Kapitalizmin Krizinin Genel Teorik Çerçevesi

Not: Bu metin, Kapitalizmin Düğümleri kitabının III. Bölümü’nü oluşturmaktadır.

Metne pdf formatında ulaşmak için: Kapitalizmin Krizinin Genel Teorik Çerçevesi – Kapitalizmin Düğümleri

 Bölüm III. Kapitalizmin Krizinin Genel Teorik Çerçevesi

Bu bölümde ekonomik krizin genel teorik çerçevesi üzerinde duracağız. Bu çerçeveyi anlamada önemli olan ‘Ortalama kâr’ ve ‘Ortalama kâr oranının eğilimsel düşüş yasası’nı bölüm sonuna ek olarak koyduk (EK 1 ve Ek 2). Okuma gereksinimi duyanlar için bu eklerin, bölümden önce okunmasını salık veririz.

Kriz konusunun teorisi son derece zengindir. Bir yandan Marks’ın tamamlamaya ömrü yetmediği için, öte yandan kapitalizm beklenenden uzun yaşaması marksistler arasında bir panik yarattığı için, krizin teorisi bitmez tükenmez polemiklere konu olmuştur ve olmaya da devam ediyor. Konu, Türkiye gibi sınıf savaşlarının keskin yürüdüğü ve krizlerin sert yaşandığı orta buçuk ülkelerdeki devrimcilerin de sürekli gündemindedir. Bu bölümde yazılanlar konunun biraz daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir.

Kriz, kapitalist üretim biçiminin içinde barındırdığı tüm çelişkilerin bir ürünüdür. Bu nedenle kriz salt ekonomik değil, aynı zamanda politik ve sosyal bir olgudur. Buradaki soyutlamayı ekonomik düzeyde, yani son tahlilde belirleyici olan düzeyde yapıyor olmamız, krizin politik ve sosyal düzeylerdeki yansımalarını küçümsediğimiz anlamına gelmiyor. Zaten bu yansımaları günlük hayatta hepimiz çok rahat izleyebiliyoruz.

III.1. Kriz terimi

Kriz derken, kapitalizmin devresel krizlerinden bahsediyoruz. Kriz teriminin başka ne tür krizler için kullanıldığına kısaca bakalım.

Kapitalist üretim biçimi tarihin bir kesitinde ortaya çıkmıştır, başka bir kesitinde de yokolup gidecektir. Geçici bir üretim biçimidir. Kapitalizmin iç yapısından doğan bu tarihsel sınırlılık, kapitalizmin nihai yapısal-tarihsel bir kriz olasılığını, maddenin hareketi taşıması gibi içinde taşıdığını gösterir. Bu söylediklerimizin marksizmin bir kelamı ya da kehaneti olmadığını göstermeye çalışacağız. Bu nihai kriz anlayışı, devresel kriz kavramından farklı bir soyutlama düzeyinde çözümlenebilir. Biz de öyle yapacağız. Bu konuyu, tarihin kapitalizme empoze ettiği sınırlılığın teorik çözümünde biraz ilerde ele alacağız.

*

Büyük Ekim Devrimi sayesinde kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı açılmıştır, bu çağın bütünü kapitalizm için sancılı bir çağdır, genel kriz çağıdır. Daha önce de söylediğimiz gibi, sosyalizm bugün tümüyle tasfiye edilse bile bu durum değişmez. Çünkü Büyük Ekim Devrimi bir kez yapılmıştır. En derin tarihsel anlamı ve kalıcı tarihsel gücü de budur, yapılmış olmasıdır. Bunu ne kadar vurgulasak azdır. ‘Kapitalizmin genel krizi’ kavramını bu bağlamda kabul ediyoruz, Sovyet bilim adamlarının bu kavramı salt politik amaçla ve zayıf bir biçimde teorileştirme çabaları, Büyük Ekim Devrimi’nin yukarıda vurguladığımız derin tarihsel önemini nesnel olarak saklıyor. Bu bölümde kapitalizmin bu genel krizinden bahsetmiyoruz. Bunun nedeni açık : Çözümlememizin problematiği, krizi kapitalizmin kendi iç yapısı içinde inceliyor, çünkü kriz kapitalizmin içsel krizidir. Kapitalizmin genel krizi ise, dünya işçi sınıfının kapitalizme dışardan dayattığı krizdir. Kapitalizmin kendi nesnel iç işleyişinden değil, bir dış nedenden, bir kez de olsa iktidarı kaybetmiş olmasından doğuyor ve bütün bir geçiş çağı için, çeşitli zaman kesitlerinde farklı farklı reel etkilere sahip verili bir arkaplanı oluşturuyor.

III.2. Marksizmde kriz kavramı

Kriz kavramı, marksist çözümlemenin ayrılmaz bir bileşenidir. Kapitalist üretim biçimini anlamak için kriz olgusunu anlamak şarttır. Emek sermaye arasındaki uzlaşmaz temel çelişkiye ve bütün diğer çelişkilerine rağmen kapitalizmin kendisini yeniden üretebilmesi ile kriz olgusu arasında diyalektik bir bağ vardır.

Krizin kaçınılmazlığı, marksist analizin köşe taşlarından biridir. Kriz, kapitalist üretim tarzının içinde yatan çelişkilerin hareketinde özel bir andır. Süreklilikte bir kopuşa ve geçici bir çözüme işaret eder. Aynı zamanda kapitalizmin tarihsel sınırlılığını, geçici bir üretim biçimi olduğunu kanıtlar. Bu bağlamda, yani kapitalizmin sonlu bir üretim biçimi olması bağlamında, her devresel kriz, kapitalizmin özünde yatan nihaî yapısal-tarihsel kriz olasılığının belli aralıklarla dışavurumudur.

Marksist kriz sorunsalı, krizi olabilirlik/gereklilik bağlamında inceler : krizi mümkün kılan koşullar (yani kriz olasılığının nesnel temeli) bu olasılığın düzenli aralıklarla yaşama geçme gerekliliği (yani gerçekliğe dönüşme gerekliliği).

III.3. Krizin olabilirliği

Krizin olabilirliği metaların dolaşım zincirinde bir kopukluğun ortaya çıkma olasılığına dayanır. Bu olasılığın iki nedeni vardır:

i) Takaz usulünde şema M–M, yani Meta-Meta’dır. Her alıcı aynızamanda bir satıcı, arza sunulan her meta aynı zamanda talep edilen bir metadır. Metaların dolaşımında kopuş yoktur. Paranın evrensel eşdeğer olarak ortaya çıkışıyla birlikte dolaşım şeması M – P — M, Meta –Para – Meta, şeklini alır. Satışla (M–P), alış (P–M) arasında bir kopuş olasılığı doğar. Her alışın aynı zamanda bir satış olma gerekliliği ortadan kalkar. Dolaşım zinciri bozulur.

ii) Para, ödemelerde bir araçtır. Ödemeler ertelenebilir. Metaların reel biçimde gerçeklenmesi, evrensel eşdeğere yani paraya çevrilmesiyle mümkündür. Bu paraya çevrilme aşamasının ertelendiği bir durumda metaların gerçeklenmesi fiktif, yani hayalidir, reel değildir. Ödeme sözü vermek ödemek anlamına gelmez. Kredi mekanizması kapitalizmin işleyişinde canalıcı bir rol üstlenir. Her kredi, “ödeyeceğim” niyetiyle (öznel), “ödeyemeyebilirim de” imkân yokluğunu (nesnel) içinde taşır. Bu ikili durum, yine M–P–M zincirinde bir kopuş olasılığı demektir. Krediler geliştikçe, kapitalist yeniden üretim yüzeysel bir biçimde genişlemesini sürdürür.

Ancak, marksizm, kriz teorisini getirip meta dolaşımı üstüne kurmaz. Parasal ilişkinin krizi açıklamadaki yüzeyselliğini vurgular. Çünkü meta ekonomisi, değişimin örgütlenmesinden önce üretimin örgütlenmesiyle ilgilidir. Üretim araçlarının özel mülkiyeti , kapitalisti üretilen metanın sahibi yapar. Meta özel ellerdedir. Ama bu metaların üretiminin ve tüketiminin karakteri sosyaldır. Para, bu karşıtlık arasında bir arabulucudur, karşıtlığın kendisini ortadan kaldırmaz.
Burjuva iktisatçıları krizi, kriz olasılığını doğuran nesnel dolaşım koşulları düzeyinde açıklarlar. Bu düzeyle sınırlarlar. Sonra da krizin çözümünü, dolaşım sürecindeki parasal ilişkilerin düzeltilmesinde ararlar. Daha öteye, üretim sürecine geçmezler. Çünkü geçerlerse, üretim araçlarının özel mülkiyetinden dolayı metaların özel ellerde toplandığını, ve bu durumun üretimin sosyal karakteri ve toplum için yapıldığı gerçeğiyle çeliştiğini açık etmek zorundadırlar. Bunu açık etmek ise, kendi misyonlarına, kapitalizmi kafalarda yaşatmak misyonuna ters düşer. Bunun için bilinçli bir suskunluğu ya da demagojiyi tercih ederler.

Kriz olasılığının nasıl olup da belli ve düzenli aralıklarla gerçekleştiğini, yani ‘yaşamın içinde’ reel bir krize dönüştüğünü, diğer bir deyişle krizin gerekliliğini ancak ve ancak marksizm açıklar. Bu boş bir böbürlenme değil. Nesnel bir saptama : Marksizm işçi sınıfının bilimidir ve krizin teorik olasılıktan pratik gerçekliğe dönüşmesinin bilimsel açıklaması orada, üretimde, işçinin olduğu yerde saklıdır.

III.4. Krizin gerekirliği

Krizin gerekliliği, ya da kaçınılmazlığı, bizi krizin nesnel nedenlerine götürür.

Sermayenin genişletilmiş yeniden üretim süreci, üretim ve dolaşım sürecinin diyalektik birliğinden oluşur. Bunun için üretim sürecinin ortasında duracağız ve hem üretim sürecine, hem de bu sürecin doğurduğu dolaşım sürecine bakacağız.

*

Üretim sürecine bakarsak, krizin temel nedenini görürüz. Krizin temel nedeni, aşırı sermaye birikimidir. Zaman zaman, sürekli yükselme eğiliminde olan artı-değer oranı sınırına dayanır. Öte yandan sermayenin organik bileşimi sürekli yükselme eğilimindedir. Bu eğilim, canlı emeğin yerine sürekli olarak ölü emeği geçirme eğilimidir. Tarihte ilerlemenin de özü budur.

Artı-değer oranının sabit kaldığını kabul edelim. Sermayenin organik bileşiminin sürekli yükselme eğilimi, yani sabit sermayenin değişken sermayeye –yani ücretlere– göre göreceli olarak sürekli büyümesi, sürekli olarak bir aşırı sermaye birikiminin doğması eğilimi demektir. Bu ise ortalama kâr oranının düşme eğilimi demektir. Ama bu eğilimi yaratan etkenler aynı zamanda bu eğilime karşıt etkenleri de yaratır. Bu durumda, somutta , ‘Ortalama kâr oranlarıdüşüyor mu ?’, sorusu, ‘Ortalama kâr oranlarının düşüşüne karşı koyan etkenler tükeniyor mu ?’ sorusuna dönüşür. Karşıkoyan etkenlerin tükendiği durum, ortalama kârın eğilimsel düşüşünün somut, reel bir düşüşe dönüştüğü andır, kriz durumudur. Dönem dönem aşırı sermaye birikiminin nesnel bir sınıra ulaştığına işaret eder. Ortalama kâr oranlarının, sil baştan yeniden yükselebilmesi için, büyük boyutlar alan birikimin yokedilmesi, yani maddi değerlerin imhası gündeme gelir. Bu imha, emek/sermaye dengesine göre çeşitli biçimler alabilir.

Özetle, üretim sürecinden görünüşüyle , krizin nedeni, ortalama kârın düşme eğilimi bağlamında açıklanmalıdır.

*

Dolaşım sürecine bakarsak, krizin nedeni, tüketimin düşmesidir. Bütün sömürü sistemlerinde olduğu gibi kapitalizm altında da, kitlelerin tüketim düzeyi sürekli bir düşüş eğilimi içindedir. Bu nedenle bir an gelir, pazardaki metalar üretim fiyatlarında alıcı bulamaz olur. Aşırı bir meta üretimi ortaya çıkar. Kitlelerin tüketim düzeyinde düşüş kapitalizmin kendi mantığında var. Bunu açıklayalım. Kapitalizm, işgücünü her zaman değerinin altında bir fiyata satın almak, yani reel ücretleri sürekli düşürmek ister. Ücretleri düşürerek ortalama kârın düşüşünü frenlemek ister. Bu olgu, üretim sürecinde bir olgudur. Ama ücretler düşünce, durmaksızın üretilen metalar alınamaz olur, alıcısı azalır. Tüketim düşer. Stoklar büyür. Kısacası pazar daralır. Oysa genişletilmiş yeniden üretimin devamı için bu metaların satılıp paraya çevrilmesi şarttır. Öte yandan, ücretlerin düşürülmesi de şarttır. Ama ücretlerin düşüşü, tüketimi düşürür. Meta üretiminin sürekli ve sınırsız genişleme eğilimiyle, tüketimin sürekli düşme eğilimi arasında bir çelişki doğar. Bu çelişki dönem dönem krizleri yaratır. Böylece dolaşım sürecinden görünüşüyle krizin nedeni pazar daralması bağlamında açıklanmalıdır. Bu pazar daralması önce tüketim sonra da yatırım malları sektöründe kendini gösterir.

*

Yukarıda, sermayenin genişletilmiş yeniden üretim sürecinin, üretim ve dolaşım süreçlerinin diyalektik bir birliği olduğunu vurguladık. Bu durumda, krizin üretim sürecindeki nedeniyle dolaşım sürecindeki nedeni arasında da diyalektik bir bağ vardır. Bu iki neden birbirini bir diyalektik bütünlük içinde tamamlar. Üretim süreci dolaşım sürecini öncelediği için, krizin dolaşım sürecindeki nedeni, krizin üretim sürecindeki nedenine, yani temel nedene bağımlıdır. Kapitalist üretim ilişkileri, dolaşım ilişkilerine damgasını vurur. Kapitalist, ortalama kâr oranının düşüşüne karşı koymak, bunun için de değişken sermayeyi, yani işgücüne ödenecek ücreti, düşürmek zorundadır. Bu zorunluluk, kapitalist birikimin daha başında, üretim düzeyinde ortaya çıkar. Yani tüketimi düşüren, pazarı daraltan, böylece krizi doğuran neden, kapitalizmin üretim düzeyindeki bir zorunluluğundan kan alır.

*

Krizin bütün dışavurumları, bu iki nedene göre– aşırısermaye birikimi ve tüketimin düşmesi– açıklanır. Örneğin işsizlik. Aşırı sermaye birikimi ortaya bir atıl kapasite çıkarır, üretim ve yatırımlar düşer. İşsizlik artar. Aynı şekilde, tüketimin düşmesi pazarın daralması demektir, daralan pazarda yatırımlar azalır, işsizlik yine artar.

III.5. Dünya kapitalist sisteminde kâr oranları bağlamında kriz

Şimdi başka bir soyutlama düzeyine, tekil soyut sermaye düzeyinden çoğul ve somut sermayeler düzeyine geçelim. Bu somut sermayeleri, bir sektör, ya da ülke içindeki bir çok tekil sermaye olarak değil de, tek tek ülke sermayeleri olarak alalım.

Eşitsiz gelişme yasasına göre her ülkede üretken güçlerin gelişme düzeyi farklıdır. Üretken güçlerin gelişme düzeyleri farklı ülkelerde üretkenlik de farklıdır. Farklı üretkenlikler, salt metropol/periferi arasında değil, daha hassas nicelikler düzeyinde metropol ülkeler arasında da varolan bir durumdur.

Böylece farklı ülkeler farklı üretim fiyatlarına ulaşırlar. Bu farklı üretim fiyatları farklı ortalama kâr oranları içerirler. Bir ülke içinde, sektörel kâr oranları, sermayenin ve emeğin sektörden sektöre geçişiyle eşitlenir ve ortaya bir ortalama kâr oranı çıkar. Aynı süreç ülkeler arasında gerçekleşemiyor. Çünkü ülkelerin ortalama kâr oranlarının eşitlenip tek bir uluslararası ortalama kâr oranının oluşması için, sermayenin ve emeğin yüzde yüz akışkan olması gerekir. Oysa ülkelerarası sınırlar duruyor. Bir ölçüde sermaye ve daha büyük ölçüde emek, dünyada, bir ülke içinde dolaştığı gibi dolaşamıyor. Bugün için ülkeler bazında yükselen sermaye içi çelişkiler bir uluslararası ortalama kâr oranının ortaya çıkmasını engelliyor. Burada bir hatırlatma yapalım. Ortalama kâr oranı bir eğilim olarak eşitlenir, yani bu oran her an oluşum halindedir. Bu kesintisiz süreçte değeri sabit kalmaz.

*

Dünya kapitalist sisteminin giderek alt-sistemlere bölünmesi bu durumu değiştirmiyor, aksine azdırıyor. Bugün ülkeler arasında eşitlenemeyen ortalama kâr oranı, yarın da alt-sistemler arasında eşitlenemeyecek. Çünkü kapitalizmin mantığı değişmiyor. Bugün ülkeler bazında yükselen emperyalistlerarası çelişki, yarın alt-sistemler bazında yükselecek. Çelişkinin çapı daha da büyüyecek.

*

Bugüne dönersek, sonuçta, bir türlü oluşamayan tek bir uluslararası ortalama kâr oranının eğilimsel düşüşünden değil, tek tek kapitalist ülkelerdeki ortalama kâr oranlarının genel bir eğilimsel düşüşünden sözedebiliriz. Ortalama kâr oranı, bazı ülkelerde hızlı, bazılarında yavaş düşer. Bazılarında da, o an için karşıt etkenler galebe çalar, ortalama kâr oranı yükselir. Ama dünya tek pazardır, ve uzun dönemde bütün ülkeler bu pazardan aynı biçimde etkilenirler. Bu pazarda giderek genelleşen bir daralma, hepsini er ya da geç aynı yönde etkiler. Hepsi meta ve sermaye ihracı yoluyla, bir de bu yolla, kendi ülkelerindeki ortalama kâr oranını yükseltmek ister. Ve daralan bir pazarda bunu yapabilmek, hepsi için giderek zorlaşır. Dünya pazarının daralmasıyla, ortalama kâr oranlarının düşüşü arasında böyle bir ilişki vardır. Ortalama kârın düşüşüyle pazarın daralması, birincisi ikincisini öncelemekle birlikte, karşılıklı etkileşim içindedir.

Özetlersek, eninde sonunda bütün kapitalist ülkelerde, farklı hızlarda da olsa, ortalama kâr oranının düşüş eğilimi, ortak bir eğilim olarak ortaya çıkar, dünya kapitalist ekonomisi bir bütün olarak devresel bir krize girer.

III.6. Krizin işlevi ve kapitalizmin tarihsel sınırlılığı

Ortalama kâr oranının düşüşünü frenleyen faktörlerin etkisi tükendiğinde, yani kâr oranı efektif olarak düşmeye başladığında, giderek aşırı bir sermaye birikimi ortaya çıkar. Eski kâr oranını getiremeyen bu sermaye fazlasının ortaya çıkması, genel sermaye birikim sürecinin, sermaye değerlendirebilme kapasitesinin aşıldığını gösterir. Kapitalist üretim, dönem dönem, aşırı birikim engeline çarpar. Yani Marks’ın ünlü formülasyonuyla, “Kapitalist üretimin önündeki gerçek engel, kapitalin kendisidir” (K, Marx, KAPİTAL Cilt III, İng Basım, Lawrence and Wishart, s 250).

Kapitalizm tarihi boyunca bir çok kriz yaşadı. Kimisini yumuşak kimisini çok şiddetli bir biçimde atlattı. Gelişmesini daha doğrusu çürümesini sürdürmeyi başardı. Her seferinde insanlığa büyük faturalar ödetti. Krizler, işçi sınıfı devrimlerine yol açmadığı ölçüde kapitalizme yaradı.

Çünkü krizin bir işlevi vardır. Kriz, kapitalizmin aşırı birikim engelini geçici bir süre için, bir sonraki krize kadar aşabilmesinin, kör yarışın yeniden başlamasının önkoşullarını yaratır. Kapitalist üretim ve sömürünün ekonomik ve toplumsal koşullarında bir yeniden yapılanmayı sağlar.

Kriz, kâr oranının yeniden yükselişe geçmesi için gerekli ortamı yaratır. Bu ise sermayenin yeniden kârlı bir şekilde yatırılmasını, yani sermaye birikiminde yeni bir genişlemeyi getirecek koşulların yaratılması demektir.

Kriz, aşırı boyutlara varmış ve bir işe yaramayan sermayeyi bir bütün olarak değersizleştirir. Üretim araçlarının birim değeri düşer, böylece bir bölük sermaye yokolur. Örneğin büyük tesisler yok pahasına el değiştirirken sermaye kaybolmuş olur. Devrini, yani rotasyonunu henüz tamamlamamış yeni makinalar hurdaya atılır. Hammade stokları üretime giremez hale gelir. Öte yandan bir bölük sermayenin de rotasyonu dondurulur. Örneğin fabrikalara kilit vurulur. Kriz, değişken sermayenin de değerini düşürür. İşçileri sokağa atar, ücretleri düşürür, işçi sınıfının kazanımlarına saldırı için gerekli politik ortamı yaratır. Sömürü oranında bir süre kalıcı olabilecek bir sıçramayı getirir.

Krizin, genel sermaye düzeyinde olduğu gibi, tek tek sermayeler düzeyinde de işlevi vardır. Ortalama kâr oranının efektif olarak düşmüş olmasına sermaye içi boğuşmayı hızlandırır. Her tekil sermaye, krizi kendi açısından en zararsız şekilde atlatmak ister. Böylece krizin faturası sermaye bütünü içinde eşitsiz dağılır. Krize dayanamayanlar yutulur, yutanlar büyür. Kriz, en ileri teknolojiyle üretim yapanları ve en büyük sermaye birikimine sahip olanları ödüllendirir, zayıfları onların önüne yem olarak atar. Giderek daha az ellerde daha büyük sermaye toplanır, yani kriz, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi sürecini hızlandırır.

*

Krize bir de kapitalizmin işleyişi açısından bakalım. Devlet Tekelci Kapitalizmi işleyişi içinde, devletle kriz olgusu arasında nesnel ve diyalektik bir ilişki vardır. Sermaye değersizleştirmede krizle devlet, işbölümüne dayalı bir işbirliği yapar. Devlet, sermaye değersizleşmesine belli ölçüde bir süreklilik kazandırır. Kapitalizmi krizin ölümcül etkilerinden korumak için, krizin işlevini üstlenmeye çalışır. Ama bu, devletin krizleri uzun süre engelleyebildiği, ya da erteleyebildiği anlamına gelmez. Çünkü müdahale, değer yasasının sadece işleyişine yöneliktir.
Kriz esnasında ise devletin krize müdahalesi, salt emek sömürüsünü pekiştirmekle sınırlı değildir. Devlet sermaye ucundan da devreye girer, krize dayanabilecek sermayelerin hayatta kalmasınıve krizden en az zararla çıkmasını, krizin zaten öldüreceği zayıfların da bir an önce ölüp yokolmasını tepeden sağlar. O da bunların ölüsünü ötekilere yedirir. Devlet böylece, aynen krizin kendisi gibi, sermayenin merkezileşmesinde, yoğunlaşmasında ve yeniden yapılanmasında rol almış olur.

*

Devlet Tekelci Kapitalizmi, DTK, Birinci Dünya Savaşıkonjonktürüne kapitalizmin yanıtışeklinde doğdu. İlk kez Lenin tarafından teorileştirildi. Metropollerde devrimin aşırı gecikmesiyle birlikte, konjonktürden doğmuş bir zorunluluk olmaktan çıkıp yapısal bir özellik kazandı. DTK, bugün için kapitalizmin evrensel işleyiş biçimidir. Devlet, sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır, kapitalizm kendini devletsiz üretemez bir duruma gelmiştir. ‘İşleyiş biçimi’ sözcüklerine özellikle vurgu yapıyoruz. Lenin’in bu kavramını, DTK’ni tekelci kapitalizmle sosyalizm arasında yeni bir bir aşamaymış gibi ele alan, böylece devleti tekellerin elinden “kurtarabileceğini” düşleyen, bunun için de tekel dışı burjuvaziyle ittifaklar politikası öneren sağ anlayışın elinden almak gerekir. Kapitalizmin işleyişinin — yani sermayenin genişletilmiş yeniden üretim devresinin– vazgeçilmez bir ekonomik ve politik bileşeni olduğu için, devlet olgusunun, sözcükler düzeyinde de, ‘tekelci kapitalizm’ sözcüğüyle yanyana kullanılmasından yanayız.

Bu işleyiş içinde devlet, tekellerle içiçe geçer, ‘sektörlerarası kâr oranlarının eşitlenme eğilimine’ ve bu eğilimle içiçe geçmiş olan bir başka eğilime, ‘ortalama kârın düşüş eğilimine’ müdahale eder. Devlet-kriz ilişkisi, bu müdahaleler bağlamında kurulur.

DTK, politik ve ekonomik komuta merkezlerini tek bir mekanizmada kaynaştırır. Bu bir alaşımdır, ve alaşımlar kendilerini meydana getiren metallere geri ayrıştırılamazlar. Bunun için devlete dokunmadan kapitalizme, kapitalizme dokunmadan devlete dokunmanın olanağı yoktur. Ne erke dokunmadan üretim sürecinde “işçi demokrasisi”, “özyönetim” vb sağlanabilir, ne de kapitalizme dokunmadan tepeden “keskin” öğrencinin “ses getiren eylemiyle”, “kaleminden kan damlayan” aydının ajitasyonuyla, ya da “yurtsever” subayın darbesiyle vb devlet değiştirilebilir.

*

Aşırı sermaye birikimi, toplumun ihtiyaçlarının üstünde bir maddi değer yaratıldığı anlamına gelmez. Sermayenin varolan değerlendirme koşullarına göre, geçerli kâr oranına göre yatırılamayan, ve böylece bir fazlalık teşkil eden bir sermaye fazlasının yaratıldığı anlamına gelir.

Aynı şekilde, aşırı meta üretimi de, toplumun ihtiyaçlarının üstünde bir üretim yapıldığı anlamına gelmez. Kapitalist üretim biçiminin topluma dayattığı koşullarda satılamayan bir meta fazlasının yaratıldığı anlamına gelir.

Böylece, kapitalist özel mülkiyet temelinde yükselen kapitalist üretim ilişkileri, üretken güçlerin gelişmesinin önüne dikilir. Kapitalizm yokolsa, giderek büyüyen üretim, bütün insanlığın ihtiyaçlarının karşılanabilmesi, çalışma süresinin giderek kısalması, refahın giderek yayılması gibi olumlu sonuçlar yaratacaktır. Ama kapitalizm koşullarında ancak küçük mutluluğu ve büyük sefaleti yaratır.

Dönem dönem ortaya çıkan krizler, üretim ve sömürü koşullarını yeni baştan düzenleyerek kapitalist üretime, geçici bir süre için soluk alma fırsatı verir. Kapitalist çerçeve içinde sonuçlanan bir kriz, üretim ilişkileriyle üretken güçlerin gelişme düzeyi arasındaki çelişkiyi bir süre için tersinden çözer. İşlevi budur. Kapitalizmin vazgeçilmez ve gerekli bir organik bileşenidir. Krizsiz bir kapitalizmi hayal eden kişinin hayal gücü çok sınırlıdır, kapitalizmsiz, yani gerçekten krizsiz bir dünyayı hayal edemediğini gösterir. Sosyalizmde aşırı birikim gibi bir olgu varolamaz ve kriz düşünülemez. Çünkü sosyalizmde biriken sermaye değil sosyal artıktır. Sosyal artığın ortaya çıkış mantığı, toplumun ihtiyaçlarının giderek artan ölçüde karşılanmasıdır. Bu nedenle sosyal artığın “aşırı” büyümesi krizi değil, tam tersine, komünizmin maddi temellerinin güçlenmesini getirir.

Kriz aynı zamanda, kapitalist çerçevenin dışına çıkma ve sorunu kapitalist mantığın dışında çözme reel olasılığınıda doğurur. Bu ise düzünden çözüm, yani işçi sınıfı devrimidir.

Kapitalizmin tarihsel olarak sınırlılığı, geçici bir üretim biçimi olması, üretken güçlerin gelişmesini sınırlamak zorunda olmasından kaynaklanır. Çünkü kapitalist üretim biçiminin amacı sınırlıdır : sermayeyi değerlendirmek, yani kâr etmek, ve bu kârı yeniden sermayeye dönüştürmek, daha fazla kâr etmek, sermayeyi daha da büyütmek ve ilâhiri.

Bu kadar dar bir amaç uğruna bir sarmalın içinde dönüp durmak, tarihin determinist yürüyüşünün sonsuza kadar sabır gösterebileceği bir durum değildir, geçici bir aykırılıktır. Bu aykırılık işçi sınıfının bilincine çıkacaktır.

Bu kadar dar bir amaç ile toplumsal ihtiyaçlar, kısmî ve kör bir biçimde üstüste düşer. Tesadüfen ve kısmen çakışır. Küçük bir kesimin bütün ihtiyaçları karşılanır. Büyük bir kesimin ihtiyaçlarının küçük bir bölümü karşılanır. Bütün kesimler için, akla hayale gelmeyecek ve kapitalizmin yokluğunda yoklukları asla hissedilemeyecek olan garip “ihtiyaçlar” icadedilir.

Bu kadar dar bir amaçtan sapmadan, toplumun bütününün tüm ve insana yakışan ihtiyaçlarını karşılamak mümkün değildir.

Bu toplumsal olmayan amaca ulaşmak için tek bir araç vardır : İşgücü sömürüsü. Bu araç, toplumsal nitelikli bir araçtır. Emeğin toplumsallaşması, kapitalist üretim biçiminin işgücüne bir anlamda dışardan dayattığı bir koşuldur. Üretim araçlarını, yani ölü emeği, kapitalist üretimin amacına en iyi biçimde hizmet edecek şekilde harekete geçirmek için, yaşayan emek toplumsallaşmalıdır. Bu ise ölü emeğin yaşayan emeği boyunduruğu altına alması, işçinin makinanın bir eklentisi haline gelmesi demektir. Kapitalist üretim sürecinde işçi, giderek kendi öz emeğinden uzaklaşır. Üretimi artıran her yeni gelişme bu boyunduruğu daha da sıkar. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak için icadedilen ve salt bu amaçla üretime sokulması gereken makina, o makinayı çalıştıran emeği sömürten ve sermayenin esiri yapan bir araca dönüşür. Canlı emek ölü emeğin karşısında sürekli geriler, üretken güçlerin gelişmesindeki merkezi rolünü kaybeder. Oysa sermayenin değerlendirilmesi tamamen, sömürebildiği canlı emeğin büyüklüğüne bağlıdır. Emek sömürüsünün bir sınırı vardır, kapitalizm ilerledikçe büyür ama sonsuza kadar büyüyemez. Halbuki o emeğin yarattığı üretim araçları, üretimin bazını sonsuza kadar büyütebilir. Çünkü insanın doğaya hükmetmesinin bir sınırı yoktur. Üretim araçlarını geliştirmesinin bir sınırı yoktur.

Sermayenin tarihsel hareketi içinde ölü emeğin sınırsız büyümesiyle, bu ölü emeğin tek yaratıcısının, yani canlı emek sömürüsünün nihai sınırlılığı, kapitalizmin üretken güçleri geliştirme kapasitesine tarihsel bir sınır koyar. İşte bu nedenle kapitalizm sonludur. Yaşanan her kriz, kapitalizmin sonuna ışık tutar. Nasıl geçirdiği kalp krizleri bir hastaya, bu dünyanın fani bir dünya olduğu gerçeğini hatırlatırsa, yaşadığı krizler de kapitalizme sonluluğunu, bir gün gelip yokolacağını hatırlatır. O günün gelmesi ise yalnızca ve yalnızca işçi sınıfının politik savaşına bağlıdır. Kapitalizmin hâlâ yaşıyabiliyor olması, nesnel ve tarihsel bir eksikliği değil, mezar kazıcılarının niyet eksikliğini gösteriyor. Geçicidir.

* * *

*

EK 1 : Ortalama kâr oranı

Değerin üretim fiyatına, ve üretim fiyatının pazar fiyatına dönüşmesi konusunun teorik detaylarına girmeden, ortalama kâr oranı konusuna kısaca bakalım.

Üretim fiyatı, üretimde harcanan toplam sermayeyle ortalama kârın toplamıdır. Üretimde harcanan toplam sermaye, sabit sermayeyle ( C ), değişken sermayenin ( V), yani işgücüne ödenen sermayenin toplamıdır :

Üretim fiyatı = C + V + Ortalama kâr

Metaların pazar fiyatları, üretim fiyatlarının civarında dolaşır. Üretim fiyatlarına hep yaklaşır, ama hiç üstüste düşmez. Pazar fiyatlarının hareketi bir sarkaç hareketiyse, sarkacın durduğu andaki konumu da üretim fiyatıdır. Ama sarkaç hiç durmadığı için, üretim fiyatıyla pazar fiyatı arasında hep bir sapma vardır. Bu sapmanın kaynağı, sermayeler arasındaki rekabettir.

Üretim fiyatlarıyla değerler arasında bir farklılığın ortaya çıkması, değer yasasının işleyişine aykırı bir durum değildir. Çünkü sonunda, üretilen tüm metaların üretim fiyatları toplamı, tüm değerlerin toplamına eşittir. Üretim fiyatları, işçi sınıfının bütünü tarafından yaratılan toplam artı-değerin, kapitalistler arasında, sermayelerine göre bölüşülmesinde bir aracı işlevi görür. Aynı büyüklükte sermayeler, yatırıldıkları sektör ne olursa olsun, aynı oranda kâr getirirler. İşte bu orana, “ortalama kâr oranı” denir. Sayısal olarak ele alındığında, ortalama kâr oranı, tüm işçi sınıfının bütün sektörlerde yarattığı toplam artı-değerin bütün sektörlere yatırılan toplam sermayeye oranıdır. Ancak bu oran statik değildir, her an oluşum halindedir, sermayelerarası rekabetin bir anına tekabül eden anlık bir veridir. Kapitalist rekabetin temelinde, sektörlerin (aynı mantıkla bir sektördeki işletmelerin) kâr oranlarının farklı olması yatar. Eşitsiz gelişme yüzünden, her sektörde (ya da bir sektördeki işletmelerde) sermayenin organik bileşimi, dolayısıyla da kâr oranı farklı farklıdır. Varolan ortalama teknik koşullardan daha ileri teknik koşullarda üretim yaptıran bir sektör (ya da sektörün bir kapitalisti), ortalama kârın üstünde bir kâr sağlar. Bu sektör (ya da kapitalist), üstün üretim koşullarından dolayı, toplam artı-değer kütlesinin kapitalistler arasında bölüşülmesinde, “hakkı” olandan daha fazla bir artı-değere, yani kendi işçilerini sömürerek elde ettiği artı-değerden daha fazla bir artı-değere el koyar. Ortalama teknik düzeyin altında kalan üretim koşullarında üretim yapan bir sektör (ya da kapitalist) için ise tersi durum söz konusudur. Rekabet, üretimin teknik koşullarındaki gelişmeyi genelleştirir. Teknik koşullardaki gelişmenin yaygınlaşma ve genelleşme eğilimi, bu farklılıkların ortadan kalkma eğilimini doğurur. Rekabet, sektörler arasındaki kâr oranı farklılıklarını giderici, ve giderdiği anda yeniden doğurucu yönde işler.

Kapitalistin tek amacıvardır : Kendi sermayesine en yüksek kâr oranını sağlamak. Sermaye, bu oranı verecek sektöre gider ve o sektördeki arz-talep ilişkisini değiştirir. Sermayenin ve bunu izleyen emeğin sektörlerarası akışkanlığı sayesinde, kâr oranları, bir eğilim olarak eşitlenir. Genel ve ortalama bir kâr oranı doğar. Bu eşitlenme eğilimi olmadan, kapitalist üretimin normal işleyişi nesnel olarak imkânsızdır. Böylece bir kapitalist, salt kendi işyerindeki işçilerin sömürü oranını artırmakla yetinemez, işçi sınıfının bütününün genel sömürü oranının artırılmasında da nesnel çıkarı vardır. Çünkü, son tahlilde, kendi işyerinde el koyduğu artı-değer, işçi sınıfının bütününün yarattığı toplam artı-değer kütlesinden kendisine düşen paydır. Sonuçta kapitalist sınıf bir bütün olarak işçi sınıfını sömürür. Bu nedenle politik düzeyde de, sermaye bir bütün olarak emeğe karşıdır. Burjuvazinin “az kötüsü” , “çok kötüsü” olmaz. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği böyle bir nesnel temele oturur.

Tekelci kapitalizmde de sektörlerarası kâr oranları eşitlenme eğilimindedir. Ancak, çok önemli ve yeni bir durum ortaya çıkar : sermaye sektörden sektöre, eskisi gibi dilediğince akamaz. Bu akışa tekeller müdahale eder. Bu, üstten alta müdahale gibidir, adeta bir “üstyapı” müdahalesidir. Tekeller, kendi sektörlerine girecek sermayenin önüne engeller dikerler. Tekelin boyutları ve konumu buna olanak verir. Büyük sermaye birikimlerinden ötürü, en ileri teknik koşullarda üretim yaparlar. Buna gücu yetmeyen sermayeler, barajı aşamaz, tekelleşmiş sektöre giremez. Teknik ilerlemeler sayesinde maliyetler devamlı düşer, ama tekeller bu düşüşün pazar fiyatlarına yansımasını sürekli yavaşlatırlar. Tümünü de yansıtmazlar. Böylece ‘tekelci aşırı kâr‘ ortaya çıkar. Üretim fiyatına, yani ‘Sabit sermaye + Değişken sermaye + Ortalama kâr‘ toplamına, bir de ‘tekelci aşırı kâr‘ eklenmiş olur. Tekelci aşırı kâr, tekelin konumunun ürettiği bir “rant” gibidir. Aşırı kârını koruduğu ölçüde sermayesini büyütür, rakiplerine direnebilir, üretimini çeşitlendirebilir, ya da yeni pazarlara açılabilir. Tekelci kârı koruma güdüsü, sermaye akışını yavaşlatır ama, rekabet için gerekli ölçekleri sürekli büyütür. Tekellerin, büyük sermaye gerektiren üretim teknolojilerine sahip olmalarının yanısıra başka avantajları da vardır. Bunlar da sermaye akışını engeller. Bir sektördeki tekeller, tekelci fiyatlar üzerinde anlaşarak kartel oluştururlar. Öte yandan pazara meta girişini sınırlarlar. Gerekirse üretimi düşürürler, hatta fazla metayı imha ederler. İç pazarları devlete koruturlar. Gümrük duvarları, fiyat kontrolleri, vergi politikası, sübvansiyonlar, kamu alımları, ordu alımlarında yüksek fiyatlar vb gibi çeşitli mekanizmaları devreye sokarlar. Ancak bu engellemeler de geçicidir. Tekelci fiyat sabit kalamaz, çünkü üretimin teknik koşulları durmadan değişir.

Devlet Tekelci Kapitalizminde, devlet, tekelci konumların korunması ve pekişmesinde rol alır, sektörlerarası kâr oranlarının eşitlenmesi sürecine müdahale eder. Devlet, sermayenin organik bileşiminin yüksek olduğu, bu yüzden de ancak tekellerin yatırım yapabileceği sektörlere sermaye akışını sağlar. Kapılar, belli ve yüksek bir birikime ulaşmış sermayelere açılır. Diğerleri ya yokolur, ya birleşmeye zorlanır. Sermaye dolaşımı, aşırı tekelci kârı koruyacak şekilde, devletçe düzenlenir. Tek tek hangi tekelci sermayenin ne ölçüde korunacağı, tekellerarası güç ilişkisine bağlıdır. Sektörlerarası kâr oranlarının eşitlenmesi sürecine müdahalede, devletin elinde güçlü araçlar vardır. Bunların başında planlama, bütçe (vergilendirme sistemi), ekonomi politikası, yatırım teşvikleri, yatırım ve işletme finansman kaynaklarının dağıtımı, tekel dışı üretimi tekeller lehine örgütleyecek politikalar gelir.

Devletin sektörlerarası kâr oranlarının eşitlenmesi yasasının işleyişine müdahalesi , ortalama kâr oranının eğilimsel düşüş yasasının işleyişine müdahalesiyle içiçe geçmiş bir müdahaledir. Bu iki süreç, ve bir de devletin tekellerle kaynaşması süreci, DTK’nin bugünkü üç ana sürecidir.

*

EK 2 : Ortalama kâr oranının eğilimsel düşüş yasası

Kâr oranı deyince ortalama kâr oranını, yani üretilen toplam artı-değerin, bu artı-değeri elde etmede kullanılan toplam sermayeye oranını anlıyoruz :

kd 01

Yani, kd 02

Bu son kesrin pay ve paydasını V ile bölelim. Kesrin değeri değişmez :

kd 03

Bu kesrin payı, yani s / V, değişken sermayeyle (V) üretilen artı-değer arasındaki orandır. Yani artı-değer oranıdır. Buna e diyelim. C ‘nin sabit sermaye olduğunu hatırlatalım :

kd 04

Üretken güçler geliştikçe ölü emek sürekli olarak canlı emeğin yerine geçer. Yani C büyür, V küçülür. Bildiğimiz gibi, C/V oranı, sermayenin organik bileşimidir. Sürekli büyüme eğilimindedir. Teknik ilerlemeler C ‘ yi büyüttükçe C/V oranı sürekli büyür. Yani son kesrin paydası sürekli büyür. Artı-değer oranının, yani e ‘ nin sabit kaldığını varsayalım. Sabit bir değerin (e) , sürekli büyüyen bir değere bölümü (C/V), sürekli küçülen değerler verir. Yani kâr oranı p sürekli düşer. İşte Marx buna, ‘Kâr oranının eğilimsel düşüş yasası’ diyor.

Teknik ilerlemeler sayesinde, aynı sürede ve eşit değerde daha çok meta üretilir. Ancak pazar sonsuza dek büyüyemez ve işçi sınıfının tüketimin bir sınırı vardır. Bu durumda üretimin bir kısmına alıcı bulunamaz ve bu süreç ilerledikçe satışlar düşer, yani kârın gerçekleşmesi yavaşlar. Yatırılan sermayenin giderek daha küçük bir bölümü değerlendirilebilir. Böylece sürekli olarak bir meta fazlası, ardından da buna bağlı olarak bir sermaye fazlası ortaya çıkar. Aşırı birikim, kapitalizmin doğal bir süreci olarak kendini gösterir. Burada, aşırı birikim derken, yatırıldığında o an için geçerli kâr oranında kâr getiremeyen sermaye anlaşılmalıdır. Ortalama kârın düşüşünü aşırı birikim izlemiş olur. Öte yandan işgücüne olan talep de aynı süreçte düşer ve işsizlik artar.

Bu aşırı birikim olgusunu basitleştirilmiş bir örnekle açıklayalım. Örnekteki tekil sermayenin yerine sermayenin bütününü düşünebilirsiniz. Diyelim bir kapitalistin elinde 200 birim para var. Bunun yarısıyla makina ve hammadde alıyor. Yani C ‘yi, sabit sermayeyi oluşturuyor. Yarısıyla da işgücü satın alıyor, değişken sermayeyi , yani V ‘ yi işçilere ücret olarak ödüyor. Artı-değer oranının % 100 olduğunu varsayalım. Yani işçi, günün yarısında kendine çalışıyor ve buna karşılık ücretini alıyor. Günün öbür yarısında bedavadan patrona çalışıyor, yarattığı değere patron el koyuyor. Bu durumda 100 birimlik değişken sermaye 100 birimlik artı-değer yaratmış oluyor.

kd 05

formülüne göre kâr oranı p = 100 / (100 +100 ),

yani p = 100/200 ,

p = % 50 olur.

Sermayenin organik bileşimi, C/V = 100/100 = 1 olur.

Üretim araçları geliştikçe , üretim daha ileri teknik koşullarda yapılır. Şimdi bu kapitalistin sabit sermayesini artırdığını, teknik yönden daha üstün bir takım makinalar aldığını farzedelim. Yeni yaptığı sabit yatırım 60 birimlik olsun. Bu gelişmiş makinalar sayesinde hem işçi sayısını azaltabilmiş hem de kalanlardan sömürdüğü göreli artı-değeri artırabilmiş olsun. Diyelim işçilerin % 10’unu işten attı, böylece değişken sermayesini de % 10 azaltmış oldu. Kalanların işgücünü satın almak için eski ücreti ödedi, yani onlara 90 birimlik bir ücret vermiş oldu. Değişken sermaye böylece 90 birim oldu. Varsayalım ki yeni makinalar sayesinde artı-değeri de 120 birime çıkardı.

Formüle göre yeni kâr oranı, p = 120/ (160 + 90) ,

p = 120/ 250 ,

p = % 48 olur.

Sermayenin organik bileşimi, C/V = 160/90 = 1,78 olur.

Sermayenin organik bileşimi yükseldi. Ortalama kâr oranı ise % 50’den % 48’e düştü. Yeni devreye sokulan ek sermaye üretim tekniğini geliştirdiği halde, işçi sayısını azalttığı, göreli sömürü oranını ve dolayısıyla el konan artı-değer kütlesini artırdığı halde ortalama kârı düşürdü.

İşte aşırı birikim, bu ek sermayedir. O günün geçerli kâr oranında bir kâr getirecek şekilde yatırılamıyan, fazla birikim olarak kalan sermayedir. Yatırılırsa kâr oranını düşürüyor. Hem de üstüne eklendiği sermayenin bir bütün olarak kâr oranını düşürüyor.

Bu düşüşe en kestirme çözüm işgücünü daha ucuza satın almaktı. Kapitalistin bunu yapıp yapamaması ayrıbir soru. Ücret olarak 90 değil de 80 birim ödese kâr oranı yine % 50’ye yükselirdi:

p = 120/ (160 + 80) ,
p = 120/ 240 ,
p = % 50

Kâr oranının düşüşüne bireysel kapitalist bireysel olarak tepki gösterir. Sorunu s’yi , yani artı-değeri büyütmektir. Üretimde yeni bir teknik ilerlemeyi kullanarak daha üstün bir üretkenlik elde etmek, böylece rekabette öne fırlayarak bir süre için ortalama kâr oranının üstünde bir oranda kâr etmek, teknik yeniliğin adeta “rantını” kapmak ister. Aşırı yatırıma gider. Teknik ilerlemenin genelleşmesiyle birlikte aranan etki kaybolur, ama bu esnada sermaye aşırı büyümüş olur. Yani tesisler, makinalar, hammaddeler, stoklar yığılır.

Kapitalizmi bir bütün olarak ele alalım. Kapitalizm, kâr oranının düşüşüne karşı çeşitli yollarla direnir.

kd 06

kesrinde C + V toplamı, s ‘den daha hızlı büyürse, kâr oranı p düşer. Öte yandan üretkenlik arttıkça, kapitalizm, giderek daha büyük bir göreli artı-değere el koyar. Teknik o denli ilerleyebilir ve üretkenlik o derece artabilir ki, artı-değer oranı toplam sermayeden daha hızlı büyüyebilir. Yani yukardaki kesirde, s , C+V ‘den daha hızlı büyür. Bu durumda kâr oranının, yani p ‘nin düşüşü yavaşlar, hatta bir süre için tekrar yükselmeye başlar. Düşüşü doğuran neden, yani teknik ilerleme, aynı zamanda karşıtını da yaratır.  Bu yüzden, ortalama kâr oranının düşüşü sadece bir eğilimdir.

Kapitalizm, özellikle ileri ülkelerde, teknik yenilikler sayesinde, göreli artı-değer oranını artırarak kâr oranlarının düşüşüne karşı koyar. İşçi başına, daha az sürede daha çok ürettirir. Öte yandan, artan emek üretkenliği işgücü talebini düşürdüğü için, işsizler ordusu büyür. İşsizlik, işgücü değerine saldırıda burjuvazinin kozu olur. Geri ülkelerde faşizmle, sopayla mutlak artı-değeri artırır. Çalışma süresini uzatır, ya da aynı süre için daha az reel ücret ödeyerek işgücünün değerini hep daha fazla düşürmek ister. İşçi haklarına ve sınıf örgütlerine saldırılar ve devlet şiddeti böyle bir nesnel temele oturur. Bu nesnel temel işçi sınıfını devrim yapmaya mahkum eder.

Üretkenliğin artması varolan sermayenin değersizleştirilmesi anlamına da gelir. Artan üretkenlik, ya sabit sermayenin unsurlarının ya da işgücü hesabına giren metaların maliyetlerini düşürür. Birincisinde sermayenin organik bileşimi düşmüş olur, yani kâr oranı yeniden yükselir. İkincisinde de işgücünün değeri düşmüş olur, kâr oranı yine yükselir. Böylece kâr oranını düşüren etken yine, aynı zamanda, karşı etkiyi de doğurmuş olur. Ama göreli artı-değer arttıkça sermayenin organik bileşimi de artacağından, bu karşı etkinin bir sınırı vardır. Sabit sermayenin değersizleştirilmesinin de sınırları vardır. Çünkü bu değersizleştirme, ancak yeni ve ileri üretim araçlarının, yani maliyetleri düşüren araçların, yani eskiye göre daha fazla ölü emek içeren araçların devreye girmesiyle mümkündür, ki bu da yine sermayenin organik bileşimini yükseltir. Yine kâr oranını düşürür. Yatırılan sermayeden mümkün olan en yüksek kâr oranınıelde etmek gerekliliği ile, toplam sermayenin kârlılığını artırmak için giderek büyüyen bir bölümünü değersizleştirmek gereği arasında bir çelişki doğar. Bu çelişki nedeniyle, bir yandan düşük kapasiteyle çalışan büyük üretim birimleri, öte yandan kullanıma girdikten az sonra rantabilitesini kaybeden üretim birimleri ve yeni yatırımlar aynı anda ortaya çıkar.

Kâr oranının düşüşünü yavaşlatan başka etkenler de vardır. Bunların başında sermaye ihracı gelir. Dışa giden sermaye daha yüksek bir kâr oranıyla yatırıldığından, sermayeyi ihraç eden ülkedeki kâr oranını yükseltir. Ayrıca işgücü değerinin hesabına giren metaların geri ülkelerden ucuza satın alınması, o ülkedeki değişken sermayenin, hammaddenin ucuza alınması sabit sermayenin değerini düşürür. Her iki durumda da kâr oranı yine yükselir. Bu nedenle dış ticaretteki eşitsiz değişim, metropoldeki kâr oranının yükseltilmesiyle de ilişkilidir. Emperyalist ülkelerin verdikleri borçlar da sermayeyi değersizleştirmenin bir yoludur. Metropollerdeki kâr oranını yükseltir. Bu borçları verirken geri alamayacaklarını çok iyi bilirler. Ama aşırı birikmiş sermayenin gideceği, uzaydan başka bir yer de yoktur. Ödenemeyen borç, yeniden borçlanabilmesi açısından, borçlu ülkeyi çok daha fazla ilgilendirir.

Bir an gelir, kâr oranının düşüşüne karşı koyan etkenler tükenir. Örneğin sömürü sınırına dayanır. Aşırı birikim büyük boyutlar alır. Bu durumdan kriz doğar. Kriz, son aşamada, kâr oranının düşüş eğiliminin, bu eğilime karşıkoyan etkenlere galebe çaldığını gösterir. Kriz sermayenin bir bölümünün yokolmasını getirir. Kâr oranının ivme kazanarak yükselebilmesi için gerekli koşulları yaratır.

Kâr oranının eğilimsel düşüş yasası ve peryodik krizler, kapitalist üretim biçimini tarihsel planda geçici olduğunun en çarpıcı kanıtıdır. Kapitalist üretimin amacı, sermayeyi en iyi şekilde değerlendirmektir. Yani en yüksek kâr oranını elde etmektir. Bu amaca ulaşmak için kullanılması gerekli yöntemler, en başta toplumsal üretkenliğin kayıtsız-şartsız-sınırsız bir şekilde geliştirilmesini öngörür. Ama bu yöntemler kâr oranının düşüşünü getirir ve amaçla ciddi bir çelişkiye girer. Bu çelişki, üretken güçlerin gelişme düzeyiyle üretim ilişkisi arasındaki çelişkinin bir başka ifade şeklidir.

Böylece, kapitalist üretimin önündeki gerçek engel, kapitalin kendisidir. Bu engel, bir süre geçici olarak, kâr oranının düşüşüne karşı işleyen süreçler tarafından aşılır. Bunlar tükenince kriz, o da yetmezse, maddi değerlerin topyekun imhası, savaş gelir. Krizden sonra, biraz uzaklaşmış olan bu aynı engele doğru, yeni ve kör bir yarış daha başlar.

*

Petrol Oligarşileri

Not: Bu metin, Emperyalizmin Ortadoğu’ya Müdahalesi kitabının “Petrol Oligarşileri” başlıklı IV. Bölümü’nden alınmış iki altbölümden oluşturmaktadır.

Bölüm IV

PETROL OLİGARŞİLERİ

Hergün her yerde, “insan hakları”, “özgürlük”, “demokrasi” vb diye gürültü eden emperyalizm, Ortadoğu’daki krallıklara, şeyhliklere, şıhlıklara gelince ağzını açmaz. Açamaz da. Cuma namazından sonra kafası kesileceklerin adlarının günlük gazetelerde liste halinde yayınlandığı, namaz polisinin emekçilere ve çarşı esnafına terör saçtığı, kadınların insandan sayılmadığı, şeriatla yönetilen bir Suudi Arabistan’a toz kondurmaz. Bu düzenleri ordusuyla korur, bu düzenler için savaşır, bu düzenler için öldürür.

Vardır bir nedeni. Nesnel bir nedeni.

İsrail’deki siyonist rejimin neden bölgede emperyalizmin ayaklarından biri olduğunu iyi biliyoruz. Siyonizm emperyalizmin direkt uzantısıdır. Dünyada ve bölgede çok deşifredir.

Emperyalizmin öbür ayağı, petrol oligarşileri, dünya politik sahnesine pek çıkmadıkları için pek dikkat çekmezler. Son Ortadoğu Krizinde projektörler bir anda üzerlerine çevrildi ve bizim için de bu böcekleri mikroskop altına yatırma olanağı doğdu.

IV.1. Petrol rantı ve petrol oligarşileri üzerine bir deneme

Konunun genel olarak belirleyici gördüğümüz yönlerini inceleyeceğiz.

Önce büyük bir parantez açalım ve tarım ürünlerinin üretim fiyatıyla toprak rantı arasındaki ilişkiye bakalım. Mutlak rant, tarım ürünlerinin değeriyle üretim fiyatı arasındaki farktır. Diferansiyel rant bunun üzerinde, toprağın kalitesinden doğan ekstra bir ranttır. Lenin, Bulgakov’u eleştirirken şunları söylüyor :

“Toprağın sınırlı olması, ürün fiyatının, ortalama nitelikte bir topraktaki üretim koşullarıyla değil, en kötü koşullar altında tarım yapılan topraktaki üretim koşullarıyla belirlenmesine yolaçar. Bu ürün fiyatı çiftçinin (= Tarım kapitalistinin), üretim giderlerini karşılar ve sermayesine ortalama kâr oranında bir kâr getirir. Daha iyi toprak üzerinde tarım yapanlar fazladan bir kâr elde ederler ki, bu ekstra kâr diferansiyel rantı oluşturur. ” (V. I. Lenin, The Agrarian Question and the “Critics of Marx”, (Tarım Sorunu ve “Marx’ın Eleştirmenleri”) , Tüm yapıtları, İng. Basım, Cilt 5, s. 121.)

Yani, Diferansiyel Rant, tarım ürününün toplumsal üretim fiyatıyla (ki, en kötü topraklardaki üretim koşullarıyla belirlenir), bu ürünün ortalama ve daha iyi topraklardaki üretim koşullarınca belirlenen bireysel üretim fiyatı (ki birim ürün için en kötü toprakta en yüksek, en iyi toprakta en düşüktür) arasındaki farktır. Sonuçta, diferansiyel rant, bireysel toprakların doğal verimliliğindeki farktan oluşur, kaliteli topraklarda üretim yapan kapitalist, ortalama kârın üzerinde bir aşırı kâra el koymuş olur. Not edelim : Toprağın fiyatı da diferansiyel rantın oluşumuna katılır. Ama konumuz açısından bu faktörü analize dahil etmemiz gerekmiyor, nedenini birazdan açıklayacağız. El konan aşırı kâra bakalım. Böyle bir aşırı kâr, bir toprağın pazara yakınlığı, yani ürünlerin kolay pazarlanabilir bir konumda olması gibi nedenlerle de doğar. Şimdiye kadar söylenenler, diferansiyel rantın birinci biçimidir. İkinci bir biçimi de vardır. Toprağa yatırılan ek sermaye sonucunda verimlilik artar, ve bu artan verimlilik yine bir diferansiyel rant oluşturur. Yani ek yatırım yapan kapitalist çiftçi, yatırım yapmayandan daha fazla bir rant elde eder. Parantezi burada kapatalım.

Bütün bunların petrolle ne ilgisi var ?

Petrol, madenler gibi, bir yeraltı ürünüdür. Yeraltı ürünleri sanayinin girdisidir. Yerüstü ürünlerinin de önemli bir bölümü yine bu ürünlere dayalı sanayilerin girdisidir. Ekonomi açısından petrol, genelde bir yerüstü ürünü, yani tarım ürünü olarak ele alınabilir. Aynı üretim aracından, yani “topraktan” üretilir. Tarım işçisi yerüstü ürününü üretir, petrol kuyuları ve rafinerilerinde çalışan petrol işçisi, ya da maden ocaklarında çalışan maden işçisi de bir yeraltı ürünü üretir. Nasıl bir takım biyolojik süreçler tarım ürünlerini yaratıyorsa bir takım jeolojik süreçler de petrolü yaratıyor. Doğa bunu sunuyor, kapitalizm meta haline dönüştürüyor.

Böylece, yukarda parantez içinde yazdıklarımızda ve Lenin’den verdiğimiz alıntıda, “toprak” yerine “yatak”, “toprak rantı” yerine “petrol rantı”, “tarım ürünü” ya da “ürün” yerine “petrol”, “tarım yapılan” yerine “petrol çıkarılan” sözcüklerini yazarsak, petrol rantına ulaşmış oluruz. Zaten toprak rantına el koyan bir toprak ağasıyla petrol rantına el koyan bir şeyhin yönetmek için aynı feodal üstyapı araçlarına başvurması da bunun göstergelerinden biri oluyor.

Az önce toprağın fiyatının diferansiyel rantın oluşumuna katılmasını analize dahil etmemiştik, çünkü toprağın aksine, petrol yataklarının bir piyasası yok, alınıp satılmıyor. Arama haklarına bağlı kiralanmalarının da konumuzla bir ilgisi yok.

Şimdi, kapitalist meta üretiminin klasik formülünü hatırlayalım :

Üretim fiyatı = Sabit sermaye (C) + Değişken sermaye (V) + Ortalama kâr (p)

Sabit sermaye, petrolün arama giderleri, kuyuların açılması ve rafinerilerde kullanılan makinalar, petrol boruları ve taşımacılıkla ilgili vb sabit yatırımları içeriyor. Bunlar somutta saptanabilir değerler. Değişken sermaye, petrol aramada, kuyularda, rafinerilerde ve taşımada çalışan işçilerin işgücüne ödenen ücretlerdir. Bu kısım da belli. Ortalama kâr ise, Lenin’in mantığı içinde, en kötü koşullarda petrol çıkarılan yataklarda yaratılan artı değerin oraya yatırılan toplam sermayeye oranıdır. Serbest rekabet olsa, bu üretim fiyatı, geçici sapmalarla pazar fiyatına dönüşecek. Ama tekelci kapitalizmde yaşıyoruz ve üretim fiyatına bir de ‘aşırı tekelci kâr’ ekleniyor. Yani tekeller, güçlü tekelci konumlarının haracını alıyorlar. Aralarında yaptıkları anlaşmalar, oluşturdukları karteller, örneğin OPEC, son tahlilde hep bu aşırı tekelci kârın oranını saptamaya yönelik örgütlenmelerdir.

Yine Lenin’in mantığı içinde, kolay yataklardan petrol çıkaranlar, daha doğrusu, en kötü üretim koşullarından daha iyi koşullarda üretim yapanlar, yataklarının konumundan dolayı üretim-pazar bağlantısı en kötüden iyi olanlar, aşırı tekelci kârın üstüne bir de diferansiyel rant elde ediyorlar. Kötü üretim koşullarına örnek olarak, derin yatakları, deniz tabanındaki rezervleri, aşırı faylı (kırıklı) kayaçlarda ve diğer jeolojik komplikasyonları olan bölgelerde bulunan yatakları, çok sert iklim kuşaklarında, örneğin kutuplarda, Alaska’da bulunan yatakları verebiliriz. Pazar konumu kötü olanlara ise, Irak gibi, deniz ulaşımına kapalı yatakları verebiliriz.

Buraya kadar söylediklerimizi bir kutuya koyalım, üretim araçlarının özel mülkiyetiyle ilgili yeni bir kutu açalım.

*

Mülkiyetin tasarruf hakkıyla tam çakıştığı durumu ele alalım. Bir üretim aracının mülkiyeti, mülk sahibine o üretim aracı üzerinde tasarruf hakkını da verir. O üretim aracını ister atar, ister satar, ister parçalar vs. İsterse de, işgücü satın alıp üretime sokar. Ama ne kadar üreteceğine, ne fiyattan satacağına kendi karar veremez. Üretim fiyatının civarında dolaşan bir pazar fiyatına uymak zorundadır. Tabii tekelcilik altında, üretim fiyatına bir de aşırı tekelci kâr eklenir, ki bunu da yine tek bir tekel tek başına saptayamaz. Kısacası, mülkiyete dayalı tasarruf hakkı, sınırsız ve salt tekil öznel iradeye bağlı olarak kullanılabilen bir hak değildir.

Petrol yatakları da bir üretim aracıdır. Petrol yataklarının kontrolü, bu yataklar üzerinde tasarruf hakkının, yani üretimin kontrolü demektir. Ve fiyatların saptanmasında söz sahibi olmak demektir. O yatakların dünyada tuttuğu yere göre önem kazanır.

Salt ekonomik açıdan bakarsak, savaşa neden olan Ortadoğu yatakları üzerindeki tasarruf hakkının kimin elinde olduğu sorusunun kapitalizmi ilgilendirmemesi gerekir. Mülkiyet kapitalist mülkiyet, üretim biçimi kapitalist üretim biçimi olduktan sonra bir sorun yoktur. Ama hiç te öyle değil. Çünkü sorun salt ekonomik düzeyin değil, bundan daha önemlisi, politik düzeyin bir sorunudur. Genelde petrolün ve özelde de Ortadoğu petrolünün, dünya kapitalist ekonomisi için önemini biliyoruz. Petrol, sermayenin dünya çapındaki genişletilmiş yeniden üretiminde hâlâ son derece önemli bir unsur. Bu yeniden üretim devresinin kapanmasını önleyebilen bir sorun haline dönüştüğü anda ekonomik bir sorun olmaktan çıkıyor ve dünya çapında politik bir sorun haline geliyor. Dünya çapında politik bir sorun haline gelince de yerel güçlerin sorunu olmaktan çıkıp dünya çapındaki güçlerin bir sorunu oluyor. Emperyalizm salt ekonomik bir olgu değildir.

*

Şimdi iki kutuyu birleştirerek çözümlememizi somuta indirgeyelim. Ortadoğu petrol yatakları, petrol üretiminin kolay olduğu yataklardır. Jeolojik sorunları azdır. Çok derinlerde bulunmazlar. Sınırları kolay saptanır. Petrol taşıyan tabakaların üzerindeki gaz basıncı yüksektir, kuyuların debisi kolayca ayarlanabilir. Yatak, avuç içi kadar yerde binlerce kuyuyu kaldırabilir. Bütün bu nedenlerle “toprak” kalitesi yüksektir. Kısacası, Ortadoğu ülkeleri, ortalama kârın üzerine, tekelci kârın da üzerinde fazladan bir kâr eklerler. Yani bir de diferansiyel rant elde ederler. Bu, diferansiyel rantın birinci biçimidir. Karaya kilitlenmiş Irak, kötü pazar konumundan dolayı bu ekstra gelirin bir kısmını kaybeder.

Ayrıca bu ülkeler, petrolü, ileri kapitalist ülkelerin desteği sayesinde, dünyadaki en ileri teknolojiyle çıkarırlar ve rafine ederler. Bu da kendilerine diferansiyel rantın ikinci biçimini verir.

İşte bu fazladan elde ettikleri büyük kârlar, bu petrol oligarşilerinin nasıl olup da bu kadar büyük birikimlere bu kadar kısa zamanda kavuştuklarını açıklar. Birkaç onyıl içinde dünya finans kapitalinin önemli bir bileşeni haline gelmeleri bundandır. Petrol üreten diğer “üçüncü” dünya ülkelerinden hızla ayrılmışlardır. O ülkelerin çoğu için petrol üretimi ve satışı bir hayat memat meselesiyken, Körfez oligarşileri için artık ikincil bir meseledir. Petrol gelirleri çoktan dünya finans kapitalinin doğal devresine girmiştir. Büyük petrodolar birikimine sahipler. Artık başka bir ligde oynuyorlar. Diferansiyel rantla da şişen petrol kârları, emperyalizmin sermayesiyle o denli kaynaşmıştır ki, bu kaynaşma sonucunda petrol oligarşileri, kendi petrol yatakları üzerindeki tasarruf hakkını da emperyalizmle ortaklaşa kullanırlar. Üretim teknolojisi dışardan gelir, ucuz işgücü de “Arap dünyasından”, “Üçüncü Dünyadan” gelir. Doğa da bir zorluk çıkarmaz. ‘Normal kâr + aşırı kâr’ da dünya finans kapitalinin dünya çapında genişletilmiş yeniden üretimine katılır, dolayısıyla emperyalizmle kardeş kardeş bölüşülür. Bu tezgâhın tıkır tıkır işlemesi için, üretim ve fiyatlar üzerinde, yani yatakların tasarrufu üzerinde emperyalizm mümkün olan en büyük denetime sahip olmalıdır, varolanı da genişletmeye çalışmalıdır. Elinde olanın birazını dahi kaybetmeye tahammül edemez.

Tabii burada emperyalizm derken, oligarşileri de emperyalist bünyenin bileşenleri olarak aldığımızı söylemeye lüzum yok. Bu oligarşiler, emperyalizmin aracısı, işbirlikçisi, uşağı, kuklası vb değildir. Kendisidir. Bu adamlar, ana dilleri Arapça olan, ama çoğunlukla İngilizce konuşan Amerikalılardır, İngilizlerdir vb. Körfez ülkeleri, sadece “nüfusa kayıtlı oldukları” yerlerdir. Sermayelerinin çapı, dünyanın neresinde ne zaman bulunmalarını gerektiririrse, orasında o zaman bulunurlar. Sermayeleri, dünya üzerinde bir bulut gibi dolaşır. Nereye yağması gerekiyorsa oraya yağar. “Arap dünyası” çok yönlü bir çöl olduğundan, oraya pek yağmaz.

*

Büyük emperyalist ülkeler açısından, petrol yatakları üzerinde mümkün olan en büyük tasarruf hakkını denetleyebilmenin birinci önkoşulu, bu tasarruf hakkına temel olan mülkiyetin mümkün olan en az elde toplanmasıdır. Bunun için, bölgedeki varolan kabileler, şeyhlikler, şıhlıklar biçilmiş kaftan. İkincisi, bu işbirlikçileri işbirlikçi statüsünden çıkarıp “klübe üye yapmak” lazım. Böylece kısa bir süreç içinde emperyalizme her düzeyde entegre oluyorlar ve “ihramlı” finans oligarşisine donüşüyorlar. Kapitalizm açısından, bir kapitalistin İngilizce, Japonca, veya Arapça konuşması, Müslüman, Hıristiyan, veya Musevi doğması hiç ama hiç önemli değil. Böyle kategoriler, kapitalist dünya içinde, bu dünyayı aşan bir “arap” dünyası, “müslüman” âlemi vb bulmaya çalışan küçük burjuva entellektüeller için önemli. Üçüncüsü, bu özel mülkiyete bir devlet mülkiyeti boyası çekilmelidir. Bunun için, petrol yataklarının bulunduğu topraklara “ülke”, bu yatakların sahibine de “devlet” demek gerekiyor. Çeşitli politik dengelere göre sınırlar icadediliyor, şirket arazileri ülkeye, şirketler devlete dönüştürülüyor. Bu dönüşümler dünyaya kabul ettiriliyor. 1961’de İngiltere Kuveyt’i devlete dönüştürürken bu topraklarda yaşayan nüfus, yabancılar dahil 300 bindi. Bu nüfustan devlet çıkarmak, şapkadan tavşan çıkarmaktan daha zor olsa gerek.

Dördüncüsü, bu “devletlerin” içerden ve dışardan korunması gerek. Bu aynı zamanda, tasarruf hakkının da içerden ve dışardan korunması demektir.

İçerden korumak, şirket içi demokrasiyi şirket yönetim kuruluyla sınırlamaktan geçiyor. Kapitalist birikimin en doğal örgütü özel şirkettir. Şirkette çalışanların demokrasisi olmaz. Çalışanların üretimde söz sahibi olarak şirket yönetimiyle iktidarı paylaşması vb bunlar boş hayallerdir. Çalışanlar kendileri için bir şey istiyorsa, savaşmak ve kazanmak zorundadır. Kapitalist, lafla ikna edilemez. Tabii bu oligarşinin ve şirket işçilerinin günlük gereksinimlerini ve hizmetlerini karşılamak için, bir de tekel dışı çarşı-pazar burjuvazisi olacak. Çok eskiden beri şirket arazisinde yaşayan ve binlerce iplikle kabileye bağlı olan bu kesim, sadece şirkete ülkemsi bir görünüm veriyor. Mideleri dolu olduğu için kafalarına pamukla vurmak yetiyor. Oligarşi iktidarını, bu kesimle de asla paylaşmıyor. Aralarında en ileri “demokrasiye” sahip olan Kuveyt’te, oligarşi, canı isterse kabilenin danışma meclisine onlardan da temsilci seçtiriyor. İstemezse meclisi kapatıyor.

Dışardan korumak, bu “devletlere” uluslararası bir yasallık verdirmekle mümkün. Emperyalizm, bu ülkelerin silahlı korunmasını üstlenirken, bu yasallığa da dayanıyor. Örneğin, İran tehdidi Körfez oligarşilerini ABD’yle daha da kaynaştırdı. ABD desteğinde ve bu ülkeler tarafından finanse edilen “Körfez ülkeler çevik kuvveti” oluşturuldu.

Saddam da, Irak’ın bu ülkelere olan borçlarının silinmesini isterken, bu oligarşileri İran devriminden koruduğunu, 8 yıl onlar için de savaştığını söyledi durdu. Dünya finans kapitalinin bu üyelerini İran devriminden koruyarak, emperyalizmin bekçiliğini yaptığını göğsünü gere gere vurguladı. Geçmiş hizmetlerinin kendisini kurtaracağını sandı.

*

Aralarında en “ileri demokrasiye” sahip olduğu için ve dünyanın gündemini epey bir süre işgal ettiği için örneklerimizde en çok Kuveyt’e referans veriyoruz. “İleri demokrasi” şöyle : “Kabile meclisine” son seçimler 1985’te yapıldı. Bu “Parlemonto” 1986’da Emir tarafından dağıtıldı. Kuveyt’te vatandaş statüsünde olanların sayısı 650 bin. Nüfusun %95’inin oy hakkı yok. Kadınlar, 21 yaşından küçük erkekler, yabancılar ve vatandaşlığa 1923’ten sonra geçenler oy kullanamıyor. Seçimler 10 haziran 1990’da bir danışma meclisi seçimleri daha yapıldı. 75 üyenin 25’ini hükümet dışardan atadı. Geriye kalan 50 üyelik için yapılan seçimde, oy hakkı olan 62000 kişiden ancak % 60’ı oy kullandı. Yani sadece 37 bin kişi, diş kovuğunu doldurmayacak bir secim için oy kullanmış oldu. Bu rakamın ve oy konusunun anlamsızlığı ortada.

O halde Kuveyt nedir ? Bir şirkettir. Hem de A.Ş. bile değil. Yani ortaklar tanışıyor, anonim değiller. Şirket aile şirketi. Eski aktarlar çarşısındaki “Muhittin Efendi ve Mahdumları Ltd Şti” türünden bir şey. Benzerlik burada bitiyor. Çivi, çivit, boya, gaz, tuz, bez yerine “biraz” daha değerli bir şey satarak işe başlamış. Şimdi başka işler de yapıyor. O değerli şeyi kendi topraklarından çıkartıyor, yani satmak için Muhittin Efendi gibi bir yerlerden almıyor. Bir de sülale kalabalık, 1000 kişi civarında. Kuveyt oligarşisinin en tepesinde Şeyh Caber El Sabah ve 5 erkek kardeşi var. Her sülalede görülen sülale içi çatışmalar, her büyük şirkette görülen yönetim içi çatışmalar şeklinde yürüyor. Ama şirket çıkarı herşeyin üstünde tutuluyor. Şirketin birliği, kanbağıyla da pekiştiriliyor, daha doğru bir deyişle oligarşinin iç bütünlüğü, nesnel ekonomik çıkarlarların yanı sıra, kanbağıyla da korunuyor.

Kuveyt şirketi, birçok tekeli bağrında toplayan büyük bir holdingdir. Holdingin merkezlerinden sadece biri Kuveyt şehrindedir, yani doğru adıyla Kuveyt City’dedir. Mali operasyonlar esas Londra’dan yönetilir. Nasıl Koç’un, Sabancı’nın bilmem kaç bin çalışanı varsa, Kuveyt’in de bilmem kaç bin çalışanı var. Bu çalışanlara nüfus, şirket merkezlerinden birine başkent, şirket amblemine bayrak, şirketin iç işleyişine monarşik siyasi rejim, bütün bunların hepsine birden de “devlet” diyorlar. Bu şirketin başına bir şey gelince de “devletlerarası hukuk” çiğnenmiş oluyor. Esasında bir haydut, şirket merkezini basıp ele geçiriyor, polis de operasyon düzenleyip onu oradan atıyor. Ne haydutun ne de polisin gerekçeleri, kapitalizmin mantığının dışına çıkmıyor.

*

Genelde, devlet , sermayenin en genel çıkarları adına hareket eder. Eylemi tekil sermayelerin çıkarına ters düşebilir. Petrol oligarşilerinde devlet, Engels’in verdiği modern devlet tanımına, ‘Devlet, düşün düzeyinin kollektif kapitalistidir’ tanımına uymuyor. Çünkü bu “devletler”, tarihin hilkat garibeleridir. Tarihin kaza kategorisine giriyorlar.

Bütün bu ülkelerde tek tek tekil sermayeler yok, bir tek tekil sermaye var. Örneğin Kuveyt’teki El Sabah sermayesi. Üstelik bu tekil sermaye aynı zamanda genel sermayeyle özdeşleşmiş. Kuveyt sermayesi, deniyor. Tek bir sermaye grubu, sermaye sınıfının bütününü temsil ediyor. Tekil sermayenin çıkarı, sermaye sınıfının bütününün çıkarıyla özdeşleşmiş. Özel, genel olmuş. Tekil sermaye bizzat devlet olmuş. İşte, devletin hem ‘özeli’ hem de ‘geneli’ temsil ettiği bu noktada, ‘genel’ ortadan kalkar. Ve onunla birlikte bildiğimiz devlet kavramı da ortadan kalkar. Kuveyt’in El Sabah ailesi de işte böyle bir “devlet”. El Sabah tekil sermayesi, aynı zamanda sermayenin bütünü. El Sabah’ın tekil mülkü, aynı zamanda mülkün tümü. El Sabah’ın cebi aynı zamanda devlet bütçesi. Örneğin, savaştan sonra geri gelen Kuveyt Emiri’nin ilk işi, Kuveyt vatandaşlarının daha önce tüketim için aldıkları bütün borçları affetmek oldu. Bu 1,2 milyar dolar tutuyor. Ayrıca her Kuveytli aileye hediye olarak 70 bin dolar verilmesi planlanıyor. Bu da 10 milyar dolar ediyor. Bunlar bir devletin yapacağı işler mi ? İktidar hediyeyle, sus payıyla çalışıyor. Tıpkı şirketlerdeki gibi.

Tekil El Sabah sermayesine dayalı devlet, tam bir şirket gibi örgütlenmiş. Bu durumda, bir kapitalist şirket içinde, şirket içi demokrasi ne denli olanaklıysa, Kuveyt’e de burjuva demokrasisinin gelmesi o kadar olanaklıdır. Ki daha henüz bu olasılığa üstyapıdan bile bakmadık : Yani nasıl oluyor da kölecilikten bir adım ilerde, en geri bir feodal üstyapı, dışardan bir müdahaleyle, hem de müdahalenin ve müdahale edenlerin nitelikleri belliyken, burjuva demokratik bir üstyapıya dönüşme olasılığını taşıyabiliyor ?

*

Emperyalizm, saldırısına dünya kamuoyunda bir taban oluştururken, özellikle sosyal demokrat ve küçük burjuva kitlelere seslenirken, bu “vesileyle” Kuveyt’e demokrasinin de geleceğini söyledi. Hatta, şeriatla yönetilen ve bölgedeki gerici dinci akımların en büyük destekçisi olan Suudi Arabistan’da da “iyi gelişmeler” olacağını “çıtlattı”. Bu boş üzüm salkımlarını burjuva demokratların gözüne gözüne bilinçli bir şekilde salladı durdu. Savaştan sonra El Sabah ailesi göçmen işçiler üzerindeki diktatoryasını en açık ve kanlı bir biçimde yeniden kurunca da, liberal yazarlar ağlaştı durdu. Emperyalizmin “demokrasi” ve “insan hakları” masallarıyla uyuyup, karın ağrısıyla uyandılar. “Hani böyle olmayacaktı ?” falan dediler. Bush’a vb yalvardılar. Kuveyt oligarşisi bildiğinden şaşmadı. Nesnel olarak kendinden bekleneni yaptı. Iraklılar, Filistinliler, Kürtler ve Filipinliler’den adeta öç aldı. İşkence, rastgele adam öldürme, şahitsiz, delilsiz, savunma hakkı verilmeyen, kararlarına itiraz olmayan “mahkemeler”. Kuveyt’in “insan hakları” bu. 1991’in Nisan ayında bu terör dalgası eserken, İngiltere Dışişleri Bakanı Douglas Hurd bir kez daha Kuveyt’e gitti. Yok canım, “İnsan hakları için” filan değil, İngiltere için iş bağlamaya.

*

El Sabah ailesi, Ortadoğu’daki diğer petrol oligarşileri gibi, kapitalizmin en süzülmüş biçiminin kapitalisti olarak karşımıza çıkıyor. Sermayenin birikim çevreninde endüstriyel üretimi atlamış, petrol rantıyla direkt mali sermayeye yükselmiş ve genişletilmiş yeniden üretimini büyük ölçüde tefecilikle yapan bir kapitalist. Dört dörtlük bir finans oligarşisi. Üstelik Türkiye gibi orta derecede gelişmiş ülkelerin finans oligarşilerini on defa cebinden çıkarır. Büyüklerin oyununa dahil edilmiş.

Şimdi, bu petrol oligarşilerin ve özellikle Kuveyt petrol oligarşisinin uluslararası sermaye içindeki yerine bakalım.

IV.2. Petrol oligarşilerinin dünya kapitalist sistemi içindeki gücü

Önce bu oligarşilerin petrol dünyasındaki yerini görelim. Sonra da, petrol dışındaki güçlerini, Kuveyt’e ait verilerle gözleyelim. Tablonun genel çizgileri, bütün bu petrol oligarşileri için aynıdır.

Aramco (Suudi Arabistan), dünyanın bir numaralı petrol tekeli. Bütün devleri sollamış durumda. İlk altıya tek bir ABD tekeli (3üncü sırada Exxon) ve tek bir Avrupa tekeli (2nci sırada Shell) girebiliyor. Öbürleri, ait oldukları ülkenin sermayesi üzerine kurulmuş devlet tekelleri, PDVSA (Venezuela-4üncü), Pemex (Meksika-5inci) ve NIOC (İran-6ncı). Chevron, Mobil, BP, Texaco gibi devler bunlardan sonra geliyor. Bu tekeller, dünya ham petrol üretiminin %75’ini karşılıyor.

Daha 1980’li yıllara kadar, Ortadoğudakiler dahil bu “üçüncü dünya” tekelleri, ülkeden çıkardıkları ham petrolü direkt olarak ve toptan Amerika’nın ve Avrupa’nın petrol tekellerine satıyordu. Şimdi durum çok farklı. Bunlar artık petrolü çıkarmakla yetinmiyor, aynı zamanda rafine ediyor, naklediyor, dağıtıyor ve parakende dahil her türlü satışını yapıyor. Yani artık petrolü kendileri için çıkarıyorlar. Bu nedenle, hem dünya pazarındaki fiyatlara çok daha yakından bağlılar, yani kafadan istedikleri gibi arttıramazlar, kendileri için zararlı olabilir, hem de üretimi keyiflerince durduramazlar, kendileri kaybeder.

Suudi Petrol Bakanı Hisham Nazer, ‘ABD petrol pazarının ayrılmaz bir parçası haline geldik, yatırımlarımızın randımanı, bu pazarın sağlığına bağlıdır. Bu ortak çıkarımızdır’, diyor. Bu anlayış içinde, 1988’de , Aramco sarsılmakta olan dev ABD tekeli Texaco’ya el attı. Yarı yarıya ortak üçüncü bir şirket kurdular (Star Entreprise). Star Entreprise’ın ABD’de üç rafinerisi ve 11450 adet benzin istasyonu var !

Kuveyt Petrol (Kuwait Petroleum) daha da saldırgan çıktı. Dünyanın 12. büyük petrol şirketi olan bu tekel,1983’te, dev petrol tekeli GULF’ın Avrupa’daki bütün rafineri ve pazarlama operasyonlarını satın aldı. 1989’dan itibaren de Tayland’dan başlayarak bütün Asya’da petrol arama ve pazarlama kampanyasına girişti. Kuveyt’in eski Petrol, yeni Maliye Bakanı Şeyh Ali Halife El Sabah, ‘Açılan Doğu Avrupa pazarına da girmeye niyetli olduklarını, bu arada ABD pazarını da unutmadıklarını’ söyledi. Kuveyt’in petrol dağıtım tekeli Q8’in, beş kıtada, 22 ülkede toplam 6500 petrol istasyonu var. Yalnız Batı Avrupa’da, 4800 adet benzin istasyonuna sahip. Garip bir şifreye benzeyen Q8 ismi de şımarıkça bir Amerikan özentisi. «KUVEYT» kelimesinin İngilizcedeki «Q» harfiyle «sekiz» (eight) rakamının birlikte okunuşuna tekabül ediyor. Küçük bir ayrıntı ama, bu oligarşilerin kabesinin yönünü çok iyi gösteriyor.

Birleşik Arap Emirlikleri, İspanya özel sektörünün en büyük rafinerisine ve ayrıca Fransa’nın ikinci büyük petrol tekeli olan TOTAL’a ortak oldu.

*

Buraya kadar bu oligarşilerin petroldeki güçlerini gördük. Gelelim bu petrol oligarşilerinin gerçek finans oligarşileri olduğunu kanıtlayan verilere.

Ortadoğu Krizi sırasında dünya kamuoyuna en fazla yansıdığı için, petrol oligarşilerinin güçlü finans oligarşileri olduğunu gösteren örnekleri, ağırlıklı olarak Kuveyt’ten veriyoruz.

1987 FORTUNE dergisinde yayınlanan dünya kişisel servet sıralamasında, petrol zengini Brunei’nin Sultanı Hasan-el Bolkiah 25 milyar dolarla birinci, Suudi Arabistan Kralı Fahd 20 milyar dolarla 2nci, İngiltere Kraliçesi 7.4 milyar dolarla 5 inci olurken, Kuveyt’in efendisi Şeyh Caber El Sabah, 5 milyar dolarla 9 uncu sırayı alıyor.

Suudi Arabistan, Japonya’yla birlikte, Amerikan hazine bonolarının en büyük sahibi, ki ABD’nin bütçe açığı bu hazine bonolarıyla finanse ediliyor. Yani ABD iç borçlanmasının bir kısmı esasında Suudi Arabistan’a borçlanma.

Tüm Arap finans grupları içinde Kuveyt oligarşisi, en güçlü,en uyanık ve en saldırgan grup olarak kabul ediliyor. Dünyanın bütün önemli borsalarında büyük yatırımları var.1989 yıl sonu itibarıyla, menkul, gayrimenkul toplam varlıkları 100 milyar dolar olarak hesabediliyordu. 1990 sonunda bu rakamın 110 milyar dolar olduğu düşünülüyor. Yani Türkiye’nin toplam dış borçlarının neredeyse üç katı.

Resmi rakamlara göre Kuveyt, servetinin 50 milyar sterlinglik bölümünü, yani yaklaşık tamamını Arap ülkeleri dışına yatırmış durumda. Demek ki, “Arap dünyası” sermaye yatırmak için pek ilgilerini çekmiyor. Yeterince kârlı değil.

Kuveyt’in, petrol oligarşisinin el koyduğu petrol rantını, dünya finans kapitalinin devresine sokmakla görevlendirilmiş örgütü KIO (Kuwait Investment Office), yani Kuveyt Yatırım Ofisi’dir. KIO ve onun finans holdinglerinin girmediği hiçbir büyük kapitalist ülke yoktur.

Emperyalizmin “kurtardığı” Kuveyt’in, ne kadar “kurtarılmaya” değer bir şey olduğunu göstermek için KIO’nun dünyadaki yatırımlarına bakmak yeterlidir.

Kuveyt’in ABD’deki plasmanları, ABD’deki bütün yabancı yatırımların %10’undan fazlasını temsil ediyor. 25-30 milyar dolar arasındaki bu plasman hazine bonolarına, hisselere ve gayrimenkullere dağılmış durumda. Akla gelen her sektörde varlar. Kuveyt, İngiltere’deki en büyük yabancı yatırımcıdır. Birçok İngiliz tekeline ortaktır. Sermayesini alıp gittiği anda, ki bu kendi işine gelmez, sadece varsayıyoruz, Londra borsası son derece zor bir durumda kalır. KIO’nun dev İngiliz petrol tekeli BP’deki hisseleri % 21’i aşınca İngiliz Hükümeti alarma geçti ve BP’yi yutması ancak İngiliz Hükümeti’nin ekonomi dışı müdahalesiyle önlenebildi. ABD’deki Santa Fe ve İngiltere’deki St Martin’s Property Corporation gibi devasa gayrimenkul yatırımlarına da girmiş durumdalar.

KIO, İspanya’da çok büyük çaplı inşaat projelerini finanse ediyor. Ayrıca İspanya’nın en büyük bankası Banko Central’ ı eline geçirmek istedi . Banko Central , KIO’nun bu saldırısından kurtulmak için zorunlu olarak en büyük rakibi ve İspanya’nın ikinci büyük bankası Banesto’yla birleşti. Başta Almanya ve İspanya olmak üzere Avrupa’daki yatırım olanaklarıyla da çok ilgileniyorlar.

Kuveyt, Tokyo borsasındaki en büyük yabancı yatırımcıdır. KIO, Japonya’da hazine bonolarına yatırım yapmış durumda. 1990 başında Tokyo borsasındaki hisselerini paraya çeviren KIO, dünyanın ikinci büyük borsası olan bu borsa’nın %15 oranında değer kaybetmesine neden oldu. Çok deneyimli kadroları sahip olan KIO’dan bütün dünya borsaları korkuyor.

Diğer petrol şeyhlikleri uluslararası borsalardaki mali tavırlarını KIO’ya göre belirliyorlar.

Kuveyt, ya da Kuwait Holding, 2 milyonluk nüfusuna, Trakya’dan küçük, 17800 km2’lik, yüzölçümüne karşılık, 24 milyar dolarlık Gayri Safi Milli Hâsılasıyla dünyanın en zengin birkaç ülkesinden biridir. 1989 rakamlarına göre, kişi başına yıllık gelir 11584 dolardır. Kuveyt’te yaşayanların % 61.2’si yabancıdır. Bu yabancı işçilerin–ki hiçbir statüleri yoktur– hesaplamaya dahil edilmesi bu rakamı düşürmektedir. Gerçek hesaplamada rakam, 31 bin dolara yakındır. Bu rakam, Türkiye’ninkinden 21 kat büyüktür. Kuveyt’i “kurtaran” emperyalist ülkelerin kişi başına yıllık gelirlerinden de fazladır (ABD için 21 bin dolar, İngiltere için 14 bin 600 dolar, Fransa için 17 bin 700 dolardır). Büyüme hızı % 7.5’tir. Kuveyt’in günlük geliri 20 milyon dolardır.

Birleşik Arap Emirlikleri’nde kişi başına gelir, 16882 dolardır. Ortalamayı düşüren yabancı işçiler yine hesaplamaya dahil edilmiştir. Oysa nüfusun %69’u yabancıdır. Bu işçiler çıkarılınca ulaşılan gerçek değer 54 bin dolardır. Aynı rakam, Sudan’da 480 dolar, Yemen’de 543 dolar, Ürdün’de 1134 dolar, ve 54 milyon nüfuslu Mısır’da 640 dolardır. Mısır en büyük Arap devletidir.

Katar’da nüfusun % 73.2’si yabancıdır. Bunlar çıkınca, kişi başına gelir, 57 bin dolardır.

Suudi Arabistan’da benzer yüzdeler, benzer rakamlar vs vs.

Konuyla ilgili bütün bu istatistikleri birkaç nedenden dolayı veriyoruz. Bu istatistikler, Arap yelpazesinin ne kadar geniş bir yelpaze olduğunu gösteriyor, böylece “Arap dünyası”nı neden ısrarla tırnak içinde yazdığımızı açıklıyor. Dünya finans kapitaliyle petrol oligarşilerinin kaynaşma düzeyini belirliyor. Bu oligarşilerin yokolarak tarihten defolup gitmesinin, ancak bölgeye sosyalizmin gelmesiyle mümkün olabileceğini, emperyalizmin petrol yataklarıyla kurduğu bağın –ki, yineleyelim, bu bağ bu oligarşiler sayesinde sürebiliyor– başka türlü kopartılamayacağını ampirik olarak kanıtlıyor.

Bu istatistikler, Irak’ın Kuveyt’e saldırısına, mülkiyete karşı gerçek bir saldırı görünümü veriyor. Bölge emekçilerinin biri bile Kuveyt’in arkasından ağlamıyor. Yığınların, aşırı bir biçimde göz kamaştıran ve sefahatla süslü bu mülkiyete duydukları derin nefret ve kin, bu arada Saddam’ın demagojisine dayanak oluyor. Hırsızın hırsızlığı kendi çıkarı için yaptığı gözden kaçıyor.

İşgalle birlikte Suudi Arabistan’a kaçan Kuveyt Hükümeti’nin sözcüsü, beraberinde götürdükleri en önemli belgelerin, Kuveyt’in mali ve banka kayıtları olduğunu söyledi. Tam bir şirket gibi çalıştığını açıkça övünerek itiraf etti. Kriz ve savaş boyunca Kuveyt şirketi, Taif Sheraton Otelinden yönetildi. Bir an evvel savaşın çıkması için uğraştılar ve krizin sadece “iş” kısmıyla ilgilendiler. Savaş çıktıktan sonra da, savaş sonrası ihaleleri, şirketleri için çarpışan emperyalistlerin arasında bölüştürmekten başka bir iş yapmadılar.

Sürgüne kaçan Kuveyt Hükümeti’nin ilk işi, bir amerikan “halkla ilişkiler” firması tutup, Kuveyt imajını dünyaya pazarlamak oldu. Önünde “Free Kuwait” yazan T-şörtler piyasaya sürüldü. “Free Kuwait” sloganı, hem “Kuveyt’i kurtarın” anlamına, hem “özgür Kuveyt” anlamına, hem de “bedava Kuveyt” anlamına geliyor. Bu sonuncu anlam, Kuveyt denince akla “kurtuluş”, ya da “özgürlük”ten ziyade, “para” geldiği için, bizce çok daha iyi oturuyor.