ülkelerde sivil toplum gelişmemiştir. Kulluktan politik insanlığa geçiş sürecini sosyalist devrimden sonra yaşamaya başlayan geri kesimler ; sosyalist demokrasi aktif bir biçimde teşvik edilmedikçe ; açık diktatörlükten bir rahatsızlık duymazlar. Hele kaderciliğin toplumun derin dokusuna işlediği ülkelerde yığınlar, kendi kaderlerini tayin etmek için bilinçlenmek gibi soyut bir alternatiften ziyade, sorunlarını çözen, sevdiği ve saydığı bir “baba” otoriteyi desteklemek gibi somut bir alternatifi tercih ederler. Kaderlerini “düzeni ve dirliği” sağlayan politik gücün ellerine bırakırlar. Tabii burada toplumun bilinçli ama azınlıkta kalan kesimlerinden konuşmuyoruz. Sosyolojik bir olguya işaret ediyoruz. Bu çerçeve içinde, ‘kişi putlaştırması’ büyük ölçüde nesnel bir olgudur. Putlaştırılan kişinin öznel seçimine indirgenemez. “Elinde politik gücü tutan bir diktatör, isterse kendini putlaştırabilir ve bu putlaştırma temelinde yığınları mobilize edebilir ve çok hızlı bir biçimde sosyalizmi inşa edebilir” demek, yığınların nesnel ve tarihsel rolünü küçümsemektir. Tarihsel materyalizmden hiçbir şey anlamamak demektir. Küçük burjuva filistenizmidir. ‘Potemkin Zırhlısı’ filmini hepimiz görmüşüzdür. O filmde, ölen denizci Odesa limanına getirilir. Bir anda binlerce insan ölünün başına toplanır, ağlamaya, ağıt yakmaya başlarlar. İkinci Dünya Savaşı’nda komünistler kendilerini ‘Vatan ve Stalin için’ diye haykırarak nazi tanklarının altına atmışlardır. Stalin’in cenaze töreninde izdiham yüzünden yüzlerce insan ezilmiştir. Çalışma kamplarındaki insanların bile depresyona girmesi yaygın bir fenomen olarak ortaya çıkmıştır. Burada ajitasyon yapmıyoruz, toplumsal bir olguya dikkat çekiyoruz. Bu söylediklerimizi ajitasyon düzeyinde almak haksızlık olur. Burada şu sorulabilir : Putlaştırılan kişi, bu nesnel olgudan yararlanmamış mıdır ? Evet, zorunlu olarak yararlanmıştır, ama artık bu durumda başka bir şeyi, sosyalist demokrasinin gelişmesinin önündeki nesnel zorlukları konuşuyor oluyoruz.

Teoride, sosyalist devrimin bir ülkeyi sanayileştirmek gibi bir görevi yoktur, o zaten verili bir durumdur. Hayat, tek ülkede sosyalist devrimin yaşayabilmesi için, sosyalizmin çok hızlı bir tempoda ve ağır sanayi temelinde inşasını nesnel bir zorunluluk olarak dayattı. Bu da yürütmede hızı ve büyük tarihsel riskler almayı gerekli kıldı. Sosyalizmin temelleri bu hız sayesinde atıldı. Ama sosyalist demokrasinin de önü kesilmiş oldu.

iv) Dış faktör : Devrimin dış tehdit altında olması, sosyalist iktidarı elinde tutanlarda ‘önce yap sonra açıkla’ eğilimini besler. Ayrıca emperyalizm, yalnız sosyalist erkteki çatlakları değil, ülkede oluşmakta olan genel politik yapının zayıflıklarını da kollar. Kararların aktif yığın katılımıyla alınması sürecinde belirecek ve belirmesi çok doğal olan ayrılıklar, sosyalistler açısından bilinç yükseltici, politik kültürü geliştirici bir etkiye sahiptir, ama emperyalizm açısından sömürülmesi gereken provokasyon kanallarıdır. Emperyalizmin devrime politik müdahalesi, sosyalist demokrasiyi daraltıcı bir etki yapar. Askeri müdahalenin ya da müdahale tehdidinin de aynı yönde etki yapacağını söylemeye bile gerek yok.

v) Devrimci durumun gelişme özellikleri ve iktidarın alınış biçimi: Devrimci durumun ülke çapında siyasal kriz aşamasına yükseldiği ortamda, sınıflar, örgütler, gruplar, insanlar alabora olurlar. Sınıfların karşılıklı yer alımı ve dengeler, artık yıllar değil haftalar, günler hatta saatler içinde değişir. ‘Devrimci durum’ kavramı statik bir dönemi anlatmaz, durumun devrimciliğini, yani kaygan zeminde bir o yana bir bu yana gidip gelen dengelerin tanımladığı ortamın politik özelliğinin, aslında devrimci bir özellik olduğunu anlatır. Kaygan zeminde giderek hızlanan gelişmeler karşısında bazı sınıf güçleri, örgütler, gruplar, ittifaklar, kişiler sendeler. Artık grinin tonları şeklindeki ayrımlar gider, her ayrım siyah-beyaz ayrımına indirgenir. Devrim esnasında karşı-devrim cephesinde yer alan güçler, devrimden sonra bir anda güçlerini tüketmezler. Devrimden sonra sersemleyerek düştükleri kaygan zeminden kalkan bu güçler, sosyalist demokrasinin mekanizmalarını, proletarya diktatörlüğünü sorgulamak, müttefikleri olan burjuvazinin iradesini yeni düzene dayatmak ve yığınların bilincini bulandırmak için kullanırlar. Bunu bir “içten pazarlık” olarak da görmemek gerekir. Adam devrim esnasında ne yaptıysa yine onu yapıyor. Bu karşı-devrimcilerin, devrimin açınımını daraltmak yönündeki eylemleri, sosyalist demokrasinin açınımlarını da daraltır. İktidarın her ne pahasına olursa olsun korunması gerektiği şeklindeki doğru fikri, iktidarın her şeyden önce sosyalist demokrasiyi feda ederek korunması gerektiği yanlış fikrine dönüştürür. İktidarın alınış biçimi de aynı yönde etki yapar. Eğer iktidar uzun süreli bir iç savaşın sonunda alınmışsa, bu deneyim, iktidardakilerde ve erk mekanizmalarında askerileşme eğilimlerini besler. Yenilen toplumsal güçler ya da eylemlerinin belleklerdeki izleri ortadan kalkmadığı için, genelde, yığınlara karşı kuşkucu bir bakış açısı gelişir. Bu da sosyalist demokrasinin gelişmesinin önünde bir engel oluşturur.

vi) İktidarın Marjı : Devrimci güçler nasıl bir marjla iktidarı almıştır ? sorusu önemlidir. Eğer çok büyük bir güçle iktidara gelmişsen, proletarya diktatörlüğünün konsolidasyonu için ve sosyalist inşanın temellerini atabilmen için önünde daha uzun bir süre var demektir. Yani yürütmenin hızını düşürebilir, yığınların yavaş yavaş bilinçlenmesi, yığın katılımının genişleme ve derinleşmesi sürecine daha fazla yaslanabilirsin. Çok küçük bir marjla iktidara gelmişsen yürütmenin hızı yine her şeyin önüne geçer. Bu iki uç arasındaki her durumda, proletarya diktatörlüğü açık diktatörlükle sosyalist demokrasinin bir bileşimi, belki de daha doğru bir deyişle bir bulamacı halinde biçimlenecektir. Kâh bir uca kâh öbür uca meyledecektir.

IV. Bİz ne İstİyoruz ve ne yapabİlİrİz ?

Şimdiye kadar anlattıklarımızdan belki de kapkara bir tablo ortaya çıkıyor. Önce hemen söyleyelim : Biz aktif yığın demokrasisi istiyoruz. Hiçbiri burjuva diktatörlüğünü sorgulamamakla birlikte, nasıl birkaç faşist ideolog hariç, bütün aklı başında burjuva ideologları bu diktatörlüğün burjuva demokrasisi biçimini almasını ve hatta çok partili rejim şeklinde işlemesini istiyorsa, biz de proletarya diktatörlüğünün aktif yığın demokrasisi biçimini almasını, aynı anlama gelmek üzere sosyalist demokrasi biçimini almasını ve çok partili rejim şeklinde işlemesini istiyoruz. Her şeyin en iyisi, en güzeli olsun isteriz. Çok ahlaklı, bilinçli, insansever, insanların mutlu bir düzende yaşamasını isteyen “iyi kalpli” insanlar olduğumuz için değil. Öyleyiz veya değiliz, konuştuğumuz soyutlama düzeyinde bunun bir önemi yok. Biz, sosyalist demokrasiyi ister ve savunurken şu temel görüşten yola çıkarız : Yığınlar, hiç olmazsa bir düzeyde oluşumuna katılmadıkları görüşleri zorla kabullenmezler, alınmasına katılmadıkları kararları uygulamada ya bozarlar, ya da istenmeyen yönde azar azar değiştirirler. Bunun altını beş defa çizsek azdır. Devrimden komünizme kadar giden uzun tarihsel sürece dinamizmini verecek tek güç, aktif yığın demokrasisidir. Partiler hiçbir zaman bu sürecin motor gücü olamaz. Nesnel olarak, yığınların sosyalizme kazanılmasının, sosyalist bilincin derinleştirilmesinin, sosyalist insanın yaratılabilmesinin, komünizmin maddi ve manevi temellerinin atılabilmesinin başka bir yolu yoktur. Ne teoride ne de pratikte…

Bunu bir kez açıkça ortaya koyduktan sonra kendi açmazımızı kendimiz yaratmayalım, “sosyalist demokrasi olmazsa sosyalist inşa da başlamaz”, demeyelim. Çünkü açmazımız büyük ölçüde nesneldir. Niyetimizin bozukluğundan kaynaklanmıyor. Henüz kurulmakta olan yeni devleti çok hızlı konsolide etmek gerekiyor, sosyalizmin inşası sürecinin maddi temellerini bir an önce atmak gerekiyor. Bu nesnel gerekliklik, sosyalist demokrasi istemimizden, geçici olarak, tümüyle veya kısmen fedâkarlık etmemizi bize dayatabilir. Ama böyle bir fedâkarlığı yapınca da uzun erimli, aslî ve nihai hedefe gidiş çok zorlaşır. Böyle nesnel bir açmazın içinde ne yapacağız? Bu açmaza öznel bir müdahale yapmamak kadercilik olur. İlk yapılacak şey, bu açmazı önce kendi bilincimize çıkarmak, sonra da yığınların bilincine çıkarmaktır. İşçi sınıfına ve emekçi yığınlara dönüp açıkça şunu diyebilmeliyiz : “Devlet şudur, diktatörlük şudur, biz sosyalist demokrasi istiyoruz ama şu şu şu somut ve nesnel güçlükler var. Bunlar geçicidir. Bu nesnel güçlüklerin olmadığı ortamda biz sosyalist demokrasinin önünü kesersek, hesap sor. Bu nesnel güçlükler gerilediği oranda sosyalist demokrasinin önünü açmazsak, yine hesap sor”. Her devrimci örgüt yığınlara kendi programını götürürken, sosyalist demokrasi konusundaki görüşlerini ve rejimin işleyişiyle ilgili görüşlerini de götürmelidir. Kendi dışındaki örgüt ve güçlere karşı tavrını açık bir biçimde belirlemelidir. Sunacağı sosyalist demokrasi modelinden yapmak zorunda kalacağı geçici sapmaları da, birer birer ve somut olarak belirlemeli, bu nesnelliklere karşı nasıl savaşacağını da tek tek açıklamalıdır. Yani bu konularda elini kolunu kendi bağlamalıdır. Bu çerçevede, proletarya diktatörlüğünün açık diktatörlük şeklinde ortaya çıkma olasılığını da baştan dışlamamalıdır. Yoksa, açık diktatörlük kendini dayatırsa kendi programının kurbanı olur, kendi kuyusunu kendi kazmış olur.

Her devrimci örgüt ve hareket, sosyalist demokrasiyi oturtacak ve geliştirecek mekanizmalar konusunda ne düşündüğünü açıkça söylemeli, yazmalıdır. Çok partililiği kabul ediyor mu ? Sivil toplumun gelişmesi için ne öneriyor ? Kişi özgürlükleri konusunda ne düşünüyor ? Yargı kuvvetini nereye koyuyor? Ayrıca proletarya diktatörlüğünün örgütlenmesi konusunda da kendi elini kolunu bağlamalıdır. Bu konuda hiçbirimizin itirazı olamayacak ilkeleri Lenin zaten getiriyor. Tüm devlet görevlilerinin seçimle gelmesi, her an geri çağırılabilir olmaları, en yüksek memurun aylığının nitelikli işçinin aylığını geçmemesi, yerel yönetimlere özerklik, halk mahkemeleri, devlet işlerinde açıklık. Son olarak, işyeri demokrasisi ve sendikalar konusunda ne düşünüyor, ne öneriyor ? Aktif yığın demokrasisinin kökü fabrikalardadır. İşçi sınıfı yalnız siyasi yaşamı değil, ekonomik yaşamı da örgütler. Bunlar dışında, sosyalist demokrasiyi geliştirecek ve koruyacak daha birçok öneri programlarda yer almalıdır.

Yukarıda çok partililikten bahsettik. Aktif yığın demokrasisini, sosyalist demokrasiyi savunuyorsak çok partililiği de savunmak zorundayız. Sovyetler Birliği’ne tek partililiği yaşam dayatmıştır. Lenin de ilkesel olarak çok partililiğe karşı değildir. Çok partililikten ne anlamalıyız ? Proletaryanın iktidarına, yani proletarya diktatörlüğüne karşı çıkmayan, sosyalizmin belirleyici temel önermesini, yani üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini sorgulamayan tüm partilere serbest örgütlenme hakkı. Burjuva demokrasisi de, burjuvazinin iktidarına, yani burjuva diktatörlüğüne karşı çıkmayan, kapitalizmin belirleyici temel önermesini, yani üretim araçlarının özel mülkiyetini ve bu temelde yükselen artı-değer sömürüsünü sorgulamayan tüm partilere serbestçe örgütlenme hakkı tanıyor. Kapitalizm çerçevesi içinde değişik partiler değişik programlar üretebilir, seçimle gelip giderler, ama burjuva devletin varlığını hiçbir şekilde sorgulayamazlar. Kapitalizmin koşulları faşizmi dayattığında da, devletin bekası uğruna, kendilerine siyasi yaşam hakkı tanıyan burjuva demokrasisinden seve seve vazgeçerler ve faşist diktatörlüklerin arkasına dizilirler.

Proletarya devletinin temelini, yani üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini kabul etmiş, yani kapitalist mülkiyeti ve bu mülkiyet temelinde yükselen artı-değer sömürüsünü reddetmiş her partinin, bu sosyalist mülkiyetin yarattığı toplumsal artığın tasarrufu üzerine istediği programı geliştirebilmesi, bu programı propaganda edebilmesi ve bunun için de istediği gibi örgütlenmesi sosyalizmin yasallığıdır. Kaba bir örnek verelim : Biri turizm ve tarıma öncelik veren bir program yapabilir, diğeri ileri teknoloji kullanan sanayilere öncelik veren bir program önerebilir. Hatta bu sanayilere öncelik isteyenler arasında bir grup hidroelektriğe, bir diğeri nükleer enerjiye dayalı bir sanayileşme önerebilir. Bu öneriler, toplumsal artığın farklı kesimler arasında farklı biçimde bölüşümünü, “haksızlığın adaletsiz dağılımını” getirebilir. Eğer bu farklılıklar uzlaşamıyor ancak farklı partilerde ifadesini bulabiliyorsa yapacak bir şey yoktur. Bu partilerin programlarını halka götürebilmesi, yeterli desteği aldıklarında hükümet olabilmesi gerekir. O program başarısız olursa yığınlar o partinin hükümetini her an düşürebilmelidir. Lenin de aynı görüşü şöyle dile getiriyor :

“Emekçi halk, partisinden memnun değilse başka delegeler seçebilir, iktidarı bir başka partiye devredebilir ve hiçbir devrime ihtiyaç kalmaksızın hükümeti değiştirebilir.” 4

Bu çok-partili sosyalist rejim içinde, sınıfın öncüsü olduğunu ve tek doğru programı savunduğunu iddia eden komünist partisi, bu iddiasını her yeni durumda yeniden kanıtlamak ve önereceği tüm politikalar için yığınların aktif çoğunluğunu kazanmak zorundadır. Üzerinde yığın baskısını hissetmeyen bir parti, siyasi kültürü ne olursa olsun, proletarya diktatörlüğünün bürokratik deformasyonuna neden olur. Sosyalist partiler olacak ve bunlar yığınların hakemliğinde çarpışacak. Tek partili rejimde ne oluyor ? İki ayrı soyutlama düzeyinde iki ayrı şey oluyor : Birincisi, bu geçiş sürecinde, toplum içindeki tüm çelişkiler ister istemez partinin içine yansıyor. Tasfiyesine başlanan burjuvazi dahil toplumun tüm kesimleri, politik varlıklarının ifadesini bu tek parti içinde arıyor. Komünist partisinin işçi sınıfı partisi karakteri sulanıyor. Ve giderek artan ölçüde başka sınıf ve tabakaların sızmasına açılan parti, sınıf savaşının ana arenası haline geliyor. Özellikle köylülüğün güçlü olduğu ülkelerde durum budur. İkincisi, farklı programlara yığınlar önünde şans verilmediği için, bu programlar parti-içi güçler dengesine göre harmanlanarak, ortak ama iç tutarlılığı zayıf programlara dönüşüyor. Ya da, bir programın savunucusu yeterince güçlü değilse, hem önerdiği program hem de kendisi partiden tasfiye ediliyor. Gideceği başka bir parti olmadığı için de o programa yığınlar önünde savunma şansı bile verilmemiş oluyor. Bu programların doğruluğu yanlışlığı ayrı konu.

Sovyetler Birliği’ndeki güçlüklerin bir kısmı, partinin kendisini tek bir programa, o da iç dengelere göre oluşmuş hibrid bir programa mahkum etmesinden kaynaklanıyordu. Başka başka partilere ait olması gereken programların tek bir potada karıştırılıp pişirilmesi, ortaya hep geri çekici ve dengeci bir program çıkarır. Onun için sosyalist demokrasiyi savunuyorsak, çok-partili rejimi de savunmak zorundayız. İç ve dış dinamiklerin etkisi altında ciddi, proletarya diktatörlüğünün temelini bile sarsabilecek bir hükümet krizi, hatta sosyalist demokraside bir rejim krizi ortaya çıkmış, hükümete dışardan müdahale zorunluluğu doğmuş (örneğin kızılordu darbe yapmış), o başka. Burada parantez içinde belirtelim, hiçbir sınıf zorunlu olmadıkça, açık diktatörlüğe başvurmaz. Başvurmuşsa, politik varlığını sürdürebilmek için, nesnel zorunluluktan dolayı başvurmuştur. Tek partililiğe dönersek, bunu savunmak “keskin solculuk” da değildir, sağcılıktır. Tek parti içinde görüş farkılıklarını, nesnel olarak kaçınılmaz olan fraksiyonlaşmayı ve fraksiyonlararası dengelere dayalı sulandırılmış, bu nedenle de durulabilecek en sol noktada durmayan programları savunmaktır. Böylesi ortak bir program temelinde oluşan konsensus, kurulan “koalisyon”, tek bir parti içinde duracağına, tek tek programlar ayrı ayrı partiler tarafından savunulsun, ve yaşam dayatıyorsa, parti programları temelinde değil, gelsinler hükümet programları temelinde koalisyon yapsınlar. İşte yığınların hesap soracağı program asıl bu programdır, çünkü o hükümeti onlar seçmiştir. Parti programları partilerin kendi iddialarıdır, pratikte sınanma şansı doğmadıkça yığınları bağlamaz.

Çok-partililik her partiye büyük sorumluklar yükler, onları sürekli yığın baskısı altında tutar, aynı zamanda yığınları da giderek daha büyük ölçüde politize eder. Aktif yığın demokrasisini derinleştirir. Yalnız bürokratik deformasyonun önünde bir engel teşkil etmekle kalmaz, tek partililiğin fraksiyonlararası dengelerinden doğan ve sosyalizmin yasallığını zedeleyen bir musibeti de önler : Parti üyeliğinin kişisel çıkarlar için kullanılması, parti aygıtı/devlet aygıtı kaynaşması nedeniyle denetimden kolayca kaçan suistimal, irtikap, rüşvet vb. Sosyalist demokraside açıklık ilkesi ve yığınlara hesap verme zorunluluğu, partilerin birbirlerini kollaması ve gözlemesi böyle pislikleri de önemli ölçüde önleyebilir.

Çok-partililik konusunda şu ana kadar anlattıklarımız herhalde şunu da ortaya çıkarmıştır : Burjuva partilerine özgürlük, bizim çok-partililik anlayışımıza girmiyor. Gorbaçof’un liberal burjuva demokrasisinden derin farkımız bu. Bir burjuva partisi, proletarya devletine, yani proletarya diktatörlüğüne karşı olmak zorundadır. Kendi mantığı gereği. Bu proletarya diktatörlüğünün bir biçimi olan sosyalist demokrasiden, sadece bu diktatörlüğü yıkmak için faydalanmak ister. Bu sosyalist demokrasi çok-partili rejim şeklinde işliyorsa, bu rejimin içine bağırsak kurdu gibi girecek olan bir burjuva partisi, dünya burjuvazisinin, kapılar yüzüne kapanan emperyalizmin, ülke içinde ajanı gibi çalışmak durumundadır. Bu nesnel olarak böyledir. Nesnel olarak, dünya burjuvazisinin iradesini ülke içine izdüşürme misyonuyla yüklüdür. İşte bu nedenle sosyalist rejim kendini, böylesi misyonla yüklü burjuva partilere karşı hukuksal olarak korumak zorundadır. Böyle partileri yargılar ve yasaklar.

İşçi sınıfının dünya çapında egemen olduğu, sosyalizmin çok ileri bir aşamasında, “deliler partisi” anlamında bir burjuva partisi kurulabilir. “Deliler partisi” diyoruz, çünkü kapitalizmin bilinçten bile kazındığı bir çağda bir burjuva partisi kuranlar ancak delidir. Tarihin bile unuttuğu bir önerme üzerine kurulacakları için politik bir anlam taşımayacaklardır. Bunun için de rejimin kendini böyle bir partiye karşı hukuksal olarak korumasına gerek yoktur. Örneğin, bugün herhangi bir burjuva demokrasisinde, köleciliği savunan ve diyelim herkese şu veya bu biçimde bir köle edinme hakkı vadeden bir parti belki hukuksal olarak kurulabilir. Ama kölecilik toplumsal bilinçten öylesine kazınmış ki bu partinin politik bir anlamı olamaz. İnsanların böyle önerilerle gelenlerin deli olduklarını varsayma hakları vardır.

Sosyalist demokraside çok-partililiği kabul ediyorsak, gizli oy/açık sayıma dayalı seçime de evet demek zorunda olduğumuzu hatırlatarak bu altbölümü bitiriyoruz.

V. Devrİm-Sosyalist demokrasİ İlİşkİsİ

İkisi de bir devlet biçimidir ama burjuva demokrasisiyle sosyalist demokrasi arasında derin farklar vardır, basit bir simetri yoktur.

Burjuvazi için varolan düzenin korunmasından başka bir program yoktur. Kapitalizmin, toplumu bir yerden bir yere götürme, ilerletme gibi bir derdi yoktur. Tek istenen şey, insanların gelip şu kadar yılda bir “bir oy” atması, böylece hem kendi yaşamlarıyla ilgili kararları alma yetkisini şu veya bu burjuva partisine devretmesi, hem de, daha derinde, burjuva diktatörlüğüne onayını devam ettirmesidir. Bunun dışında, yığınların istenmeyen yönde politize olması, kapitalist düzen açısından tehlikelidir. Çünkü her burjuva demokrasisi uzlaşmaz bir çelişkinin, emek/sermaye çelişkisinin üstüne oturduğundan, yığınların politik süreçlere aktif katılımını önlemek, demokrasiyi temsil düzeyinde kilitlemek zorundadır. Aksi takdirde emek/sermaye çelişkisinin düzünden çözüleceği bir konjonktür er geç ortaya çıkar. Çünkü yığınların politik yaşama aktif katılımı, bu katılımın kendi momenti altında giderek genişlemesi ve derinleşmesi, kapitalizmin irrasyonalitesini er geç deşifre eder. Burada burjuva demokrasisinin tarihsel gelişimini incelemiyoruz, içinde yaşadığımız çağdan konuşuyoruz.

İşçi sınıfının ise yaratmak istediği yeni bir dünya vardır. Toplumu bir yerden bir yere götürmek, ilerletmek misyonuyla yüklüdür. Bu misyonu gerçekleştirmek için, tarihsel geçiş dönemi bir bütün olarak ele alındığında, toplumun aktif çoğunluğunun rızasını almak, bu nedenle de yığınları bilinçlendirip mobilize etmek zorundadır.

Bu söylediklerimizin ışığında, işçi sınıfı, gerek devrimin barışçıl gelişme döneminde, gerekse devrimci durumda, gelecekteki sosyalist demokrasinin tohumlarını atabilmesine fırsat veren hiçbir olanağı reddetmez. Burjuva demokrasisinde ekonomik ve demokratik haklar savaşımı bir de bu nedenden dolayı önemlidir. Hep söyleriz, burjuva demokrasisi sınıf savaşı için en elverişli koşulları yaratır, deriz. Doğrudur. Burjuvazi, diktatörlüğünü sürdürebileceği en iyi devlet biçimi olduğu için burjuva demokrasisini istiyor, işçi sınıfı kendisine karşı daha iyi savaşsın diye değil. Ama gülü seven dikenine katlanır. İşçi sınıfının demokratik ve ekonomik haklar savaşını yığınsal bir biçimde dayatması, burjuvazinin katlanmak zorunda olduğu bir durumdur. İstediği bir durum değildir ve burjuva demokrasisini deforme edici yönde bir baskı yaratır, burjuvazi tarafından çizilen sınırları zorlar. Bu sınırlar ise herhangi bir andaki güçler dengesine bağlıdır. Böylece burjuva demokrasisi, proletaryanın, ilerdeki sosyalist demokrasi için gerekli politik eğitimini, kendi için sınıf olma yolunda bilinçlenmesini sağlayacak ortamı yaratmış olur. Burjuvazinin tercihlerinden bağımsız olarak…

Burjuva demokrasisi ile sosyalist demokrasi arasında derin nitelik farkı, devletin özündeki nitelik farkından geliyor. Bu nedenle devletin özü nitelik değiştirmeden burjuva demokrasisinden sosyalist demokrasiye geçilemez. Bu ise devrim demektir. İşte sosyalist demokrasiyle devrim arasındaki ilişki tam da bu noktada biter. Noktayı buraya koymak lazım. Açıklayalım. Devrim bir iktidar sorunudur. Bu yüzden devletin kavramlaştırıldığı sorunsaldan farklı bir sorunsala sahiptir. Devlet gibi maddi temelde yükselen bir ilişkiyi değil, toplumda genelin hareketinde anlık bir dönüşümü tanımlar. Bu durumda, devrimin gerçekleşip gerçekleşmemesinin, devrimden sonra kurulacak yeni devletin sosyalist demokrasi biçiminde ortaya çıkıp çıkmayacağıyla direkt bir ilişkisi yoktur. Bu yüzden hiçbir devrimci, “sosyalist demokrasi devrimin vazgeçilmez şartıdır”, ya da “işçi sınıfının politik hareketi içinde sosyalist demokrasinin önkoşulları oluşmadan devrimin yapılabilmesine imkân yoktur” gibi tehlikeli görüşleri savunamaz. Hiç bir devrimci kendi elini kolunu böyle bağlayamaz. İktidar alınabilir durumdaysa alınır. Öyle bir konjonktür doğabilir ki, iktidar, değil devrimden sonraki sosyalist demokratik düzenin önkoşulları, devrimci güçlerin kadrolaşması bile doğru dürüst gerçekleşemeden alınabilir. Sonraki düzen nasıl olacakmış diye düşünülmez. İktidarın alınması en yüksek önceliğe sahiptir. Bu, bütün sınıflar ve sınıf güçleri için geçerli bir politik doğrudur. Yoksa kalkıp kabahati Ekim Devrimi’ne kadar kolayca götürebiliriz.

İktidar kapıyı çalarsa alacaksın. İktidarı alacak gücün varken, sebep ne olursa olsun, almazsan tarih sana ikinci bir şansı kolay kolay tanımaz. Portekiz devrimi bunun çarpıcı bir örneğidir. Devrimi yapabilecek durumdayken ertelemek için binlerce “makul” sebep gösterilebilir. Ama bunlar bir anlam ifade etmez, çünkü devrimin kendisi “makul” bir olay değildir. Yığınların ayağa kalkması, normal günlük yaşamın dışına çıkması, insanların bir anda her türlü özveriye hazır hale gelmesi, seve seve canlarını bile feda edebilmesi “makul” şeyler midir ? Yığınların “makul olmama” hakkı, hiçbir “makul” gerekçeyle ellerinden alınamaz. Bunu yapana tarih, bir daha “makul olmama” hakkını kolay kolay vermiyor. Bu da devrimin diyalektiği…

VI. Sonuç

Sosyalist demokrasi (Aktif yığın demokrasisi) ve açık diktatörlük, proletarya diktatörlüğünün iki uç biçimidir. Bir dizi nesnel faktör sosyalist demokrasinin önünü tıkar, açık diktatörlük yönündeki eğilimleri besler ve bürokratik deformasyonu kolaylaştırır. Ama öte yandan sosyalizmin inşa sürecinin derinleşmesi, yığınların politik süreçlere aktif katılımını zorunlu kılar. Bu zorunluluk giderek kendini daha şiddetli bir biçimde hissettirir. Koşullar oluştuğu halde sosyalist demokrasinin önü tıkalı duruyorsa, özle (proletarya diktatörlüğü) biçim (açık diktatörlük) arasında bir çelişki doğar. Bu çelişki yeterince keskinleştiğinde, yani bürokratik deformasyon sürecinin sonuna, artık toplumsal yaşamın sürekliliğinin en düşük düzeyde bile sağlanamadığı sınıra yaklaşıldığında, yaşama direnmekte ısrar eden bu biçim özün kaybını getirir. Proletarya diktatörlüğü bir karşı-devrimle zıddına dönüşür. Sosyalist ülkelerde olan budur.

Şu sonuç çıkıyor : Sosyalist demokrasi, devrimcilerin istemlerinden bağımsız olarak, sosyalizmin inşası sürecini derinleştirmenin, er veya geç yerine getirilmesi gereken nesnel bir şartıdır. Ayrıca devrimcilerin politik varlıkları için de nesnel bir gerekliliktir : Bürokratik deformasyonu, yığınlardan kopmayı, içten çürümeyi önler. Bu nedenle, uzun süreli bir açık diktatörlük, zorunluluklar sürdüğü için duruyorsa, istenilmediği halde katlanılması gereken bir durum, zorunluluklar kalktığı halde duruyorsa tarihsel bir yanlıştır.

Bütün bu anlatılanları Türkiye bağlamında düşünürsek ortaya pek de karanlık olmayan bir tablo çıkar. Sosyalist demokrasinin önündeki nesnel engeller dikkatli politikalarla aşağı çekilebilir. Üretken güçler çok geri değildir. Kişilerin kolayca putlaştırılmasına izin verecek tarihsel bir psikoloji yoktur. Çünkü tarih boyunca yığınlar, mevkileri putlaştırılmaya uygun kişilerin yavaş yavaş çöküşüne tanık olmuştur. Despotlardan büyük acılar çekmiştir. Belki önemsiz gelebilir ama bugün politik mizahın en gelişkin olduğu ülkelerden biri Türkiye’dir. Devlet “büyükleriyle” “dalga geçme” artık 150 senelik tarihi olan yaygın bir gelenektir. Ve iyidir, toplumun olgunluğunu gösterir. Bütün bunlardan daha önemlisi, işçi sınıfının bir tarihi ve yavaş yavaş oturan bir tarz-ı siyaseti vardır. Bu ise sınıf-içi demokrasiyi besler yöndedir.

Ayrıca Türkiye’de iyi kötü, dar, dapdar da olsa bir burjuva demokrasisi yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Önemli bir cumhuriyetçi birikim de vardır. T.C’nin C’sini tırnak içine almak bir anlam ifade etmiyor. “Türkiye’de hiçbir zaman burjuva demokrasisi yaşanmamıştır” deyip noktayı koymak da, hem realiteye uymuyor, hem de “keskin” devrimcilik olmuyor. Aksine sağ bir duruş oluyor. Burjuva demokrasisi “o kadar güzel” bir şey ki, bazı devrimcilerimiz Türkiye’dekini bir türlü ona benzetemiyorlar. Hep duyarız, “Türkiye, cumhuriyet tarihinin yarısını sıkıyönetimler veya diktalar altında yaşamıştır”, diye. Neden “Yarısı burjuva demokrasisi altında yaşanmıştır” denmez ? Üstelik burjuva demokrasisini hep burjuvazinin verdiği bir şey olarak görmek, yığınların dayatmasını görmezden gelmek, yığınları küçümsemek oluyor, işçi sınıfının ve emekçi halkın yüzyıllık savaşımına haksızlık oluyor. Sonra neden Türkiye’deki burjuva demokrasisi hep metropol merkezli burjuva demokrasisiyle kıyaslanıyor ? Esas karşılaştırmayı üretken güçlerin gelişme düzeyi ve tarihsel koşulları Türkiye’ninkine benzer çevre ülkelerle yapmak gerekmiyor mu? Güney Kore’de mi, İran’da mı, Pakistan’da mı, Fas’ta mı, bir dizi Latin Amerika ülkesinde mi burjuva demokrasisi daha gelişmiştir ? Türkiye’de berbat merbat bir burjuva demokrasisi var ve bunun da tarihsel bir geçmişi var. Yoktur demek, sanki uğraşılsa bundan daha iyi ve kalıcı bir burjuva demokrasisi ortaya çıkacakmış gibi bir boş imayı taşıyor. Kapitalizm ülkeyi getirebileceği sınıra kadar taşımıştır, bundan ötesi yoktur, bunun için de gelişkin bir burjuva demokrasisinin nesnel temeli yoktur. Devrimle ya da tersinden, faşizmle çözülebilecek bir durum vardır.

*

Bu yazıda, sosyalist demokrasinin nasıl olması gerektiği yolunda bir reçete önermedik, bilinen önerileri sıraladık. Asıl amacımız, sosyalist demokrasi konusunda sağlam ve sınıfsal bir bakış açısının oluşmasına katkıda bulunmak, önemli noktaları bilince çıkartmaktı. Her türlü tartışmaya, ama özellikle metodoloji düzeyindeki tartışmalara açığız.

***

Dip notlar :

1 . İtalikler Marx’ın, Gotha Programı’nın Eleştirisi, İng. Basım, Progress Publishers, Moskova, s.26.

2 . İtalikler Marx’ın, Marx/Engels, Seçilmiş Mektuplar, İng. Basım, Progress Publishers, Moskova, 1965, s. 64.

3 . V.I.Lenin, Diktatörlük Sorununun Tarihine bir Katkı, Tüm yapıtları, İng. basım, Cilt 31, s.340.

4 . V.I.Lenin, Tüm-Rusya Demiryolu İşçileri Olağanüstü Kongresi, Tüm yapıtları, İng. basım, Cilt 26, s. 498.