Troçki Fenomeni

Not: Bu makale, Çıkış Hattına Doğru kitabında yayınlanmıştır.

Stalin fenomeni diye bir şey varsa, Troçki fenomeni diye de bir şey vardır. Muhalefete düşen Troçki’nin siyasi kariyerinin evrimi [1], bu evrime temel olan ideolojik çizgisi, kendilerini onun siyasi takipçisi olarak gören ve Troçkist şeklinde tanımlanan hareketlerin yanısıra, bazı marjinalleşmiş hareket ve kişilerin, farkına bile varmadan Troçki’den aldıkları etkiyle, dünyaya bakışları, belli ölçüde iç bütünlüğe sahip ilginç bir alaşım şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu yazının başlığında kullandığımız “fenomen” sözcüğüyle, evrensel bir görünüm aldığını düşündüğümüz bu alaşıma dikkat çekmek istedik. Karmaşıklığına ve zenginliğine inandığımız bu fenomene oldukça farklı politik bir yaklaşım getirmeye çalıştık. Üzerinde birçok kitap yazılmış, belki daha da yazılacak konuları tek bir yazıda işlemek gibi bir iddiamız yoktur. Bu yazıyı daha çok bir yöntem çalışması olarak sunuyoruz.

§-1. İlgili okur, “Troçki/Stalin, Stalin/Troçki, bıktık usandık artık bu konudan”, diyebilir. Böyle bir tepki belli ölçüde haklıdır da. Okurun daha baştan ilgisini kaybetmemek için, yazıda Stalin’den tek bir alıntı dahi yapmadığımızı, burada parantez içinden peşinen söyleyelim.

İnsan bu konuya dönerken yine de kendini, epey eski bir yarayı deşiyormuş gibi hissetmekten alıkoyamıyor. Troçki fenomeni sadece geçmişi ilgilendiren, bugün ve yarın için pek bir şey öğretmeyen, zamanda ve mekânda tekil bir olgu olsaydı, bu tartışmayı kapatmak birçok açıdan iyi bile olabilirdi. Ancak bizce ne tekil ne de Rus devrimine özgü bir olgudur. Evrenseldir. Bir zamanda ve bir mekânda yinelenebilir ve yinelenmektedir. Özgüldeki koşullara göre değişik renk ve tipolojilere bürünerek…Nesnelle öznel arasındaki dayanılmaz uyumsuzluğu, nesnele küserek giderme yolunu seçen, yelkenlerini teorinin rüzgârıyla şişirip yaşamın kendisinden kaçan sol aydınlar her zaman varolacaktır. Kaçışlarına aracı olan teorilere ne gibi bir içerik verirlerse versinler, ortaya çıkan politik hat, Fransızların deyimiyle fuite en avant, bir öne doğru kaçış, olmaktadır. Örneğin, Türkiye’de, Stalin’i savunan bir Yalçın Küçük, eyleminin ve söyleminin gerçeklikle ilişkisinin kalitesi açısından, Stalin’e en uzak noktadadır, Troçki’ye yakın durmaktadır ve onun mizacını kendi politik varoluş biçimi olarak benimsemiştir. Ancak, Troçki’ye haksızlık da yapmayalım. Evrensel bir devrimin gerçekleştiği ve çok büyük toplumsal altüst oluşların yaşandığı Rusya’da dram olarak ortaya çıkan bu ciddi olgu, henüz marjinallikten kurtulamamış bir solun ve büyük sınıf savaşlarından geçmemiş bir toplumun varolduğu Türkiye’de şimdilik ciddiyetsiz bir biçimde, bir komedi olarak ortaya çıkıyor.

§-2. Troçki, Lenin’in ölümüyle doğan politik boşlukta bocalamaya başlıyor. O ana kadar, geçmişte Lenin’le polemikleri, Bolşevik Partisi dışındaki ve içindeki konumu, şu veya bu olayda aldığı politik konum, takındığı tavır, söylediği söz ne olursa olsun, büyük bir devrimcidir. Olağanüstü başarılı bir devrimcidir. Daha 1905’te Sovyet tipi örgütlenmenin önemini kavramış, Büyük Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesinde kilit bir rol oynamış, Kızıl Ordu’yu kurmuş, iç savaşta mükemmel bir liderlik sergilemiş, Savaş Komünizmi’ni örgütlemiştir. Yeteneklerini Lenin’in de kabul ettiği ve yanında tuttuğu bir devrimciye karşı söylenecek ne olabilir ?

Kızılca kıyamet Lenin’in erken ölümüyle kopuyor. Lenin’in liderliği büyük bir liderlik, ölümüyle doğan liderlik boşluğu da o denli büyük bir boşluk. Troçki’nin, Lenin’in liderliği altında her bir şeye yeten çapı, bu büyük boşluğu doldurmaya yetmiyor. Büyük bir çap, ama yine de böyle bir boşluğu doldurmaya yetmiyor. O bunu biliyor. Süreç içinde, adım adım mahalledeki ağız dalaşına döndürdüğü kavga, önce kendi benliğinde kopuyor. İşte, Troçki fenomeni, Lenin yavaş yavaş aktif yaşamdan çekilirken, Troçki’nin benliğini parçalayan kendi iç kavgasıyla, dış dünyanın dinamik bir biçimde etkileşimi sürecinde doğan bir fenomendir. Bu fenomen misyonsuz kalan Troçki’nin siyasi kariyerinin izleyeceği yolu çiziyor. Lenin’in boşalttığı yeri bir başka türlü doldurmaya çalışan Stalin’in politikaları ve tavırları, bu politikaların yığınlarda bulduğu büyük destek, ilk sosyalist devrimin, beklentilerin aksine tek başına kalması, hem de geri bir toplumda ve harabolmuş bir ülkede yalnızlığa mahkum edilmesi, konjonktürün hızla yeni bir dünya savaşına doğru evrilmesi, Troçki’yi Troçki fenomenine dönüştürüyor.

§-3. Troçki fenomenine yaklaşımımızda, örgütsel düzeyi ilgilendiren iki temel kabulümüz vardır. Birincisi, hiyerarşik bir yapının aynı düzeyinde olsalar bile, kadro kalitesinin diğerlerinden daha yüksek olduğuna inanan bir yönetici diğerlerini yönetmekle yükümlüdür. Kendini bu konuma kendisi atamıştır. Liderlik götürmek onun sorumluluğudur. Neyin nasıl yapılması gerektiğini düşünüyorsa onu öyle yapmak zorundadır. Onun için de başarısı, saptadığı sorunlara ne tür yanıtlar bulabildiğiyle, somut gerçekliği iyiye doğru değiştirebilme kapasitesiyle ölçülür. İkincisi, gerçek bir lider, yaptığı her işten her zaman biraz hoşnutsuzdur, yaptıkları bir türlü tam içine sinmez. Lideri hep daha ileri götüren itki budur. Kendinden tam hoşnut, dışından tam hoşnutsuz bir lider ilerlemez, geriler.

§-4. İlk sosyalist devrim ve kapitalizmin çemberi içine sıkışmış, yalnızlığa itilmiş bir toplum… Bir yandan dayanılması zor dış baskılar, bir yandan üretken güçlerin aşırı geri düzeyi, kapitalizm ötesi bir toplum yaratmayı olağanüstü zorlaştırıyor. İleri bir toplumsal formasyon hedefleyen bir devrim ve hedeflenenin çok gerisinde, ileri bir toplumsal formasyon hedeflendiğini bile algılayamayacak düzeyde geri bir toplum. Aradaki uçurum üstten, uçurumun derinliğine uygun müdahalelerle doldurulacak. Stalin bu uçurumu bir şekilde doldurmaya çalışıyor. Troçki’nin ise, nasıl doldurulacağı konusunda bir fikri yoktur.

Bu özgül koşullarda varolan teorinin pratiğe, toplumun önünde duran somut sorunların acil çözümüne yol göstericiliği sınırlı : Yeni teorik açılımlar pratiğin kendisinden çıkacak. Yani karanlık bir tünelde, tünelin sonunda gördüklerini sandıkları ışığa doğru hep beraber yürüyorlar. Her biri yanlış da yapıyor, doğru da yapıyor. Kolektif yanlışlar ve doğrular da var. Genel bileşke, sonradan, ex-post olarak ortaya çıkacak. Hep birlikte yokolurlarsa, yine sonradan bu kez ex-mortem olarak ortaya çıkacak. Bu ortamda Troçki’nin hırçınlığı, keskin ve amansız saldırıları, Stalin’e ve diğerlerine hem kişisel hem de siyasi düzeyde bitmez tükenmez hakaretleri, ancak dar bir iktidar kavgası çerçevesinde ele alınabilir. Daha geniş bir çerçevede ele alınabiliyor olsaydı, sonuçta topluma ne getirdiği sorusu yanıtsız kalacaktı. Herkes inançları doğrultusunda politikalar öneriyor ve benimsetmeye çalışıyor. Troçki’nin bunun böyle olduğunu en azından bir varsayım olarak kabullenmesi gerekiyordu. Lenin, Brest-Litovsk skandalında bile, Troçki’ye en acımasız bir biçimde saldırmakta hatta tasfiyesini istemekte yerden göğe haklı olacağı bir durumda bile, olayı yumuşak eleştiriyle geçiştiriyor, arkada bırakıp yoluna devam ediyor. Genelin çıkarlarını düşünüyor. Lenin’in Kamenev ve Zinoviev’in devrim sırasındaki büyük yanlışına karşı tavrı da böyledir. İşte liderlik budur. Bir merciden alınmaz, insanın içinden doğar. Troçki, çaplı bir lider olduğuna inanıyorsa, tam da bunu kanıtlaması gereken noktada sekter bir konum alıyor, sırayla herkesi antagonize ediyor ve Merkez Komitesi’nin birliğini bozuyor. Sekterliğin sadece görüntüsü devrimcidir.

§-5. Öte yandan, her ne pahasına olursa olsun konsensusu korumak uğruna her türlü tavizi vermek de doğru değildir. Konsensusun astarı yüzünden pahalıya geliyorsa, bunun gereğini yapmak da Troçki’ye düşer, çünkü kendisinin Lenin’in varisi olduğuna içtenlikle inanıyor. Eğer Stalin gibi bir adamla uzlaşılamayacağına ikna olmuşsa mutlaka bir şeyler yapması gerekir. Partiyi Stalin’e, sık kullandığı sıfatlarla, “o vasat, kaba, acımasız taşralıya”, “o sinsi içten pazarlıklı entrikacı adama”, “entellektüel kapasitesi yetersiz, teorisiz, cahil” adama teslim edemez. Bu “yeteneksiz” bu “çapsız” adama iktidarı bırakamaz. “Çaplı” Troçki’nin “çapsız” Stalin’e yenilme hakkı yoktur. Stalin’in “kliğiyle” birlikte partiden atılması, enterne edilmesi, artık ne gerekiyorsa onun yapılması, Troçki’nin ve parti üst yönetimindeki herkesin temel devrimci görevi olmalıdır. Kendine olan inancı, siyasi ve moral konumu, ve prestiji sayesinde, bu görevi yerine getirebilecek tek insan Troçki’dir. Yerine getirmemesi karşı-devrimciliktir. “Stalin yeteneksiz, ama bir konuda, entrika çevirme konusunda çok yetenekli” diyorsa, bunun da üstesinden gelmeli ve buna rağmen iktidarı kaptırmamalıdır.

Stalin gibi bir “canavarı” durdurması gereken ve durdurabilecek tek adam olan Troçki, oysa, ne yapıyor ?… Bize hep o “canavarı” anlatıp duruyor. Stalin’e karşıtlığı kuvveden fiile çıkamıyor. Yani, Troçki Stalin’e her saldırdığında esasında kendini vuruyor. Her eleştirisi, her hakareti, her küfürü bir bumerang gibi geri dönüp kendine çarpıyor.

§-6. Troçki tüm çabasına rağmen iktidarı kaptırmışsa, o zaman, Stalin’in iktidarı nasıl aldığını ve kullandığını defalarca anlatıp duracağına, ya Stalin’in liderliğini kabule etmeli ya da bir kenara çekilmelidir. Kendi küfürlerine inana inana Stalin’i hafife almış, onu küçümsemiştir. Bu yanlış değerlendirmenin cezasını çekmesi normaldir. Bu tür yanlışların “soylu” bir yanı da yoktur.

§-7. Troçki’nin, Stalin’in kişiliği ve politikası hakkında söylediklerinin tümünü doğru, değerlendirmelerini de geçerli kabul edelim. Bu kabule göre nasıl bir parti liderliğiyle karşı karşıyayız ? Stalin iktidar hırsından başka bir özelliği olmayan yeteneksiz bir karşı-devrimcidir. O zaman böyle birine iktidarı bıraktığı için, ki o düzeyin politikasında, kendi isteğinle geldiğin o yüksek düzeyin politikasında, milyonların hayatıyla oynanan düzeyin politikasında, nedeni ne olursa olsun, kaybetmek bir suçtur, bu dünyaya bu büyük suçu işleyen Troçki’den daha büyük bir karşı-devrimci gelmemiştir. Lenin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nin yönetiminde Stalin gibi büyük “bir karşı-devrimci”, ona sırayla destek olan ve sırayla kaybeden Kamenev, Zinoviev, Radek, Buharin vb. gibi diğer “karşı-devrimciler” ve bir de, dolaylı olarak hepsinden büyük bir “karşı-devrimci” olan Troçki var. O zaman karşı-devrimcilerin birbirlerini tasfiye etmelerinin tarihsel bir önemi var mı ? Yukarıdaki kabulümüzden vazgeçelim ve diyelim ki, “Hayır, Troçki’nin Stalin’in kişiliği ve politikası hakkında söylediklerinin tümü yanlış, değerlendirmeleri de geçersizdir.” Bu durumda Troçki, bu kez dolaysız olarak, yine bir “karşı-devrimcidir”. İktidarı bırakması çok hayırlı olmuş bir karşı-devrimcidir…

§-8. Bu iki ucun arasında, Stalin’in, teorik çözümlemelerinin bazıları yanlış bile olsa, uyguladığı politikaların bazıları yanlış, bazıları doğruysa ve sonuçta Sovyet toplumu iyi kötü belli bir yol almışsa, hele hele insanlığı faşizm belasından kurtarmış, merkezi devleti iç patlamadan korumuş, kapitalizmin dünyadaki siyasal birliğini bozmuşsa, Stalin’in yaşadığı süre içinde Sovyetler Birliği dünyanın her yerinde kapitalist sisteme kafa tutabilen bir konuma gelmişse, Troçki iktidarı kaybetmiş olmaktan başka sıkıntısı olmayan, kendini hep kurban, Stalin’in vuruşlarının pasif bir alıcısı olarak gören, yenilgilerinde kendinden kaynaklanan bir eksiklik ve beceriksizlik görmeyen, kendini hep aklayan, kendi üslubunun ve edebi yeteneklerinin esiri, kendi hitabetine hayran, konuştuklarını ve yazdıklarını kafasının içinde duyan ve duyduklarından büyük bir haz alan, mızmız, yanar-döner fırıldak bir küçük burjuva entellektüelidir. Bir fenomendir. Stalin’e gelince, bütün yanlışları, kabalığı ve acımasızlığı içinde o bir devrimcidir, her şey bir yana, 2500 kilise yıkan adam devrimcidir.

§-9. Konumuzla dolaysız olarak ilintili değil ama, Troçki fenomeniyle bir şekilde bağlantılı olan Stalin olgusunu nasıl değerlendirdiğimiz konusunda okura bir fikir vermek, niçin Troçki’yi Stalin’le aynı kategorinin adamı olarak görmediğimizi açıklamak için burada bir parantez açıyoruz.

Kollektivizasyon bir yanıyla, modernize edilen tarımın nüfusu beslemesiyle ilgilidir, ama o gün için daha önemli olan yanıyla, birleştirilen toprakların tarım teknolojisinin uygulanmasına izin vermesi sayesinde açığa çıkacak olan köylü emeğiyle ilgilidir. Endüstrileşmenin önündeki en büyük sorun emek kıtlığıdır. Makinanın işsiz bıraktığı köylü yığınları endüstriye gelecek, işçileşecek, bir yandan yaygın endüstriyel birikim gerçekleştirilecek, endüstri gelişecek, diğer taraftan da proletarya diktatörlüğünün toplumsal tabanı güçlenecek. Yani kolektivizasyonun hızını endüstrileşme için gereken hız belirliyor. Peki endüstrileşme için gereken hızı ne belirliyor? O günkü Faşist Almanya’nın ve Japonya’nın endüstriyel büyüme hızı belirliyor. Bu zamana karşı bir yarıştır. Beş yıl gibi bir süre sonra endüstrinin, günde şu kadar ton çelik, şu kadar ton kömür, petrol, şu kadar adet uçak, tank, top, tüfek, şu kadar kilometre ray, şu kadar kilovat-saat enerji vb. üretebilmesi gerekiyor. Ya bu düzeylere gelinecek ya da yokolunacak. Stalin, yalnız toplumun tarihsel geriliği, işçi azlığı vb gibi faktörler tarafından değil, o gün için canalıcı bir öneme sahip olan zaman faktörü tarafından ağır bir biçimde sınırlandırılmış daracık bir manevra alanında politika üretiyor. Optimumlar konusunda acil varsayımlar yapması gereken bu daracık alanda, zaman faktörünün öldürücü çelik çemberini kıracak çok büyük bir irade gerekiyor. Devasa bir irade. O günkü olağanüstü koşulların doğurduğu metafizik toplumsal ihtiyaçlara yanıt olabilecek ölçüde, adeta metafizik boyutlarda bir irade. O da Stalin’de var. İşte Stalin, tarihteki yerini, bu olağanüstü iradesine borçlu olacaktır. Teorik yetersizliğine ve yanlışlarına, politik söylemine, kavgalarına ve zaman zaman mide bulandıran yöntemlerine değil. şu anda tarih-zaman içinde Stalin olgusuna yakınız ve bu durum onun kişiliğinin gerçek tarihsel boyutlarını görmemizi zorlaştırıyor olabilir. Ama yüz yıl, iki yüz yıl sonra Stalin, dünya tarihinin o en kritik anında sergilediği o olağanüstü iradeyle, tarihte ancak çok az insana, tarihsel varoluşları basit, kolayca tatmin edici değerlendirmelere kapalı insana, Büyük İskender’e, Sezar’a ve Napolyon’a ayrılmış özel locadaki yerini alacaktır. Buna inanıyoruz. [2]

§-10. Fenomen düzeyinde bakıldığında, Stalin yoksa Troçki de yoktur. Ama Troçki yoksa Stalin hâlâ vardır. Neredeyse Troçki’nin bile bunun farkında olduğunu düşüneceğiz. Bakın otobiyografisinde Troçki ne diyor :

“Bana sık sık soruldu ve bugün bile hâlâ soruluyor: ‘İktidarı nasıl oldu da kaybedebildim ?’ (…) İktidarın alınışını yönetmiş devrimciler belli bir aşamada, ya barışçıl biçimde ya da bir felaket sonucunda iktidarı kaybetmeye başladıkları zaman, bu olgunun kendisi, ya yönetimdeki devrimci çevrelerde ruh halinin ve bazı fikirlerin etkisinin gerilediği ya da yığınların kendisinde devrimci ruh halinin gerilediği anlamına gelir. Ya da her ikisi aynı anda ortaya çıkabilir (…) Devrimin ilk dönemindeki fikirler, ülkede iktidarı dolaysız olarak elinde tutan parti tabakalarının bilincindeki etkilerini, dışardan farkedilmeyecek bir süreç içinde kaybediyorlardı.

Ülkenin kendisinde ise, ‘gericilik’ şeklinde genel bir isim altında özetleyebileceğimiz süreçler kendi kendilerini şekillendiriyordu. Bu süreçler derece derece işçi sınıfına da, hatta onun partisine bile uzandı. İktidar aygıtını oluşturan tabakalar kendi bağımsız hedeflerini geliştirdi ve devrimi bunlara tabi kılmaya çalıştı (… ) Geleneksel biçimlerin örtüsü altında farklı bir psikoloji gelişiyordu. Uluslararası açınımlar giderek sönüyordu. Günlük rutin, halkı tamamen içine emiyordu. Yeni yöntemler, eski amaçlara hizmet edecekleri yerde yeni amaçlar, daha da önemlisi yeni bir psikoloji yaratıyordu. Geçici durumlar, çoğu kişinin gözüne nihai hedef gibi görünmeye başladı. Yeni bir tip ortaya çıkmaktaydı.

Nihai analizde devrimciler, halktan kişilerle aynı malzemeden yapılmışlardır.” [3]

Ne kadar doğru ve hele bunu Troçki’nin söylemesi ne kadar da ilginç değil mi ? İnsanın “ha şunu bileydin” diyesi geliyor. Temizleyemediği yara şiddetli bir iltihaba dönüşünce hastanın ağırlaşan durumunu kendi suçu gibi görmeyip vücuttaki mikropların hızlı çoğalmasına bağlayan beceriksiz ama cazgır bir doktora benziyor. Dönüp kendine : “Eee o halde bu verili nesnel durum karşısında, bir devrimci olarak ben ne yapacağım ? Benim gibi bir devrimcinin bu nesnel durumda özel bir işlevi ve misyonu var mıdır, varsa nedir ?” gibi soruları sormuyor.

Troçki bu tür sorulara, reel gerçeklikle reel olarak ilgilenmeyi gerektiren, hayal dünyasından yere inmesini gerektiren sorulara yanıt bulamıyor. Bunun da suçunu Stalin’e atıyor. Kendisiyle olan sorununu, kendisiyle olan didişmesini, dışına doğru, durduğu en yakın mekâna, yani parti yönetimine yansıtıyor. Stalin’le ilgili saldırılarında kullandığı keskin ve hakaretamiz dil, sürekli aşağılayıcı ton özünde kendine ne kadar acıdığını göstermektedir. “Tarih” kendisine çok büyük bir “haksızlık” yapmaktadır. Bu yüzden ya Stalin’i ya da kendisini suçlaması gerekmektedir. İkinciyi seçemiyor, adeta kendi nezdindeki imajını korumak için sürgüne gidiyor. “Troçki’nin kendi imajı” konusu, yani dışa yönelik değil kendi nezdindeki imajı konusu, Troçki fenomenini anlamak için önemlidir.

§-11. Troçki’nin nesnel gerçeklik karşısında çaresiz ve politikasız kaldığının farkında olduğunu ve boş konuşmayı bilinçli olarak seçtiğini kanıtlayan başka örnekler de var. İhanete Uğrayan Devrim kitabında, “Sovyet Termidoru” bölümünde, “Stalin niçin kazandı ?” alt-başlığı altında Troçki, Sovyetler Birliği’ni inceleyen bir tarihçinin, Sol Muhalefet’in ülkede işleyen süreçleri, Stalin kliğiyle kıyaslanamayacak ölçüde daha doğru bir biçimde çözümlediği, bu süreçlerin nasıl gelişeceği konusunda çok daha doğru öngörülere sahip olduğu sonucuna varacağını söylüyor.[4] Troçki bu savının ilk bakışta basit bir gerçekle çeliştiğinin farkında ve bunu okura da işaret ediyor : “Nasıl oluyor da ileriyi göremeyen bir klik sürekli kazanıyor, daha derini gören grup yenilgi üzerine yenilgi alıyor ?” Ancak, hemen ardından, akla otomatik olarak gelen bu tür bir itirazın, sadece rasyonel düşünenler ve politikayı bir mantık argümanı ya da bir satranç maçı olarak görenler için inandırıcı olduğunu söylüyor. Politik mücadeleyi “özünde argümanların değil çıkarların ve güçlerin mücadelesi” şeklinde tanımlayan Troçki, liderliğin kalitesinin kavganın sonucunu kuşkusuz etkileyeceğini, ama bunun sadece bir faktör olduğunu, nihai çözümlemede tayin edici bir bir faktör de olmadığını söylüyor. “Savaşan tarafların her biri kendi imajında liderler ister” diyen Troçki’ye göre, liderler ve kahramanlar güçlerini, her şeyden önce, kendilerini destekleyen sınıf ve tabakaların karakterine uygunluklarında bulmaktadır. Bu doğru bir argümandır. O halde Troçki’nin derdi nedir ? sorusu yine karşımıza çıkıyor. Özünde yine kendini sorguluyor. Sovyetler Birliği’nde Troçki artık güçsüzdür, çünkü siyasi profili, kendisini destekleyeceğini düşündüğü sınıf ve tabakaların karakterine uymuyor. Bu nesnel durumda tam olarak ne istiyor ? Boş konuşması ne işe yarıyor ? Yanıt bizce Troçki’nin kendi nezdindeki imajını koruma kaygısında yatıyor. Yine aynı kitapta Troçki şöyle diyor :

“Ekim Devrimi’nin proleter karakteri dünyadaki durum ve iç güçlerin aynı yönde özel bir dizilimi tarafından belirlendi. Ancak sınıfların kendileri çarlığın ve geri kapitalizmin barbar koşulları içinde oluşmuştu, bir sosyalist devrimin talep ettiği düzeyle alakaları yoktu. Tam tersi geçerliydi. Tam da bu nedenle, birçok yönüyle hâlâ geri olan proletarya birkaç ay içinde, yarı-feodal bir monarşiden sosyalist dikatörlüğe doğru görülmemiş bir sıçrama yapmayı başardı, yine bu nedenle kendi saflarında gericilik kaçınılmaz oldu. Bu gericilik bir dizi ardarda gelen dalgalar halinde gelişti. Dış koşullar ve olaylar onu beslemek için birbiriyle yarıştı. Müdahaleler müdahaleleri izledi. Devrim Batı’dan dolaysız bir yardım almadı. Umulan refah yerine ülkede uzun bir süre tehditkâr bir yoksulluk hüküm sürdü. Üstelik, işci sınıfının en parlak temsilcileri ya iç savaşta öldü, ya da yığınlardan birkaç basamak daha yükselip koptu. Ve böylece güçler arasında benzeri görülmemiş bir gerilimden, umutlardan ve hayallerden sonra, uzun bir bıkkınlık, devrimin sonuçlarından beklentilerde bir azalma ve düpedüz hayal kırıklığı dönemi geldi…Gel-git’in çekilen dalgası gibi gerileyen “Pleb gururunun” boşalttığı yeri bir yüreksizik ve kariyerizm seli doldurdu. Yeni yönetici kastı yerine bu dalga yerleştirdi.

Kızıl Ordu’dan terhis edilen beş milyon insan bürokrasinin oluşumunda hiç de küçük bir rol oynamadı. Muzaffer komutanlar yerel sovyetlerde, ekonomide, eğitimde önde gelen görevlere yerleşti ve iç savaşta başarıyı sağlayan rejimi ısrarlı bir biçimde her yerde kurdular. Böylece yığınlar, her taraftan, ülkenin yönetimine gerçek bir katılımdan yavaş yavaş dışlandılar.” [5]

O berbat nesnel gerçekliğin bundan güzel bir tablosu çizilebilir mi ? Bu tablo gerçekliği ne kadar iyi yansıtıyorsa Troçki’nin partiyle kavgası da o kadar politikasız bir politikaya dönüşüyor. Verili nesnel durumu betimlemenin ötesine geçmeyen bir söylem oluyor. Kendi düşen ve ağlaya ağlaya neden düştüğünü herkese anlatıp duran çocuğa benziyor.

§-12. Troçki’nin partiyle olan kavgası, iktidarı Stalin’e verdikten sonra yavaş yavaş marjinalize olduğu süreç içinde, giderek bir politikasızlık politikasına dönüştü.

Lenin’in siyasi vasiyetnamesine [6] uygun olarak Stalin, Genel Sekreterlikten ayrılmak istiyor. XIII. Kongre’de bu sorun ele alınıyor, Zinoviev, Kamenev ve Troçki Stalin’in istifasına karşı çıkıyor. Kongre’den sonra yapılan ilk Merkez Komite plenumunda Stalin yine Genel Sekreterlikten istifa etmek istiyor. Merkez Komite, Troçki dahil, buna karşı çıkıyor. Bir yıl sonra Stalin istifa talebini yineliyor, tekrar reddediliyor. Stalin blöf yapıyor idiyse Troçki bu blöfü görememiştir. Troçki artık kaybetmiştir. Talih bir daha da yüzüne gülmeyecektir.
Bir an için bütün bunları masal kabul edelim. Bu kez de şu gerçek değişmiyor : Bu organlarda, Lenin’in vasiyetine uygun olarak, Stalin’in istifasını Troçki’nin bizzat gündeme getirmemiş olması bir hatadır. Troçki Stalin’i, parti üst yönetiminden, gelecekte, güç dengelerinin kendine daha uygun olduğu bir zamanda kolayca dışlayabileceğini düşünüyor olabilir. O zaman da Stalin’in kalıcılığını hesaplayamamış, onun politik yeteneğini ve iradesini hafife almış demektir ki, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, o düzeydeki politik savaşımda bu da bir suçtur. Bu bir spor müsabakası değil. İki taraf da centilmence mücadele ediyor, biri kazanıyor, kaybedenin elini sıkıp “gelecek sefere umarız siz kazanırsınız” diyor. Öyle bir şey yok. Çarpışan politikalar toplumsal yaşamı derinden etkiliyor, yüz milyonlarca insanı örgütleyip eyleme sokuyor veya eylemden alıkoyuyor. Olan bitenler artık tarihin determinantlarıdır.

Vurgulayarak yineleyelim : Politikanın bu kadar yüksek düzeyinde, nedeni ne olursa olsun, kaybetmek suçtur. Bu suçun cezası da ya bundan böyle kazanana yardımcı olmak ya da, bu seçenek kişinin inançlarıyla çok çelişiyorsa, bir kenara çekilmektir. Troçki bunu yapmıyor, kenara çekilip devrime başka bir şekilde, örneğin bir devrim tarihçisi ya da edebiyat eleştirmeni olarak, hizmet etmeyi kabullenemiyor, mızıkçı çocuklar gibi, “oyuncular geri gelsin, hakem geri gelsin, tekrar oynayacağız, bu sefer ben kazanacağım”, deyip duruyor. Tribünlerin boşaldığını bile farketmiyor.

§-13. Oysa Troçki, siyasetin acemisi değildir. İktidarın ne anlama geldiğini de üst düzey kapışmalarda ideolojinin siyaset aracı olarak kullanıldığını da iyi biliyor. Bunu en çarpıcı biçimde parti konusunda çizdiği zikzaklarda görüyoruz.

1917 öncesinde Leninist parti modelini ve demokratik merkeziyetçiliği reddediyor. Bu modeli aşırı merkeziyetçi buluyor, parti-içi geniş demokrasiyi savunuyor. Partinin öncülüğünü, bilincin işçi sınıfına dışardan götürüldüğünü kabul etmiyor. Yığın bilincinin devrimci deneyimden doğduğunu ve partinin rolünün, bilinçle siyasi deneyim arasındaki diyalektiği ortaya çıkarmak olduğunu söylüyor. Geniş ve gevşek bir örgütlenmeden yanadır. Bolşevik Partisi küçüktür ve muhalefettedir. Kendisi de zaten o partinin üyesi değildir.

1917-1923 arası en katı merkeziyetçiliğin önde gelen bir savunucusudur. Artık parti üyesidir, o parti devrimle iktidarı almıştır, kendisi iktidar aygıtının tam göbeğindedir.

1923’ten sonra parti-içi demokrasisinin ateşli savunucusudur, iktidar yavaş yavaş elinden kaymaktadır ve gelişmeler giderek kontrolünün dışına çıkmaktadır. Artık muhalefettedir. “Nedense” parti-içi demokrasiyi en fazla hep muhalefettekiler ister.

1930’larda artık kendisine karşı duyduğu sorumluluk dışında partiye ve Sovyet halkına karşı herhangi bir resmi siyasi bir sorumluluğu olmadığı halde, gelişmelerin de dışında kaldığı halde, etkisiz kalacağını bile bile saldırılarını dışardan sürdürmeyi meşru bir eylem olarak görür. Partililikle partisizlik arasındaki sınırını tanımaz.

§-14. Troçki başta kendi eliyle teslim ettiği ve eline tekrar geçirdiğinde ne yapacağını bilemediği iktidarı geri istiyor. Tekrar iktidar olmayı beceremiyor. Nesnel nedenlerden dolayı beceremiyorsa saldırıyı neden sürdürüyor ?

“O bir Marksist’ti, Stalin’e karşı aynı onun yöntemleriyle savaşamazdı” demek de biraz eğreti bir ahlakî argüman olmaktan öteye gidemiyor. Madem ki Stalin ve kliği devrimin önündeki en büyük engel, bir gitseler dünya aydınlanacak, madem ki bu yönetim karşı-devrimci, o halde mücadelenin yöntemiyle ilgili kişisel, etik kaygılar, ancak küçük burjuva ahlâkı çerçevesinde bir anlam kazanır. Nasıl ki sınıf düşmanını arkadan mı tekmelemişsin, yerdeyken mi tekmelemişsin farketmezse, ahlakî açıdan devrimcinin vicdanını rahatsız etmezse, Troçki’nin anlattığı Stalin’e karşı da her yol mübahtır. Kaldı ki “sızmacılık”, “entrikacılık” gibi yöntemleri ikircimsiz kullanan, gerektiğini düşündüğü yerde ve zamanda şiddet kullanmaktan bir an olsun çekinmeyen Troçki (Örneğin Kronstad ayaklanmasında) ve Troçkistlerin böyle bir ahlakî kaygıları olduğunu da sanmıyorum. Yine de, geçerken, Troçki’nin kumaşıyla ilgili birkaç örneğe bakalım. Hiçbir ahlakî yargı getirmeden…

§-15. Troçki büyük hacim tutan kişisel arşivini devlet yönetiminin bilgisi dışında yurt dışına çıkarmıştır. Stalin bu olaya büyük bir tepki göstermiştir, [7] ancak bu tepkisinde ne denli haklı olduğunu kestiremiyoruz. Bu arşivdeki hangi belgelerin Troçki’nin kişisel belgeleri, hangilerinin, Troçki’nin elinden çıkmış bile olsa, Sovyet devletinin resmi belgeleri olduğunu saptayacak bilgi ve kriterlere sahip değiliz. Yine de İstanbul’da kendisini bir süre misafir eden SSCB konsolosluğuna bu durumu bildirmek zorundaydı.

*

Leningrad parti sekreteri ve o günkü SBKP’nin Stalin’den sonra en güçlü ismi Kirov, 1934’te, çalışma odasında öldürüldü. Kirov suikastı, SSCB tarihinin en önemli cinayetidir. Rus araştırmacı Alla Kirilina bu konuda, yeni açılan arşivlere dayanarak bir kitap yayımladı. [8] Bu kitabın ilk cümlesinde sokaktaki her namuslu adamın Kirov’u Stalin’in öldürttüğünü düşündüğünü söyleyen yazar, daha sonra Stalin’in suikastla bir ilişkisi olmadığı, ancak bu cinayeti kendi hesaplaşmaları için kullandığı sonucuna varıyor. [9] Bugün ortaya çıkan tartışmasız gerçek Kirov’un ölümünün bir bireysel terörist eylem sonucu olduğudur. Bir başka araştırmacının, Yuri Zhukov’un 74 klasörden oluşan “Kirov Suikastı” arşivlerinde yaptığı çalışmaya göre, eylem, katilin karısıyla Kirov arasındaki bir gönül ilişkisinin sonucudur. [10]

Alla Kirilina kitabında şöyle diyor :

“Kirov suikastının örgütlenmesinden Stalin’in sorumlu olduğunu ilk kez Troçki öne sürdü. Argümanı şöyleydi : Suikastan sonra Leningrad NKVD yönetimine bağlı on iki ajan görevlerinden alındı ve mahkemeye çıkarıldı ; bu durum üzerine Troçki, “Açıktır ki bu kişiler Kirov suikastını, şu veya bu şekilde Stalin’den direkt bir emir almadan kendi inisiyatiflerine göre örgütlemiş olamazlar ” diye yazdı ( Troçki, Muhalefet Bülteni, (Bulletin de l’opposition), Şubat 1935, s.11)”…20. Kongre’de Kruşçev olayın bu versiyonunu daha az kategorik bir biçimde tekrarlamıştır.” [11]

Kirov’u Stalin’in öldürttüğü yalanını Kruşçev Troçki’den ödünç almıştır. 1934’ten beri yüz milyonlarca insanı bu iftiraya inandıran dünya gericiliğinin kaynağı ise Troçki’dir. Bu iftiranın geniş kabul görmesinden eline ne geçmiştir ? Şimdi ortaya çıkan gerçeği tekelci medya acaba kaç kişiye duyurdu ?

*

Stalin’in Troçki’yi Lenin’le birlikte gösteren fotoğraflara rötuş yaptırdığı, bu fotoğraflardan Troçki’yi sildirdiği yüz milyonlarca kişiye duyurulmuş bir gerçektir. Stalin’i Lenin’le birlikte bir bahçe koltuğunda gösteren klasik fotoğrafın montaj olduğu, Stalin’in resme sonradan eklendiği de yine Troçki/Troçkistler kanalıyla yüz milyonlarca kişiye duyurulmuştur. Şimdi arşivlerde o fotoğrafın negatifi bulundu, montaj olmadığı, üstelik Lenin tarafından çektirildiği ortaya çıktı. Peki bu gerçeği kaç kişi duydu?

*

Troçki Stalin’i, ağır hasta yatan Lenin’i öldürmekle de suçlamıştır. Cinayetle ötenazi kavramını biribirine karıştırması bir yana, Troçki’nin, dedikodunun bir adım ötesine geçmeyen, en küçük bir delile dayanmayan bu suçlaması kendi içinde de tutarsızdır : Çektiği ağır fiziksel acılara ve ağrılara istediği zaman bir son verebilmek için Lenin, elinin altında zehir bulundurmak ister. Kendisine böyle bir zehiri getirmeyi Stalin’den talep eder. Stalin ise Lenin’in bu talebini, Zinoviev ve Kamenev’in yanısıra bizzat Troçki’ye de iletir. [12] Bu talep uygun değildir ve sonuçta Stalin Lenin’in istediği zehiri ona getirmez. Troçki’nin iftirası ise Batıdaki katil Stalin imajının inşasına harç olur.

*

“Şeytan” Stalin’in karşısında “melek” Troçki’nin ahlakî konumlarını sorgulayacak benzer başka olgulara da işaret edebiliriz. Sonuç, Troçki’nin Stalin’den daha az Makyavelist olmadığıdır. Stalin’in dokunduğu kumaşı eleştirmeye hakkı yoktur, bir ihtimalle kendisi de aynı kumaştan dokunmuştur, Lenin’in ya da Marx’ın, Engels’in kumaşından değil ; ancak dikildiği iplik Stalin’inki kadar sağlam değildir.

§-16. Bütün bunların hâlâ yeterince ikna edici olmadığını varsayalım. Çünkü Troçki’nin, entrikayı ve ayak oyununu politik yöntem olarak kullanmaya tenezzül etmediğini kanıtlayabilecek yönde örnekler de vardır kuşkusuz. O zaman, yani kişisel “ahlakın” sınıfsallıktan bağımsız bir olgu olduğunu varsaydığımızda bile, ki değildir, şu son soruyu sorabiliriz : Troçki’nin kişisel ahlakı, tarihe yüksek ahlaklı bir lider olarak geçmesi, dünya devriminin ve insanlığın geleceğinden daha mı önemlidir? Daha mı yüksek bir ahlakî kaygıdır ? Demek ki öyleymiş. Kendine önceliği veren ve Stalin’i koltuğunda bırakan Troçki de, böylece, dünya devriminin ve insanlığın geleceğini “karartmış” oldu, üstelik tarihe de yüce ve yüksek ahlâklı bir lider olarak geçemedi. “Ahlak abidesi Troçki” imajı, küçük burjuva akademisyenlerinin biyografilerinde kaldı.

§-17. Ama Troçki biyografisinin yazımını da kimselere bırakmak istemez. Sonradan Ekim Devrimi’nin tarihiyle ilgili önemli bir kitap yazdığı halde, daha önce, Alma-Ata’daki sürgün yılında başladığı, yukarıda da alıntı yaptığımız otobiyografisini tamamlayıp 1929’da yayımlar. Bu ilginçtir. Troçki dünyanın üstüne yavaş yavaş kara bir perde inerken hâlâ kendisiyle meşguldür. Günlükler tutmakta, “zaferlerle” taçlanan yaşamını kağıda dökmektedir.

Entellektüel enerjisini otobiyografi yazmaya harcayan birisi okura esasında şunu der : “Bu dünyada saklayacak, çarpıtacak bir şeylerim var, bakın bakalım bunu ikna edici bir şekilde saklamış mıyım ?” Tarihteki yerinden emin olan ya da tarihteki yeriyle ilgilenmeye zamanı olmayan birisi yaşamının yazımını, bu yaşamı incelemeye değer bulan biyografist araştırmacılara bırakır. Burada elbette Troçki’nin yaşamı incelenmeye değmez gibi saçma bir şey söylemiyoruz. Troçki’nin otobiyografisinin yalnız başlığı değil alt-başlığı da ilginçtir : “Hayatım – Bir Otobiyografi Teşebbüsü”. Yani ilerde daha ikna edici olma hakkını saklı tutuyor. Bütün dünyayla ama en çok da kendisiyle didişen politikacılar otobiyografi yazar. Büyük adamlar anılarını yazar, küçük adamlar otobiyografi yazar.

§-18. Peki Troçki neden böyle yapıyor ? Neden böyle bir yıkıcı söylemde ve bölücü eylemde ısrar ediyor ? Bir politik liderin yaptıklarını onun psikolojisiyle ilişkilendirmek, psikolojik neden-politik sonuç gibi bir ilişki kurmak yöntem açısından doğru değildir, olguların asli determinantlarınının gözardı edilmesini getirir. Troçki’nin psikolojik profilini anlamaya çalışmak verimsiz bir çabadır, bizi bir yere götürmez. Ancak, troçki fenomenine baktığımızda, derinlerdeki psikolojik neden ne olursa olsun, Troçki’nin kendini bu dünyada koyduğu yerin ve kendi bilincinin metafizik boyutuna yaklaşımının, eyleminde ve söyleminde nesnel bir unsura dönüştüğünü görüyoruz. Bu unsur, Metin Çulhaoğlu’ndan ödünç aldığımız bir kavramla tanımlarsak, egodeterminizmdir. [13]

§-19. Troçki, kendi fiziksel ve politik-entellektüel varlığını sınıf savaşının ve devrimin nesnel bir unsuru olarak gördüğü için, politik varoluşunun giderek nesnel gerçeklikle bir ilişkisi kalmadığını görmez, göremez. Bizzat kendi varlığı her aşamada nesnelliğin temel bir öğesidir. Ekim Devrimi ve iç savaş sürecinde kişisel politik varlığının gerçekten de nesnelliğe derin müdahalelerde bulunduğu anlar olmuştur. Onu o dönemin büyük devrimcisi yapan da budur. Ama bu müdahalelerdeki başarısını, birincil olarak arkasındaki sınıfsal-örgütsel destekle, iktidar olgusuyla, hatta bizzat Lenin’in varlığının nesnelliğiyle ve iktidarın konjonktüre uygun biçimde kullanılmasıyla ilişkilendireceği ve kendi kadro kalitesine ikincil bir önem atfedeceği yerde, kendi fiziksel ve politik-entellektüel varlığını başarısının asli unsuru olarak görmüştür. Politik kariyerinin göğün yedinci katından yerin yedi kat dibine indiğini görememesi, başkalarının da devrimci bir rasyonalitesi olabileceği ihtimalini aklınının ucundan bile geçirememesi, ancak egodeterminizm kavramıyla anlaşılabilir.

Troçki’de sınıf savaşıyla ilgili bütün olgular kendi politik varoluşuyla dolayımlanarak açıklanır. [14] Kendi politik varoluşuyla dolayımlanmamış bir olgu nesnel olarak da yoktur. Troçki yoksa sınıf savaşı da yoktur, devrim de yoktur. Tarihsel süreç de Troçkisiz açıklanamaz, politik olaylar da. Nasıl Türkiye’de, geçici ve geçici olması “şart olan” yol arkadaşları hariç, bütün solcular, devrimciler, aydınlar Yalçın Küçük’e “karşıysa”, nasıl politik varlıkları ancak Küçük’le ilişkili olarak tanımlanabilirse, dünya komünist hareketi de adeta Troçki’ye karşı olmak için vardır. Nasıl Türkiye burjuvazisi Küçük karşısında korkudan “tir tir titrerse”, dünya burjuvazisi de Troçki karşısında öyle titrer ve korkar. Bu sadece bir mizaç sorunu değildir. İnsan Troçki’nin yazdıklarını bir de bu gözle okuduğunda, bazı saptamalarının nasıl tek bir ip üzerine dizildiğini görüp hayretler içinde kalıyor.

§-20. Troçki’nin egodeterminizmi konusunda söylediklerimizle ilgili iki örnek verelim.

Birincisi, savaş’ın arifesinde, savaşı durdurmak için son çabaların sarfedildiği bir ortamda, Fransa’nın Almanya büyükelçisi Robert Coulendre, Hitler’le görüşür. [15] Hitler SSCB’yle yaptığı anlaşmadan memnundur, gelecekteki büyük askeri zaferinin tablosunu çizer ve Fransa ve İngiltere’nin Almanya’ya saldırmaması gerektiğini hatırlatır. Fransa elçisi, uzun ve korkunç bir savaşın sosyal çalkantılara ve devrimlere yolaçabileceğini vurgular ve Hitler’e, kendisinin kazanması dışında başka bir olasılığı düşünüp düşünmediğini sorar, kazananın Troçki de olabileceğini söyler. Her türlü diplomatik manevranın tükendiği, savaşa doğru geriye sayımın başladığı bu son aşamada Fransa elçisinin Hitler’in anti-komünizmini kullanmak istemesini, Troçki’nin “Ruhlarına giren devrim hayaletinden korkuyorlar ve bu hayalete bir insanın adını veriyorlar” şeklinde değerlendirmesi ilginçtir. Oysa Fransa elçisi, Stalin’le Hitler’in saldırmazlık paktı imzaladıkları bir aşamada, elinde kalan son umutsuz kartı oynuyor. Bu kart maça ası değil, sinek ikilisidir. Troçki maça ası sanıyor. Herhangi bir politik gücünün olmadığını bildiği halde, kendini dünya devriminin lideri gibi görmesi, sıradan bir benmerkezcilikten değil, onun egodeterminizminden kaynaklanıyor.

*

İkinci örnek daha ilginç. Troçki, otobiyografisinde, Troika’nın (Stalin-Kamenev-Zinoviev üçlüsü) kendisine karşı kurduğu komployu ve bu üçlüye karşı mücadelesinin en kritik anını anlattığı bölümde birden metnin akışını keser ve bir olay anlatır. Althuser’in formülüyle, yanlış zamanlarda yanlış yerlerde bulunma [16] gibi bir beceriye sahip olan Troçki, 1923 Ekiminin bir pazar günü Kremlin’i bırakır, Zabolotye bataklıklarında ördek avına çıkar. Metinde bu ördek avına ayırdığı dört sayfada, av konusuna geçmeden önce doğa tasvirleri yapar, ördek avının inceliğini, bu avın ustası olan rehber İvan Vasileviç’le arkadaşlığını, çok istedikleri halde Lenin’le bir türlü ava çıkamadıklarını, hatta Lenin’in kötü nişancılığını vb bir edebi kreşendo içinde anlatır. Her satırda okur kendine, “acaba konuyu nereye götürüyor ?” sorusunu, giderek daha yüksek sesle sorar.

Troçki nihayet bir gün fırsat bulup şoförüyle ava çıkar. Ancak bu av sırasında çizmeleri su geçirdiği için ayakları ıslanır ve bu bataklıklarda soğuk alır, çok kötü hastalanır. Sonbaharı ve kışı yatakta geçirmek zorunda kalır. Final bölümünde okur, konunun nereye geldiğini ve nasıl bağlandığını ancak dramatik bir senfonik müziğin bitişinde duyabileceği karmaşık hisler içinde öğrenir : Troçki, “1923 yılındaki ‘Troçkizm’ tartışması boyunca hastadır, yataktadır”. Orkestra ayağa kalkar, şef yüzünü salona döner, hep birlikte eğilip izleyicileri selamlarlar :

“İnsan bir devrimi ya da savaşı önceden görebilir, ama bir sonbaharda çıkılan yaban ördeği avının sonuçlarını önceden görmek imkânsızdır.” [17]

Yorum gerektirmiyor. Tarihsel determinizmin neden-sonuç ilişkisi, bu denli ilkel ve kaba bir düzeyde ancak böyle kurulabilir. Ördekleri Stalin’in bağlaşıkları olarak görmediği eksik kalmıştır. Kapitalist eğitimin orta öğrenim tarih kitaplarında kullandırdığı yöntemlerden farksız bir yaklaşım söz konusudur. Troçki tarihsel materyalizmden ancak bu kadar uzaklaşabilir. Bir dipnotta geçse, kazadır, aceleye gelmiştir vb. diyeceğiz. Ama asıl metni kesip dört sayfalık bir inşanın sonunda bu çıkarıma ulaşması, bunun basit bir gaf olmadığını gösteriyor. Oysa Troçki’nin böyle idealist hem de ilkel idealist bir tarih anlayışına sahip olmadığını biliyoruz. O halde “neden bunu söylüyor ?” sorusu önem kazanıyor. Bu soruya bizim bulabildiğimiz yanıt onun dışa vuran egodeterminizmidir. Daha doğrusu, dünyanın ancak kendi üzerinden dolayımlanarak nesnel gerçekliğine kavuştuğuna inandığı için dayanamayıp dışa vurduğu, kontrolünden kaçırdığı egodeterminizmidir. Bilincinin bulanıklığı değildir.

§-21. Troçki fenomeninin iki temel bileşeninden birisi egodeterminizm ise diğeri, teori kanalından öne kaçış, (fuite en avant), gerçek dünyayı terkedip sanal dünyaya sığınıştır, deyim yerindeyse sanal-determinizmdir. Bu iki bileşen birlikte, dünyadaki nesnel süreçleri her zaman iyi görememesini, her zaman iyi değerlendirememesini getirir. Troçki gerçek dünyaya kendi sanal dünyasından bakar. Sanal dünyasının militanı, gerçek dünyanın ise tribünlerdeki seyircisidir. Bu nedenle genel siyasi öngörüsüzlük, Troçki fenomeninin tipik bir özelliğidir.
Troçki fenomeninin egodeterminizm bileşenini, ağırlıklı olarak Stalin’e karşı yürüttüğü savaşta, sanallık bileşenini ise daha ziyade politik bir strateji olarak getirdiği sürekli devrim tezinde görüyoruz. Sürekli devrim tezini birazdan inceleyeceğiz.

§-22. Buraya dek Troçki fenomenini, iktidarı kaybeden Troçki’nin politik profili ve söylemi çerçevesinde ele aldık. Bu konunun bir düzeyidir. İkinci düzeyi de onun ideolojik profiliyle ilgilidir.

Troçki bir teorisyendir. Politikacı Troçki Bolşevik devrimin mutfağını anlatırken teorisyen Troçki hemen her konuda, özellikle de kapitalizm, sınıf savaşı ve dünya devrimi konularında teorik çözümlemeler getirmektedir. Ayrıca kaliteli bir edebiyat ve sanat eleştirmenidir. Devrimciler arasında az bulunur ölçüde kültürlüdür. Teorik düşünmesini bilen düzeyli ve birikimli bir entellektüel olduğuna kuşku yoktur. Bazı konularda değerli katkıları da vardır. Örneğin faşizmi o gün en iyi tahlil edenlerden biridir. [18] Faşist hareketlerin gelişmesinde tekellerin ezdiği küçük burjuvazinin sosyal psikolojisinin oynadığı rolü çok iyi görmüştür. Faşizmin sınıfsal özünü doğru tespit etmiş, tekelci burjuvazinin “en acımasız diktatörlüğü” [19] şeklinde tanımlamıştır. Yalnız faşizmin o gün iktidara geliş şekline, yani çaresiz küçük burjuva yığınlardan aldığı büyük desteğe o günkü haklı nedenlerle yaptığı vurgu, daha sonra Troçkistler tarafından mutlaklaştırılmış, o günün özgüllüğü evrenselleştirilmiştir. Tekelci burjuvazinin aynı çıplak diktatörlüğü, artık bütünleştiği kendi devleti içinden ve tepeden de kurabileceği ve sosyal tabanını bundan sonra oluşturabileceği çoğu kez göz ardı edilmiştir.

§-23. Troçki’nin ideolojik-teorik söylemine geçmeden önce iki noktanın altını çizmek gerek. Birincisi, bu söylemi genellikle SBKP ve Komintern’in resmi ideolojisinin eleştirisi şeklinde geliştiriyor. İkincisi, siyasi varoluşunu Stalin olgusuna göre tanımlamış olması, ne yazık ki, onun teorik katkılarına da bir perspektifsizlik ve sınırlılık getiriyor. Mutfakta olup bitenleri bulaştırmadığı bir söylemi neredeyse yoktur.

§-24. Biz, Troçki/Stalin çatışmasını, özünde, teori ve politikaya aynı ağırlığı veren iki lider arasında ortaya çıkan teorik bir çatışma olarak göremiyoruz. Önce teorik konumunu tanımlayan ve sonra bu konumdan siyasi bir hat çıkarmaya çalışan Troçki’dir. Bu siyasi hattı, nesnel gerçeklikle ilişkilendiremiyorsa, politikayı teoriye feda ediyor. Teoriyi yaşamın kendisinden üstün tutarcasına… Uzun dönemi hatta çağları düşünüyor ve kısa dönemle ilgilenmiyor. Oysa canlı organizma günlük yaşıyor. Stalin’de ise teori, politikaya a posteriori‘dir. Yani Stalin önce nesnel duruma ve elindeki güce göre kafasında bir politikaya karar veriyor, bunun teorisini ise sonradan yapıyor. O da o politikanın uygulamada gerektirdiği parti-içi konsensusu ve mobilizasyonu sağlamak için… Politikayı mı, teorisini mi önce ilan ettiği önemli değil. Uygulamayı düşündüğü politikaya uymuyorsa o güne dek kabul edilegelen teoriyi deforme etmekten çekinmiyor. İktidarı korumanın gereklerini ve günlük hayatın kendisini teoriden daha üstün tuttuğu için… Uzun döneme değil o güne bakıyor. Çünkü genelde toplumun, özelde o gün içinde yaşadığı geri toplumun, günlük yaşamının ötesindeki ufuklara uzun süre bakamadığını biliyor. Stalin’in bu yaklaşımının hem iyi hem de kötü sonuçlarını biliyoruz. Peki kavgayı, oldu ya, Troçki kazansaydı ne olacaktı ? Bu soru bizi “sürekli devrim” tezine bağlıyor.

§-25. Sürekli devrim kavramının Troçki’nin düşüncesinde merkezi yeri tuttuğu görüşü, hemen hemen tüm araştırmacılar ve teorisyenler tarafından paylaşılan bir görüştür. [20]

İlk kez Marx tarafından 1848’de formüle edilen “sürekli devrim” kavramını Troçki, 1905’te, Rusya için yeniden formüle ediyor. 1928-29’da geliştiriyor ve teorileştiriyor. En gelişkin biçimiyle, Komintern’in tezlerine bir karşı-tez, dünya devrimi için temel bir tez olarak ileri sürüyor. [21]

§-26. Troçki geri ve feodal bir ülke için işçi-köylü demokratik diktatörlüğü aşamasını reddediyor. Köylülüğü devrimci bir öğe olarak görmediği için, burjuva demokratik devriminden sonra kesintisiz biçimde proletarya diktatörlüğüne ulaşılacağını savunuyor. Troçki’ye göre Ekim Devrimi ve sonrası kanıtlamıştır ki :

“Devrimci önemi ne olursa olsun köylülüğün rolü bağımsız bir rol olamaz, hele başı çeken öncü bir rol hiç olamaz. Köylü ya işçiyi ya da burjuvayı takip eder. Bu şu demektir : İşçi-köylü demokratik diktatörlüğü, ancak köylü yığınlarını peşinden sürükleyen bir proletarya diktatörlüğü şeklinde anlaşılabilir…

“Demokratik devrimin öncü gücü olarak iktidarı alan proletaryanın diktatörlüğü, büyük bir hızla ve kaçınılmaz olarak kendisini, burjuva mülkiyet hakkına derin tecavüzlere zorlayan görevlerle karşı karşıya bulur. Demokratik devrim, gelişim süreci boyunca, direkt olarak sosyalist devrime dönüşür ve böylece sürekli bir devrim haline gelir.” [22]

§-27. Çağımızda her mekânda ve zaman kesitinde toplumsal ilerlemenin proletarya hegemonyasında olacağı görüşü doğrudur. [23] Troçki’nin “devrim” sözcüğüyle ne zaman siyasi devrimi (yoğun ve kısa süreli bir şiddet anı, iktidarın alınışı) ne zaman toplumsal devrimi (toplumun ileriye doğru sürekli dönüştürüldüğü uzun süreç) kastettiği her zaman açık olmamakla birlikte, bir siyasi devrimle, bu devrimin adına ne denirse densin, bir mekânda iktidar ele geçirildikten sonra kesintisiz bir süreç içinde sosyalizme doğru yürünmesi gerekir. Bu anlamda, devrimci sürecin bütünlüğü, mekanik aşamalara, zaman içinde ardarda aşamalara bölünemezliği anlamında, sürekli devrim kavramı doğrudur. Yani tek bir siyasi devrim, devrimci bloktaki güçler dengesine göre bu devrimde veya bunu izleyen süreçte sağlanması ve korunması gereken proletarya hegemonyası, bu hegemonyanın proletarya diktatörlüğü şeklinde örgütlenmesi, toplumsal devrimin ilerletilmesi… Sorun ve zorluk, bu doğru teorik yaklaşımdan yola çıkarak, “sürekli devrim” sloganını temel alan bir eylem programının nesnel realiteyle ilişkisinin kurulmasında yatıyor. Sürekli devrim sloganının 1905 Rus Devriminde bir politik karşılığı yoktu. Gramsci’nin Troçki’ye getirdiği eleştiri bu noktada bizce haklıdır : [24]

“1848-49’da formüle edilen “Jakoben” sloganına (sürekli devrim sloganı) ilişkin olarak, bu sloganın karmaşık talihi incelenmeye değer. Parvus-Troçki grubu tarafından yeniden ele alınan, sistematize edilen, geliştirilen ve entellektüel bir biçime kavuşturulan bu slogan, 1905’te ve sonrasında atıl ve etkisiz kaldı. Soyut bir şey haline geldi ve bilim adamının çekmecesine terkedildi. Bu slogana bu edebi formu içinde karşı çıkan ve “kasıtlı” olarak kullanmayan Bolşevik eğilim, esasında onu başka bir form içinde, aktüel, somut, canlı tarihe uygun, zamana ve mekâna adapte edilmiş bir form içinde, dönüştürülmesi gereken belli bir toplumun bütün gözeneklerinden fışkıran bir şey olarak, iki toplumsal grubun (yani proletarya ve köylülük) şehirli grubun hegemonyası altındaki ittifakı olarak uyguladı. Birinci durumda yeterli politik içerikten yoksun bir Jakoben ruh haliyle, ikinci durumda ise edebi ve entellektüel bir etiketten değil yeni tarihsel ilişkilerden çıkan bir içerik ve de Jakoben ruh haliyle karşı karşıyasınız.”

Teorik varsayım ve öngörülerle siyasi beklentileri her zaman birbirinden ayıramayan Troçki otobiyografisinde şöyle diyor : [25]

“Sonradan (Ekim Devrimi’nden sonra-C.A.), kendine özgü sallapati üslubuyla yazan Lunacharsky, benim devrim kavramımı şöyle betimliyor : “Troçki Yoldaş, 1905’te, iki devrimin (burjuva ve sosyalist devrim), üstüste düşmemelerine rağmen, sürekli bir devrim oluşturacak şekilde birbirine bağlı olduğunu savundu. Dünya’nın Rus bölümü, bir burjuva siyasi devrimiyle devrimci döneme girdikten sonra, dünyanın geri kalanıyla birlikte, Sosyalist Devrim tamamlanıncaya kadar bu dönemden kaçamayacaktır. On beş yıl gibi bir hataya rağmen, Troçki Yoldaş’ın bu görüşün formülasyonundaki derin öngörüsü ve vizyonu inkâr edilemez”. On beş yıl gibi bir hata yaptığım yolundaki görüş, daha sonra Radek’in bu görüşü yinelemesiyle daha fazla bir derinlik kazanmıyor. Bizim 1905’teki bütün tahminlerimiz ve sloganlarımız bir yenilgi varsayımına değil muzaffer bir devrim varsayımına dayanıyordu. O dönemde ne bir cumhuriyete kavuştuk, ne de toprakları dağıtabildik ; hatta 8-saatlik bir işgününü bile elde edemedik. Bu bizim bu talepleri öne sürmemizin yanlış olduğunu mu gösterir ? Devrimin yenilgisi bütün beklentilerin üstünü örttü – sadece açıkladıklarımın değil (sürekli devrim beklentisini kastediyor – C.A.). Sorun devrim tarihlerinde değildi, onun iç dinamiklerinin analizinde ve bir bütün olarak gelişimini görebilmekteydi.”

Gramsci tam da bu pasaja gönderme yaparak “Gerçekte ise teorisi ne on beş yıl önce ne de on beş yıl sonra iyi bir teoriydi” diyor ve şu ilginç benzetmeyi yapıyor [26] : “Troçki’nin öngörüsü dört yaşında bir kız çocuğunun ilerde anne olacağını öngörmek gibidir. Gerçekten de o kız çocuğu büyüyüp yirmi yaşında anne olduğunda, bize dönüp “işte ben dememiş miydim ?” der gibidir – ama o kız çocuğunun daha dört yaşındayken anne olabileceği inancıyla o gün ırzına geçmeye çalıştığı gerçeğini görmezden gelerek…” [27]

§-28. Ekim Devrimi’ne giden süreçte, Lenin’le Troçki arasındaki görüş ayrılıkları konusu, uzun zamandır akademik bir sorun düzeyine indirgenmiştir. Troçki de böyle düşünüyor. Kendisinden üçüncü şahıs olarak söz ederek : “Sürekli devrim sorunu Lenin ve Troçki arasında zaman zaman ortaya çıkmış görüş ayrılıklarının çerçevesini çoktan aşmıştır, üstelik bu görüş ayrılıkları tarih tarafından tamamen tüketilmiştir”, diyor. [28]

Aslında, sürekli devrim tezini dünya çapında bir strateji düzeyine yükseltirken arkasında Rus devrimi ve Lenin’le ilgili teorik bir sorun bırakmak istemiyor. Ancak, “Bu noktaya nasıl geldi ?” sorusu var. Aşağıdaki kronoloji, yönetimde siyasi sorumluluğu olan birinin, teorisini politik gerçeklikle ilişkilendirmede karşılaştığı güçlükler nedeniyle çizdiği zikzakları ve nihayet iktidarı kaybedişini gösteriyor:

1921 : Troçki iktidardadır ama dönemi kapanmaktadır : NEP işçi-köylü bağlaşıklığını ve dolayısıyla iktidarı kurtaran bir strateji olarak bir kez kabul edildiğinde, Troçki’nin düşüşü artık bir takvim sorunudur. O ana kadar devrim Troçki’nin çizgisini izlemiş olsa bile artık izleyemez haldedir. Köylülük bastırmaktadır. Lenin istese de artık Troçki’yi parti çoğunluğuna karşı savunacak durumda değildir. [29] Bunu Troçki de bilmektedir ve NEP’e karşı hiçbir muhalefette bulunmaz. NEP’in kabulü Troçki’nin çizgisinin sonunu ilan eder ve politik kariyerinin ölüm çanları çalmaya başlar. [30] NEP/Troçki ilişkisini birazdan daha ayrıntılı olarak ele alacağız. W. Huhn’a göre, Lenin 1925’te yaşıyor bile olsaydı Troçki’yi kurtaramazdı. Troçki savaş komünizminin adamıydı, savaş komünizmiyle yükseldi ve onunla birlikte düştü. [31]

1922 : Troçki hâlâ gücünü belli ölçüde korumaktadır : Sürekli devrim çizgisine 1917 başında Lenin’in de geldiğini ve Kamenev, Zinoviev ve Stalin gibi eski bolşeviklerin muhalefetini yenerek partiyi troçkist çizgiye çektiğini söylemeye devam eder.

1923 : Troçki’nin konumu tehdit altındadır ve sarsılmaya başlar : Menşevik Martinov, Ekim Devrimi’nin Troçki’nin yolundan giderek bir çıkmaza girdiğini, proletaryayla köylülüğün ittifakının zorla bozulduğunu söyler. NEP uygulamalarının derinleşmesiyle birlikte, “troçkist” çizgiden hızla uzaklaşılır.

1925 : Troçki iktidarı kaybeder.

1927 : Troçki ideolojik konumundan taviz verir : Troçki, Komintern Genel Kurulu’nda (13 Aralık 1926), Troçkizmi savunduğunu reddeder ve aralarında görüş ayrılıkları bulunan tüm temel konularda, özellikle de sürekli devrim konusunda Lenin’in haklı olduğunu ilan eder. [32]

1928 : Troçki Alma-Ata’ya sürgün edilir : Yönetim sorumluluğundan kurtulur. Yeniden, Ekim Devrimi’nin, kendisinin 1905’teki öngörülerine uygun, yani sürekli devrim perspektifine uygun bir yol izlediğini söyler.

1930 : Troçki yurt dışına sürgün edilir : Yeni bir kariyer düşündüğü için, 1917 öncesinde, tüm temel ve canalıcı konularda Lenin’le arasında var olan farklılıkları önemsizleştirmeye çalışır, ve her zaman ve sonuna dek Lenin’le aynı fikirleri savunduğunu söyler. Bu konuma ölene dek sadık kalır.

§-29. Troçki’nin düşüşünü başlatan neden, kendi ideolojik-teorik çapına uygun ve nesnel gerçeklikle ilintili, reel bir politika üretememiş olmasıdır. Getirdiği şekliyle “sürekli devrim” tezi, operatif bir tez olamamıştır. Yukarıda kısaca değindiğimiz NEP/Troçki ilişkisine dönelim. Bu ilişki iki açıdan öğretici, Troçki fenomeninin iki temel bileşenine, egodeterminizmine ve öne doğru kaçışa, ve bunların politik öngörüsüzlük şeklindeki dışavurumuna ışık tutuyor.

§-30. Troçki, NEP dönemi için gerekli kadro yapısının, Savaş Komünizmi döneminden kalan kadro yapısıyla uyuşmadığını ve bu uyuşmazlığın partinin ve devletin bürokratik deformasyona uğramasındaki rolünü görmüştür. Buna rağmen, iyi olan her şeyde kendi payını abartan, kötü olan her şeyin sorumluluğunu reddeden biri olarak, kendini asla bürokratik deformasyonun öznel öğeleri arasına koymamıştır. Oysa bu bürokratik deformasyonun öznel yönünde payı büyüktür. [33] NEP’in gevşettiği toplumsal yaşamla savaş komünizminden artakalan kadrolar buluşmuştur. Ol hikâyet budur !

Savaş Komünizmi dönemini getiren nesnel koşulları bildiğimiz için, bu dönemin çoğu kendi eseri olan ve bizim de doğru bulduğumuz politikaları konusunda kendisine özel bir eleştiri getirmiyoruz. Eleştirdiğimiz nokta, bu politikaların sonraki döneme bıraktığı örgütsel mirasın, nesnel olarak, devletin bürokratik deformasyonu olgusunu derinleştirdiği gerçeğini gördüğü halde görmezden gelerek (Bkn : §-11), bu mirası devralanlara, sanki bu olgu kendinin iktidardan uzaklaştırılmasıyla başlayan bir olguymuş gibi saldırmasıdır. Bu davranış, Troçki fenomeninin egodeterminizm boyutuyla ilintilidir.

§-31. Troçki, NEP’le açılan yeni dönemin partiye hem iktidarı koruma ve sağlamlaştırma fırsatı veren hem de dünya devrimini zorunlu olarak “askıya alan” bir dönem ve NEP’in de uygulanabilir tek politika olduğunu anlamamıştır. Bu anlayışsızlık, Troçki fenomeninin öne doğru kaçış bileşeniyle ilgilidir.

Savaş Komünizmi döneminde emek örgütlenmesi askerileştirilmişti. Kızıl Ordu birliklerini “Emek Orduları” şeklinde yeniden örgütlemek onun fikridir. Örneğin o gün Ukrayna Cephesi Politik Komiseri olan Stalin, idari bir kadro değişikliğiyle, bir çırpıda, Ukrayna Emek Ordusu Konseyi Başkanı yapılır. Troçki daha sonra bu politikayı genişletir, askerliğini yapmakta olan herkesin sanayide kullanılmalarının yanısıra, sivil sanayi işçilerini de “emek askeri” olarak askere alır. 1920’de Sendikaların yıllık Kongresinde Troçki, emeğin askerileştirilmesini ve “emek askeri alma” işlemlerini sendikaların yürütmesini ister ve bunu kabul ettirir. Deutscher’in dediği gibi,”böylece, düzenli orduyu kaldırmaya söz vermiş olan parti, çalışan nüfusu orduya dönüştürür.” [34]

Troçki 1920’deki IX. Parti Kongresi’nde bu politikaları şu tezlerle savunmuştur :

“Sendikalar askerileştirilmeden, her işçinin kendini bir emek askeri gibi göreceği, kendi kafasına göre bir serbestiye sahip olamayacağı bir rejim tesis edilmeden (emeğin) askerileştirilmesi düşünülemez ; işçi bir yerden başka bir yere nakil emrini alınca bu emri yerine getirmelidir, yerine getirmezse asker kaçağı muamelesi görür ve cezalandırılır. Bu işlere kim bakar ? Sendika. Yeni rejimi sendika yaratır. Bu işçi sınıfının askerileştirilmesidir.” [35]

Kronstadt isyancıları, Bolşeviklerin sözlerinde durmasını ve partinin diktatörlüğü yerine iktidarı sovyetlere devretmesini isterler. Ayaklanmayı Troçki kanlı bir biçimde bastırır, ama bu isyandan gerekli dersi Troçki değil, Lenin çıkarır. Nesnel gerçekliği bu doğrultuda daha ileriye zorlamanın iktidarın kaybını getireceğini görür. NEP stratejisini gündeme getirir. Proletarya Diktatörlüğü’nün politik olarak güçlendirilmesi, ekonomik olarak gevşetilmesiyle birlikte partinin monolitik bir yapıya yönelmesiyle sağlanır. X. Parti Kongresi (1921) kritik bir kongredir. Toplum içinde güçler dengesinin nasıl değiştiğinin, toplumda ve partide rüzgârların nerelerden estiğinin hâlâ farkında olmayan Troçki, bir yıl önceki politik konumunu gelişmelere ters yönde daha da pekiştirir, devleti bürokratik deformasyon yönünde zorlamaya devam eder ve öne doğru kaçmaya, bu tarihten sonra ölünceye kadar içinde yaşayacağı sanal dünyasının ilk sanal tuğlalarını bu kongrede döşemeye başlar.

Kongrede, Deutsher’in deyimiyle [36] “aşırı bürokratik merkeziyetçiliği” temsil eder. Sendikaların hükümet aygıtına entegre edilmelerini ister. Sendikalar artık eski işlevlerini yitirmişlerdir. Devlet bir işçi devletidir ve tanımı itibariyle bu devletin hükümeti, proletaryanın genel ve ortak çıkarlarını temsil etmektedir, sendikalar ise kesimsel çıkarları temsil eder. Bu nedenle, bundan böyle işlevleri, tek tek işçileri ya da işçi gruplarını işçi devletine karşı savunmak değil, ekonomik planların uygulanmasında hükümete yardımcı olmaktır.

Lenin ve Stalin, on bir Merkez Komite üyesini arkalarına alarak Troçki’yi durdururlar. Lenin, sovyetlerin işçilerin devleti olmadığını, işçileri ve köylüleri temsil ettiğini, bürokratik deformasyona uğradığını söyler. Argümanını o harikulâde diyalektik düşünce yöntemiyle geliştirerek, işçilerin hem devleti savunmaları hem de sendikalar aracılığıyla bu devlete karşı kendilerini savunmaları gerektiğini belirtir. Bu diyalektik bütünlük içinde, hem işçilerin sendikalardan (isteyen istediği sendikaya üye olur, ya da sendikasız kalır) hem de sendikaların hükümetten göreli bir bağımsızlığı olmalıdır.

Parti sadece gerekli politik vidaları sıkarak iktidarı korumaya çalışırken, “sendikalar sorununda ideolog Troçki bürokratik emellerini o kadar aşırıya götürür ki en sağlam destekleyicilerini bile şoka sokar ve popülaritesinden bir hayli kaybeder.” [37] Lenin’in vasiyetnamesinde Troçki’ye yönelttiği, “aşırı bir özgüven sergilediği ve işlerin tamamen idari yönüyle aşırı ilgilendiği” yolundaki eleştiri temelsiz değildir ve bir olasılıkla bu kongredeki politik konumundan kaynaklanmıştır.

*

X. Kongre’de, NEP’in kabulüyle “Savaş Komünizmi” sona erdi ve Troçki’nin yoğun muhalefete konu olan çizgisi de terkedilmiş oldu.

Bunlar bize Troçki’nin sadece bir yıl sonrasını göremediğini gösteriyor. Troçki, yakıcılık kazandığı halde, NEP veya benzeri bir politikanın gerekliliğini algılamanın bu kadar uzağındadır ve öngörüsüzdür. Savaş komünizminin komünisti için proletarya diktatörlüğünün tutup devlet eliyle kapitalizmi örgütlemesi bir zül olsa gerek ki gözüne perde indiriyor. Sovyet toplumunun realitesi artık “ilginç” olmaktan çıkmaktadır. İçerde ona artık “öne kaçacağı sanal dünya sunma” olasılığının azaldığı giderek belirgenleşir. Sanal dünyasını giderek dışarda aramaya başlar. “Dünya devrimi” gibi şövalyelere yakışan bir stratejiyle “öne doğru” kaçışı giderek sıklaşır.

*

Yarın güneşin doğacağını söylemek, dünyanın yarın da döneceğini teorik olarak öngörmek değildir. Komünist Manifesto‘dan sonra, “Dünya bir gün komünist olacak” demek de, teorik bir öngörü değildir. Bu bilimsel gerçek bugünle ilişkilendirildiği ölçüde politik bir anlam taşır. Bas bas bağıran ve burnunun dibine gelen NEP gereksinimini göremeyen Troçki’nin dünya devrimiyle ilgili teorik öngörülerinin nasıl bir politik anlamı olabilir? İnsanları nasıl ikna edecektir ?

§-32. Uluslararası plana taşıdığı “sürekli devrim” teorisiyle Troçki, dünya çapında ve Sovyetler Birliği’nin öncülüğünde hemen uygulanabilir bir devrimci strateji geliştirdiğine inanıyor. Bu teori, politik önermesi bir yana bırakılırsa, dünya devriminin sürekliliğine ya da kesintisizliğine işaret ediyor, komünistlerin önlerindeki görevler ne olursa olsun, dünyaya bu perspektiften bakmasını sağlıyor. Bu yaklaşım doğrudur, proletarya enternasyonalizmi ilkesi de bu temele dayanır.

Troçki’yle devam edelim. Politik önermesi de teze içerildiğinde, sürekli devrim stratejisi, sosyalizme geçişi, değişik tarihsel konjonktürlerde ve farklı toplumsal formasyonlarda ortaya çıkan, birbirine bağlı bir dizi politik, ekonomik ve sosyal altüst oluşlar süreci olarak belirliyor :

“İktidarın proletarya tarafından ele geçirilişi, devrimin sonu değil henüz daha başlangıcıdır. Sosyalist inşa, ancak ulusal ve uluslararası düzeyde süregiden sınıf mücadeleleri temelinde düşünülebilir. Kapitalist ilişkilerin dünya çapındaki tartışmasız başatlığı veri alındığında bu mücadele, kaçınılmaz olarak şiddetli patlamalara, yani içerde iç savaşlara, dışarda devrimci savaşlara yol açacaktır. İşte sosyalist devrimi sürekli kılan özellik tam da buradadır, ister demokratik devrimini henüz yapmış geri bir ülke için olsun, ister uzun bir demokrasi ve parlemento dönemi yaşamış eski bir kapitalist ülke için olsun.” [38]

Sosyalist devrim ulusal sınırlar içinde tamamlanamaz. Troçki ulusal temelde başlayan devrimin, bu temelde kalamayacağını, coğrafi ve ulusal sınırları aşarak dünya çapında sınıfsız ve devletsiz topluma ulaşılana dek, “birleşik ve eşitsiz bir gelişme” halinde, hem konjonktürün hem de kendi iç dinamiklerinin etkisi altında, durmadan mekândan mekân sıçrayacağını ve tüm dünya sosyalist olana dek süreceğini düşünüyor :

“Sosyalist devrim ulusal sınırlar içinde tamamlanamaz. Burjuva toplumun krizinin temel nedenlerinden biri, yarattığı üretken güçlerin ulusal devlet çerçevesinden çıkması eğilimidir. Bu da bir taraftan emperyalist savaşlar, diğer taraftan burjuva Avrupa birleşik devletleri ütopyası demektir. Sosyalist devrim ulusal mekânda başlar, uluslararası arenada gelişir ve dünya arenasında tamamlanır. İşte böylece sosyalist devrim, sözcüğün yeni ve en geniş anlamında, sürekli hale gelir : (Devrim) ancak yeni toplumun tüm gezegenimizde kesin zaferiyle son bulur.” [39]

Bu bakış açısı içinde :

i. Şu veya bu ülkenin sosyalizm için olgun olup olmadığı sorusu ortadan kalkar. [40] Emperyalizm çağında, sömürgeciliğin yayılması sonucunda, dünya pazarı bütünleşmiştir : O halde devrim dünya ölçeğinde düşünülmesi gereken bir olgudur. Dünya pazarını yaratan kapitalizm, “dünya ekonomisini bir bütün olarak sosyalist yeniden inşaya hazırlamıştır.” [41]

ii. Devrim, spontane biçimde tek darbede ve her ülkede eşzamanlı değil, değişken yoğunluklu ama süregen sınıf savaşları sonucunda, dünya çapında gerçekleşecek ya da gerçekleşmeyecektir.

iii. Üretken güçler kapitalizm altında ulaşabilecekleri sınıra kadar gelişmişlerdir. Emperyalizmin, kapitalizmin en yüksek aşaması şeklindeki tanımı da bunu anlatmaktadır. Bu sınırın ötesine geçmeleri mümkün olmadığı için üretken güçler, ya bugün vardıkları noktada çürüyecekler ve topyekun imha edileceklerdir, ki bu da uygarlığın gerilemesidir, ya da devrim sayesinde kendilerine sınır koyan üretim ilişkisinden kurtulacaklardır, ki bu da sosyalizmdir. “Ya sosyalizm ya barbarlık ! ” sloganı yüzyılımızın içinde bulunduğu politik ikilemi özetler. Bu durumda dünya devrimi bir ütopya değil, uğruna sürekli eylem yürütülmesi gereken tarihsel bir gereksinimdir. Her türlü devrimci yığın eylemi, kitle hareketleri, grevler, ayaklanmalar, devrimin sürekliliğine hizmet eder ve süreci derinleştirir.

§-33. Troçki’nin “Sürekli devrim” tezinin, Stalin’in “tek ülkede sosyalizm” teziyle çeliştiği açıktır. Birinci tez, sınıf savaşının öncelikle dünya çapında yürütülmesi gerektiğini (yıkıcı ve uluslararası eylem), ülke içindeki sınıf savaşının bunun bir momenti olduğunu, ikinci tez, bir mekânda somut bir ekonomik ve politik güç haline gelmeden (yapıcı ve ulusal eylem) gelecekteki dünya devriminden bahsetmenin bile mümkün olmadığını söyler. Birincisi kabul edildiğinde, o günün Sovyetler Birliği için, o gün ne yapıyorsa yine onu yapmaktan, iktidarı korumak, sosyalist dönüşümleri gerçekleştirmeye ve dünya devrimci sürecine destek olacak maddi gücü yaratmaya çalışmaktan başka yapacak bir şey yoktur. Bunu doğru mu yapıyor, yanlış mı yapıyor, ikincil düzeyin sorusudur. İkincisi kabul edildiğinde, tek ülkede sosyalizmin ve de komünizmin kurulacağı iddiası yanlış bir teorik bakış getirdiği halde, yine iktidarı korumak, nesnel gerçekliği değiştirmek ve maddi güç oluşturmak hedefine yöneliyor. Bu süreci yanlış adlandırmak, verili nesnel durum içinde yaşamın kendisinin yanlış yolda olduğunu göstermiyor. Ayrıca insanlar yapıcı eyleme, umut verici hedefler için girerler. İktidar yanlış yöntemlerle korunuyormuş, nesnel gerçeklik yanlış yöntemlerle değiştiriliyormuş, maddi güç olabileceğinden düşük düzeyde birikiyormuş, bunlar yine o an için ikincil düzeyin, uzun dönemli tahribatın sorularıdır.

Sonuçta, reel politikanın belirleneceği düzeyde, operatif düzeyde, “sürekli devrim”/”tek ülkede sosyalizm” tartışması teorik bir tartışma değildir, pratik bir tartışmadır. Troçki’nin bu tartışmayı teorik bir tartışma olarak kabul ettirebilmesinin tek yolu, “sürekli devrim” teorisine uygun bir reel politik perspektif önermesidir. İşte bu noktaya gelince, öne doğru kaçıştan başka bir şey göremiyoruz. Ama o başka bir şey gördüğünü sanıyor, Ekim Devrimi’nin ihraç edilebileceğini düşünüyor ve Sovyetler Birliği’ni o günkü berbat ve zayıf haliyle dünya devriminin intihar komandosuna dönüştürmeye çalışıyor. Kızıl Ordu’nun Polonya’da yenilmesi, 1920’li yıllarda Avrupa devriminin büyük bir fiyaskoyla sona ermesi bile Troçki’yi, sürekli devrimi o gün reel politika üretebilecek bir teori olarak görmekten alıkoymuyor. Hâlâ sefersiz seferberlikler istiyor. Gerçek dünyayı terkediyor ve sanal dünyaya, hatta yer yer fantezi dünyasına, masal dünyasına kaçıyor, hem de sürekli devrim halısına binerek…

§-34. Oysa Troçki terkettiği gerçek dünyanın farkındadır. Stalin’den her yakındığında o günkü nesnel gerçekliği betimlemeyi de ihmal etmiyor, günün nesnel gerçekliğini her betimlediğinde de Stalin’den yakınmayı unutmuyor. Bu durumda, iyi algıladığı gerçek dünyadan kaçışının bilinçli bir kaçış olduğu izlenimini uyandırıyor. Verdiği karşılaştırmalı istatistiklerle [42] , Sovyet ekonomisinin kapitalist dünyanın ne kadar gerisinde olduğunu bizzat Troçki kanıtlıyor. Bu berbat maddi realiteden bu denli haberdarken, dünya devriminin ana üssü bu denli çelimsizken, devrimin emek, madde, enerji ve zaman demek olduğunu da çok iyi bildiği halde, sürekli devrimde politik eylem sloganı olarak ısrar etmesi, öne doğru kaçıştan başka bir şey değildir. Bu durumda bir şeyler yaratmaya çalışan ve giderek kendi öz dinamizmine ve özgüvenine kavuşan bir toplum için “Sosyalizmi kurduk” yalanını duymak, “devriminiz lanetlenmiştir” kem sözlerini işitip durmaktan ehveni şerdir.

§-35. Nesnel gerçekliği bildiği halde, Troçki’ye göre “sürekli devrim” tezinin o gün niçin politik ifadesini bulamadığının açıklaması basittir : Stalin ve Sovyet bürokrasisi. Troçki’nin İhanete Uğrayan Devrim‘inden okuyalım : [43]

“Proletarya içindeki gericilik, NEP’le birlikte yeni bir yaşama kavuşan ve giderek cesaretlenen şehir ve kır küçük burjuvazisinde olağanüstü bir umut ve güven yaratıyordu. Genç bürokrasi, başta proletaryanın sözcüsüyken artık kendini sınıflararası bir hakem gibi hissetmeye başladı. Giderek sınıflardan bağımsızlaşıyordu.

Uluslararası durum da muazzam güçleriyle aynı yönde etki yapıyordu. Dünya işçi sınıfının yediği darbelerin şiddeti arttıkça Sovyet bürokrasisinin de kendine güveni arttı.”

Dünya devriminin geri çekilmesiyle partinin artan özgüveni arasında nedensel bir ilişki kuran Troçki, “bürokrasi’nin liderleri proleter yenilgiyi teşvik etti, yenilgiler de bürokrasinin yükselişini teşvik etti”, diyor. Bu yenilgiler nelerdi ? Troçki’nin nitelemeleriyle, Bulgar ayaklanmasının ezilmesi, 1923’te Alman işci partisi’nin “utanç verici bir biçimde” geri çekilmesi, 1924’te Estonya ayaklanma teşebbüsünün “çöküşü”, İngiltere’de 1926 Genel Grevi’nin “ihanete uğraması”, 1926’da Polonya işçi partisinin Pilsudski’nin gelişini “içine sindiren tavrı”, 1927’de Çin devriminin “dehşet veren bir biçimde katledilmesi”, daha sonra Almanya ve Avusturya devrimlerinin yenilgileri… Troçki bütün bunları tribünlerden izleyen bir gazete muhabiri gibi sayıyor ve bir sonuca ulaşıyor :

“Sovyet kitlelerinin dünya devrimine olan inancını öldüren ve Sovyet bürokrasisini tek kurtarıcı ışık haline gelmesine izin verecek şekilde sürekli yükselten tarihsel felaketler bunlardır”. [44]

Troçki, “yığınlardan soyutlanmış ve derinden muhafazakâr olan” Sovyet yönetiminin, bu felaketlerde yıkıcı bir rol oynadığını iddia ediyor. Sanki yapıcı bir rol oynayabilirmiş de oynamamış ve yapıcı rol oynasaymış bu felaketler olmazmış gibi konuşuyor. Bu ülkelerde devrimleri ayaklanma aşamasına kadar getiren iç güçlerin durumuna, örgütsel yetersizliğine vb. bakmıyor. Sovyetler Birliği yönetimini bu devrimlerin dış düşmanlardan biriymiş gibi görüyor.

Elbette bütün bunların kendisiyle bir bağlantısını bulacak. Nitekim, 1923’te “Sovyet işçisinin dikkatinin tutkulu bir biçimde Almanya’ya, proletaryanın elinin iktidara değdiği Almanya’ya odaklandığını, Alman Komünist Partisi’nin panik içinde ricatının Sovyetler Birliği’ndeki emekçi kitlelere olası en ağır darbeyi vurduğunu” söyleyen Troçki, Alman devriminin yenilgisinden sonra Sovyet bürokrasinin Sürekli Devrim teorisine karşı bir kampanya ve “Sol muhalefete” karşı ağır bir saldırı başlattığını, 1926-27’de yeniden büyük umutlar uyandıran ve bilahare yenilen Çin Devrimi’nde de aynı durumun yaşandığını belirtiyor. Bundan sonra yine aynanın karşısına geçip konuşuyor, “Sol muhalefetin” kitle tabanıyla ilgili olarak şunu söylüyor : “İleri işçiler kuşkusuz muhalefete sempati duydular, ama bu sempati pasif kaldı. Yığınların yeni bir mücadeleyle durumun ciddi bir biçimde değiştirilebileceğine inancı yoktu.” O halde “Troçki’nin teorisi o günün politikasında hangi nesnelliğe karşılık geliyor ?” sorusu yine yanıtsız kalıyor. Troçki’yi hem ileri işçiler, hem yığınlar “satıyorsa”, bunun suçlusu neden Stalin oluyor ?

§-36. Troçki’nin ve Stalin’in biyografilerini yazan Troçki sempatizanı akademisyen Isaac Deutscher aynı tabloyu daha gerçekçi bir biçimde çözümlüyor ve sürekli devrim tezinin politik talihsizliğiyle ilgili çok daha bilimsel bir değerlendirme yapıyor : [45]

“…Parti ve emekçi sınıflar, Bolşevizmin günlük ekmeği olan uluslararası devrim beklentilerinden giderek yılıyordu. Bu beklentiler 1917’de, 1918’de ve 1920’de boş çıktı. 1923’te Almanya’daki karışıklıklar sırasında tekrar yükseldi. Umulan sonucun bu kez de ertelenmesi partiye kalp ağrısı gibi geldi. Politik düşünen işçilerin çoğunun Batı’dan gelen günlük haberler üzerindeki yorumu, aşağı yukarı şuydu : “Avrupa işçi sınıfları bizi yüzüstü bırakıyorlar ; kendi sosyal demokrat liderlerini dinliyorlar, tuzu kuru kapitalizmin karşısında titriyorlar”, diyen Deutscher’in argümanını kendi sözcüklerimizi de kullanarak özetliyoruz : Ekim Devrimi’nin partide ve ülkede sürekli kıvanç kaynağı olan büyük kazanımlarına rağmen, Sovyetler Birliği’nin yaşayıp yaşamaması sorununun sonul olarak hâlâ Avrupa devrimlerine, yenilgi üstüne yenilgi alan bu devrimlere bağlı olduğunun söylenip durması, ki Troçki’nin sürekli devriminin ilerlemesi bu devrimlerin başarısını gerektiriyordu, geri Rusya/İleri Avrupa ve Fakir Rusya/Zengin Batı söylemiyle birlikte, artık kitleleri rencide edici, yıldırıcı, kendilerine ve yaptıklarına olan saygıyı kemirici bir hal alıyordu.

Kısacası, 1920’lerin sonuna doğru Troçki’nin “sürekli devrimi”, artık daha da somut bir biçimde, sefer perspektifi iyiden iyiye yokolmuş bir seferberliği, az önceki formülümüzle, sefersiz bir seferberliği simgeliyordu. Stalin ise uluslararası devrim özlemini reddetmeden, dünya devrimine desteği çekmeden, orasını burasını kurcaladığı marksizmi de bir kenara atmadan, ama Sovyet insanının geleceğini de beklentilere ve hayallere endekslemeden, ütopyalarla vakit kaybetmeyi önleyen bir perspektif, sosyalizmin barışçıl, sâkin bir ortamda inşası perspektifini öneriyordu. Sovyet toplumu, bıkıp usanmanın yasaklandığı bitmez tükenmez bir sürekli ajitasyon hali içinde artık yaşamak istemiyordu. İstikrar, dinginlik ve normal bir günlük yaşam istiyordu. Kitlelerin gözünde Stalin bu seçeneği temsil ediyordu, Troçki ise belki de ebediyete kadar sürecek bir macerayı… Deutscher’in de dediği gibi [46] , teorisinin adı bile, “Sürekli Devrim”, (hem “devrim” hem “sürekli”) devrimden, iç savaştan, açlıktan yorgun bitkin düşmüş, yılmış bir kuşağa kendi yaşamları süresince barışa ve huzura kavuşmayı ummamaları şeklinde uğursuz bir çağrı gibi geliyordu.

*

Gerçekten de yüz milyonlarca Sovyet insanı ve milyonlarca parti üyesi, yaşamlarını barış ve huzur içinde yeniden kurma yolunda ne kadar kararlı olduklarını, “tek ülkede sosyalizm” fikrine, teorik içeriğini, yanlışlığını/doğruluğunu zerrece düşünmeksizin derinden sarılarak, rejimin olumsuz yönlerini ve bürokratik deformasyonu görse bile görmezden gelerek, Troçki’yi arkasından ağlamamacasına kovarak, Stalin’in sosyalist inşa programına sahip çıkarak, daha da önemlisi, kendileri açısından sonu belirsiz birtakım “devrimci” maceralara kalkışarak değil faşizme karşı savaşarak ve yirmi iki milyon ölü vererek kanıtlamıştır. [47]

§-37. Sürekli devrim politik sloganının o kritik yıllardaki akıbeti, sonraki Troçkistlerin çoğuna da bir şey öğretmedi. Troçki’den de beter bir sanal dünyada yaşamayı yeğlediler. Geçen yıl yayımlanan “1937 : Stalin’in terör yılı” başlıklı kitabıyla [48] Stalin’e kin kusarak “geleneksel Troçki küfr’ünü” sürdüren ve 1997’de ölen eski kuşak troçkist Vadim Z. Rogovin, günümüzden geriye dönüp baktığı 1930’lu yılların nesnel gerçekliğini 60 yıl sonra bile hâlâ algılayamıyor. Rogovin’e göre, 1920’lerin son yıllarında ve 1930’lu yılların başlarında tüm Sovyetler Birliği’nde hoşnutsuzluk o boyutlardaymış ki toplum hiddetten köpürüyormuş. Stalin’in terörü bu toplumsal hoşnutsuzluğun rejim karşıtı şiddet eylemlerine dönüşmesini önleyici bir politikaymış (troçkistlerden daha neler duyacağız bakalım !). Bu kitleler elbette sosyalizme karşı değillermiş ama Stalin’e karşıymışlar. Avrupa proletaryası da sosyalist devrimler için yanıp tutuşuyormuş. Avrupa devrimlerini engelleyen yegâne güç Stalin’in Komintern politikalarıymış. Bu kitaba, “Kitle Katliamının Yılı” başlığıyla oldukça olumlu bir değerlendirme yazan sovyetolog Abraham Brumberg bu masallara hiç inanmıyor. “Yığınların” esasında yalnız Komintern politikaları yüzünden değil, 1920’li yıllarda çeşitli Avrupa ülkelerinde sonuçsuz kalan devrimlerin yarattığı bitkinlik nedeniyle, devrimlerden bıkmış usanmış olabileceklerini, bu dönemi yarım yüzyıldan fazla bir süre sonra yazan Rogovin’in aklının ucundan bile geçirmediğini söylüyor.

Şimdi de Troçki’nin tezine getirilen bazı metodolojik eleştirilere bakalım.

§-38. Sürekli devrim tezinin politik işlevsizliğine ilişkin olarak Gramsci tarihsel çerçeveyle ilgili bir eleştiri getiriyor. Gramsci’ye göre, sürekli devrim, burjuva devletin henüz olgunlaşmadığı, burjuva toplumsal formasyonun henüz yeni gelişmeye başladığı, akışkanlığını koruduğu bir çağda olanaklı görünebilir. 1848’den bu yana, daha da büyük ölçüde 1870-1871’den bu yana devlet sofistike bir aygıta dönüşmüş, politika, parlementarizmin, sendikacılığın ve bürokrasinin gelişmesiyle ve büyümesiyle dönüşüme uğramıştır. [49] Gramsci’nin ikinci getirdiği metodolojik nokta, tarihsel olguların özdeş biçimler altında ortaya çıkamayacağıdır. Bunun gözardı edilmesi, teorik tezin pratikte iflasını getirir. Troçki’nin sürekli devrim tezi, “Napolyonizmin” anakronist ve doğaya karşı bir tekrarıdır. [50] Bu durumda sürekli devrim teorisi : “Sıradan bir öngörüden başka bir şey olmayan ama bir dogma olarak sunulan, kendi kendini tam da hayata geçmediği için imha eden bu teori, eski mekanizmanın (Napolyonizmin-C.A.) bugünkü modern biçiminin teorik zayıflığını gizlemektedir.” [51]

§-39. Fernando Claudin’in getirdiği metodolojik eleştiri ise, sürekli devrim tezinin tarihte görülen tüm devamsızlıkları gözardı ettiğini saptıyor :

“Troçki, gerçekte ortaya çıkan sorunu, yani, «sürekli» devam eden bu süreçteki devamsızlık, dar anlamda devrimci ile devrimci olmayan evrimci aşamaların birbirini izlemesi sorununu çözmez. Tarihsel pratik, devrimci sürecin büyük «toplumsal devrim çağı» boyunca «sürekliliğinin» kendisini kanıtlamakta olduğunu -kendisini inkâr ederek- göstermeye başlamıştı.” [52]

Gerçekten de gün gelir, tüm dünyada devrimci bir konjonktür açılabilir, gün gelir yerel düzeyde devrimci durumlar doğabilir, çoğu kez devrimci durumlarla sakin evrimci gelişmeler karışık bir dünya tablosunda yan yana dururlar, bazen de yaprak kımıldamadığı dönemler olur. Bütün bu durumlar soyut bir “sürekli devrim” sloganıyla dolaysız olarak bağlantılı bir programa kavuşturulamaz. Kavuşturulamadı da…

§-40. Troçki’nin tezine getirilebilecek diğer bir metodolojik eleştiri, bu tezin geçmişte ortaya çıkan bir durumu geleceğe mekanik bir biçimde taşıması, böylece geçmişteki durumu ortaya çıkaran dinamiklerin herhangi bir değişime uğramadan işlediğini varsaymasıdır.

F. Claudin’in de dediği gibi [53], Troçki’nin dünya devrimi anlayışı, soyut teorik düzeyden dünyadaki durumun ve gelişmelerin somut çözümlenmesi düzeyine indirgendiğinde, karşımıza onun (ve de Lenin’in) Birinci Dünya Savaşı sonrası betimlediği şemanın bir tekrarı çıkar. Kapitalizmin büyük krizini izleyen yenilgiler, proletaryanın çoğunluğunun Sosyal Demokrasi’ye duyduğu güven, Sovyetlerin yalnızlığı vb, hele hele kapitalizmin kendini yeniden yapılandırma gücü ve sosyal reform yapabilme potansiyeli Troçki’ye hiçbir şey öğretmez. Bütün bunları hâlâ Sosyal Demokrasi’nin ihanetleriyle açıklar buna şimdi bir de Komintern’in “ihanetini” ekler. İkinci Dünya Savaşı arifesinde Troçki şunları yazar : [54]

“Bir bütün olarak dünyadaki politik durum, en başta proletaryanın liderliğinin tarihsel kriziyle karakterize edilmektedir.

Proleter devrim için gerekli ekonomik önkoşullar, genel olarak, kapitalizm altında olgunlaşabileceği en yüksek noktaya ulaşmış bulunmaktadır. İnsanlığın üretken güçleri durgunlaşmaktadır. Şu anda bile icatlar ve teknolojik gelişimler maddi zenginliğin düzeyini yükseltmeyi başaramıyor… Faşist rejimler kadar demokratik rejimler de bir iflasın eşiğinden diğerinin eşiğine sallanıp durmaktadır… Burjuvazinin kendisi bir çıkış yolu görmemektedir. Son kartını faşizm üzerine oynamak zorunda bırakılan ülkelerde, gözleri kapalı bir şekilde bir ekonomik ve askeri felâkete doğru kaymaktadır…burjuvazinin demokrasi lüksünü kendine belli bir süre için hâlâ tanıdığı ülkelerde (İngiltere, Fransa, ABD vb.) sermayenin bütün geleneksel partileri felcin eşiğinde bir şaşkınlık halindedir. “Yeni Sözleşme”, New Deal, (Roosevelt’in ekonomik sosyal programı-C.A.) sadece politik şaşkınlığın özel bir biçimidir… Fransa’daki Halk Cephesi politikaları gibi “New Deal” politikası da kör ekonomik çıkmazdan yeni bir çıkış kapısı değildir… Proleter devriminin nesnel önkoşulları olgunlaşmanın ötesinde bir ölçüde çürümeye bile başlamışlardır. Önümüzdeki tarihsel dönemde sosyalist devrim gerçekleşmezse, insanlığın tüm kültürü bir felâketin tehdidi altındadır. Şimdi her şey proletaryaya yani temelde onun devrimci öncüsüne bağlıdır. İnsanlığın tarihsel krizi devrimci liderliğin krizine indirgenmiştir… Çürüyen kapitalizm çağında, genel olarak, proletaryanın her ciddi talebinin hatta küçük burjuvazinin her ciddi talebinin kapitalist mülkiyet ilişkilerinin ve burjuva devletinin sınırlarının ötesine kaçınılmaz olarak geçtiği bir ortamda, sistematik toplumsal reformlar yapmak ve kitlelerin hayat standartlarını yükseltmek mümkün değildir.” (abç)

Yani Troçki’ye göre, sınırlarına varan kapitalizm can çekişiyor ve son bir can havliyle insanlığı büyük ve tarihsel felâkete doğru sürüklüyor. Reel kapitalizmden, onun reform kapasitesinden bu kadar bihaber olan Troçki’nin ve onun IV. Enternasyonal’inin, insanlığı bu felâketten “kurtarmaya” yetmediğini biliyoruz.

§-41. Bir taraftan ölüm döşeğindeki kapitalizmin kurtulma çaresi yoktur ama, diğer taraftan bir dünya savaşında Sovyetler Birliği’nin yenilmesi kaçınılmazdır. F. Claudin’in de işaret ettiği gibi, Troçki çözemediği çelişkilerinin birinin daha içindedir. [55]

Troçki’ye göre, Avrupa proletaryası müdahale etmediği sürece, Sovyetler Birliği emperyalist ülkeler karşısında tek başına kalsa da mutlaka yenilecektir, [56] Stalin bir emperyalist ülke grubuyla başarılı bir ittifak yapsa da mutlaka yenilecektir. [57] Bu açmazdan kurtulmanın tek yolu Sovyetler Birliği’nde kapitalist restorasyonu kabul etmektir. Ama bu durumda, Sovyetler Birliği kazanan tarafta kalmakla birlikte Ekim Devrimi’yle kurulan toplumsal düzen kaybedilmiş olacaktır. Sonuç ? Sonuç, “Avrupa devriminin müdahalesi olmadığı sürece, Sovyetler Birliği’nin toplumsal temelleri yalnız yenilgi durumunda değil zafer durumunda da ezilmelidir.” [58] Troçki’ye artık sadece bir zil takıp oynamak kalacaktır.

Burada Troçki, ayrıca, sınıfsal çelişkinin uzlaşmazlığını uluslararası çapta mutlaklaştırarak, F. Claudin’in sözcükleriyle, “çoğu kez çok karmaşık olan dolayımları olduğundan az değerlendirerek” [59] , çok sık düştüğü metodolojik hataya yine düşmektedir.

§-42. Troçki’nin getirdiği şekliyle sürekli devrim tezinin metodolojisini bir bütün olarak zedeleyen bir nokta da, bizce, bu tezin teorik inşa yöntemidir.

Tez ilk kez ulusal bir mekânda geliştirilmiş ve devrimci sürecin ilerletilmesinin ancak proletarya hegemonyasında olacağı doğrusu üzerine inşa edilmiştir. Kaba bir benzetme yaparsak, metodolojik açıdan tezin bu aşamadaki soyutlama düzeyi, Marx’ın Kapital‘inin birinci cildindeki bazı temel çözümlemelerin soyutlama düzeyine denk düşmektedir (Tekil meta değişimi, zamana ve mekâna bağlı olmayan tekil fabrika, tekil sermaye, tekil işçi vb.). Troçki’de de tezin bu düzeyinde, dış faktörlerin parazit yapmadığı, karmaşıklaştırmadığı bir mekân ve bu mekânda güzel güzel çarpışan sınıflar var. Devrimci politikayı esas olarak içerdeki sınıfların güçleri belirliyor.

Uluslararası plana taşındıktan sonra tezin soyutlama düzeyi, yine aynı kaba benzetmeyle, Kapital‘in üçüncü cildindeki ana soyutlama düzeyine denk düşmektedir (Birden fazla sermaye, sermayeler arası rekabet, kârın sektörlerarası hareketi, ortalama kârın ortaya çıkışı ve eğilimsel düşüşü vb.). Bu düzeyde tezde artık negatif bir unsur olarak ulusallık ve ulusal sınırlar var [60] . Devrimci politika, genel anlamda, ulusallık/yerellik/özgüllük ile evrenselliğin diyalektik birliği çerçevesinde ve dünya çapındaki güç dengelerine göre belirleniyor.

Troçki’nin getirdiği şekliyle sürekli devrim tezi uygulanabilir bir strateji olsaydı, birinci düzeyden ikinciye yükseltilmesi değil, ikinci düzeyden birinciye izdüşürülebilmesi gerekirdi. Evrenselden özgüle inilir, özgülden evrensele çıkılmaz. Evrensel stratejiyi karmaşıklaştıran faktörlerden bir verili mekâna ve zamana uymayanları elimine etmek ve/veya özgül koşullara uyarlamak gerekir. Örneğin bugün uygulanabilir evrensel bir dünya devrimi stratejisi, mutlaka küreselleşmeye ve bilimsel teknolojik devrime göre belirlenmek zorundadır. Bu yapılmadan, herhangi bir evrensel strateji, doğruluğundan yanlışlığından bağımsız olarak, tekil mekânlara izdüşürülemez. Bu yapıldığında, evrensel strateji o mekâna, ancak o mekânın özgüllüğüne de yanıt verecek şekilde izdüşürülebilir.

*

İşte bu metodolojik hata nedeniyle Troçki, getirdiği tezin bu iki farklı soyutlama düzeyi arasında dolayımsız bir sebep-sonuç ilişkisi (causal link) kuramamıştır. Sürekli devrimi, o an uygulanabilir politik bir strateji yerine, tüm dünyayı komünizme götüren kesintisiz sürecin arka plandaki en geniş perspektifi olarak alsa rahatlıkla kurabileceği bağlantıyı kuramamış, kâh Sovyetler Birliği’ne gücünün çok ötesinde olağanüstü misyonlar yüklemiş, kâh kendi başına ne yaparsa yapsın dışarda devrimler olmazsa yıkılacağını savunmuştur. Birincisinde dünyadaki başka güçleri küçümsemiş, ikincisinde de abartmıştır.

§-43. Troçki’nin getirdiği şekliyle sürekli devrim tezinden çıkan stratejinin söylenen ve söylenmeyen temel varsayımları da geçerli değildir ve bunlar da tezin metodolojisini sakatlamaktadır.

O gün dünya pazarının organik bir biçimde bütünleştiği varsayımı geçerli değildir. Çünkü gözlemlerini sadece dünya ticaretiyle, bugüne göre çok alt düzeyde kalan sermaye hareketleriyle ve sömürgelerin ilhakı ve paylaşımıyla sınırlı tuttuğu için, üretimin henüz küreselleşmediğini, bilimsel teknolojik devrimin henüz süreklilik kazanmadığını, ortalama kâr oranının ülkeler arası eşitlenme eğiliminin ulusal sınırların o günkü katılığı yüzünden nesnel gerçekliğe henüz zayıf bir şekilde yansıdığını, sermaye birikiminin ana mekânının henüz ulus-devletler olduğunu görememiştir. Gelişmenin yönünü doğru saptamış olması, bu sürecin devrimi, kendi önerdiği yöntemlerle sürekli kılacak ölçüde olgunlaştırdığı anlamına gelmez. Daha 1930’ların başında [61] , kapitalist toplumun üretken güçlerinin, hem de uzun bir zaman önce ulusal sınırları aştığını, ulus-devletin iflas ettiğini, üretken güçlerin gelişimini önleyen bir kalıntı olduğunu yazabilmektedir. Sürecin henüz ortasındayken son durağa gelindiği varsayımını yapmıştır. Bugün söylenecek şeyleri o gün söylemesi, bugünle ilgili müthiş bir öngörüde bulunduğunu değil, o günkü stratejisinin ne kadar zayıf nesnel temellere dayandığını gösterir.

§-44. Toparlarsak, sürekli devrim teorisi, dünya devriminin komünizme dek kesintisizliği anlamında bir “uzun düşünce” olarak doğrudur. Metotta yeraldığı soyutlama düzeyi, “komünizmde sınıflar, şehir-kır ayrımı, kafa-kol emeği ayrımı, kadın/erkek eşitsizliği ortadan kalkar” ya da “komünizmde herkes üretimden ihtiyacına göre alır” vb. gibi derin temel tezlerin yeraldığı soyutlama düzeyidir. Komünizm için mücadele eden herkes bu tezleri bilmek ve kabul etmek, yaşama bu düşüncelerin gözlüğünden bakmak zorundadır. Benzetme yerindeyse, bütün bu tezler, devrimcilerin siyasi kolektif bilinçaltını oluşturur. Somut mücadeleye gelince, bu düzeyin tezleri, programları, stratejileri ve taktikleri ise, bu kolektif bilinçaltı tarafından koşullandırılmış kolektif bilinci oluşturur.

“Sürekli devrim”, verili bir zaman kesitinden ve verili bir mekândan bağımsız olarak hemen uygulanabilir somut bir politik strateji şeklinde sunulduğunda durum değişir. Yüksek gerilimli devrimci araç ve taktiklerin süreklilik temelinde kullanılmasını ana yöntem olarak benimsediği için en iyisinden boş bir slogana en kötüsünden tehlikeli bir provokasyona dönüşür. Örneğin Troçki’nin yaşadığı dönemin olağanüstü olumsuz koşullarında, “sürekli devrim” tezini somut bir politik strateji olarak yaşama geçirecek yöntemler, yani iç ayaklanmalar, dış savaşlar, devrim ihracı, kızıl ordunun oraya buraya saldırması, başka mekânlarda kışkırtılacak grevler, sosyal patlamalar, başka burjuva devletlerinde yürütülecek yıkıcı faaliyetler, provokasyonlar vb, tüm bunlar, Sovyetler Birliği’nin devlet olarak hiçbir dış politikası olmaması ve dünya çapındaki güçler dengesini tümüyle hiçe sayması anlamına geliyordu [62]. Bir devletin dış politikası olmaması ve güçler dengesini hiçe sayabilmesi için tek koşul, o devletin olağanüstü güçlü bir devlet olması, diğer devletlerin toplam gücünü bile aşan düzeyde bir güce sahip olmasıdır. Ancak böyle bir güç, salt ideolojik nedenlerle dünyaya saldırabilir [63]. Bu koşul yoksa, dünyada proletaryanın iktidarı aldığı mekânlarla alamadığı mekânlar, bir şekilde hem de uzunca bir süre yanyana yaşayacaklarsa, “sürekli devrim” perspektifi, büyük altüst oluş dönemleriyle komünizme yürüyüşün sakin geliştiği, ilerleme /gerileme dönemlerinin birbirini izlediği veya yer yer içiçe geçtiği, diyalektik bütünlüğü olan bir süreçten başka bir anlama gelmez.

§-45. Stalin’in, adını kendisi nasıl koyarsa koysun, Sovyetler Birliği’nde başlattığı sosyalist inşa sürecine, Doğu Avrupa ülkelerinin, Çin’in, Kore’nin kapitalist sistemden ayrılması olgusu, ülkenin en zayıf anında İspanya iç savaşında komünistlere verilen destek [64] , Stalin sonrasında da Küba ve Vietnam devrimlerine, Afrika ve Asya’daki kurtuluş hareketlerine sağlanan çok yönlü yardımlar açısından bakıldığında, şunu diyebiliyoruz : Stalin’in stratejisi, o günün nesnel koşulları, dünyadaki güçler dengesi ve elindeki güç çerçevesinde ve o verili mekânda, sürekli devrim perspektifine uygun bir strateji olmuştur. Bu strateji, ne kadar başarılı olduğundan, doğrusundan yanlışından ve 90’lı yılların başındaki çözülüşten bağımsız olarak, sürekli devrim perspektifine hizmet etmiş bir stratejidir. Stalin adeta, Troçki’de fantezi olanı pratikte uygulamıştır, yani kendi mekânına izdüşürmüştür.

§-46. Bunca deneyim gösteriyor ki, sürekli devrim tezinin nesnel realiteyle dolaysız ilişkisini kurmak hemen hemen olanaksızdır. Yığınları, “sınıfsız toplum istiyoruz” ya da “komünizm istiyoruz” sloganlarıyla harekete geçirmek için uğraşmaya benzer. 1700’lerden beri savaşan dünya işçi sınıfının da bir tarz-ı siyaseti vardır, savaşmayı bu yüzyılda öğrenmedi.

Bu arada dünya çok değişti. Sürekli devrim tezinin bu yüzyıl için öngördüğü ama gerçekleşmeyen gelişmelerin yanısıra, öngörmediği ama gerçekleşen gelişmeler de oldu. Örneğin Troçki kapitalizm altında Avrupa birleşik devletleri’ni bir ütopya olarak görüyordu. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birinci Dünya Savaşı sonrasına benzer bir konjonktür doğacağını, Avrupa’yı devrim ateşlerinin saracağını ve alevlerin doğudaki “yozlaşmış” işçi devletini de tutuşturacağını düşünüyordu. O “yoz” işçi devleti, İkinci Dünya Savaşı’nda, karanlık dipsiz bir uçurumun kenarından döndü. Az daha savaş sonrasında devrimlerle tutuşturulacak bir işçi devleti de kalmıyordu. Troçki ise savaş öncesi on yılını bu öngörüsüne uygun bir çerçevede yürüttüğü, bozguncu ve yıkıcı bir söylemle, IV. Enternasyonal gibi ölü doğacağı baştan belli traji-komik girişimlerle geçirdi.

§-47. 1937 yılına geldiğimizde, 1929 yılını bile aratan bir durum söz konusudur. Dünyanın gündemi artık tek maddelik bir gündemdir ve uluslararası konjonktür görülmedik ölçüde sosyalizmin aleyhinedir. Troçki artık bir noktalı virgüldür. Sovyetler Birliği’nin çok yakın bir gelecekte çelik bir cehennemden geçeceği ortadadır. Troçki iki ciltlik, “Stalin’in Suçları” kitabını yazar. Stalin’in Troçki’ye getirdiği suçlamaların hukuksal bir temeli olmayabilir. Parti ve Kızıl Ordu’daki tasfiyelerin çapı, yöntemi ve biçimiyle ilgili Troçki’nin getirdiği bütün suçlamaları da geçerli kabul edelim. Sovyetler Birliği’nin savaştan hem galip hem de büyük bir dünya gücü olarak çıktığı, bunun sonucunda başta Çin olmak üzere bir dizi ülkede sosyalist inşanın başladığı gerçeğinin, Stalin’e ve tasfiyelere rağmen olup bittiğini de bir an için kabul edelim. Yani ortaya çıkan olumlu sonuçtan ötürü geri dönüp Stalin’i aklamayalım. Ama şu gerçek hâlâ değişmiyor : 1937 yılında, faşizmin saldırısına karşı yüz milyonlarca Sovyet insanını örgütleyip eyleme sokabilecek, direnişi tek bir irade etrafında birleştirebilecek, dünyadaki milyonlarca komüniste maddi/manevi güç kaynağı olabilecek sadece ve sadece bir tek öznel öğe kalmıştır, o da Stalin’in liderliğindeki SBKP ve III. Enternasyonal’dir. İster beğenelim ister beğenmeyelim, nesnel gerçeklik budur. Bu yalnızlığın sorumlusu “canavar, zalim, paranoyak Stalin’dir” demek hiçbir şeyi çözmüyor ve yüz milyonlarca insanın canını, kanını ve emeğini faşist tehditten kurtarmıyor. “Stalin kendi kontrolü dışında ortaya çıkabilecek ve gelişebilecek her türlü öznel öğeyi yoketmiştir, bu sonuca da müstahaktır, yalnızlığın ceremesini çeksin”, demek Stalin’in yanısıra yüz milyonlarca Sovyet insanını da faşizmin katliamlarına mahkum etmektir. İşte Troçki’nin 1937’de yaptığı budur. “Stalin’in Suçları” kitabı tarihin en kritik anında faşizme karşı durabilecek tek öznel öğeye, ortada duran tek iradeye, salt kişisel nedenlerle, salt kişisel olarak haksızlığa uğradığını düşündüğü için saldırıyor. Provokasyon yapıyor. Varolan yegâne gücün iradesini bozmak, o iradenin tabanını kemirmek istiyor. Mantığı, birilerinin, artık onlar kimlerse, Stalin’den iktidarı alıp ona vermesinden ibarettir.

§-48. İktidarı kaybettikten sonraki hiçbir aşamada olumlu bir politik anlamı olmayan söyleminin bu aşamada nasıl bir olumlu politik anlamı olabilir ? Son derece sorumsuz bir konum alıyor. Stalin’e bu kadar saldırının, Stalin’in yönetimi altında yaşayanlarda, hem yığınlarda hem kadrolarda, yankı bulması, onların bilinçlerine çıkması gerekirdi. Bu da yetmez, bu kadar saldırının harekete geçireceği büyük ve yaygın bir örgütlenme gerekirdi. Stalin arkasında çok büyük bir güç var, hem yığınlar hem de kadrolar, şu veya bu nedenle, ona inanıyorlar. Troçki Stalin’e saldırırken olayı köşe yazarlarının polemiği düzeyine indirgiyor. Bu saldırının altı boş. Troçki’nin sorumsuzluğu derken özünde bunu kastediyoruz, Troçki’nin kendi inançlarına ve kendi devrimciliğine karşı gösterdiği sorumsuzluk.

§-49. En fantastik senaryoya bakalım. Kitapların olağanüstü ve hatta doğaüstü güçleri olduğuna inanalım. Diyelim bu kitapları 200 milyona yakın Sovyet vatandaşı bir çırpıda okudu ve benimsedi. Stalin rejimine karşı ayaklanmaya ve yönetimi devirmeye karar verdi. Bunun için de örgütlenmeye kalkıştı. Bu örgütlenmeyi Troçki’nin yapacağını kabullenmesi de zor, çünkü Troçki’nin verdiği pozitif bir örgütlenme perspekti yoktur. Ama diyelim ki “evet, bu işi yapsa yapsa Troçki yapar” dediler. 1937’de Troçki’nin reel gücü nedir ki böyle bir çağrıya yanıt verebilsin ? Bırakalım ülke içinde örgütlü bir tabanını, hangi bağlantısı vardır ? Zaten bizzat kendisi böyle örgütlenmeleri ve bağlantıları olmadığını Moskova mahkemelerindeki suçlamaları reddetmek için öne sürmüyor mu ? Politika güç ile yapılan bir şey değil midir ? Diyelim ki her şeye rağmen Sovyet halkını Stalin’in elinden kurtarmaya karar verdi. Meksika’da evinin dışına çıkabilecek kadar bir güvenliği yokken canını Stalin’in elinden nasıl kurtaracak ? Diyelim Rusya’ya ışınlandı, görünmez adam oldu. Bir iç savaş çıkaracak, utkuya ulaşacak ve iktidarı alacak. Bunu bir tek kurşun atmadan bir tek tuğla devirmeden ve bir günde yaptığını varsaysak bile, iktidarı aldığı gün, SSCB’nin Alman ve Japon faşizminin karşısındaki konumu, 1937’de Stalin yönetimindeki SSCB’nin konumundan farklı olmayacaktı. O da en iyi olasılıkla.

Bu fantastik senaryodan reel dünyaya doğru her yaklaşış, SSCB için zaman kaybıdır. Ölüm ve yıkımın hanesini şişirecek bir zaman kaybı. Tekrar edelim, burada bu nesnel durumun, 1937’deki durumun neden ve nasıl ortaya çıktığı sorusuyla ilgilenmiyoruz, sadece o tarihte nesnel durum ve olanaklar buydu, diyoruz. O zaman Troçki’nin Stalin’e karşı yürüttüğü siyasi kampanya, kendi girişimiyle burjuvazinin komisyonları önünde kendini savunmaya kalkışması, salt kişisel nedenlere dayanmaktadır. Moskova mahkemelerinde onurunun kırıldığını, iftiraya ve haksızlığa uğradığını düşünmekte haklı olabilir. Kendini savunmak, suçlamalara yanıt vermek de isteyebilir. Ama bunu yüksek bir sorumluluk duygusuyla yapması, Stalin’le olan kavgası çerçevesinde değil, kendisinin de büyük katkılar yaptığı Ekim devriminin ürünü olan Sovyet toplumuna karşı, uluslararası komünist harekete karşı her devrimcinin duyması gereken siyasal sorumluluk çerçevesinde yapması, insanlığın geleceğine ilişkin her zaman yaşattığı iyimser duygularla uyumlu biçimde yapması gerekirdi. İşte bu yüzden şikâyetlerini gönderdiği merci belli değildir. Kime şikâyet ediyor ? Dünya devriminin dindiğini, hatta çok büyük bir karşı-devrimci dalganın geldiğini kendisinin de gördüğü bir ortamda şikâyetlerini kabul edecek bir merci yoktur.

Kalibresi yüksek bir kadronun bazı kritik anlarda kendine yapılan kişisel haksızlığı sindirebilmesi, bu haksızlığı yapanların üstüne çıkabilmesi gerekir. Bu kitapları yine yazardı, ama o gün yayımlamayabilirdi, ABD Harvard Üniversitesi Houghton Kütüphanesi’nde saklanan o meşhur Arşiv’inin D bölümüne, yani 1980’den önce açılmasını istemediği bölümüne koyabilirdi. O günkü kişisel olanakları ve olasılıklar başka türlü davranışa olumlu bir siyasal ve tarihsel anlam yükleyemiyor. Son elli yıldır Troçki’ye o gün yöneltilen suçlamaların ciddiyetine inanan aklı başında kimse zaten pek yoktu. Bu suçlamalar ve kaynatılan cadı kazanları yüzünden bir şeyler kaybettiğini sanarak o gün saldırıya geçmesi, hiçbir şeyi tarihin yargısına bırakmak istememesi, kendisini, o gün Sovyet halkının kaderini paylaşmayan, “ateşle imtihanında” onu yalnız bırakan, hatta yalnız bırakmakla da kalmayıp, Sovyet halkına karşı her türlü somut siyasi sorumluluktan azade olduğu halde, o halkın siyasi iradesine dışardan saldıran bir mızmız küçük burjuva konumuna düşürdü. O gün Troçki susmadı, bozgunculuğu seçti. 1937’de, ortada varolan tek örgütlü güce ve onun iradesine saldırırken bir işçi devleti olarak gördüğü Sovyetler Birliği’nin varlığını savunmak da durumunu kurtarmıyor. Yeni bir dünya yarattığını düşünen bir halk, arkasında kenetlendiği yönetime saldırılarak savunulamaz. İstense de istenmese de bu tür bir söylem demagojiye dönüşür. Yığınları çaresizlik içinde bırakıcı, demoralize edici bir demagojiye…

§-50. Geliyoruz 1937 sonrasına. O ana kadar yapmadığını en azından 1937’den sonra yapması, kendi betimlediği Stalin olgusunu nesnel bir veri olarak alması giderek acilleşirken hâlâ partide ve Sovyetler Birliği’nde örgütlü bir tabanı, büyük bir gücü varmış gibi konuşmayı sürdürüyor. Stalin, baskı ve terörü, yalnız ekonomi politikasının bir aracı olarak değil, aynı zamanda merkezi devletin dağılmasını önleyici ve sosyalist inşa sürecini, reel politiker konumları terkedip politikasızlığı seçen Troçki gibilerine karşı bir koruma aracı olarak da kullanıyorsa, bu durum o günkü güçler dengesi içinde artık nesnel bir veri olarak kabul edilmelidir. Stalin “paranoyaksa” onu “paranoyak” yapan etkenlerden biri de Troçki’nin bu sorumsuz ve sürrealist söylemidir. Stalin mademki tedavisi imkânsız bir “paranoyak”, o halde bu teşhisi durmadan yüksek sesle o “paranoyağın” yüzüne karşı yinelemenin kime ne yararı var ? Bir “paranoyağı”, üstelik entrika üstadı bir “paranoyağı” hedefleyen saldırılar, onun çevresinde veya elinin uzanabileceği yerlerde görev yapan nice insanı kuşku altına sokar, onun nezdindeki imajlarıyla oynar, yani bu insanları ölümcül tehlikelerle başbaşa bırakır. Stalin kuru yaş ayrımı yapmıyor. Troçki ölen her “yaşın” ardından gözyaşı döküp “paranoyağa” küfretmeyi sürdüreceğine çenesini kapamalıydı. Gücü, “paranoyağı” ortadan kaldırmaya yetmediği için o gün susmalıydı. Örgütçü geçmişinin ve deneyiminin iyi bilindiği bir ortamda, parti içine yönelik olarak yarattığı kuşkularla, Stalin’i üzerlerine salarak suçlu suçsuz kimbilir kaç insanın kanına girmiştir.

§-51. 1937’den sonra SSCB için durum büyük bir hızla kritikleşiyor. 1940’da artık Sovyetler Birliği’ne faşist saldırının arifesindeyiz. Troçki bu kez de Stalin biyografisi üzerinde çalışıyor. Stalin hakkında yazmaya doyamıyor [65]. Oysa Almanya Polonya’yı işgal etmiş, savaş başlamıştır, Troçki için hâlâ kendisinin tarihteki yerinden daha önemli bir gündem maddesi yoktur, oysa artık bir virgüldür. Bu söylemiyle, Stalin’in kendisine salt siyasal amaçlarla getirdiği ve hukuksal temeli olmayan suçlamalara, siyasal ve tarihsel bir haklılık kazandırmış oluyor. Ölümünün şekline de… Önce siyasi ölümünün : 1980’lere gelindiğinde Sovyet toplumunda kendini hatırlayan kalmadı. Gorbaçov ekibinin Troçki’yi rehabilite etme düşüncesi, toplumun politik hassasiyeti vb. gibi siyasi bir nedenle değil, yaygın ilgisizlik nedeniyle tozlu bir rafa kaldırıldı. Sonra da fiziksel ölümünün : Bozguncu ve provokatif söylemini sürdüren Troçki’nin fiziksel varlığı öylesi bir dünyada artık, bu provokasyonlara karşı meşru savunma hakkını en kaba bir biçimde kullanmaya karar veren iradenin geçireceği tek bir uykusuz gece kadar bile bir nesnel anlam taşımıyor. Troçki ne yazık ki ölümü seçiyor. Entellektüel çapına denk düşen bir politik miras bırakmadan…

§-52. Troçki fenomeni, Troçki’den sonra, en başta onun çizgisinden esinlenen ya da bu çizgiyi temel alan ve “troçkist” şeklinde adlandırılan hareketler tarafından yaşatılıyor. Ancak, Troçki’yle hiç ilgisi olmayanlarda da görülüyor. Troçkistler, bu fenomenden çok hafif bir etki almış olanlardan bu illeti en ağır yaşayanlara kadar geniş bir yelpazede yer alıyorlar. Biz burada daha ziyade bu ikinci uca yakın duranları ele alacağız.

§-53. Sürekli devrim perspektifinin örgütsel ifadesi olarak 1938’de kurulan IV. Enternasyonal, bırakalım dünya devrimini, Avrupa devrimini ya da bir grup ülkede devrimi, tek bir ülkede bile devrim yapamamıştır. Son yetmiş yılın ulusal kurtuluşçu hareketlerinde ve savaşlarında da Troçki’nin/Troçkistlerin izine rastlamak zordur, eski sosyalist ülkelerde de bugün Troçki’den geriye üstüste duran iki tuğla yoktur. Troçkist partiler ve hareketler hiçbir yerde ciddi bir güç de olamadılar.

Sürekli devrim düşüncesi hiçbir yerde politik ifadesini bulamazken Sovyetler Birliği’nin dünyada anti-emperyalist bir süpergüç konumuna yükselmesi, ulusal kurtuluş hereketlerine ve Batı’daki işçi partilerine ve sendikalara sağladığı destek, kendilerini anti-sovyet bir konumla tanımlayan ve her türlü anti-komünist akımı (Örneğin Polonya’da Solidarnoş, Çekoslovakya’da Chartre ’77), anti-komünist özlerine aldırmadan destekleyen Troçkist örgütlenmelerin önünü kapadı. Sovyetler Birliği ve sosyalist sistem, emperyalizme karşı dünya çapında nesnel maddi bir güç, dünya devrimci sürecini koruyan politik bir şemsiye oluştururken, dünya işçi sınıfı bu şemsiyeyi tehlikeye atacak yaklaşımlara ve maceralara yüz vermedi. Troçkistler, işçi sınıfı içinde çok sınırlı bir düzeyde kalan tabanlarını ise, yani hâlâ yaşıyor olmalarını ise, genelde sovyet tipi örgütlenme fikrini ve çok partili sosyalizmi kabul etmelerine, ve üretim bazında işçi kontrolünü savunmalarına borçludurlar.

§-54. İşte, Troçki’nin sürekli devrim stratejisi, kendinden sonra da nesnele izdüşemediği için, dünya çapındaki praksisinin süregiden eksikliğinden dolayı, [66] önce ahlakçı bir teoriye, sonra bir dogmaya, daha sonra da boş bir slogana dönüştü. Perspektifin fanteziliğinden kaynaklanan bu praksis eksikliği ve tezin böyle bir dönüşüme uğraması iki önemli sonuç doğurdu :

Birincisi, Troçkistlerin işçi sınıfının genel günlük mücadelesine katılımlarını sınırladı. Hatta, eylemlerin başını çekenler, Troçkistlerin gönüllü olarak sundukları devrimci dayanışmayı reddetmiş, çoğu kez onlara parya muamelesi etmiştir. Sundukları dayanışma “sürekli devrim” gibi politik planda hayali bir sloganla bağlantılı olduğu, yerel realite ise kan, ter ve gözyaşlarıyla yoğrulduğu için, Troçkistlerin devrimci dayanışma isteminde art niyet aranmış, insanların bu dayanışmanın provokasyon olduğuna ikna edilmeleri zor olmamıştır. Ayrıca, Troçkistlerin işçi sınıfının eylem birliğini bozucu davranışları da az değildir ve bu davranışlar, verili bir eylemde sürekli devrim sloganının içini politik olarak doldurmaya çalıştıklarında karşılaştıkları, Troçki’nin de bir zamanlar karşılaştığı zorlukla ilgilidir. Bu bozguncu davranışlar da kötü imajlarının pekişmesinde rol oynadı. Troçki’nin o günkü fantezileri işçilerin ve devrimcilerin birliğini bugün de bozmaya devam ediyor.

İkincisi, burjuvazinin ideolojik hegemonyasının sürdüğü ve bunaltıcı bir hal aldığı bir dünyada bu başarısızlık, son elli yıldır stratejik doğrultularını bir türlü bulamayan Troçkist hareketlerde sürekli ayrışma/bölünme/dağılma yaratan bir dinamiğe dönüştü. Ayrıca, işçileri yığınsal bir biçimde toplayan her türlü örgüte giren veya sızan Troçkist gruplar, girilen/sızılan örgütün ideolojik ve politik baskısı altında da parçalanıp durdular. Çünkü içine sızılan örgütün ideolojisi de, zamanla, sızanlara bulaşır. Ama bu bulaşma homojen olmadığı için sızanları da ayrıştırır.

Troçkist hareketler, ister ayrı partiler halinde ister reformist burjuva partilerinin içine sızmış açık/gizli gruplar olarak örgütlenmiş olsunlar, giderek sosyalist sektlere dönüştü [67] . Sürekli devrim stratejisi, boş bir slogana dönüşmüş olmakla kalmadı, bu sektlerin “ayinlerinde” yinelenmesi gereken bir duaya, dünya devriminin kaçınılmazlığının “ikrarında telaffuz edilmesi gereken bir duaya” indirgendi. İster yerel bir seçimdeki tavrı belirlemek için kurdukları komitede olsun ister bir fabrikanın bir üretim biriminde sıklaşan iş kazalarına karşı yapılacak eylemi tartışmak için örgütledikleri bir toplantıda olsun, içlerinden biri mutlaka kalkar, dünya devriminin kaçınılmazlığına bir göndermede bulunur.

Devrimcilerin de diğer insanlar gibi metafizik ihtiyaçları vardır, yurt dışında Troçkistlerin kortejlerinin, katıldıkları en reformist yürüyüşlerde bile, kızıl bayraklarını sallayarak gür sesleriyle ve disiplinli bir şekilde Enternasyonal’i ve unutulmaya yüz tutmuş işçi marşlarını haykırmalarının içimizde çok sıcak duygular uyandırdığını, bizleri coşturduğunu da bu arada itiraf edelim.

§-55. Aralarında sürekli bölünen Troçkistler, Sovyetler Birliği’ndeki tarihsel deneyi asla ve hiçbir düzeyde olumlamama ve, haklı ya da haksız olsunlar, komünist partilere her konuda otomatikman karşı tavır alma temelinde birleşiyorlar. Ancak SSCB’nin niteliği konusunda üç ana fraksiyona ayrılıyorlar : SSCB’yi Troçki gibi, yozlaşmış bir işçi devleti olarak görenler, devlet kapitalizmine dayalı bir bürokratik diktatörlük olarak görenler ve de Sovyet deneyini salt o topluma özgü bir olgu olarak görenler…Yani her üç fraksiyon da, Troçki’de temel olan anti-sovyetizmi ayrışmalarının ekseni olarak alıyorlar. Troçki çapında bir lider çıkaramadıkları için ancak Troçki’nin egodeterminizmini yaşatabiliyorlar ve böylece Troçki fenomeninin bir parçası oluyorlar.

Troçkistlerde Troçki fenomeninin diğer temel bileşeni, sanal dünyaya kaçış, en iyi Sovyetler Birliği’nin ve Sovyet blokunun geleceğiyle ilgili öngörülerinde, daha doğrusu öngörüsüzlüklerinde dışa vuruyordu. Onlar da Troçki gibi anti-sovyet kanalı kullanarak sanal dünyaya kaçtılar. Reel dünyada SSCB’nin ölümüyle tam da duaları gerçekleşmişken, devrim yapamıyor olmalarını bir yana bırakalım, güçleneceklerine eriyip gitmeleri sanal dünyada yaşadıklarını gösteriyor.

§-56. Troçki, Sovyetler Birliği’nin sosyalizm yoluna geri döndürülmesinin ancak bürokrasiye karşı alttan gelecek bir politik devrimle mümkün olabileceğini söylediği için, Gorbaçov’un, alttan gelen sol bir baskı nedeniyle, olumlu bir değişim süreci başlatmak zorunda kaldığını sandılar. Sanal dünyada yaşadıklarından, reel dünyadaki değişimi sürükleyen dinamiği algılayamadıklarından, gidişin kapitalist restorasyon yönünde olduğunu göremediler.

Önemli bir bölümü, sosyalizmin çöküşüyle dünya işçi sınıfının geçici de olsa tarihsel düzeyde bir yenilgi aldığını, bunun kendilerini de ilgilendirdiğini anlamadılar. O gün komünizme saldırının komünistlere saldırı üzerinden yapıldığını da anlamadılar. Kendilerini, yarım yüzyıldır gerçekleşmesi için karınca kararınca katkı yaptıkları bu büyük çöküşten soyutlayabileceklerini sandılar. Bir örnek verelim : Fransa’da, Troçkist Lutte Ouvrière (İşçi Mücadelesi) örgütünün öndegelen yöneticisi ve sözcüsü Arlette Laguiller’in, 5 Kasım 1993 tarihindeki “Komünizm iflas mı etti ?” konulu konferansı için Paris’in ve banliyölerinin her yerine yapıştırılan afişlerde şu ifadeler yer almıştır : “Rusya’da ölen komünizm değil onun kanlı karikatürüdür…” (“kanlı” sözcüğüyle burjuva toplumunun devrimci şiddetle ilgili önyargılarını okşuyor ve de Sovyet toplumunu aşağılıyor) ; “Stalin, Kruşçof, Brejnev komünizmin mezar kazıcılarıydı…” (sanki komünizm öldürülebilir bir şeymiş gibi…) ; “Stalin nomeklaturanın imtiyazlarını savunmak için kendi diktatörlüğünü dayatmıştı…” (En ağır biçimde nomeklaturaya vuran ve iktidarın maddi olanaklarıyla asla ilgilenmeyen Stalin’e edilecek en son iftira herhalde budur -C.A.) ; “Stalin’in suçlarını komünizm adına ilk kim duyurmuştu ? Biz troçkistler bunu yapmış olmakla gurur duyuyoruz.” (Gurur duyacak başka bir şeyleri kalmamışsa, bu haklı bir gurur olabilir. Ama burjuva toplumlara Troçki’yi bir “melekmiş” gibi pazarlamak da pek kolay değildir).

Yetmiş yıllık bir tarih dilimi kazalarla açıklanamaz. Yetmiş yılın bilançosunu hâlâ üst yapıdaki aktörlerin politik oyunlarıyla açıklamaya çalışmak, tarihsel materyalizmin determinizmine terstir. XX. yüzyılın son yetmiş senesinde, eğer Sovyet bürokrasisi dünya devriminin karşısındaki en büyük engel idiyse, hatta gücünün yettiği her mekâna karşı-devrimi götürüyor idiyse, buna seyirci kalan Troçki’nin ve troçkistlerin “sürekli devrim” teorisi insanlığa yetmiş yıllık bir “sürekli karşı-devrimden” başka bir şey getirmemiştir. Tabii durum böyle değil. Ne Sovyetler Birliği yönetimi karşı-devrimciydi, ne de sürekli devrim stratejisi karşı-devrime yol açacak düzeyde politik bir stratejiye dönüşebildi.

§-57. Daha da kötüsü, Doğu Avrupa karşı-devrimlerini, yığınların sosyalizmin önünü açmak için başlattıkları spontane halk devrimleri olarak gördüler ve desteklediler. Yukarıdan aşağıya doğru gelişen bir devrimin de toplumsal kabul göreceğini bir türlü kabul edemeyen Troçkistler (ve diğer bazı hareketler), bu mantığın ters yüz edilmiş bir versiyonu olarak, Doğu Avrupa’da genelde aşağıdan yukarıya doğru gelişen ve toplumsal kabul gören hareketleri de devrimci hareketler sandılar. Sevinçlerinden neredeyse neo-faşist dazlaklarla öpüşecek, ortodoks papazlarla elele tutuşacaklardı. Komünistlerin içine atılacağı cadı kazanını hep birlikte kaynattılar. Bir kına yakmadıkları kaldı. Çok kısa bir süre sonra, “sosyalizmin önünü açmak için” eyleme geçen bu yığınların yeni yöneticileri, ilk iş olarak, IMF kapısında dilenmeye başlar başlamaz, “kurdeşen” oldular.

Birkaç örnek vermek zorundayız. Hem ibret olsun diye hem de kayda geçsin diye…

§-58. IV. Enternasyonal’in Genel Sekreteri Ernest Mandel, Berlin Duvarı’nın yıkılışından 33 gün önce, 9 Ekim 1989 tarihli Inprecor‘da (nº 295), o günlerde Sovyetler Birliği’nde alttan gelen ve sosyalizmin önünü açacak olan siyasal devrimde, tepedeki küçük bir azınlık hariç, “300 000 haneyi kapsayan nomenklatura üyeleri dahil” (abç), geniş bürokrat yığınların kapitalist restorasyona karşı çıkacağını söylüyor. Çünkü kapitalizm onların iktidar ve maddi avantaj yitimi anlamına gelirmiş [68] . Hey yüce tanrım hey ! Yani Mandel’e göre Sovyetler Birliği’nde yıkılana dek sosyalizmin önündeki en büyük engeli oluşturan bürokrasi, devlet ve rejim çözülürken sosyalizm isteyen yığınlarla bütünleşiyor, kapitalizmi engellemeye kalkıyor ve birden “devrimcileşiyor”. Demek ki Troçkistler için bürokrat, iktidardaysa kötüdür, muhalefetteyse iyidir. Ayrıca insanın aklına “Bu duruma göre bugün Rusya’da kapitalist birikimi acaba kimler örgütlüyor ?” sorusu geliyor.

*

Üç gün sonra, yani Berlin Duvarı’nın yıkılışından bir ay önce, 12 Ekim 1989’da Ernest Mandel, Belçika İşçi Partisi üyeleriyle yaptığı toplantıda soruları yanıtlıyor :

Soru – SSCB’deki tarihsel dönüşümler nasıl değerlendirilmeli ?

Yanıt – Bunları bir formülle özetlemek mümkün : Sovyet toplumu ve herşeyden önce halk kitleleri harekete geçtiler ; dünyanın en kalabalık proletaryasının bulunduğu bir ülkede, on milyonlarca insanın siyasal eyleme, özörgütlenmelere uyanışı dünya durumunda köklü bir değişikliktir. Bunu ancak Çin Devrimi’nin zaferi, hatta 1936-1937 İspanyol Devrimi ile kıyaslayabiliriz. Ve dahası, katılan proleterlerin sayısı bakımından bu olay öncekilerin ötesine geçmektedir.”

Soru – Senin çağrıştırdığın en mümkün senaryo siyasal devrim. Neden?

Yanıt – Dikkat edin. Bu tam da benim dediğim değil. Siyasal devrim, uzun vadede en mümkün “senaryodur”, şimdilik değil. Şu an için, kaldıracın muhafazakârların (SBKP üst yönetimindeki Gorbaçov çizgisine karşı olanları kastediyor – C.A.) lehine dönmesini hiç de dıştalamıyorum. Ama bu olursa, uzun vadede sadece devrimi kolaylaştırır. 1905’te Rusya’da, 1980’de Solidarnoş’un ilk gelişmesinden sonra olduğu gibi.” [69]

Yani 1989 sonunda bakıldığında, Sovyetler Birliği’ndeki gelişmelere göre, ülkede uzun vadede bir siyasal devrim, Stalinist muhafazakârlara rağmen, sosyalizmin önünü açacak olan bir siyasal devrim görünüyor. Yani Ernest Mandel’in gördüğü bu. Ve bu adam reel dünyada bir siyasi rolü ve lider sorumluluğu olduğunu sanıyor. Sanal dünyada yaşayanların reel dünyada bir gün sonra ne olacağını görememeleri, gelecekteki dünya devriminin izleyeceği yolu ve süreci gördükleri yolundaki iddialarını politik düzeyde anlamsızlaştırıyor. [70]

*

Berlin Duvarı’nın yıkılmasından on iki gün önce, 30 Ekim 1989’da Winfried Wolf, IV. Enternasyonal’in merkezi yayın organı Inprecor‘da yazıyor:

“Gündemdeki gerçek görev, Demokratik Alman Cumhuriyeti’ndeki anti-bürokratik hareketi desteklemektir. Tıpkı daha önce başka vesilelerle yaptığımız gibi : 1968’de Çekoslavakya ve 1980-81 Polonya.” [71]

Suçlarını güzel güzel nasıl da itiraf ediyor.

*

Yine Ernest Mandel, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından iki gün sonra, 13 Kasım 1989 tarihli Inprecor‘da (nº 297) şöyle diyor :

“Bugünkü koşullarda, devrimcilerin görevi Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde baslamış olan siyasal devrimin mümkün olduğunca çabuk zafere ulaşması için, akıntıya karşı gitmek, Demokratik Alman Cumhuriyeti’ndeki emekçilerin yardımına koşmak, tüm güçleriyle siyasal devrimi savunmak, korumak ve yardım etmektir.” [72]

Elbette, Gorbaçev, Papa, Ortodoks Kilisesi, Protestan Kilisesi, Reagan, Thatcher, Dünya Bankası ve IMF’nin yetmediği yerlerde IV. Enternasyonal’e de bir misyon düşüyor. Bu misyonu “mümkün olduğunca da çabuk” yerine getirmesi gerekiyor.

§-59. Troçkistler, özellikle zaman zaman sanal dünyadan çıkabilenleri, reel dünyaya inebildikleri ölçüde, kapitalizme vurmaktadırlar. Ancak çoğu için, anti-sovyet kanaldan kaçtıkları sanal dünyadan bakıldığında, vurmak istedikleri reel kapitalizm de deforme olmuş bir biçimde, çarpık realitenin bir parçası olarak görünmektedir.

O gün Troçki, kapitalist üretim biçiminin tarihsel sınırına dayandığını, bilimsel teknolojik devrimin kendini tükettiğini, dünya pazarının entegrasyonunun tamamlandığını ve ulus-devletin tarihsel işlevinin yokolduğunu, kapitalizmin reform yapma olanağının kalmadığını söylerken, sermayenin egemenliği altında bir birleşik Avrupa devletini ütopya olarak görüp alt-sistemlerin ortaya çıkma olasılığını teorik düzeyde bile reddederken, 2000’li yılların dünyasıyla ilgili birtakım öngörülerde bulunmuş olmuyor, kendi günündeki reel dünyayı terkedip sanal bir dünyaya kaçıyordu. Kaldı ki bugün bile dünya pazarının tamamen entegre olduğunu söyleyemeyiz, hele kapitalizmin tarihsel sınırına geldiğini hiç söyleyemeyiz. Hatta, “kapitalizm daha yeni başlıyor” diyen birine bile deli muamelesi edemeyiz. Bilimsel teknolojik devrimin kapitalizm altında tükenmesi bir yana giderek hızlandığı gerçeği de bugünün reel dünyasının bir gerçeğidir

Günümüz Troçkistlerinin büyük bir bölümü ise, dünya pazarının entegrasyonunun tamamlandığını söyledikleri halde, alt-sistemlerin doğuşunu gördükleri halde, ulus-devlet çerçevesinde düşünmeyi sürdürerek, ulusal devletlerin hükümranlık haklarına Troçki’nin göstermediği ilgi ve saygıyı göstererek, küreselleşmenin ne anlama geldiği konusunda en ufak bir fikre sahip olmadan politika üretmeye çalışıyorlar, ve yine Troçki gibi reel dünyayı bütün gerçekliği içinde göremiyorlar [73] . Ancak, Troçki’nin sanal dünyasındaki kapitalizmle Troçkistlerin sanal dünyasındaki kapitalizm çok farklıdır. O günün reel dünyasında varlıklarını sürdüren ulus-devletler Troçki’nin sanal dünyasında kapitalist birikimin temel mekânları değildi, bugünkü Troçkistlerin sanal dünyasında ise reel dünyada eriyip giden ulus-devletler hâlâ kapitalizmin temel birikim mekânlarıdır.

Troçki’nin kaçışı öne doğru, komünizme doğru bir kaçıştı. Troçkistlerin öne kaçışı, “geriye doğru” bir kaçıştır aslında. Sığındıkları sanal dünya orijinal bir konstrüksiyon bile değildir, temel hatlarıyla Troçki’nin yaşadığı gün terkettiği reel dünyadır.

§-60. Troçki fenomeninin en azından bu temel unsuru, sanal dünyada yaşama unsuru, Troçkistlerin dışında, Troçkist çizgiye ateşli bir şekilde karşı çıkanlarda bile görülüyor, Ancak sanal dünyalar arasındaki çap farkı burada da var : Troçki’nin çaplı sanal dünyası ütopyayı anıştırır, Avrupa’yı devrim ateşlerinin sardığını bizzat yaşamış olan Troçki, sürekli devrimi gezegen çapında bir komünizm için, “hemen şimdi komünizm” için ister, biraz dolaştığı Orta Doğu’da Y. Küçük, çapsız sanal dünyasındaki bir bölge devrimini, “kuş beyinli” Avrupa işçi sınıfına karşı içeriği feodal öğelerle yüklü ne idüğü belirsiz bölgesel bir toplumsal formasyon kurulması için ister. Bu devrimin mekânı, isimlerini ardarda haritadan okuduğu ülkelerdir, toplumsal dinamikler, sınıfların durumu, devrimin hangi güçlerle, kimlerle nasıl yapılacağı gibi reel “ayrıntılar” önemli değildir.

Aynı argüman ışığında, eski Yugoslavya’daki bürokratik deformasyonu görmezden gelerek özyönetim uygulamasını yüceltip bu rejimi yıllarca salt Sovyetler Birliği’ne karşıtlığından dolayı destekleyen Troçkistlerin bir bölümüyle, yine eski Yugoslavya’yı, eskiden soğuk baktıkları ama şimdi artık geçmişte sosyalist bir ülkeymiş gibi görmeyi tercih eden, tercih etmekle kalmayıp bugünkü Yugoslavya’nın o sosyalizmden bir şeyler koruduğunu sanan Stalin savunucuları, aynı sanal dünyada buluşurlar. Miloseviç’in ırkçı-faşizan rejimini yıllarca desteklerler. Rus Devrimi’ne duydukları hayranlıklarını ters yüz edip slavperverliğe oradan da resmen slav milliyetçiğine ulaşırlar. En çarpıcı olaylara gözlerini kaparlar, en ilkel politik tahlilleri yaparlar. Reel dünyadan sanal dünyaya kaçmanın bedeli budur. Ulusal egemenlik hakkının ilahi bir saygı gördüğü bu sanal dünyada etnik temizlik, soykırım, katliam yoktur. “NATO Defol”un yanına “Kahrolsun Miloseviç”i ekleyemezler. Tarihsel bir suç işlerler ve NATO’nun yaptığı kötülükleri sayıp dökmekle, hiç “bilmeyenlere” anlatıp durmakla bu suçu saklayabileceklerini sanırlar. Emperyalizmin o bölgede kozlarını paylaştığı, bunun için halkları birbirine karşı kışkırttığı şeklindeki temel doğruları sanal dünyalarını reel dünyadaki gözlerden saklamak için kullanılırlar.

§-61. Troçkistler, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle açılan yeni dönemde, kendi söylemlerine göre tam da tomurcuklanmaları gereken bir dönemde genel olarak ideolojik çizgilerini terkettiler. Çünkü sanal dünyaları açığa çıktı. Bir kısmı da örgütsüz yaşamı seçti ve siyasi anlamda öldü. Ama Troçki fenomeni için aynı şeyi söyleyemiyoruz.

Burjuva ideologlar, Troçki fenomeninden, anti-komünist saldırılarına malzeme bulabildikleri ölçüde yararlanırlar ve daha da yararlanacaklardır. Çünkü komünizmin ölmediğini hissederler ve komünist Troçki’nin kendisinden nefret ederler.

Sola gelince, Troçki fenomeni, Stalin’in Leninizm’i ve/veya sosyalizm fikrini öldürdüğünü düşünen komünistlerin yanısıra, yeteneklerinin örgüt tarafından çarçur edildiğine inanan devrimcilere de, örgüt fikrini tümden reddedip siyasetin karşısına koyacak kadar bunalıma giren küçük burjuvalara da, çaresizlikten ne yapacağını şaşırmış benmerkezci şarlatanlara da ve Troçki’yi sırf muhalefetten kurtulamadığı ve trajik bir biçimde öldüğü için şirin gören sol Burjuva akademisyenlerine de rahatlatıcı ve çekici bir politik varoluş biçimi sunabilmektedir.

*

Temel sorunumuzun ideolojik sorun olduğuna inanıyorsak, politik çıkış hattımızı belirleyebilmek ve ona doğru yürüyebilmek için, yönteme sarılmalı, gerçek dünyayı teorik düzeyde giderek daha iyi anlamaya çalışmalı, bu uğraşta parazit yapan sanal dünyaları aradan çıkarabilmeli, sınıf savaşının dolayımlarını toplumsal-tarihsel olmayan öğelerden arındırabilmeliyiz. Bu yazıyı da özünde bu tür kaygılarla kaleme aldık.

***

Dip notlar :

1. Bu yazıda, Troçki’nin adını Rusçadaki söylenişine göre değil (“Trostkiy”), Türkçedeki yaygın söylenişi ve kullanımına göre (“Troçki”) yazdık.

2 . Rusya’da bugünkü eylemlerde hâlâ Stalin portrelerinin görülmesi, çöküşten sonra bir Troçkist parti değil ama, tam da Stalin’in parti modeline ve politik anlayışına göre Viktor Anpilov tarafından kurulmuş bir “stalinist” partinin, Emekçi Rusya Partisi’nin varlığı, bu partinin ’96 seçimlerinde üç milyonun hayli üstünde oy alması ve parlementer temsili sadece %1’lik bir farkla kaçırması, hem o toplumun Stalin’e duyduğu minnettarlığı, hem de güven arayışının boyutlarını gösteriyor. Stalin, çaresizlikler içinde yaşayan Rus toplumun en azından bir kesimi için, politik değil ama metafizik bir ihtiyaç olarak geri dönüyor.

3 . Leon Trotsky, My Life : An attempt at an autobiography, (Hayatım : Bir Otobiyografi Teşebbüsü), Penguin Books, 1975 Basım, s. 523-524.

4 . Leon Trotsky, The Revolution Betrayed, What is the Soviet Union and Where is it going ? (İhanete Uğrayan Devrim, Sovyetler Birliği Nedir ve Nereye gidiyor ?), Pathfinder Press, 1937, 1989 basım, s. 86-87.

5 . Leon Trotsky, The Revolution Betrayed,…, s. 89-90.

6 . Lenin’in XII. Parti Kongresine yazdığı 23 Aralık 1922 tarihli mektuba eklediği 24 Aralık 1922 tarihli uzun not Lenin’in siyasi vasiyetnamesi olarak bilinen belgedir. Bknz: Lenin’s Final Fight, (Lenin’in Son Kavgası), Pathfinder, New York, 1995 içinde s. 182.

Geçerken işaret edelim : Stalin Troçki’ye birçok temelsiz suçlama getirmiştir ama bunların içinde bizce en haksızı ve ilginci, ve bir cümlenin içeriğinin saptırılmasında nereye kadar gidilebileceğini göstereni, bu vasiyetnamede Lenin’in Troçki’ye ilişkin olarak söylediği başka bir cümledir. Lenin, Troçki’nin bolşevik olmamakla suçlanamayacağını söyler. Stalin bu cümleyi, Troçki’nin bolşevik olmadığına Lenin tarafından getirilmiş aleyhte bir kanıt olarak kullanır, yani Lenin’in istediğinin tam tersini yapar.

7 . Dmitri Volkogonov, Trotsky : Eternal Revolutionary, (Troçki : Ebedi Devrimci), Harper Collins Publishers, Londra, 1996, s. 315-316.

8 . Alla Kirilina, L’Assassinat de Kirov : Destin d’un stalininen 1888-1934, (Kirov’un katli : Bir Stalincinin kaderi 1888-1934), Seuil, Paris, 1995, 285 s. Komünizmin Arşivleri (Archives du communisme) serisinden yayımlandı.

9 . Alla Kirilina, age., s. 240.

10 . Kaynak : Guardian gazetesi Moskova muhabiri James Meek, The Guardian, International News, s. 18, 23 Mayıs 1998.

11 . Alla Kirilina, age., s. 221.

12 . Leon Troçki, Stalin, Cilt 2, Fransızca basım, s. 258-271.

13 . Metin Çulhaoğlu egodeterminizm kavramını, Yalçın Küçük’ün politik yapısıyla ilgili çözümlemesinde kullanıyor. Burada geliştirdiği argümana aynen katılıyoruz :

“Küçük bir bilim adamıdır. Bu onu nesnelliğe, toplumsal gerçekliğin kimi durumlarda coşturucu ama çoğu kez de soğuk ve acımasız yüzüne yaklaştırmıştır. Nesnelliğe teslim olmayacak ölçüde tutkulu, kendi gücünün ve etkisinin gerçek boyutlarını bilecek kadar da gerçekçidir. Öte yandan Küçük’ün bireysel tutkuları, kendisine biçtiği misyon, kişiliğine tanıdığı önem, bu soğuk gerçeklikle çelişir.

Her aydının karşılaştığı bir sorundur bu.

Bu çatışmada Küçük belki istençle, belki de kendiliğinden son derece kolay bir çözüme ulaşır : Kendi fiziksel ve entelektüel varlığını, aynen sınıflar, sınıf mücadeleleri gibi özgül bir nesnellik, en azından onlar kadar “amil” bir veri olarak görmek…

Yalçın Küçük, kuşkusuz determinizmin farkındadır ; ve ona inanır da.

Ama bu determinizmin temeli olan nesnelliklerin ve nedensellik ilişkilerinin temel direklerinden biri de aynı zamanda, Yalçın Küçük olarak, o’dur.

Egodeterminizm, “o”nun için böyle tanımlanabilir, sanırız.

Yalçın Küçük, kendi sorununu böyle aşmıştır ; bu yüzden kendisi bir sorun olmuştur…

Küçük’ün bilim adamlığı ile egosu, özel bir determinizm yaratmıştır…Egodeterminizmin klasik dışavurumu, çözümlenen her nesnelliğin içinde, temel ögelerden biri olarak, “kendi” fiziksel-entellektüel varlığına işaret etmektir…Örgütsel başarısızlık, bir egodeterminist için zül değil, tersine ciddi bir övünç kaynağı da olabilir.” (Metin Çulhaoğlu, “Yalçın Küçük ; Bir Soran var ! “, GELENEK, Sayı: 19, Temmuz 1988, s. 14-15).

14 . Metin Çulhaoğlu’nun katıldığımız tanımıyla dolayım ya da dolayımlama (mediation), “Basit anlamıyla, değişik olgular arasındaki ilişkilendirme ve bu ilişkilenmenin biçimidir. Basit ve genel anlamdan marksizme gelecek olursak, dolayım, bütün içindeki parçaların, diğer parçalarla ve bütünün kendisiyle ilişkilenmesidir. Sonuçta, marksist anlamda bütünlüğün hareketi, kendisini oluşturan unsurların ayrı ayrı hareketlerinin toplamı değil, bütünlük içindeki dolayımların büründükleri biçimlerin değişimi ve dönüşümüdür.” (Metin Çulhaoğlu, Bin Yıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1997, s.77-78).

15 . Bknz : Isaac Deutscher, The Prohphet Outcast : Trotsky 1929-1940, (Dışlanan Peygamber : Troçki 1929-1940), Oxford University Press, Oxford, 1963, s. 515.

16 . Louis Althusser, L’Avenir dure longtemps, (Gelecek uzun sürer), Paris, 1991.

17 . Leon Trotsky, My Life…, s. 515-519.

18 . Troçkistlerin, Komintern saflarında faşizmi doğru dürüst tahlil eden kimsenin olmadığı savı doğru değildir. Palme Dutt, 1934’te faşizm olgusunun belirleyici yönlerini olağanüstü yetkin ve bilimsel bir biçimde çözümlemiştir. (R. Palme Dutt, Fascism and Social Revolution, Proletarian Publishers, San Fransisco, 1974).

19 . Troçki’nin faşizmle ilgili özet görüşleri için Bkz: What next ? (Şimdi ne olacak ?), 1932 ; Germany : Rise of Hitlerism, (Almanya : Hitlerizmin yükselişi), 1940 ; Terrorism and Communism, (Terörizm ve Komünizm) adlı eserin Fransızca baskısına önsöz, 1938.

20 . Marksizm üzerine hazırlanmış prestijli ansiklopedik sözlükler de bunu böyle kabul ediyor. Bknz : Georges Labica-Gérard Bensussan yönetiminde hazırlanan, Dictionnaire critique du Marxisme, (Marksizmin Eleştirel Sözlüğü), Presse Universitaire de France, 1982, İkinci basım, 1985, Paris, ss. 1181-1184 ; Tom Bottomore editörlüğünde derlenen, A Dictionary of Marxist Thought, (Marksist Düşünce Sözlüğü), Blackwell Publishers, İkinci basım, 1994, Oxford, ss. 547-550 ; ss. 476-481. Bu kavram literatürde, sürekli devrim “tezi” veya “teorisi” olarak da de bilinmektedir.

21 . Sürekli Devrim teorisinin en gelişkin ve son hali için bknz : L.Troçki, La révolution permanente, (Sürekli Devrim), Arguments, Les Editions de Minuit, 1963, Paris, 205 s.

22 . L.Troçki, La révolution permanente, (Sürekli Devrim), Arguments, Les Editions de Minuit, 1963, Paris, s. 125-126.

23 . Lenin’e göre Marx’ın devlet ve sosyalist devrim anlayışı, ister istemez “proletaryanın politik egemenliğini, onun diktatörlüğünü, yani doğrudan halkın silahlı gücüne dayanan bölünmez iktidarının kabülünü” getirir.

24 . A. Gramsci, Selections from Prison Notebooks, (Hapishane Defterlerinden Seçmeler), Lawrence and Wishart, Londra, 1986 Basım, s. 84-85 dipnotu.

25 . Leon Trotsky, My Life : An attempt at an autobiography, (Hayatım : Bir Otobiyografi Teşebbüsü), Penguin Books, 1975 Basım, s. 186.

26 . Bu benzetme için kadın okurların affına sığınıyorum, ama maalesef ne dediğimi anlatacak daha mükemmel bir benzetme düşünemiyorum. Üstelik bana değil Gramsci’ye ait.

27 . A. Gramsci, age., s. 237.

28 . L.Troçki, La révolution permanente, (Sürekli Devrim), …s. 128.

29 . Willy Huhn, “Trostky et la révolution prolétarienne”, (“Troçki ve proleter devrim”), 1952 tarihli Almanca aslından çeviri, Trostky, le Stalin manqué , (Troçki, başarız kalmış bir Stalin), Paris,1981, içinde, s. 50-51.

30 . A. Rosenberg, Histoire du Bolchevisme, (Bolşevizmin Tarihi), Grasset, Paris, 1936, s. 205 ve sonrası.

31 . Willy Huhn, age, s. 51.

32 . Aktaran Willy Huhn, ibid, s. 50 ; orijinal kaynak : L. Troçki, Die wirkliche Lage in Russland, (Rusya’daki reel durum), Almanca’ya çeviren Wilhelm Cremer, Avalun Verlag, Hellrau bei Dresden, 1929, ss. 262-265.

33 . Bknz : Willy Huhn, Trostky, le Stalin manqué (Troçki, başarız kalmış bir Stalin), Paris,1981.

34 . I. Deutscher, Stalin,…s.223

35 . Aktaran : A. Gramsci, age, s. 301

36 . I. Deutscher, Stalin,…s.227

37 . I. Deutscher, Stalin,…s.231

38 . L. Troçki, La révolution permanente, (Sürekli Devrim), …s. 126

39 . L. Troçki, La révolution permanente, (Sürekli Devrim), …aynı yerde.

40 . Kapitalizmin az geliştiği ülkelerle ilgili olarak Troçki’nin şu saptaması doğrudur : “Geri kalmış bir sömürge veya yarı-sömürge ülkede, köylülüğü etrafında toplamaya ve iktidarı almaya hazır olmayan proletarya, bu nedenle demokratik devrimi bile gerçekleştiremez. Buna karşı, proletaryanın bir demokratik devrim sonucunda iktidara geldiği bir ülkede hem diktatörlüğün hem de sosyalizmin nihai kaderi, son tahlilde, ulusal üretim güçlerinden ziyade uluslararası sosyalist devrimin gelişimine bağlı olacaktır.” (L.Troçki, La révolution permanente, (Sürekli Devrim), …s. 126-127).

Ancak, uluslararası devrim şu veya bu nedenle gelişmiyorsa, bu doğru teorik saptamadan, komünistlerin içerde iktidarı koruyup sosyalist inşa sürecini bir şekilde yaşatmak için çabalaması gerektiği gibi somut bir politik öneri çıkmıyor.

41 . Leon Trotsky, age, aynı yerde.

42 . Leon Trotsky, The Revolution Betrayed,…s. 15-20.

43 . Leon Trotsky, The Revolution Betrayed,…s. 90-91.

44 . Leon Trotsky, The Revolution Betrayed,…idem.

45 . Isaac Deutscher, Stalin, Penguin Books, Middelsex, 1974 Basım, s. 290-291

46 . Isaac Deutscher, Stalin,…s. 292

47 . Yeri gelmişken bir noktaya işaret edelim. İkinci Dünya Savaşı’nın tarihsel anlamına nüfuz edemeyenler, salt Stalin’e vurmak için bu savaşın sonuçlarını ve insanlığın Sovyet toplumuna olan devasa borcunu küçümserler. Üzücü ifadeler kullanırlar. Sevdiğimiz bir dostun kaleminden çıkan, “1943 yılında Hitler ordularının SSCB topraklarında bozguna uğratılması, sovyet bürokrasisini savaşın galip taraflarından biri olarak belirliyordu” ifadesi de, ki hâlâ bu dostun böyle düşünüp düşünmediğini bilmiyorum, bunun örneklerinden biridir. Sanki faşist orduları o topraklarda bozguna uğratanları yönetenler Amerikalılardı, İngilizlerdi, ya da uzaylılardı da bilinmeyen bir nedenle zaferi Sovyet bürokrasisinin adına yazdırdılar.

48 . Vadim Z. Rogovin, 1937 : Stalin’s year of terror, (“1937 : Stalin’in terör yılı”), Mehring, Sheffield, 1998, ss 550.

49 . A. Gramsci, age., ss. 179, 220, 243.

50 . Gramsci burada, Troçki’nin, Napolyon ordularının Fransız Devrimi’nin bazı kazanımlarını ve fikirlerini Fransa dışına, tüm Avrupa’ya taşıdığı gibi sosyalist devrimin de Rusya’dan dışarıya, Avrupa’ya yayılacağını umduğunu ima ediyor.

51 . A. Gramsci, age., s. 241

52 . Fernando Claudin, Komintern’den Kominform’a : Komünist Enternasyonal’in Bunalımı, Cilt I, Belge Yayınları, İstanbul, 1990, s. 94.

53 . Fernando Claudin, Komintern’den Kominform’a…s. 94-95.

54 . Bknz : L. Troçki, The Death Agony of Capitalism and the Tasks of the Fourth International, (“Kapitalizmin Can Çekişmesi ve Dördüncü Enternasyonalin Görevleri”), Bu yapıt, genellikle “Geçiş Programı” olarak bilinir. Buradaki alıntıların kaynağı : Isaac Deutscher-George Novack editörlüğünde, The Age of Permanent Revolution : A Trotsky Anthology, (Sürekli Devrim Çağı : Bir Troçki Antolojisi), Dell, New York, 1973 baskısı içinde, s. 254-258.

55 . Fernando Claudin, Komintern’den Kominform’a…s. 98.

56. Çünkü… (burada, Troçki uğursuz bir baykuş gibi konuşuyor) : “Sovyetler Birliği’nin yaklaşan büyük savaştan yenilgisiz çıkacağını umabilir miyiz ? Dobra dobra sorulan bu soruya aynı şekilde dobra dobra yanıt vereceğiz : Savaş sadece savaş olarak kalacaksa, Sovyetler Birliği’nin yenilgisi kaçınılmazdır. Teknik, ekonomik ve askeri bakımdan emperyalizm kıyaslanamayacak ölçüde daha güçlüdür. Batı’daki devrim tarafından felce uğratılmadıkça emperyalizm, Ekim Devrimi’yle kurulan rejimi süpürüp atacaktır.” (Leon Trotsky, The Revolution Betrayed,…s. 227).

57 . Çünkü : “Emperyalistlerarası çelişkilerin yatışacağı sınırı görmemek ölümcül bir hata olacaktır. Nasıl ki, bir proleter devrimin acil tehdidi önünde, en gericisinden sosyal demokratına kadar burjuva ve küçük burjuva partilerinin aralarındaki mücadele yatışırsa, emperyalist çelişkiler de Sovyetler Birliği’nin askeri zaferini önlemek için her zaman bir uzlaşma noktası bulacaklardır.” (Leon Trotsky, The Revolution Betrayed,…s. 228). Burada ilginç olan metodolojik bir nokta da şudur : Troçki yine ulusal düzlemde saptadığı bir dinamiği uluslararası düzleme taşıyarak evrenselleştirmektedir. Oysa Dünya devriminin ele alındığı çerçevede doğru yöntem, evrensel bir dinamiği önce uluslarası düzlemde/dünya çapında gözleyip/saptayıp onu ulusal/özgül düzleme izdüşürmektir. Bu konuyu bir sonraki maddede, §-42‘de ele alacağız.

58 . Leon Trotsky, The Revolution Betrayed,…s. 229.

59 . Fernando Claudin, Komintern’den Kominform’a…s. 99. Claudin’e göre “Savaşın ikinci aşamasında Hitler’in… Sovyetler Birliği’ne saldırması üzerine Stalin’in politikası büyük kitlelerin, bütün halkların gerçek ve hayati çıkarları ile birleşti. Fakat kapitalist ülkelerde sosyalizm için verilen devrimci mücadele, ikinci hatta üçüncü plana itildi. Sovyetler Birliği’nin kaderi hakkında karar veren Avrupa devrimi değil, Avrupa devriminin kaderi hakkında karar veren Sovyetler Birliği oldu.

Ortaya çıkan sonuç, SSCB’de sosyalizmin, emperyalizmin hayati merkezlerinde devrimin zaferi olmaksızın kurulabileceğini kanıtlamadı ama, Stalin’in fikirlerinin özünü oluşturan gerçek temelin ne olduğunu etkin bir biçimde açığa vurdu. Bu temel, Sovyet devriminin dünya devrimi ile ilişkisinde göreli özerkliği idi. İki savaş arası dönem bu özerkliğin ampirik bir kanıtını sağlamıştı ve İkinci Dünya Savaşı bu kanıtı ileri ölçüde pekiştirdi.” (ibid., s. 100)

60 . Tarihsel deneyime bakarak, çıkış noktası ulusal olmayan kavramların tekil ülkelerle ilişkilendirilemediği ve hatalı olduğu savını ileri süren Gramsci, sürekli devrim tezini eleştirirken, sınıf savaşında ulusal boyutla ilgili teorik bir soruna da değiniyor :

“Uluslararası karakterdeki bir sınıf (işçi sınıfı- C.A.), dar biçimde ulusallık sergileyen tabakalara (entelektüeller) hatta sık sık ulusal bile olamamış, yerel ve komünal kalmış tabakalara (köylüler) öncülük ettiği ölçüde, kendini de bir anlamda “ulusallaştırmak” zorundadır…Üstelik bu anlam çok dar bir anlam da değildir, çünkü ekonomiyi dünya çapında yönlendirecek bir plan için gerekli koşullar yaratılmadan önce, bölgesel kombinasyonların (ülke gruplarının) çeşitli biçimler alabileceği çok yönlü dönemlerden geçilmesi gereklidir”. (A. Gramsci, age., s. 241.)

61 . L. Troçki, La révolution permanente, (Sürekli Devrim), …s. 9-10.

62 . Troçki’nin Brest-Litovsk’ta, içerde iktidarın güç bela korunduğu dışarda Alman ordularının işgale hazırlandığı bir ortamda, “Ne savaş ne barış” önerisi, ilerde dünya devriminin politik stratejisi olarak savunacağı “sürekli devrim” tezinin bir habercisiydi. Perspektif anlamında doğru olan bu tezin, zaman ve mekândan soyutlanarak somuta ilk izdüşürüldüğü anda ne denli abuk sabuk bir politikaya dönüştüğünü söylemeye gerek bile yok.

63. Gramsci’ye göre, 1902-1917 arasında Bolşeviklerin mücadelesinin orijinalliği, enternasyonalizm kavramını her türlü belirsiz ve, “ideoloji” sözcüğünün kötü anlamında, ideolojik unsurlardan arındırma, bu kavrama gerçekçi bir politik içerik kazandırma çabasında yatmaktadır. (A. Gramsci, age., s. 241)

64 . Yine aynı dönemde Komintern dünyanın başka yörelerindeki devrimleri de destekliyordu. Burada iki örnek daha verelim. Brezilya’daki 1935 devrimci ayaklanması Komintern tarafından desteklenmiştir. Bu ayaklanmanın lideri, uzun yıllar Brezilya Komünist Partisi Genel Sekreterliği görevini yürüten Luis Carlos Prestes’tir. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra tutuklanıp Brezilya Hükümeti tarafından Hitler Almanya’sına iade edilen ve daha sonra bir toplama kampında ölen Alman kökenli karısı Olga Benario ise, bir Komintern militanı olarak Batı yarıküresinde devrimi örgütlemekle görevliydi ve başta da bu görevi nedeniyle Brezilya’ya gönderilmiş ve Prestes’le bu ülkede evlenmişti. Yine Komintern görevlisi Otto Braun, Doğu’da devrimin örgütlenmesi perspektifine bağlı olarak, Komintern’in Çin’deki askeri eksperti sıfatıyla Çin Komünistlerinin uzun yürüyüşüne katıldı. Hatta bu yürüyüşe katılanlar arasında Çinli olmayan tek kişi Otto Braun’du. Uzun yürüyüşten sonra Moskova’ya döndü, daha sonra da Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin kuruluşuna katıldı. (Eric Hobsbawm, Age of Extremes : The Short Twentieth Century 1914-1991, (Aşırılıklar Çağı : Yirminci Yüzyıl Kısa Tarihi 1914-1991), İngilizce Basım, Abacus, Londra, 1995, s. 73-74).

65 . Troçki’nin Stalin’e saldırdığı kitaplarının, makalelerinin vb dökümünü yapabilmek bile başlı başına bir iştir. Önemlilerini sayalım : İhanete Uğrayan Devrim, Stalinizme karşı Bolşevizm, Stalinizm ve Bolşevizm, Stalin’in Suçları…

66 . İşitenler başkalarıdır ama esasında Troçki kendisiyle konuşur. Hem de sürekli konuşur. İşte bazen gerçekten derinlemesine teorik “diyaloglar”, bazen dedikodu, bazen sohbet, bazen polemik şeklini alan, bazen duygulu, bazen buz gibi, çoğu kez saldırgan bir üslupla kesintisiz süregiden bu söylemler onun “sürekli devrim” stratejisinin yegâne praksisini oluşturmaktadır.

67 . Marx, Friedrich Bolte’a yazdığı 23 Kasım 1871 tarihli mektupta şöyle diyor : “Sosyalist sektlerin gelişimi ile gerçek işçi sınıfı hareketinin gelişimi daima ters orantılıdır. İşçi sınıfı bağımsız tarihsel bir hareket için yeterince olgunlaşmadığı sürece sektlerin varlığı (tarihsel olarak) bir haklılık taşır. Bu olgunluğa eriştiği anda bütün sektler özünde gericidir.” içinde Marx Engles, Seçme Mektuplar, 1975 İngilizce Basım, Progress Publishers, Moskova içinde, s. 253.

68 . E. Mandel, “Glasnost ve Komünist Partilerin Krizi”, Doğu Avrupa’da Neler Oluyor ? Glasnost ve Siyasal Devrim, Yeniyol Broşür Dizisi, fiubat 1990, içinde, s. 23-24.

E. Mandel’in, eserlerinden zaman zaman bizim de yararlandığımız iyi bir araştırmacı ve iktisatçı olduğu gerçeğini gözardı etmiyoruz. Burada eleştirdiğimiz politik kişiliğidir.

69 . E. Mandel, “Doğu’da Bunalımlar“, Yeniyol Broşür Dizisi, Şubat 1990, içinde, s.34-35.

70 . Berlin Duvarı’nın çöküşüyle başlayan süreçleri nasıl gördüğümüzü aynı günlerde kaleme aldığımız bir yazıda anlatmıştık (Bknz : Bu kitabın “Reel Sosyalizmin Çözülüşü Üzerine Tezler – 1992”  başlıklı yazısına eklenen metin-sonu eki : “Gorbaçov Dönemi Sona Erdi”).

71 . W. Wolf, “Almanya’nın Birleşmesi mi, Siyasal Devrim mi ? “, Doğu Avrupa’da Neler Oluyor ? Glasnost ve Siyasal Devrim, Yeniyol Broşür Dizisi, Şubat 1990 içinde, s. 49.

72 . E. Mandel, “DAC : Siyasal Devrim ve onu Tehdit Eden Tehlikeler”, Doğu Avrupa’da Neler Oluyor ? Glasnost ve Siyasal Devrim, Yeniyol Broşür Dizisi, Şubat 1990 içinde, s.66.

73 . Günümüzdeki Troçkist hareketlerin, sınıf savaşını, hâlâ esas olarak ulus-devlet çerçevesinde düşündüklerini, ulusal hükümranlıktan yana bir tavır aldıklarını, Avrupa Birliği ile ilgili yaklaşımlarında ve geliştirdikleri politikalarda görüyoruz. Örneğin Fransa’da durum böyledir ve Troçkistler FKP ile hemen hemen aynı çizgidedir. Alt-sistemleşme ve küreselleşme olgularını kapitalizmin nesnel dinamiklerinin yarattığı olgular şeklinde değil, ağırlıklı olarak uluslararası burjuvazinin öznel tercihleri şeklinde görmeleri onları hem teorik bir çıkmaza sürüklüyor hem de sınıfsal bir strateji üretemez bir duruma itiyor. Son bir yıl içinde bu açmazlarının yavaş yavaş farkına vardıkları ve politikalarını giderek alt-sistemleşmeyi ve küreselleşmeyi nesnel veri alarak üretmeye yöneldikleri yolunda bazı işaretlere rastlıyoruz.