Devletin Mantıksal Çıkarsaması

Not: Bu metin, Günümüz Kapitalizmi ve Devleti Üzerine kitabının “Kapitalizmde Devlet-Ekonomi İlişkisi” başlıklı İkinci Kesim’inin, I. Bölümü’nü oluşturmaktadır.

İKİNCİ KESİM

Bölüm I. Devletİn Mantıksal Çıkarsaması

Çıkarsama sözcüğünü “…’den elde edilme, …’den türetilme, …’den çıkartılma, çıkarım” gibi anlamlarda kullanıyoruz. Bu sözcükten pek de hoşnut değiliz. Yabancı dillerdeki deduction (İng/Fr) sözcüğüne bulabildiğimiz en iyi karşılık bu. Asıl sorun bu sözcüğün geldiği fiilde çıkıyor (to deduct-İng, déduire — Fr). Ayrıca bu konuda to derive (İng), dériver (Fr), fiilleri de kullanılıyor. Çıkarsamak veya çıkarsama yapmak gibi berbat fiilleri kullanmamaya çalıştık, yer yer kullandığımız çıkartmak/çıkarmak fiillerinde de tam bir anlam netliği yok. Bu sorunu okurun dikkatine sunuyoruz.

§-1. Marx, Kapital‘in ön çalışması olan “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” adlı yapıtına yazdığı önsözün ilk cümlesinde büyük eserinin planını açıklıyor :

“Burjuva ekonomisinin sistemini şu sırayla inceliyorum : Sermaye, toprak mülkiyeti, ücretli emek, devlet, dış ticaret, dünya pazarı.”

Burada devletin ekonomik kategoriler arasında yer alması insana ilk bakışta garip geliyor. Hele eylem içinde devleti, ağırlıklı olarak politik işlevleriyle tanıyan militanlar açısından… Esasında bu sıralama, Marx’ın kafasındaki ‘kapitalist devlet / kapitalist ekonomi’ ilişkisi ve marksizmin bu ilişkiye tanıdığı teorik statü üzerine önemli bir ipucu veriyor. Bu ipucu bizim incelememizin, daha doğrusu teorik denememizin de başlangıç noktasını oluşturuyor.

§-2. Değer yasası, bir metanın içerdiği değerin büyüklüğünü, o metanın üretimi için gerekli emek süresi saptar, diyor. Ancak bu emek süresi, toplumsal olarak gerekli emek süresidir. Yani bir fabrikada o metayı üreten bir işçinin bireysel olarak o anda harcadığı emek süresi değil, o metanın üretiminde, toplumsal olarak geçerli ve normal olan üretim koşullarına, ortalama yetenek ve emek yoğunluğuna tekabül eden emek süresidir. Değer yasasına göre, meta değiş-tokuşunda değiştirilen metaların içerdikleri toplam emek miktarları eşittir. Diyelim A ve B değerinde iki meta değiş- tokuşa giriyor. Üretiminde daha fazla emek harcanan A, B’den daha büyük bir değer içeriyor. Değiş-tokuşta iki tarafın eşit kalması için Q1 miktarda (veya adette) A’ya karşılık, ondan daha büyük bir miktarda (veya adette) B, diyelim Q2 miktarda (veya adette) B, değiştirilmelidir:

A . Q1= B . Q2

§-3. Fiyat, değerin parasal formu olduğuna göre A ve B değerlerini, P1 ve P2 fiyatları şeklinde düşünebiliriz. Burada değerin pazar fiyatlarına dönüşümünü ve değer-fiyat ilişkisini bir kenara bırakıyoruz, çünkü argümanımızı ilgilendirmiyor:

(P1). Q1 = (P2). Q2

Şu fiyattan şu kadar adet ayakkabı, şu fiyattan şu kadar adet gömlekle değiştirilebilir. Burada M-M (Meta-Meta) ilişkisi vardır. Yukarıdaki denklemin iki tarafı eşittir. Metaların değerini ölçen para, tüm metalar için toplumsal planda kabul görmüş genel bir eşdeğer olarak ele alındığında, artık takasa gerek yoktur. Ayakkabılarla gömlekler değiş-tokuş edilmez, önce ayakkabılar parasal eşdeğerine çevrilir, sonra da bu parayla gömlekler alınır. Artık ilişki M-P-M (Meta-Para-Meta) halini almıştır.

§-4. Kapitalist meta ilişkisinde emek de bir metadır, belli bir miktar paraya karşılık belli bir miktar emek satın alınır. Yani satılan emeğin karşılığında buna eşdeğerde para alınır. İşçi emeğini ücretle değiştirmiştir. Görünüşe göre eşit değerler değiştirildiği için eşitlik bozulmamıştır. Zaten kapitalistler de böyle diyor, “işçiye hakkını veriyorum”, diyor. Bu noktada Marx devreye giriyor, bu mantığı çürütüyor ve “eşitlerin değiş-tokuşu sözkonusu değildir, eşitlik sadece görüntüseldir”, diyor. Emek, kendisi değer yaratan tek meta olduğu için, diğer tüm metalardan farklı bir metadır, ve kapitalizmde ücret ilişkisi bu farklılığı saklar. İşçi belli bir miktar emeğini değil tüm emek kapasitesini, yani işgücünü satmıştır. Bunu yaparken, kendini yeniden üretebilmek için alıp kullanması gereken metaların değerinden daha büyük bir değer yaratmıştır, aradaki fark artı-değerdir ve bu artı-değer kendisinden kopartılmıştır. İşçi sömürülmüştür. Yarattığı daha büyük bir değerle, daha küçük bir değeri, ücreti değiştirmiştir. Kendisi bir meta olan işgücünün kullanım değeri, kendi değerinden daha büyük bir değer yaratır.

§-5. Yukarıdaki, (P1). Q1 = (P2). Q2 denkleminde bir tarafa işgücü bir tarafa ücret konunca artık eşitlik değil, eşitsizlik sözkonusudur. Eşitlik zahiri, eşitsizlik gerçektir. Bu eşitsizliğin temelinde, önceki ölü emeğin, yani üretim araçlarının özel mülkiyeti yatar. İşçi, üretim araçlarından kopartılabildiği için, bizzat bu araçları kullanarak yarattığı artı-değerden de kopartılabilmektedir. Ücretin içerdiği değerle, bu ücretin satın aldığı işgücünün içerdiği değer arasında ikincinin aleyhine olan eşitsizliği işçiye kabul ettirebilmek, eşitlik zahiri görüntüsü içinde saklayabilmek, koruyabilmek ve yeniden üretebilmek, ancak değer yasasına dışardan müdahaleyle, ekonomiye ekonomik olmayan bir müdahaleyle, soyut ekonomiye yabancı bir unsurla, zor unsuruyla, şiddetle mümkündür. Gerçekte eşit olmayanı eşitlemek şiddetle mümkündür. Bu da kapitalistin siyasi iradesinin, bu iradenin ifadesi olan devletin, toplumda yasal şiddet tekelini elinde tutan devletin, metaya içerilmesi demektir. Bir meta üretildiği anda, bu metaya, sadece işçinin alınteri değil, burjuvazinin devleti de içerilir. İşçi metayı çıkaran makinanın düğmesine her bastığında metaya devleti de katar. Devlet metada vardır.

§-6. “İşçi hep aptal, hep kandırılıyor, kapitalist hep akıllı, hep kandırıyor”, şeklinde bilim-dışı bir hipotezi bir kenara bırakırsak şunu görürüz : Meta üretiminin genelleşmesi, kapitalist üretim biçimini tanımlayan meta ve ücret ilişkisinin bir kez toplumsal kabul görmesi ve üretimde işçinin kendi emeğine yabancılaşması sayesinde,

“işgücü=ücret” zahiri eşitliği,

“işgücü≠ücret” sahici eşitsizliğinin yerini almıştır. Ve bu yanlış bilinç her meta üretildiğinde kendini yeniden üretmektedir. Zahiri görüntü hem sömürüyü hem de metanın üretildiği anda içerdiği şiddeti saklamaktadır. İşçi, toplumsal işbölümünü, üretim araçlarının özel mülkiyetini, kafa/kol emeği ayrımını, ya da kadın/erkek ayrımını, kır/kent ayrımını vb nasıl kabul ediyorsa, “işgücü=ücret” zahiri eşitliğini de öyle kabul eder. İşte bu yüzden gerçekliğin, yani sömürü gerçekliğinin, bilinçte zahiri eşitliğin yerini alabilmesinin gerek şartı, işçinin devletle eylemde karşı karşıya gelmesidir. Kafasındaki sahte eşitliği kendi eylemi içinde bozmasıdır. Yeter şart ise, bu sahte eşitliğin temelinde, üretim araçları karşısındaki konumunun yattığını öğrenmesidir. Ürününden ve emeğinden kendini ayıranın, üretim araçlarının özel mükiyeti olduğunu öğrenmesidir. Bu konumunu değiştirmeden, kendi ürününe kavuşmasının ve emeğini yeniden zaptetmesinin mümkün olmadığını anlamasıdır.

§-7. Kapitalist üretim biçimi ürünlerin değil metaların üretimidir, en üst soyutlama düzeyinde, aradaki fark, şiddettir. Meta, şiddet içeren üründür. Kapitalist üretim biçiminin şemasında, devletin daha meta üretimi aşamasında varolması, zincirin daha sonraki halkalarında da otomatikman varolması, anlamına gelir. Devletin :

M-P-M (Meta-Para-Meta) serisinde, yani değiş-tokuşta da varolması demektir.

Kısacası, meta dolaşımı, devlet olmadan mümkün değildir. Sermaye devresinin kısaltılmış genel formülünde de,

P-M-M’-P’ [Para sermaye-Meta(üretim girdisi meta=işgücü+üretim araçları)-Meta(üretim çıktısı)- Para sermaye] formülünde de (burada M’>M ve P’>P), devlet her aşamada vardır.

§-8. Sonuç : Zor olmadan, meta özünde şiddeti içermeden kapitalist meta üretimi olamaz, kapitalizm olamaz. Marx’ın devleti, ekonomik kategoriler arasında da incelemeye almasının bir izahı bu olabilir.

§-9. Bu argümandan çıkan önemli sonuç şudur : Ücret/işgücü arasındaki değer eşitsizliğini, zorla bir “eşitlik” haline getirdiği için devlet, aslında değer yasasının işleyişine müdahale etmektedir. Bu müdahale, daha ilk aşamada, meta üretim aşamasında gerçekleştiğine ve sonraki aşamalara otomatikman taşındığına göre, değer yasasının hiçbir zaman saf bir işleyiş biçimi yoktur. Değer yasası devletten kırılarak işler. Bir başka soyutlama düzeyine geçersek, bir öznellik taşısın taşımasın, kapitalist üretim biçiminde siyasi iradenin ekonomiye her müdahalesi, değer yasasının işleyişine müdahaledir. Kapitalizmde devletin ekonomiye her müdahalesi, değer yasasının işleyişine bir müdahaledir. Ayrıca bu son saptama, komünizme geçiş süreci için de geçerlidir. Meta kategorisinin yokolduğu, ancak emeğin toplumsal kullanım için hâlâ bir artı-ürün bırakmak zorunda olduğu bir ortamda, siyasi irade hâlâ değer yasasının işleyişine müdahale ediyor demektir. Artı-ürünün yokolma süreciye devletin sönümlenme süreci, bir düzeyde birbirini karşılıklı etkileyen paralel süreçlerdir.

*

§-10. Devlet için, tarihsel çıkarsama yönteminin yanısıra mantıksal çıkarsama yönteminin de kullanılabileceğini kabul edenleri, bu görüşü benimseyenleri, kabaca iki gruba bölebiliriz.

Bir grup, devletin daha meta ilişkisinde, yani değiş-tokuşta varolduğunu öne sürüyor.

Bir ikinci grup ise devleti sermayeden çıkarıyor ve meta ilişkisinden itibaren çıkarılmasını eleştiriyor.

Şimdi bu iki ayrı görüşü karşılaştırmalı olarak ele alalım.

*

§-11. Önce genel bir hatırlatma yapalım :

P-V-M-C (Meta-Değer-Para-Kapital) kategoriler zinciri esasında bir soyutlamadır. Her kategori bir öncekinden çıkar, bir sonrakini doğurur ama halkalar bağımsız değildir.

Örneğin Jacques Valier ve Pierre Salama, devleti, metadan değil, sermaye kategorisinden itibaren çıkartıyorlar. Salama’nın görüşlerine birazdan değinmek üzere, önce Jacques Valier’nin görüşlerine bakalım. Argümanının başlangıcı bizimkiyle aynı :

“…Meta ilişkileri, işçiyle kapitalist arasında eşit değerlerin değiştirildiği ve ikisi arasında bir eşitlik olduğu illüzyonunu yaratarak, üretim sürecinde artı-değere el konduğu gerçeğini, yani kapitalist sömürüyü saklar…

Devlet, sadece, pazarda değerleri değiştirenlerin eşitliğinin ve özgürlüğünün basit bir garantörü şeklinde görünecektir.

Meta ilişkilerinin varlığı, böylece, devletin temel varoluş nedenini saklar : Kapitalist sömürü ilişkisinin yeniden üretimini teminat altına almak, ve bu amaçla işgücüne karşı bir baskı ve disiplin politikası uygulamak.”, dedikten sonra, bizden biraz farklı bir sonuca ulaşıyor :

“Bu yüzden, devletin doğasının analizi, kapitalist üretimin, meta üretimi olarak incelenmesiyle yetinilmemesi, ayrıca bir artı-değer üretimi olarak da incelenmesini içerir. Devletin gerekliliğinin direkt olarak basitçe değerden çıkarılamayacağı, sermayeden çıkarılması gerektiği (sermayenin kendisi elbette ki değerden çıkarılır) işte bu anlamda söylenebilir.” [1]

Burada devletin doğasıyla devletin gerekliliği aynı anlama gelmek üzere kullanılıyor, ama bu çok önemli değil. Bizim itirazımız şu : Meta üretimiyle artı-değer üretimi ayrı ayrı incelenemez, artı-değer üretimi meta üretiminin tanımında vardır : Metasız bir artı-değer, artı-değersiz bir meta yoktur. Meta pazara çıkınca, yani başka bir metayla ilişkiye girince devleti saklıyorsa, bu metada devletin olmadığını göstermez, tam aksini gösterir. Devlet çıkarsamasının başlangıç noktası olarak daha sonraki bir kategoriyi, kendisi değerden çıkan sermaye kategorisini almak neyi değiştirir ? Meta devleti ne kadar saklıyorsa, sermaye de o kadar saklar. İşte bu nedenle biz, değiş-tokuş anından bile bir halka daha geriye gidiyoruz. Bizzat metayı tam üretim anında yakalıyoruz. Çünkü değerin değiş-tokuşla gerçekleneceği, üretimden önce varsayılmaktadır. Meta, değiştirilme ihtimali var diye değil, paraya çevrilme ihtimali var diye değil, değiş-tokuşa girecek diye, paraya çevrilecek diye üretiliyor. Yani değiş-tokuş, meta dolaşımı, üretimin a priori , önsel kabulüdür. Değerin somut olarak gerçekleşip gerçekleşmemesi, yani metanın el değiştirip değiştirememesi, kapitalist üretim ilişkisinin soyut tanımından gelen bir unsur değildir, tek tek sermayelerin çarpıştığı gerçek kapitalist realiteye, gerçek birikim sürecine ilişkindir.

§-12. Henri Lefevbre de, “şiddet, siyaset alanına olduğu kadar ekonomik alana da içseldir” [2] , dedikten sonra devlet sözcüğünü kullanmadan devleti sermayeden değil, daha önceki bir kategoriden, metadan çıkartıyor. Devlet olmadan metaların değiştirilemeyeceği sonucuna varıyor :

“Bu unsurların — zorlama, otorite, mantık ve ahlâk– meta değiş-tokuşundan ayrılmazlığı, devletin yapılanmasının, değiş-tokuş ve iletişimin yayılmasına nasıl eşlik ettiğini gösterir. Bu ayrılmazlık tam olarak neyi içerir ?

Eşit olmayanın zorla eşitlenmesi, benzemezin (farklar, özgüllükler) zorla benzerleştirilmesi, ve eşdeğer olmayanın zorla eşdeğer kılınması. Eğer metaların değiş-tokuşuna gerçek veya virtuel bir kuvvetin eylemi katılmasaydı, bu genelleştirilmiş benzerleştirme mümkün olamazdı.” [3]

§-13. Bu görüşe katılıyoruz. Sussarey Sanchez de bu görüşü benimsiyor : “İki öznenin ellerindeki metaların sahibi olarak kabul edilmesi bir dış gücün, devletin, müdahalesiyle mümkündür” dedikten sonra, meta değiş-tokuşunun devletsiz, yani şiddet olmaksızın gerçekleşemeyeceğini söylüyor :

“Eşdeğerlerin değiştirilmesi, eşitliğin ya da iki ekonomik öznenin eşitlenmesinin ön şartıysa…niteliksel olarak farklı iki ekonomik özne ancak ikisinden de farklı olan ve ikisini eşit kılan bir üçüncüye göre eşit olabilir. Farklı öznelerin eşitliği… bu eşitliği yaratan bir üçüncüye göre eşitsiz olmalarından geçer.” [4]

Böylece şiddeti devlet üstlenir. Ancak Sanchez ne yazık ki bu noktada durmuyor : Değiş- tokuşu mümkün kılabilmek için devlet, şiddetin yerini bizzat alıyor, yani kendini şiddete ikame ediyor. Sonunda, yine değiş-tokuşu mümkün kılabilmek için, içerdiği şiddeti dışavurmayan bir şiddet öznesi haline dönüşüyor. Mantık zinciri bir çıkmaza doğru ilerliyor. Politik şiddet, ekonomik şiddetin değirmeninde kaybolup gidiyor. Sınıfın sınıfa karşı şiddetini ve sınıf savaşını dışladığı için, bu görüşü haklı olarak eleştiren Pierre Salama, bu kez, bu yanlışa esasında bir doğrudan başlanarak ulaşıldığı gerçeğini gözardı ediyor. Devletin başlangıç noktasını sermayede görüyor. Devletin niçin metadan değil, sermayeden çıkarılması gerektiğini kanıtlayamıyor. Sanchez’in düşünce zincirine takılmakla yetiniyor. Öne sürdüğü temel teorik argüman özetle şu : [5]

A . Q1 = B . Q2 ile gösterilen meta değiş-tokuşu, bir mantık kategorisidir, fiktiftir, hayali bir ilişkidir. Para mantığının oluşmasıyla son bulan bir düşünce zincirinin ilk etabıdır. Demek ki eşit olmayanın eşitlenmesi bu analiz düzeyinde değil, bir kez değer genel formunu, para formunu aldıktan sonra gerçekleşir. Bu nedenledir ki reel ve genelleşmiş takas mümkün değildir. Metayı dolaşıma para sokar. Ancak, henüz para metayı dolaşıma sokmadan önce bile metaların değeri, para cinsinden ifade edilir. Efektif değiş-tokuş para aracılığıyla gerçekleşir. Değerle fiyat arasındaki farkı pazar tayin eder, bu fark üretimin toplumsallaşması sürecinden doğar. Bu süreç, tekil sermayelerin çarpıştığı soyutlama düzeyine tekabül ettiği için, devlet metaların değiş-tokuş ilişkisinden çıkartılamaz.

§-14. Bizce bu teorik argüman yetersizdir. Çünkü mantıksal çıkarsama yöntemi zaten salt soyut kategorilere dayanmaktadır. Mantıksal çıkarsama yönteminde, dünyada, işgücü ve ücret diye sadece iki meta, bu iki metanın bir kerecik değiş-tokuşuna aracılık eden tek bir deste para, tek bir fabrika, tek bir kapitalist ve tek bir işçi var. Ve tek bir sermaye var. Bu sermaye de soyut. Elbette bu soyutluğun altında zengin bir somutluk, sayısız meta, fabrika, kapitalist, işçi ve tekil sermaye yatıyor. Toplumsallaşmış üretim yatıyor. Her soyut unsur kendi başına bir toplumsallığı temsil ediyor. “Devlet metada vardır derken”, bunlar unutulmuş değil, yüksek soyutlama düzeyine taşınmış durumda. Yani Salama’nın sermayeden çıkarttığı devlet de soyut sermayeden çıkıyor. Devlet bu soyut sermayede varsa, onu teorik olarak önceleyen diğer soyut değer kategorilerinde de varolmalıdır. Diğer bir deyişle, devletin mantıksal çıkarsama yönteminde sermayede durulamaz, daha geriye, kaynağa gitmek gerekir. Bizce Salama bunun aksini kanıtlayamadığını oldukça açık bir biçimde itiraf da ediyor ve önce söyledikleriyle çelişerek bizim görüşümüze yaklaşıyor :

“Devletin mantıksal çıkarsaması, devlet sadece sermayeden sonra vardır, anlamına gelmez. Metanın genelleşmesi, parayı, sermayeyi ve devleti var kabul eder. Bu nedenle, sermayeden çıkartılan devletin, meta değiş-tokuşu anından itibaren, yanlız bu değiş-tokuşu garantilemek için değil ama aynı zamanda tesis etmek için de varolması, mantıksal çıkarsama açısından tutarlıdır.” [6]

§-15. Kapitalist devletin başlangıç noktası olarak meta yerine sermayeyi alan Salama’nın metodolojik hatası bizce bambaşka kaygulardan, teori dışı kaygulardan kaynaklanıyor. Önemli bulduğumuz kitabının bütünü ele alındığında, bu durum daha açık görülüyor : Üçüncü Dünya’ya bakıyor, kapitalist meta ilişkilerinin varlığını reddedemiyor. Bu ülkeler dünya kapitalist sistemiyle negatif entegrasyon içinde de olsalar [7] , kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu ülkelerdir. Ama bu ülkelerde sermayenin kıtlığı da bir gerçek. Bu durumda Salama bu ülkelerin devletlerine, sermayenin devleti “ünvanını” yakıştıramıyor. Önce kapitalist devletleri, metropol devletleri ve periferi devletleri diye ikiye ayırdıktan sonra, mantıksal yöntemin sadece metropol devletleri için geçerli olduğunu, metropol devletinin sermayeden çıkartılabileceğini, periferi devletlerinin ise mantıksal yöntemle sermayeden değil, varolan metropol devletlerinden çıkartılabileceği tezini ileri sürüyor. Kitabının temel tezi budur. Böylece tek bir realitenin iki parçası için, ikili bir teori ortaya çıkmış oluyor. Oysa metropol ve periferi aynı zaman/mekân kategorisine aittirler. Yani, aynı zaman diliminde, aynı üretim biçimine ilişkin olarak ve birbirlerine göre tanımlanabilen, teorik statüleri eşit kavramlardır. Periferi yoksa metropol de yoktur, metropol yoksa periferi de yoktur, birinin varlığı diğerinin tanımına içerilmiş durumdadır. Bu durumda metropol için bir devlet çıkarsaması, periferi için ayrı bir devlet çıkarsaması olamaz. Yöntem bölünemez. Mantıksal çıkarsama yöntemi böyle bir düaliteye izin vermez. Devletin mantıksal çıkarmasını meta kategorisinden başlatmak bu düaliteyi önler. Salama’nın yapmadığı budur.

§-16. Konunun bir yönü daha var. Salama’da bu ikiliğin, bu düalitenin en önemli dayanağı, periferideki sermaye birikiminin yetersizliğidir, dedik. Yani yazar, “Sermaye yok o halde devlet, metropol devletinden izdüşmüştür”, demiş oluyor. Böylece, sermaye birikimi tarihsel bir süreç olduğuna göre, sermayenin varlığı ve yokluğu ancak tarihsel planda bir anlam ve önem kazandığına göre, Salama, tarihsel yöntemle mantıksal yöntemi de zorla birbirine karıştırmış oluyor. Bu ciddi metodolojik hataya bir de ampirik gözlem hatası ekleniyor ve bu hata, metodolojik hatayı açığa vuruyor: Somutta metropol devletleri ve periferi devletleri diye iki ayrı grup kapitalist devlet yoktur, çünkü bir de yarı-periferi devletleri (orta-derecede gelişmiş ülkelerin devletleri) diye üçüncü bir grup var, ki bu grup Salama’nın tezinin hiçbir yerine oturmuyor ve bu tezi çürütüyor. O halde, kapitalist devletleri iki gruba bölüş, temel tezin, iki grup devletin farklı noktalardan çıkarımı tezinin, bir zorlaması oluyor. Yani önce tez kabul ediliyor, sonra da realite, bu teze uyacak şekilde algılanıyor. Gözlem deforme ediliyor. Bu noktalara tekrar değineceğiz.

§-17. Yarı-periferi devletlerinin bazıları kesinlikle metropol devletlerinden türememiştir, eski yerel üretim ilişkisinin devletleridir, yerel feodaliteden devralınmıştır. Kapitalizmlerini de büyük ölçüde kendileri geliştirmiştir. Bu nedenle aynen doğarken bağımsız doğmuş metropol devletleri gibi ele alınmalıdırlar. Ama kapitalizmlerinin gelişkinlik düzeyi itibarıyla da pekala Salama’nın periferi devletleri grubuna girebilirler.

§-18. Mantıksal çıkarsama yönteminin hiç kullanılmaması gerektiği görüşü, ya da tam aksi, gelişmişlik dereceleri ne olursa olsun tüm kapitalist devletler için geçerli olduğu görüşü, bizce daha tutarlı görüşlerdir. Örneğin Ernest Mandel, kapitalist devletin mantıksal çıkarsamasının, genelde devletin tarihsel çıkarsamasıyla çeliştiğini düşünüyor ve bu görüşünün bir iç tutarlılığı var :

“Özel mülkiyetin doğuşuyla çakıştığı için, devletin doğuşunun kökleri kısmen küçük meta üretimine içsel olan özel alan/sosyal alan ayrımına kadar gider…Yine de bu gözlemi fazla abartmamak gerekir. Devlet sermayeden eskidir. İşlevleri direkt olarak metaların üretiminden ve dolaşımından çıkartılamaz. Kapitalizm öncesi özgül toplumların devleti, hukuk normlarına uyulmasını garantileme işlevinden, ki hukuk normlarına uyulmadan meta üretiminin gelişimi gerçekten de imkânsızdır, tamamen başka işlevler üstlenmiştir. Özel mülkiyet, metanın değil toprağın özel mülkiyeti şeklinde ortaya çıkmıştır. Devlet, toprak sahiplerinin karşılıklı ilişkilerini, … sağlama alır.” [8]

§-19. Bu, Mandel’in görüşü. Devletin mantıksal çıkarsaması maddeci tarih anlayışının yerine ikame edilmediği sürece, iki yöntem arasında bizce bir çelişki yoktur. Ayrıca, mantıksal çıkarsama, politik bir hedefe hizmet eder : Kapitalist devletin özgüllüğünü çıplak biçimde ortaya sermek, kapitalist sömürüyü saklayan perdeyi yırtmak, ve işçi sınıfına şu veya bu kapitalisti değil, kapitalist sınıfın tümünü ve onun devletini hedef göstermek. Kapitalizm öncesi devletlerle ilgili masalların tarih diye okutulduğu bir ortamda, işçi sınıfı, kafasında, “o devletlerle”, “bu devlet” arasındaki bağı koparırsa bundan olsa olsa kapitalizm kaybeder, diye düşünüyoruz. Tabii bu düşüncemiz, şu teorik sorunu çözmüyor : Kapitalist devletin mantıksal yöntemle çıkarsaması, diğer yöntemle, tarihsel maddecilik yöntemiyle çıkarsaması karşısında nasıl bir teorik statüye sahiptir ? Kapitalizmin meta kategorilerine dayanarak yapılan bir çıkarsama, devlet teorisindeki tarihsel sürekliliği bozmuyor mu ? gibi bir soru da pekâlâ sorulabilir. Sürekliliği bozduğunu düşünenler, teorik araştırmayı derinleştirmelidir. Bu sorulara ışık tutması açısından, bizim de katıldığımız şu saptama oldukça ilginç :

“Tarihi maddeci açıdan kapitalizmi ve kapitalizm-öncesi üretim tarzlarını karşılaştırdığımızda, tarihi maddeciliğin temel ilkesi olan, « altyapı, üstyapıyı belirler» kuralının kavranmasında bazı güçlükler belirebiliyor. Bugün anladığımız anlamda «ekonomi», kapitalizm-öncesi üretim tarzlarında yoktu. Daha önceki üretim tarzlarında, toplumu başka düzeyler daha derinden belirliyordu. Nitekim Marx da, Yunan kentinin siyasetsiz, feodal ortaçağın ise Hıristiyanlık’sız düşünülemeyeceğini söyler.” [9]

Yani “Bugün anladığımız anlamdaki” ekonomiyi, kapitalist üretim biçimiyle bağlarsak, bu üretim biçimine karşılık gelen kapitalist devleti, bu ekonominin “kökü” olan metadan çıkarsamada teorik bir sakınca kalmamış olur.

*

Dip notlar :

1 . Jacques VALIER, Une critique de l’économie politique, Cilt II, (Ekonomi Politiğin bir Eleştirisi), Maspero, 1982, Paris, s. 20-21

2 . Henri LEFEBVRE, De l’Eta – Tome III : Le mode de production étatique, (Devlet serisi – Cilt III : Devletsel Üretim Biçimi), UGE 10/18, Paris, 1977, s. 24

3 . Henri LEFEBVRE, agy., s. 33

4 . Sussarey SANCHEZ, La forme marchandise et la forme Etat, critique de la théorie de la dérivation, (Meta formu ve devlet formu, çıkarsama teorisinin eleştirisi, Thèse IEDES, Paris, 1982, s. 49

5 . Gilbert MATHIAS, Pierre SALAMA, L’Etat surdéveloppé : Des métropoles au tiers monde, (Aşırı Büyümüş Devlet Metropollerden Üçüncü Dünya’ya), La Découverte /Maspero, Paris, 1983, s. 94 (Salama’nın yazdığı bölüm)

6 . Age, aynı yerde.

7 . Negatif Entegrasyon kavramı için Bknz : C, ADALI, Reel Kapitalizm, Marksist Eleştiri nº1, Kış ’96, Eleştiri Yayınları, İstanbul, s. 66-73

8 . Ernst MANDEL, Le troisième âge du Capitalisme , cilt III, (Kapitalizmin Yaşlılığı), UGE 10/18, Paris, 1976, çevrildiği kaynak : Der Spätkapitalismus‘, s. 172-173

9 . Miliband/Poulantzas polemiğini yayına hazırlayan Murat Belge’nin, bu kitapta Poulantzas’ın bir alıntısına düştüğü dipnottan (R. Miliband, N. Poulantzas, E, Laclau, Kapitalist Devlet Sorunu, İletişim Yayınları, İstanbul, 1990, s. 119).