Türkiye Kapitalizminin Arayışları

Bu makale, İktisat Dergisi’nin Ocak 1998 tarihli  375. sayısında yayınlanmıştır.

Türkiye kapitalizmi güçlü ve zayıf yönleriyle, lehine ve aleyhine çalışan dinamiklerin etkisi altında yavaş yavaş dışa açılıyor.(1)  Bu sürecin altında yatan nesnel temel, Türkiye’de kapitalizminin emperyalistleşecek bir düzeye gelmiş olmasıdır. Türkiye, bu nesnellik burjuvazinin kollektif bilincine yansıdığı ölçüde ve tanımı konjonktüre göre değişen bir coğrafyada alt-emperyalist bir güç olmak istiyor. Hegemonyasını kabul edecekler, payını verecekler, o da bölgede istikrarın kaynağı ve garantörü olacak, yani bir tür Pax turcica gerçekleştirecek, Avrupa alt-sistemine de bu yoldan girecek. Tabii bırakırlarsa.

§-1. Türkiye hedeflediği mekânda dünya kapitalizmine istikrar sağlayabilecek bir güç müdür ? Ya da başka bir deyişle, bu coğrafyada, kapitalist sömürünün sürekliliğini sağlayabilecek midir ? Türkiye’nin dünya kapitalist sistemi içindeki yerini ve arayışlarını bu temel sorunun cevabı belirleyecektir. Bütün sınıflar ve taraflar açısından !…

§-2. Dışına istikrar götürecek bir güç, önce kendi içinde istikrarı sağlamış olmalıdır. İç istikrarın temel ve tayin edici boyutu ekonomik boyuttur, siyasi ve sosyal istikrarın önşartı ekonomide istikrardır. İstikrarsız ekonomi siyasi istikrarsızlığı doğurur, doğan siyasi istikrarsızlık ise dönüp ekonomik istikrara gidişi önler. Bu karşılıklı durumun kalıcılaşması, sosyal istikrarı bozar ve bir toplumsal formasyonu dağılmaya kadar götürebilir. O zaman ilk soru Türkiye’nin kendi iç istikrarıyla ilgilidir.1euflag

§-3. Kapitalizmin tarihsel gecikmişliğinden gelen ve süreklilik arzeden, başta kaynak yetersizliği ve buna bağlı olarak yetersiz teknolojik düzey ve altyapı, teknoloji üretememe, büyüme-kalkınma ilişkisindeki deformasyon gibi yapısal zaafları bir kenara bırakalım. Türkiye ekonomisi, mali dengeler uğruna son 20 yılda 60’ın üzerinde “mini”-şok, beş “maksi”-şok yemiştir. Palyatif tedbirler, birikim sürecinde “yapısal” bir özellik kazanmıştır. Enflasyonun bu düzeyde 20 yıl seyrettiği başka bir ülke bulmak zordur. Mütevazı bir tahminle resmi ekonominin üçte bir büyüklüğüne ulaşan kayıt-dışı ekonomi ciddi ve vazgeçilemez bir finansman kaynağı olmuştur. Türkiye bir kara para yaratma ve aklama cennetidir. Kayıt-dışı ekonomi, enflasyon, vergi kaçırma ve binbir çeşit yolsuzluk, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi sürecinde bir tür ilkel birikim mekanizmaları olarak nesnel bir işlev görmektedir ve Türkiye kapitalizmi bunlara muhtaçtır. Ücretlerin ulusal gelir içinde gerileyen payı, açık/gizli işsizlik, bölgesel farklılıkların ve kirli savaşın doğurduğu yığınsal iç göçler, toplumu allak bullak etmektedir. Devlet, hukuk alanı dışında kalan ama üzerinde zımnî toplumsal kabulün bulunduğu illegal alanının da ötesine, burjuva hukukunun ötesinin de ötesine geçmiştir. Baskı rejiminin ve kirli savaşın finansmanı için kayıt-dışı ekonominin içinde kendine özel bir “kriminel ekonomi” yaratmıştır. Yargının bağımsızlığı yokedilirken, yasama yürütmenin güdümüne girmiş, parlamento karar merkezi olmaktan çıkmıştır. Doğan boşlukta otonomilerini ele alan devlet aygıtları arasında koordinasyon ve uyum yerini dağınıklık ve polarizasyona bırakmıştır. Hakim sınıflar artık eskisi gibi yönetemez olmuştur. Öte yandan halkın bitmez tükenmez sıkıntılarını ve çilelerini militan demagojisiyle alabildiğine sömüren islami hareket, toplumu bir karanlığa sürüklemek için çırpınmakta, kapitalizme karşı savaşacak insan malzemesini bozmaktadır.

Genel hatlarını kabaca çizmeye çalıştığımız bu tablo, istikrarlı bir ülke tablosu değildir. Bu durumda bugün için burjuvazinin alt-emperyalistleşme projesi, bölgede yoğunluğu değişken bir destabilizasyon perspektifini, en azından potansiyel olarak içinde taşımaktadır. Irak sınırının sık sık ihlal edilmesi, su silahının her fırsatta hatırlatılması, kaynaksızlıktan yakınırken yoğun silah ithalatı ve gelişen silah sektörü, Türkî cumhuriyetlere ve Balkanlara gönderilen asker-polis uzmanlar, ülke dışına asker gönderme konusunda rahatlık vb, bu potansiyelin bazı göstergeleridir.

§-4. İşte bu istikrarsız ülke, varolan değişik bölgesel bloklara ve uluslararası organizasyonlara katılma, çok farklı ülkelerle ikili ve çok yönlü ilişkiler geliştirme ve yeni bölgesel yapılar yaratma girişimleri sayesinde, Gülten Kazgan’ın gözlemiyle, ” (belki de) dünyada en fazla dış ilişkisi olan ülke” konumuna yükseldi. (2)

Bir düzeyden bakılınca bütün bu ilişkiler, dar anlamda Türkiye’nin dünya pazarından ticari pay kapma savaşıyla geniş anlamda da hegemon güç olmak istediği mekânla ilgili açılış stratejisi hedefleridir. (3) Başka bir düzeyde ise, Türkiye’nin küreselleşme süreçlerine entegrasyonuyla ilgilidir. Bu entegrasyon ise yörüngesinde bulunduğu alt-sisteme entegrasyondan geçiyor. (4)
Bu nedenle bu ilişkilerin tümü, esas olarak, Avrupa’yla bütünleşmede Avrupa’ya karşı bir pazarlık gücü oluşturuyor. Avrupa’nın önüne diktiği engelleri, salt tek taraflı tavizlerle, yalvarmayla yakarmayla, diplomasi kulislerindeki manevralarla ve kamuoyuna yönelik propagandalarla aşamayan Türkiye, Avrupa’yı bölgesel bir güç olarak zorlamak istiyor. Çünkü Türkiye kapitalizminin tarihsel perspektifi Avrupa’dır. Türkiye’nin bölgesel ilişkileri ve girişimleri de, ağırlıklı olarak Avrupa perspektifi etrafına örülüdür. (5) Önce Türkiye’nin bölgedeki durumu nedir, onu görelim.

§-5. “Adriyatik’ten Çin Denizi’ne kadar uzanan Türk dünyası” söyleminin kof bir şoven propaganda olduğu çabuk ortaya çıktı. Türk milliyetçiliği, Sovyet geçmişinin mirasının ağırlığını koruduğu Orta-Asya’da fazla bir heyecan uyandıramadı. Sovyet deneyimi, “Türk Dünyası”ndaki verileri ciddi bir biçimde koşullandırmıştır, Türkiye’nin böyle bir geçmişi yaşanmamış saymaktaki ısrarı boştur. Bu ülkelere kıskanılası bir demokratik-laik devlet modeli sunmadığı da açık. Ayrıca, dışlarındaki dünyayla, hele ABD’yle devlet düzeyindeki bağlarını ille de Türkiye kanalıyla kurmaları gerekmiyor. Türkiye Kafkaslar’da da fazla bir varlık gösteremedi. Azerbaycan-Ermenistan savaşında, Çeçenistan isyanında istediği ölçüde taraf olamadı.

Orta-Asya’da ve Kafkasya’da karşısında Rusya var, Azerbaycan ve Türkmenistan ayrıca İran’ın da nüfuz alanı içinde. Türkiye’nin, doğal gaz ve petrol boru hatlarından rant kapma girişimleri sonuçsuz kalabilir. Rusya büyük bir güç ve bölgede tayin edici tüm gelişmelerin altında Türkiye-Rusya dengesini görmek mümkün. Bu iki devlet bir yakınlaşıyor bir çatışıyor. Türkiye Batı’dan itildiği dönemlerde kuzey komşusuna yaklaşıyor, Batı’ya çekildiği dönemlerde ondan uzaklaşıyor. Bu bağlamda, Karadeniz projesi, Türkiye-Rusya arasındaki zıtlaşma ve uyumun, çatışma ve işbirliğinin mekânını belirliyor. Dengeler çabuk değişiyor ve bugün için Rusya lehine, Türkiye aleyhine bir konjonktür söz konusudur. (6)2ancient

Balkanlara gelince, güncel durumdan ötürü bu bölgede barışa ve istikrara katkı yapacak bir güç, caydırıcı bir güç olduğunu Avrupa’ya göstermek zorunda kaldı. Avrupalılık iddiası bunu gerektiriyordu. Sonuçta Türkiye, ABD’nin ortaya koyduğu iradenin peşinden giderek de olsa, kendini Balkanlarda Avrupa’ya kabul ettirdi . (7)

Türkiye’nin “hegemonya” hayallerinin en boş olduğu bölge, üzerinde GAP kılıcını salladığı Ortadoğu’dur. Türkiye’nin bu bölgedeki dış politika açmazı şudur : Bölgesel güç olabilmek, kendi politikalarını geliştirebilmekle mümkün. Oysa tam da bu aynı mekân, “ne yazık ki” dünya kapitalist sisteminin hegemonu ABD’nin de çok özel bir ilgi alanıdır. Petrolden dolayı dünyadaki en stratejik bölgedir. ABD, bölgeye kendi emperyalist çıkarları çerçevesinde bir istikrar dayatıyor. Dünya kapitalizmi ABD hegemonyasını kabul ettiği için bu dayatma, tek tek diğer emperyalist ülkelerin aleyhine unsurlar taşısa da, dünya kapitalist sisteminin en genel çıkarına uygundur. ABD’nin hegemonyasında gerçekleşen Körfez savaşında pasif kalan emperyalist ülkeler, sonuçta savaştan galip değil ama kazançlı çıktılar. ABD’nin, bölgedeki çıkarlarını ve politikasını yalnızca ABD saptıyor. Başka güçlere bu konuda bir politik manevra alanı yoktur. Bu durumda Türkiye’nin emperyalistleşme stratejisi, alt-emperyalistleşme stratejisi olmak, her verili anda ABD’nin çizgisine uyum göstermek zorundadır. (8) Özellikle en keskin sol çevrelerde, Washington’da “emperyalist” adlı birinin düğmeye basmasıyla Ankara’da “işbirlikçi” denen birinin verilen emri derhal yerine getirmesi şeklinde algılanan ABD-Türkiye ilişkilerine bu aşırı ilkel görünümü veren nesnel durum budur. Ama o zaman da bölge ülkeleri bir Pax Turcica‘ya niçin katlansın ? Bedeli neyse ödeyip istikrarı isteyecekleri, sıkıntılarını, şikâyetlerini iletecekleri “merci” ABD’dir, “taşeron”dan ne elde edebilirler ? Devreye girmesi veya devrede olması onlara ne kazandırır ? Demek ki bölgede hegemon ülke olmak için ABD’nin bölgedeki politikalarıyla araya gözle görülür bir mesafe koymak gerekiyor. Bu da büyük güç gerektirir, o da Türkiye’de yok. Gelişmeler de bunu kanıtlıyor. Körfez Savaşı’nda kraldan çok kralcı davrandı ve bölge ülkelerinden ve halklarından soyutlandı. Bir kazancı da olmadı. Üstelik, hiçbir hukuksal dayanağı kalmadığı halde sürdürülen Irak ambargosu ticaretini fena vuruyor, ama sızlanmaktan öteye gidemiyor. Güney Kürdistan’la ilgili hiçbir politik çözümü masaya getirebilecek güçte değil. Kendini en dolaysız ilgilendiren Kıbrıs konusunda bile çaresiz kalıyor. Bugün Netanyahu eliyle durdurulan Filistin-İsrail barış sürecini uzaktan seyrediyor. Daha da kötüsü, İsrail’e karşı bütün Arap dünyasının nefretinin en yoğunlaştığı bir anda bu azılı gerici İsrail hükümetiyle işbirliğine girdi. Ortadoğu’da müthiş patlayıcı madde birikiyor ve Türkiye, değil bölgede hegemon güç olarak sahneye çıkmak, gelişmelerde taraf bile olamıyor. İlişkileri ticaret mantığını aşamıyor.

§-6. Sonuç olarak, Türkiye burjuvazisi, alt-emperyalist güç olmak istediği mekânı nasıl tanımlarsa tanımlasın önü oldukça kapalı görünüyor. Avrupa’ya karşı bölgede elini güçlendiremeyen Türkiye, dolaysız yaklaşımları yine öne çıkarıyor. Hem AB yönetim organları, hem Avrupa iş dünyası, hem de ABD nezdinde diplomatik manevralara hız veriyor. Ülkeye yerleşmiş Avrupa çıkışlı tekelleri kendine doğal müteffik seçmiştir. NATO üyeliğini şantaj olarak kullanmak gibi aptalca blöfler dahil her türlü taktiğe başvuruyor. Devlet eliyle geliştirilen islami politik hareketi AB’ye karşı, “Beni almazsanız Türkiye radikal islama kalır” şantajında kullandı. “Beni dışlarsanız, Türkiye’nin potansiyelini Avrupa dışı sermayeye, ABD’ye, Japonya’ya, Uzak-doğu’ya açarım”, tehdidini yapıyor. Avrupa üyeliğini, alt-sistemler arası rekabet bağlamında da sunuyor. (9) Türkiye’nin bir de, “bu yaptığınız kalleşlik” şeklinde tercüme edilebilecek bir yakarışı var : Avrupa, Türkiye’yi dışlamayı sürdürmesi halinde, ülkenin kötü stratejik seçiminin “sorumluluğuna” ortak olacaktır, çünkü Türkiye ekonomisi, 1963’ten beri bilinçi bir şekilde, Avrupa üyeliği varsayımına göre yönlendirilmiştir.

§-7. Türkiye burjuvazisi, Avrupa’yla bütünleşme yönünde kalıcı bir irade sergiliyor. Avrupa’yla zıtlaşma/yakınlaşma, kopuş/birleşme yaşanıyor, Türkiye’de hükümetler gelip gidiyor, bu inatçı ısrar sürüyor 10 . Bu ısrar önce ekonomik, sonra da politik ve sosyal kaygulardan kaynaklanıyor. Türkiye dış ticaretinin yaklaşık yarısını Avrupa Birliği ülkeleriyle yapmaktadır. Yani açılış stratejisinin ticari ekseni Avrupa pazarıdır. AB üyeliğinden Türkiye kapitalizmi bir bütün olarak çok kazançlı çıkacaktır.

Ekonomik düzeyde, Türkiye, üye olduğu anda AB bütçesinin %25’ten fazlasını oluşturan sosyal ve bölgesel fonlardan derhal yararlanacaktır. AB bütçesine katkısının (bütçenin %2,7’si) yaklaşık 5 katına yakını (bütçenin %13’ü) Türkiye’ye ayrılacaktır. (11) Bu oran Yunanistan için 1’e 4’tür, yani Türkiye Avrupa bütçesinden en fazla yararlanan ülke olacaktır. AB bütçesinin en büyük harcama kalemi (bütçenin %60’ından fazlası), Ortak Tarım Politikası’nın finansmanına ayrılmıştır. Üye Türkiye bu kalemden, 3.5 – 4.2 milyar ECU’luk bir kaynağa kavuşacaktır. (12) Avrupa’ya entegrasyon, ileri teknoloji transferini ve kalifiye emek formasyonunu kolaylaştıracaktır. Türkiye Avrupa’ya ucuz emek ve işsiz “ihraç” ederek ülkede istihdam talebi üzerindeki baskıyı hafifletecektir.

Politik düzeyde ise, AB üyeliği, bir yandan Türkiye’de politik istikrarın garantörü olacak, diğer yandan iç sorunları bir ölçüde Avrupa’nın sorunu haline getirecektir. Üç askeri darbe yaşayan bir ülke için bu rahatlatıcı bir perspektif olsa gerek. (13) Türkiye, demografik ağırlığı sayesinde, Avrupa Parlamentosunda en fazla sayıda parlementeri olan ülkelerden biri olacaktır. Kurumsal yapısı giderek yerine oturacak bir Avrupa alt-sisteminin karar mekanizmalarında Türkiye’nin ciddi bir yeri olacaktır. Bu durumda Türkiye Avrupa’yı, bölgede hegemon güç olma sürecinin içine çekebilecektir.

§-8. En alttaki nesnel gerçekliğe bakarsak, Türkiye bir Avrupa ülkesidir. Eşiktir, beşiktir, köprüdür vb ama bir Avrupa ülkesidir.3euwithbook

Önce coğrafi olarak. Çünkü bir Balkan ülkesidir. Doğu Trakya’daki topraklarından dolayı değil, boğazlardan dolayı. (14) Boğazlar, Balkan ülkelerinin ve diğer Karadeniz ülkelerinin tüm dış ilişkilerinde, ağırlığı değişken ama kendisi kalıcı bir jeostratejik faktördür.

Sonra tarihsel olarak. Osmanlıların varlığı son altı yüzyıllık Avrupa tarihini şekillendiren çok önemli bir faktördür. Sürekliliği olan bir faktördür, yani Hunlar’ın, Barbarların Avrupa’yı istilasına benzemiyor. Nasıl Avrupa bir kenara atılarak Osmanlı tarihi anlaşılamazsa, hatta öğrenilemezse, Osmanlıların varlığından soyutlanmış bir Avrupa tarihi de olamaz. Bugünkü Avrupa’nın şekillenmesinde Osmanlıların tarihsel bir payı ve sorumluluğu vardır. Çoğu kez negatiften de olsa. Üstelik sonuçları da halen sürmektedir. (15) Bugün Dünyanın en istikrarsız bölgeleri, Osmanlı’nın atılıp, çekip veya çöküp gittiği yerlerdir (Balkanlarda Bosna-Hersek, Kosova, Makedonya, Arnavutluk, Kafkaslar, Ortadoğu’da Filistin, Irak). Yani kısacası, Türkiye ve Avrupa ortak bir tarihe sahiptir. Fatih’ten bu yana, Osmanlı kendini Bizans’ın devamı olarak görmüş, Avrupa’nın bir parçası saymıştır.

§-9. Bu iki nesnel veriye Avrupa dar, Türkiye geniş anlam yüklüyor. Avrupa Türkiye’yi dışlarken Türkiye Avrupa’ya yapışıyor.

Avrupa için Türkiye salt Avrupa’nın güvenliği için önemlidir. Bunu Avrupa Parlamentosu açıkça dile getiriyor, Türkiye’nin rolünü Ortadoğu radikalizmi ve Kafkasya’daki istikrarsızlıkla Avrupa arasında bir tampon bölge (buffer zone) olarak tanımlıyor. Sosyalizm “tehlikesinin” ortadan kalkmasıyla ortaya çıkan konjonktürde Türkiye’nin jeostratejik öneminin azalmadığını aksine arttığını ileri sürüyor. Esasında, Avrupa Birliği yöneticilerinin Türkiye’nin jeostratejik önemine sürekli ve yer yer abartılı vurgusu, Türkiye’yi Avrupa dışında tutma söyleminin bir parçasıdır. Türkiye’nin rolünü Avrupa’nın güvenliği sorunuyla sınırlamak, ekonomik ve politik entegrasyonun önünü kapamak amacını güdüyor ve Türkiye’yi dışlamak niyetini saklıyor. (16)

Türkiye ise, Avrupa’nın ekonomik birliğinin, ama bundan da önemlisi siyasi birliğinin, Türkiye’siz gerçekleşemeyeceğini öne sürüyor. Ekonomik ve politik çıkarların uyuşması bir yana, Bizans’a, Eski Roma ve Yunan’a kadar inen ortak bir kültürel miras söz konusudur. (17) Bunun üzerinde gelişen batılılaşma süreci yeterli ölçüde derinleşmiş ve Türkiye, kurumları, toplumsal değerleri ve başat yaşam tarzıyla, Avrupa’lı kimliğini haketmiştir. Mirasta ortak kaderde de ortaktır (18) ve bu kader birliğinin çözemeyeceği sorun yoktur.

§-10. Avrupa Türkiye’yi dışlarken sadece somut gerekçelerden hareket ediyor. Malumun ilanı olacak ama bu noktada yine de altını çizelim : Avrupa’nın bu üyelikten kazancı kaybını geçtiği an Türkiye üyeliğe alınacaktır, bugün kaybı daha fazladır.

Bir grup gerekçe Türkiye’den bağımsız olarak, Avrupa alt-sisteminin kendi iç entegrasyonuyla ilgili sorunlardır. Maastricht, politik entegrasyona doğru gidileceği yolunda kollektif bir irade ortaya koydu. Ama bu alt-sistemin üstyapısı, ulus-devletten alt-sistem devletine geçiş süreci, kurumsal yapılar vb hâlâ belirsizdir, tanımsızdır. Berlin Duvarı’nın çöküşünden sonra Avrupa’nın politik mimarisiyle ilgili senaryolar çoğaldı ve kavramsal kargaşayı körükledi : Atlantik’ten Urallar’a uzanan Avrupa, Avrupa Ortak Evi, Avrupa konfederasyonu, federal Avrupa, iki vitesli Avrupa entegrasyonu, değişken geometrili Avrupa, konsantrik dairelerin Avrupa’sı, 33’ler Avrupa’sı, Kıtasal Avrupa Birliği vb. Avrupa alt-sisteminin yapısı üzerinde konsensusun bulunmadığı bu ortamda, Türkiye’nin konumu daha da kendine özgü bir konum haline geliyor (19) , AB sınırlarını “sıcak” bölgelere doğru çekiyor.

İkinci grup gerekçe Türkiye özeliyle ilgilidir.

Avrupa için en başta emeğin serbest dolaşımı sorunu var. Gerçekten de, Türkiye’de milyonlarca emekçinin, işsizin çilesi ve Avrupa’daki sosyal devlet uygulaması, serbest dolaşımı, tek yönlü ve yığınsal bir emek göçüne dönüştürecektir. Türkiye’nin nüfus artış hızı ve açık-gizli işsizlik oranı, bu göçü kalıcılaştıracak, Avrupa’da işsizliği, varolan politik ve sosyal sorunları azdıracak bir faktördür. Sağlık, eğitim, altyapı başta olmak üzere birçok alanda Türkiye’yle diğer OECD ülkeleri arasında büyük farklar vardır. (20) Türkiye’nin üyeliğiyle bu farklar Avrupa aleyhine işleyecektir. Yabancı düşmanlığının estiği ve estirildiği bir Avrupa’da, din unsurunun etkisi altında, kültürel entegrasyon da bir sorun olacaktır.

Türkiye’deki yüksek enflasyon oranı ve ekonomik istikrarsızlık AB’nin mali dengelerini olumsuz yönde etkileyecektir.

Türkiye’de bölgesel farklılıklar çok büyüktür, AB ülkeleriyle kıyaslama bile yapılamaz. (21) Bu durum bir kısır döngü anlamına, iç/dış kaynakların optimal dağılmadığı, optimal dağılmayan kaynakların da bölgesel farklılıkları derinleştirdiği, anlamına gelir. Türkiye’nin AB’ye girişi mali açıdan büyük bir yük getirecek, bölgesel yardım fonlarını zorlayacaktır ve optimal kaynak dağılımı garantisi de vermeyecektir.

Kendi savundukları rekabet mantığına ters düşen gerekçeler de var. Avrupa Türkiye’yle rekabet edemeyeceğini düşündüğü tekstil, cam, demir-çelik gibi bazı sektörleri korumak istiyor.

Türkiye’de kişi başına GSMH düşüktür, bu da göreceli olarak pazarı daraltmaktadır. Nihayet, endüstri ve tarımda standardizasyon sorunu henüz çözülmemiştir, ve bu durum teknolojik uyumsuzluğa yolaçar.

Politik gerekçeler ise Kıbrıs sorunu, ki çözümünü fiilen Avrupa engelliyor, Kürt sorunu ve rejimin anti-demokratik yapısı ve uygulamalarıdır. Türkiye Kürt sorununda barışçıl çözümü reddediyor. Dünyanın en anti-demokratik ülkeleri arasındaki yerini de koruyor ve eleştirilere de kulak asmıyor.

Bu gerekçelerden de anlaşılacağı gibi, AB’nin, bir üye ülkenin bazı sorunlarının AB içinde ve sayesinde çözüleceği varsayımı Türkiye dışındaki ülkeler için geçerli. Açıkça söylenmemekle birlikte, Türkiye’yi kapsamıyor. Çünkü bugün, Batı Avrupa, Ortadoğu ve eski sosyalist ülkelerin karşı karşıya kaldığı sorunların hemen hemen tümü aynı zamanda Türkiye’nin de sorunudur. Avrupa’ya fazla geliyor.

§-11. Türkiye tarafı ise, Türkiye’nin Avrupa’ya ne kadar ihtiyacı varsa Avrupa’nın da Türkiye’ye o kadar ihtiyacı vardır, tezini savunuyor. Ancak somut kanıtları, Avrupa’nın ters yöndeki somut gerekçeleri kadar inandırıcı olamıyor. (22)

Önce, Türkiye’nin Avrupa sermayesine ucuz işgücü sağlayacağı tezi var. Bu tez iki yönden zayıf kalıyor. Birincisi, birçok Doğu Avrupa ülkesine kıyasla, Türkiye’deki işgücü çok ucuz değildir. Konjonktür değişince Türkiye’nin ucuz işgücü cenneti olduğu günler geride kaldı. İkincisi, Avrupa bu ucuz işgücünü Avrupa’da değil Türkiye’de istiyor. Bunun için de Türkiye’nin Avrupa’ya siyasi entegrasyonu gerekmiyor. Öte yandan uluslarötesi tekellerin önünde zaten bir engel yok. Serbest dolaşımla Avrupa’ya çıkacak işçi ise, Türkiye’deki değil Avrupa’daki ücreti isteyecektir. Ancak yaşlanan Avrupa’nın genç periferi nüfusuna giderek daha fazla ihtiyacı olacağı da bir gerçek.

İkincisi, Türkiye’nin üyeliğinin Avrupa’ya ek bir yük getirmeyeceği tezidir. Türkiye ekonomisi olgun bir ekonomidir, dışardan çok büyük çapta bir kaynak enjeksiyonuna muhtaç değildir. Bu kısmen doğrudur. Türkiye kapitalizmi kendi iç dinamiklerini yaratabilmiş ve ortaya dinamik bir özel sektör çıkarabilmiştir. Ancak bu gelişmede dış borçlanmanın ve yatırım malları ithalinin rolü küçümsenemez.

Üçüncüsü, üyelik, özel yabancı yatırımlar için gerekli ekonomik ve politik istikrarı getirecektir. Bu ise Avrupa sermayesine, Avrupa’da ulaşabileceğinden daha yüksek bir rekabet gücü ve 60 milyonluk bir pazar verecektir. Bu tez birkaç yönden zayıftır. Birincisi, Avrupa sermayesinin Türkiye’ye gelmesi için Türkiye’nin Avrupa üyeliği olmazsa olmaz bir koşul değildir. İkincisi, 60 milyonluk pazar, reel değil potansiyel bir pazardır. Altyapı yetersizliği ve alım gücünün düşüklüğü bu pazarı daraltmaktadır. Üçüncüsü, Avrupa sermayesinin gideceği birçok ülke var. Üyelik, Türkiye’ye yabancı sermaye girişini garantilemek bir yana, Türkiye’den dışarıya sermaye kaçışına neden olabilir. (23)

Dördüncüsü, Türkiye’nin aynı zamanda bir hammadde üreticisi olduğudur. Bu doğrudur. Avrupa ülkeleri, bir sanayi politikası olarak bazı endüstrilerin Türkiye’ye doğru delokalize edilmesini uygun görürse ve enerji sorunları çözülürse, lokal endüstrilerin dışa karşı yeterli otonomileri olacaktır.

Türkiye, Avrupa’nın politik taleplerini fazla dikkate almıyor. “Türkiye’de ulusal sorun yoktur” ya da “Bizde anti-demokratik uygulamalar var da sizde yok mu ?” yollu yüzsüz savunmaları bir kenara bırakırsak, Türkiye’nin, Avrupa’nın rejimle ilgili suçlamalarına karşı hiçbir savunması yoktur. Bu suçlamalar hangi amaçla getirilirse getirilsin, ne denli çifte standartlı ve ikiyüzlü olursa olsun sonuç değişmez : Tükiye’de rejim, Avrupa’ya karşı değil kendi halkına karşı suçludur.

§-12. Türkiye üyelikte sadece ısrarlı değil, ayrıca telaşı da var. Yakın bir gelecekte Avrupa alt-sisteminin yörüngesinde yeralıp da AB’den dışlanan ülkeler, bugünden çok daha ağır ve ciddi ekonomik sorunlarla karşılaşacaklardır. Türkiye’nin üyelikte ısrarının ve telaşının asıl nedeni budur. Eli zayıfladıkça “Üyelik, her ne pahasına olursa olsun üyelik!” anlayışı öne çıkıyor. Gümrük Birliği tek taraflı büyük bir tavizdi (24), yarın serbest dolaşım hakkını askıya almak gibi, entegrasyonun kendince ikincil yönleriyle ilgili tavizler de verecektir. Türkiye kapitalizmi açısından bugün, AB üyeliğinin astarının yüzünden pahalıya geleceği bir nokta yok gibi görünüyor.

Avrupa’yla Türkiye arasında bir bilek güreşidir gidiyor. Avrupa Türkiye’yi iterken, Türkiye’nin üyeliğinden kısa ve orta vadede doğacak kendi somut kayıplarını öne çıkarıyor, Türkiye ise, üyeliğinin Avrupa’nın bütünü açısından uzun vadeli hatta tarihsel kazançları vurguluyor. (25) Bu farklılık, Türkiye’nin Avrupa kimliğinin anlamıyla ilgili, daha önce belirttiğimiz yaklaşım farkından doğuyor. Türkiye, Avrupa’nın geleceği konusunda, birçok AB ülkesinden, yani Avrupalı’dan, daha Avrupalı bir vizyona sahip görünüyor. Üyelik konusunda ülkede varolan toplumsal konsensus, kuyrukta Türkiye’nin sürekli önüne geçilmesini sonsuza dek kaldıramaz. Avrupa blokajı sürdükçe, bugüne kadar batısız batılılaşmaya aldırmayan Türkiye, bugünden sonra batıya rağmen batılılaşmaya bile alışabilir.

§-13. Son olarak da işçi sınıfının konuya nasıl yaklaşması gerektiğine kısaca bakalım.

Avrupa entegrasyonunun başını Avrupa tekelci burjuvazisi çekiyor, süreç onun hegemonyası altında yürüyor. Yani bugünkü gidişle Avrupa Birliği, Avrupa tekelci sermayesinin birliğidir. Ancak, Avrupa’nın toplumsal entegrasyonunun ele alınacağı soyutlama düzeyiyle, bu entegrasyonun hangi sınıfın iktidarı altında, nasıl bir güç ilişkisi içinde, nasıl bir içerik ve biçimle, ne şekilde ve kimin hegemonyasında yürüdüğünü inceleyen soyutlama düzeyi birbirinden farklıdır. Birincisi ağırlıklı olarak tarihseldir. Bir gün Avrupa işçi sınıfı iktidara gelse, Avrupa entegrasyonu adına eksik yanlış ne varsa onu tamamlayarak, düzelterek işe başlayacak, entegrasyonu geri çevirerek değil. Çağlar boyu işleyen bu sürecin, üretim tarzından göreli bağımsız yönünü görmek önemli.

Avrupa, genelinde son derece kanlı, barbarlıklarla dolu iki bin yıllık bir tarihsel süreçte birleşiyor. Bu süreçte Sezar’ın, Şarlman’ın, Napolyon’un, Hitler’in elini görmek mümkün.

Türkiye’nin Avrupa’nın bir parçası olma çabası da, fetihlerle, savaşlarla, diplomasiyle, işgöçüyle, silâhlı silâhsız biçimlerle en az yedi asırdır yürüyen bir tarihsel süreç.

*

Avrupa’yla bütünleşme, tarihteki ağırlığı ve yeri itibarıyla, Türklerin Anadolu’ya girişi, Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıkışı, Tanzimatın ilanı, monarşinin ve hilafetin kaldırılıp Cumhuriyetin ilan edilmesi ölçeğinde bir tarihsel olaydır. Yani Avrupa’yla bütünleşme, uzun bir tarihsel dönem içinde ele alındığında, Türkiye toplumunu bu saydığımız olaylar kadar derinden etkileyecektir. Biz sosyalist bir Avrupa istiyoruz. Avrupa işçi sınıfı ve onun bir parçası olan Türkiye işçi sınıfı, Avrupa alt-sisteminin inşasına emekten yana bir içerik ve biçim kazandırmak için, tekelciliğin bu süreç üzerindeki hegemonyasını kırmak için, bu süreci tarihsel durağına, sosyalizme götürmek için savaşıyor ve savaşacaktır.

***

Metin içi notlar:

(1) Türkiye tekelci burjuvazisinin, 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlattığı, gerekli ilk siyasi itkisini 12 Eylül darbesinden alan ve günümüze kadar gelen süreçte, Türkiye kapitalizmini küresel dinamiklere açacak ve iç pazarın dünya pazarına entegrasyonunun önündeki engelleri kaldıracak yeni bir sermaye birikim modelini yerleştirmeyi, ve bu modelin öngördüğü üstyapısal ve sosyal dönüşümleri gerçekleştirmeyi hedef alan stratejisini, açılış stratejisi olarak tanımlıyoruz. Soğuk savaş konjonktürünün dengeleri ve istikrarı içine doğan bu strateji, bugün bambaşka bir konjonktürde yürüyor. Ücretleri baskı altında tutmayı kolaylaştıran ve böylece ücretli emeğe saldırıları sürekli kılan iç politik koşullar sayesinde Türkiye, bu dönemde, ekonomik ilişkiler içinde bulunduğu ülkelerin çoğundan daha yüksek büyüme hızlarına ulaştı.

(2) G. KAZGAN, Türkiye’nin Dış Ekonomik İlişkilerinde Beklentiler : Genel Bir Değerlendirme panelindeki konuşması, Türkiye’nin Dış Ekonomik İlişkilerinde Yeni Ufuklar konulu Uluslararası Seminer, 24-25 Şubat 1992, İSO Yayın nº 1992/6, Istanbul, 1992, s.114

Türkiye’nin Karadeniz, Balkan, Doğu Avrupa, Kafkasya, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Orta-Asya ülkeleriyle, gerek devletlerarası düzeyde gerekse özel sermayeler düzeyindeki ilişkileri yıllardır günlük basından izlenegelmektedir. Burada bunları tekrarlamayacağız.

(3) Örneğin,başını Türkiye’nin çektiği Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi (KEİB) projesi bu çerçevede önemli bir örnektir. KEİB, Avrupa Birliği (AB) gibi pazar yoluyla bir bütünleşme değil, birbirini tamamlayan üretken yapılar yoluyla, ki bu özellik dolayısıyla KEİB mal akışı yaratamaz, olsa olsa varolan akışın yönünü değiştirir, gerçekleşecek işlevsel bir bütünleşmedir. Bu durumda Deniz Akagül, Semih Vaner’in de belirttiği gibi, bir Karadeniz Gümrük Birliği’nin oluşturulması zordur (Bk D. AKAGÜL, S. VANER, Peut-il se constituer un sous-ensemble régional autour de la mer Noire ?, (Karadeniz Çevresinde Bölgesel bir Alt-birlik oluşabilir mi ?) CEMOTI, Cahiers d’Etudes sur la Méditerranée Orientale et le monde Turco-Iranien içinde, n° 15, ocak-haziran 1993, s. 9-49.

(4) Bu saptama bütün ülkeler için geçerlidir. Küreselleşme dinamikleriyle alt-sistemleşme süreçleri başka yerde incelendi (Bk : Coşkun ADALI, Günümüz Kapitalizmi ve Devleti Üzerine, Sarmal Yay, Istanbul, 1997). Bir nokta çok açık: Bölgesel örgütlülük, kıtasal (coğrafî değil alt-sistem anlamında) örgütlülüğün, o da küreselleşmenin yolunu açıyor. Uluslarötesi tekeller küresel stratejilerini varolan bölgesel yapıları hesaba katarak çiziyorlar. Yani, küreselleşme süreçlerine entegrasyon düzeyleri ne olursa olsun, bölgesel bir gruplaşmanın sermaye cezbetme potansiyeli tek ülkeye göre daha yüksektir. Bu durumda uluslarötesi tekeller, genişleyen AB’nin ülke ülke yerine bölge bölge bir yaklaşımı benimsemesini ve bir bölgeye ait olanlar içinde “en iyilerini” üye almasını tercih edebilirler. Bu konuda AB kurumlarına baskı yapacakları bile düşünülebilir. Örneğin Sükrü Elekdağ, KEİB’nin, bölgeye özel yabancı sermayenin gelmesinde çok önemli bir faktör olduğunu söylerken böyle bir düşünceden yola çıkmış olabilir. (Ş.ELEKDAĞ, KEİB’nin Türkiye Açısından Önemi Türkiye’nin Dış Ekonomik İlişkilerinde Yeni Ufuklar konulu Uluslararası Seminer, 24-25 Şubat ’92, İSO Yayın nº 1992/6, 1992, s. 28)

(5) Türkiye kapitalizminin sözcüleri, Türkiye’nin bölgesel girişimlerinin ana doğrultuyu, yani Avrupa perspektifini değiştirmediğini, her fırsatta, üstüne basa basa söyleme ihtiyacını duyuyorlar. Örneğin, KEİB’nin mimarı Şükrü Elekdağ adı geçen uluslararası seminerdeki konuşmasını, “Karadeniz İşbirliği yaklaşımı, hiçbir şekilde, Türkiye’nin Batı’ya veya Avrupa Topluluğu’na alternatif aradığı şeklinde yorumlanmamalıdır.” cümlesiyle bitiriyor. (Ş.ELEKDAĞ, agy, s.30). Bu seminerin açılış konuşmasında İstanbul Sanayi Odası YK Başkanı Memduh Hacıoğlu da şöyle diyor :

“Dış ekonomik ilişkilerde karşımıza çıkan yeni ufuklar çok önemli olmakla birlikte bizi Avrupa’nın dışına itmemelidir. Türkiye’nin geleceği Avrupa’nın içindedir. Son katılımlarla 400 milyona yakın nüfus ve muazzam satın alma gücüyle Topluluk Pazarı Türk sanayi ve tarım ürünlerinin doğal pazarıdır. Karadeniz projesi veya Türkî Cumhuriyetler, Türkiye’nin AT ile olan ilişkilerine alternatif değildir. Bunlar Türkiye’nin AT üyeliğini destekleyici, komplemanter, tamamlayıcı unsurlardır. Yoksa Türkiye AT’den vazgeçerek yeni bir arayış içinde değildir.” (İSO Yayın nº 1992/6, İstanbul, 1992, s. 5)

Nasıl komplemanter, nasıl tamamlayıcı ? Bir güç pozisyonu yaratarak, bir koz olarak…Ekonomik İşbirliği Örgütü’nü (EİÖ) canlandırıp genişletme, EFTA ile 1991’de imzalanan ticaret anlaşması, NAFTA ile serbest değişimi amaçlayan girişimler de hep Avrupa entegrasyonu hedeflidir. Türkiye’nin Ortadoğu’ya açılımlarında da, bu girişimlerin Batı’yla ilişkileri zayıflatmak anlamına gelmediği defalarca vurgulandı. Hatta hayali İslam Ortak Pazarı “projesi” bile bizce bu perspektife oturmakta, hayali olmakla birlikte en azından bir “niyet beyanı” özelliği taşımaktadır.

(6) Semih Vaner’e göre, Rusya, hem “arazideki” birikimiyle, hem de demografik, askeri ve ekonomik ağırlığıyla bölgedeki diğer ülkelerden çok daha güçlü bir konuma sahiptir ve yeni bölge düzenini, bu düzen bugün eğreti de olsa, en iyi anlatan terim Pax Russica‘dır. (Semih VANER, La Turquie et le “Sommet turc”, (Türkiye ve “Türk Zirvesi”), Le rôle géostratégique de la Turquie (Türkiye’nin Jeostratejik Rolü) içinde, Iris, Paris, 1995, p. 42). İşte bu güç konumundan dolayı Rusya, istikrarsızlığı bile bir politika haline getirebilir. Bir yazara göre Rusya’nın Kafkasya’da izlediği strateji kontrollü bir destabilizasyon stratejisidir, ve bu strateji yönetimin bir bölümünün değil, devletin iç bütünlüklü bir dış politika çizgisidir. (Janri KACHIA, L’écheveau caucasien, (Kafkas Düğümü), Politique internationale içinde, nº 6, yaz 1993, p.26-27, Aktaran S. Vaner, op.cit.)

(7) Türkiye Bosna’daki BM güçlerine 1400 asker gönderdi, uçuş yasaklı hava sahasının kontrolüne 18 jet uçağıyla katıldı, Dışişleri Bakanı’nı üç kez savaş alanına yolladı. Böylece aktif bir politika, Avrupa’nın bilinçli pasifizmine rağmen ve bu nedenle biraz da Avrupa’ya karşı bir politika izledi. Bu politikanın spontane bir şekilde oluşmadığı da bir gerçek. Baskın Oran, Türkiye’nin Somali’ye, sırf sonradan Bosna’ya asker gönderebilmek amacıyla hukuki bir öncel yaratmak için asker gönderdiğini, Bosna’ya müdahalenin “Osmanlı’nın müslüman tebasına yardımı” şeklinde bir düşünceden değil, “bugün Boşnakları müslüman diye dışlayan Avrupa’nın yarın Türkiye’yi de bu temelde reddedebileceği” endişesinden kaynaklandığını söylerken haklıdır.(Baskın ORAN, La politique turque dans les Balkans et le Caucase, (Balkanlar’da ve Kafkasya’da Türk Politikası), Le rôle géostratégique de la Turquie (Türkiye’nin Jeostratejik Rolü) içinde, Iris, Paris, 1995, p. 29-37)

(8) Arap devletleriyle ABD ilişkilerinde sürekli gerilimin ve dönemsel krizlerin, Türkiye’nin dış politikasında komplikasyonlar yarattığına işaret eden François Georgeon, Ortadoğu’da ekonomik avantajları minimum politik tavizler vererek maksimize etmeyi hedefleyen bir politikanın, yüksek gerilim taşıyan bu bölgede ne kadar geçerli olduğunu sorguluyor. (F. GEORGEON, J-P Von GASTROW, La Turquie et le Moyen-Orient, (Türkiye ve Ortadoğu), La Turquie au seuil de l’Europe, (Avrupa’nın eşiğinde Türkiye) içinde, L’Harmattan, Paris, 1991, p.235)

(9) Bir röportajda Özal, Avrupa Topluluğu’ndan J Bodgener’e : “ABD’yle, Japonya’yla veya Doğu-Asya ülkeleriyle rekabet edebilmesi için Avrupa’nın, tüketim ucuna yakın endüstrilerini Türkiye’ye yönlendirmesi kendisi için çok avantajlı olacaktır.” demişti. (Financial Times, 22.05.1989)

(10) Avrupa-Türkiye ilişkilerinde sürekliliği sağlayan unsurlar, kopuşlara neden olan unsurlardan daha kalıcıdır. Birinciler arasında Türkiye’nin Batılı güçlerle ittifakını, Avrupa Birliği’ne giriş için sergilediği iradeyi ve Rusya’yla “kontrollü” rekabetini sayan D. Billion, Avrupalılara, Türkiye’yi tanımı belirsiz bir takım taktiklerin hizmetinde basit bir alet olarak değil, gerçek bir partner olarak görmelerini öğütlüyor (Didier BILLION, Les évolutions récentes de la politique extérieure turque, (Türk Dış Politikasında son gelişmeler), Le rôle géostratégique de la Turquie (Türkiye’nin Jeostratejik Rolü) içinde, Iris, Paris, 1995, p. 27)

(11) Faruk SEN, AT’nin yararları, Ekonomik Panorama, yıl : 2, n° 45, 12.11.1989, p. 48.

(12) Faruk SEN, idem.

(13) Özal Hükümeti’nin Avrupa dosyasıyla görevli Devlet Bakanı Ali Bozer, Figaro’ya şöyle bir demeç vermişti : “AT’ye tam da demokrasiyi güçlendirmek için tam üye olmak istiyoruz. Bu gerçekleştiğinde her türlü askeri müdahale imkânsızlaşacaktır”.(Le Figaro, 10.08.1987)

(14) Türkiye’yi Trakya’daki topraklardan dolayı Avrupa’ya dahil etmek oldukça sık yapılan bir yanlış, örneğin “Türkiye Avrupa’nın bir parçası olarak görülmek istiyor. Fiziksel olarak Avrupalı’dır, Trakya’nın bir parçasına sahiptir. Bu nedenle bölgedeki güçlerin konfigürasyonuyla ve aralarındaki politik ilişkilerle ilgisi vardır.” (Charles Sèbe, “Les pays de la mer Noire dans la crainte des conflits à venir” L’Harmattan, Paris, 1996, p.86). Bu yanlış, coğrafi olarak, Avrupa’yı boğazlarda bitiren ve tarihte pratik olarak böyle algılandığına dair doğru dürüst bir kanıta dayanmayan görüşün, boğazların orduları durduracağını düşünen ilkel görüşün bir başka ifade şeklidir. Osmanlılar, İstanbul’un fethinden çok önce Avrupa’ya girmişti. Roma İmparatorluğu’nun sınırları Anadolu’nun doğusundan geçiyordu, ve realitede Avrupa-Asya sınırı, “ötesinde yeni bir dünyanın başladığı sınır” bu sınırdı (Pierre BEHAR, Conclusion : L’importance géostratégique de la Turquie, (Sonuç : Türkiye’nin Jeostratejik Önemi), Le rôle géostratégique de la Turquie, (Türkiye’nin Jeostratejik Rolü) içinde, Iris, Paris, 1995, p.140).

(15) Sosyalist sistemin dağılmasıyla ortaya çıkan konjonktürde de, Avrupa’yı Batı (kapitalizm, burjuva demokrasisi ve sivil toplumun geliştiği veya gelişme potansiyeli yüksek ülkeler) ve Doğu (kapitalizmi geri, burjuva demokrasisi ve sivil toplumun gelişmediği, ulusal kimliği oluşmamış, etnik sorunları olan ülkeler) şeklinde bölen kırılım hattı, Osmanlı hakimiyetine hiç girmemiş ülkelerle (Batı Avrupa ülkeleri, Avusturya, Eski Doğu Almanya, Polonya, Çek ve Slovak Cumhuriyetleri, Macaristan ve Slovenya), uzun süre Osmanlı hakimiyetinde yaşamış ülkeler (Moldavya, Romanya, Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Arnavutluk, Kosova, Makedonya) arasından geçiyor.

(16) Alman Hristiyan Demokrat Partisinin Avrupa projesinde de Türkiye’nin “stratejik bir partner” şeklinde tanımlanması, Türkiye’yi Avrupa dışında tutmanın formülasyonudur.

Avrupa Parlementosu Türkiye’yle ilişkilerinin çerçevesi için, yüksek düzeyde ilişkiler sistemi şeklinde tanımlanan bir rejim öngörüyor (High Level System of Relations with Turkey). Bu çerçeve salt Avrupa güvenliği ile ilgili. Türkiye’nin üyelik için yerine getirmesi gerekenler ise statik talepler (Anayasa reformu, tutuklu DEP milletvekillerinin serbest bırakılması, Anti-terör maddesinin iptali) ve dinamik talepler (İnsan hakları ihlallerinin durdurulması, Kıbrıs sorununa çözüm, Kürt sorununa çözüm) şeklinde iki gruba ayrılıyor. Türkiye’nin Avrupa’nın bu talepleri karşısında hiç bir olumlu çaba göstermediği de bir gerçek (28 Mayıs 1997 tarihinde Paris VIII Üniversitesi’nde CETOB tarafından düzenlenen, “La Turquie : Facteur de stabilité ou d’instabilité en Méditerranée orientale ?” (Türkiye : Doğu Akdeniz’de istikrar faktörü mü istikrarsızlık faktörü mü ?) konulu kolokiyum’da, Avrupa Parlementosu Avrupa-Türkiye Gümrük Birliği raportörü saylav Carlos Carnera Gonzales adına Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik politikasının bir dökümünü yapan yardımcısı Stefan Squarcina’nın konuşmasından).

(17) Avrupa elitlerine yönelik olarak Türkiye Dışişlerince yazıldığı anlaşılan, Turgut Özal imzası taşıyan Fransızca kitapta bu, oldukça ilginç bir uslupla formüle ediliyor : “Türkiye sanıldığı gibi Avrupa’ya yabancı değildir, Avrupa’nın ikinci kişiliği, negatif kimliğidir. Eğer Avrupa Türkiye’yi içine alırsa kendisiyle barış içinde olacak, kendini tüm gerçekliği içinde görecektir.” (T. Özal, La Turquie en Europe, (Avrupa’da Türkiye), Plon, 1988, p. 220)

(18) Ancak, murisine bu kadar ilgisiz bir varis herhalde zor bulunur ! Dünyanın her yerinde Bizans Enstitüleri varken Türkiye’de bir Bizans kürsüsü bile yoktur. Hatta, “Bizans ve Bizans dönemindeki İstanbul hakkında yazan tarihçileri sayıp dökmek için sahifeler ve sahifeler gerekmektedir. Ve bu yapıtların yalnızca on tanesi Türkçeye çevrilmiştir ve birkaç sanat tarihi veya arkeoloji makalesinin dışında, İstanbul tarihinin bin yıldan fazlasını kapsayan Bizans dönemine ilişkin hiçbir Türkçe yazılmış kitap yoktur.” (M.Ali KILIÇBAY, Şehirler ve Kentler, Gece Yay., Ankara, 1993, s. 41)

(19) Bk: Ural AYBERK, La Turquie et les scénarios européns : approche politique, (Türkiye ve Avrupa senaryoları : Politik yaklaşım), Le rôle géostratégique de la Turquie, (Türkiye’nin Jeostratejik Rolü) içinde, Iris, Paris, 1995, p. 85-100

(20) Bütün ekonomik ve sosyal kriterlerde Türkiye AB ortalamasının altındadır, ama AB’nin Akdenizli üyeleriyle arasında uçurumlar da yoktur.

(21) Kişi başına ulusal gelire bakıldığında, en gelişmiş bölgesiyle (Kocaeli, 5924 $) en geri kalmış bölgesi (Ağrı, 514 $) arasında onbir katı geçen fark (5410 $), olağanüstü bir bölgesel gelişmişlik farkına işaret ediyor. (Milliyet Ekonomi sayfası, 10.04.1996, Orijinal kaynak : DİE 1987-1994 arası iller bazında GSYİH araştırması)

(22) Türkiye, üyeliğinin, Avrupa entegrasyonunu yavaşlatıcı değil aksine hızlandırıcı bir faktör olduğunu öne sürmüştür. Bu sava göre, Avrupa’nın entegrasyon süreci bir doyum noktasına ulaşmış, ancak yeni üyelerle tekrar ivme ve dinamizm kazanacak hale gelmiştir. AB de aynı saptamayı yapmış ya da bu görüşü beğenmiş olacak ki tutup yeni üyeler aldı, diğerlerine de yeşil ışık yaktı. Güney Kıbrıs’ın üyeliğinin masaya getirilmesi ise herşeyin üstüne “tüy dikti”.

(23) On yıl önce bile görünen bu olasılık bugün daha da reeldir. Volker Nienhaus Haziran 1988’de Kıbrıs’ta yapılan “Türkiye’nin Avrupa’daki Yeri” konulu seminerde, İspanya’da olanın aksine, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği, yüksek enflasyon oranı ve siyasi istikrarsızlık yüzünden, ülkeden Avrupa’ya bir sermaye kaçışına neden olabilir, şeklinde görüş belirtmişti. (Nokta, nº23, 12.06.1988)

(24) Gümrük Birliği Anlaşmasıyla Türkiye iç pazarını dış rekabete, karşılığında hiçbir ödün almadığı üçüncü ülkelere tek taraflı olarak açmıştır. AB’nin karar mekanizmalarından dışlandığı halde, alınacak kararlara uyma yükümlülüğü ise büyük bir politik tavizdir. (Gümrük Birliği’nin anlamı üzerine Bk : Erol MANİSALI, Gümrük Birliği’nin Siyasal ve Ekonomik Bedeli, Bağlam Yay., İstanbul, 1995)

(25) Avrupa’nın Türkiye’yi içine alıp almamasını gelecek yüzyılın Avrupası için hayat memat meselesi olarak gören yazarlar bile var. (Örn : Pierre BEHAR, Une géopolitique pour l’Europe : Vers une nouvelle Eurasie ?, (Avrupa için bir jeopolitika : Yeni bir Avrasya’ya mı doğru ?), Ed Desjonquères, Paris, 1992, s. 145-161).