Ne Yapmalı’dan Önce

Bizler sermayenin çelişkiler içerdiğini yadsıyacak son kişileriz, amacımız, aksine, bu çelişkileri sonuna dek geliştirmektir. (Marx, 1974 : 351)

Onlar, sermaye adına konuşanlar, ve biz, emek adına konuşanlar, aynı gerçekliğe bakıyoruz. Ama farklı sınıfsal gözlüklerle… Uzlaşmaz sınıfların uzlaşmaz gözlükleriyle… Onlar için küreselleşme, baştan beri projesiz, ütopyasız bir uygarlığın, aslında uygarlık olmayan bir “uygarlığın”, metafizik bir “tarih-ötesine” yürüdüğü sürecin adıdır. Oysa insanlık henüz tarih öncesini yaşıyor, yani gerçek tarihini yaşamaya başlamadı bile… Bizim için ise küreselleşme, doğuşundan beri kapitalizmin bağrında varolan bütün eğilimlerin ve potansiyelin reel olarak açığa çıktığı, reel düzeye yükseldiği, Marx’ın Manifesto’da tohumdan saptadığı dünyanın fidan olduğu, komünizmi ütopyadan reele çeken sürecin adıdır. İnsanlığı, nihayet gerçek tarihini yaşamaya başlayacağı noktaya molasız götüren sürecin adıdır. Küreselleşme insanlığa büyük acılar çektiriyor, ama bu acılarda, acılardan fazlasını görmek gerek. Bu sürecin dışında kalarak emekten yana politika üretilebileceğini, sürecin nesnelliği, kaçınılmazlığı, geri döndürülemezliği yadsınarak yaşama müdahale edilebileceğini düşünenler, aslında, komünizme giden yol yerine çıkmaz sokakları seçmiş oluyorlar.

*

§-1. Epey bir zamandır “Ne Yapmalı ?” sorusu solun gündeminin birinci maddesinde duruyor. Birlikte savaşacakların nesnel gerçekliğe bakıp aynı şeyleri görmeleri gerekir. Farklı şeyler görüyorlarsa, bu farklılığın boyutlarına bağlı olarak, yüzeysel, sınırlı ve geçici bir işbirliğinden birbirleriyle kıyasıya savaşmaya kadar yayılan bir politik yelpazede yer alırlar. Bu nedenle “Ne yapmalı ?” sorusundan önce “Nereye bakmalı, neyi görmeli ?” soruları var.

§-2. ABD’de Princeton Üniversitesi’nde yapılan bir doktora çalışmasında, şu anda dünyada yaşayan her insanın, yaşayan diğer insanlara en fazla beş etapta bağlanacağı tezi, olasılığa dayalı bir matematiksel modelleme yöntemiyle savunulmuş. Ayrıntıları bilmiyorum. İki insanın en az bir kez yüzyüze gelmiş olması bir etap sayılıyor. İlk etap sıfır ise en fazla beşinci etapta Senegal’de çalışan bir devlet memuru, bir Japon balıkçısına bağlanabiliyor, daha doğrusu bu iki insan ilişkilendirilebiliyor. İsveç kralı, bir Çin köylüsüne, Paraguaylı bir sığır çobanı bir Eskimoya ulaşabiliyor. Eğlenceli bir oyun olarak, okurun kendisini dünyada seçeceği herhangi bir insana en az kaç etapta bağlayabileceğini bulmaya çalışmasını öneririm. Bu insan kim olursa olsun etap sayısının beşi geçemeyeceğini görecek sanırım.

Bu tezin teorik geçerliliği tartışılabilir, ama bir çalışmaya konu olabilmesi bile bir şeyi gösteriyor : İnsanlar arasındaki ilişkiler giderek daralan mekânlara sıkışıyor, insan toplulukları arasındaki kopukluklar yokolmuş durumda, insanlık hızla küçülen bir dünyada yaşıyor. XIX. yüzyılda, insanlar değil beş etapta beş yüz etapta bile biribirine bağlanamıyordu, çünkü insanlığın büyük bölümü, birbirinden kopuk topluluklar halinde yaşıyorlardı. Aralarında sistemli ilişkiler yoktu. Hatta birbirinin varlığından habersiz nice topluluklar vardı. Birbirleri hakkında az şey bildikleri için, önyargı yüklü masallara daha rahat ve daha uzun süre inanıyorlardı. Örneğin, XX. yüzyıl öncesinin ‘ırk’ kavramı, sanki bilimsel bir kavrammış gibi akademik çevrelerde yaygın kabul görüyordu. Bugün bildiğimiz “ırkçılık”, XX. yüzyıl emperyalizminin politik-ideolojik bir ürünüdür, geçen yüzyılların cehaletinden doğan bir kavramın, ‘ırk’ kavramının, günümüzde politik amaçlar için manipüle edilmesidir.

§-3. Önceki yüzyıllarda, toplumların birbirlerinin toplumsal ve etnik yapılarına, kültürlerine yabancı kalmasının nedeni, aralarında ekonomik ilişkinin yokluğu ya da zayıflığıdır. Her bir toplum kendine yetiyor, kendi kendini üretip gidiyor, yani kendi yerel tarihini yaşıyordu. Dünya tarihi de bu yerel tarihlerin organik olmayan bir toplamını oluşturuyordu. Bugün ise dünya tarihi, artık birbirinde kopuk toplumların kendi özgül tarihlerinin toplamı değildir. Bu noktada sözü Yusuf Zamir’e bırakıyorum:

“Dünya-tarihselliği yaratan nedir ?

Tarih, kendinden önceki nesillerden devraldığı üretici güçleri eyleme sokan kuşakların peşpeşe sahneye çıkışlarından başka bir şey değildir. Ancak, her kuşak sahneye çıkıp devraldığı üretici güçleri işletirken, bu eylemiyle, bir yandan sahneyi bir yandan da kendini değiştirir. Böylece gelecek kuşağa insan eylemiyle değiştirilmiş yeni bir sahne, tarihsel süreçle geliştirilmiş yeni bir üretici güçler yığını bırakır.

Tarihte geriye gidildikçe, üretici güçler yığınlarının birbirinden yalıtık öbekler halinde kendi iç evrimlerini sürdürdüklerini görürüz. Üretici güçler yalıtıksa, onları işleten topluluklar da yalıtıktır, yaşadıkları tarih de yerel tarihtir. Çünkü o toplulukların geçim araçlarını üretmeleri için birbirleriyle anlamlı sıklık ve derinlikte ilişki kurmaları gerekmemektedir.

Dünya coğrafyasına dağılmış toplulukların maddi yaşamlarını üretmeleri için birbirleriyle anlamlı ilişkide olmalarını zorunlu kılan nesnel mekanizmalar, kapitalizm altında oluşmaya başlamıştır. Kapitalizmin yarattığı makinalı üretim, yani büyük sanayi, etkisini duyurduğu her alanda rekabeti evrensel rekabet boyutlarına taşıma işine girişmiştir. Ülkelerin ve o ülkelerde yaşayan bireylerin ihtiyaçlarının karşılanması dünya pazarına bağımlılaştığı ölçüde, böylece farklı ulusların içe dönük yaşamları perde perde açılıp dünyasallaştığı ölçüde, tarih, dünya tarihi olma yolunda ilerlemektedir. Demek ki, dünya-tarihselliği yaratan ve giderek içeriğini olgunlaştırıp yaşamın her alanında yüzeye vuran, üretici güçlerin mutlak olarak engellenemez gelişimidir. Üretici güçlerin ülkesel cendereleri patlatıp birbirleriyle kaynaşarak organik bir dünya-toplumsal bütün olmaya doğru yol almasıdır. Günümüzde dünya-tarihsel akışın içinde yer alabilmek demek, küreselleşme süreçlerine ayak uydurabilmek demektir. Dünya-tarihsel akışın günümüzdeki merhalesi küreselleşme atılımıdır. Dünya-tarihsel akışa bilinçle yön verebilme mekanizmalarının oluşumu, küreselleşme süreçlerinde geleceği yakınlaştırıcı doğru tutum alışlara bağlıdır.” (2001)

§-4. Kapitalizm, dünya-tarihsel bir sistemdir. Bu çıkarsama salt soyut teoriden yapılabilir. Bugün bu çıkarsamayı somut yaşamdan, gözlemlerden de yapabiliyoruz : Reel kapitalizm, bugün, reel olarak dünya-tarihsel bir sistem olmuştur.

Son cümledeki “bugün” sözcüğüne itiraz ediliyor. Marx’ın Komünist Manifesto’daki ünlü pasajı da bugünkü küreselleşmenin yeni bir olgu olmadığı yolundaki savı kanıtlamak için kullanılıyor. Pasaj şöyle :

“Burjuvazi, dünya pazarını sömürerek, bütün ülkelerde üretime ve tüketime kozmopolit bir karakter vermiştir. Gericileri çok üzecek bir şekilde, endüstrinin üzerinde dikildiği ulusal temeli altından çekip almıştır. Eskiden kurulmuş tüm ulusal endüstriler ya yokedilmiş ya da her gün yokedilmektedir. Ulusal endüstriler, kurulmalarının gerekliliği bütün uygar uluslar için bir ölüm kalım sorunu haline gelen yeni endüstriler tarafından, artık yerel hammaddeleri değil en uzak bölgelerden gelen hammaddeleri ürüne dönüştüren endüstriler tarafından, ürünleri yalnız içerde değil, yerkürenin dört köşesinde tüketilen endüstriler tarafından sökülüp atılmışlardır. Ülkedeki üretimle karşılanagelen eski gereksinimler yerine, karşılanmaları uzak toprakların ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni gereksinimler ortaya çıkıyor. Eski yerel ve ulusal içe kapanıklık, kendi kendine yeterlik, yerini, her yönde gelişen ilişkilere, ulusların birbirine evrensel bağımlığına bırakıyor. Bu sadece maddi üretim için değil entellektüel üretim için de böyledir. Tekil ulusların entellektüel eserleri herkesin ortak malı olmaktadır. Ulusal tek yanlılık, dar kafalılık giderek olanaksızlaşmakta, birçok yerel ve ulusal edebiyattan tek bir dünya edebiyatı doğmaktadır.” (1968 : 39)

Burada gerçekten de Marx, kendi yaşadığı günden çok, bizim yaşadığımız günü anlatmaktadır. O günün burjuvazisinin dünyayı henüz bu denli derinden değiştirmediği gerçeğinden yola çıkan kimileri Marx’ı, Manifesto’da burjuvaziye aşırı övgü yağdırmakla suçlar.

1848’de söylenen bu sözler bugünkü küreselleşmenin yeni bir olgu olmadığını mı gösteriyor ? Bu soruya evet diyebilmek için Komünist Manifesto’nun, Marx’ın eserindeki yerine ve ruhuna nüfuz edememiş olmak gerekir. Burada yeri gelmişken Manifesto’yla ilgili görüşlerimi, yazmak istiyorum.

Manifesto, bir ajitasyon bildirisi değildir. Yayınlanması ve dağıtımı 1848 devrimiyle üstüste düştüğü, bir anda sokakla buluştuğu için böyle düşünenler olmuştur. Manifesto bir program da değildir. Marx’ın bir ön çalışması, onun entellektüel gelişimindeki ilk sayfalardan biri de değildir. Manifesto, Marx’ın tüm entellektüel üretiminin sinopsisidir, özetidir. Çoğunlukla sinopis, yani özet, çalışma bittikten sonra yazılır. Marx ise tersini yapıyor, önce sinopsisi yazıyor. Manifesto’da Marx’ın daha sonraki eserlerinin ipuçları, genel hatları, yöntemi, hatta bazı tezleri vardır. Bütün bir çağın toplumsal-tarihsel hareketini kafasında çözümlemiş. Abartarak söylersek, kafasında yazıp bitirdiği eserlerinin kağıda dökülmeleri kalmış; abartmadan söylersek, master planı çıkarmış, ama eserlerini henüz araştırmayla, gözlemle, argümantasyonla sunulacak hale getirmemiş. Yani işin zor aşamasını, vizyon ve kendini ikna etmeyi gerektiren aşamasını tamamlamış, geriye sadece iğneyle kuyu kazmak kalmış…

Manifesto Marx’ın burjuvaziye “mat” duyurusu. Kafasında burjuvaziyi “mat etmiş”, ama tahtada henüz hamlelerini yapmamış. Bir duyuru… Bir sinopsis… “Tüm ülkelerin işçileri birleşin!” derken, ya da “İşçilerin kazanacakları bir dünya var” derken, ya da insanlığı sömürüden ve zulümden kurtarma misyonunda öncülüğü işçilere verirken, işçi sınıfının dünya çapında ne nicel ne de nitel bir gücü vardı. Hatta ezici çoğunluğu ne birleşmenin ne kazanılacak dünyanın ne de tarihsel misyonunun bilincindeydi. Marx bunları tohum halindeyken görüyor. Tohuma bakıyor, gelecekteki ormanı müjdeliyor.

Marx’ın yukarıda verdiğim ünlü pasajında bu mantık hakim. Marx, yıldızlara falan bakıp peygamberce bir kehanette bulunmuyor, ne erken konuşuyor ne de abartıyor. Kafasında tamamlanmış toplumsal-tarihsel hareketin sonuçlarını yazıyor. Kapitalizmin gelecekteki evrimini tohumdan saptıyor. Tohumu eline alıyor, “bu bir kayındır” diyor. Aradan 150 koca yıl geçiyor, kayın tohumu kayın ağacı, kayın ağaçları kayın ormanı oluyor. Bugün kayın ağacını, kayın ormanını tanımak bir marifet değil. “Bu kayın ormanı yeni bir şey değil, o zaman da vardı, Marx da söylemişti zaten” demek o günün Marx’ını bugünün sıradan bir gözlemcisi düzeyine indirgemektir. Marx’a haksızlıktır. Ancak Marx şunu diyebilirdi : “Bu küçük yeşil sert yuvarlak şey bir tohumdur, bir kayın ağacı tohumudur, bu tohum yeşerecek, fidan olacak, sonra da kayın ağacı, nihayet kayın ormanı olacak”. Diğer eserlerindeki sunuş yönteminde yaptığı gibi… Ama Manifesto’da öyle demiyor, tohuma bakıyor ve “bu bir kayın” diyor. Çünkü, Manifesto, tüm içeriğinden bağımsız olarak, aynı zamanda bir edebi eserdir. Politik literatür kategorisinde bir şaheserdir. Vurgulu sazlarla başlayıp bir kreşendo halinde sürüp giden bir senfonidir.

Ağaç hali kayının ne kadar geçerli bir varoluş biçimiyse, tohum hali de o kadar geçerli bir varoluş biçimidir. Zaman içinde birbirini izliyor olmaları bir varoluş biçimini öbürüne üstün kılmıyor. Marx’ın sonraki eserlerinde bu edebi boyut nispeten geri çekilmiştir, çünkü artık şiirselliğin yerini bilimsel araştırmanın hassas soğuk neşteri almıştır. 1970’li yıllarda, o dönemde İngiliz Komünist Partisi’nin teorik yayın organı olan “Marxism Today”de, edebiyat eleştirmenleri tarafından yazılmış ve Manifesto’nun salt edebi yönünü ele alan bir dizi makale yayımlandığını hatırlıyorum. O günkü gençlik avanaklığı içinde bize bir şey ifade etmediği için bir yerlere fırlatıp atmıştık.

Marx tohuma “kayın” diyor. Tohumda ağacı ve ormanı görüyor. Atın taşa çarpan nalından çıkan kıvılcımın bozkırı baştan başa tutuşturması, hasret gözyaşlarının pınar olup dağları delmesi gibi bir şey… Yerinde yapılan incelemelere ve keşif raporlarına göre bozkırda herhangi bir yangının çıkmadığı, ya da dökülen gözyaşı miktarının değil pınar olmaya, bir mendili ıslatmaya bile yetmediği söylenebilir. Ama o zaman Manifesto’nun 150 yıldır niçin yaşadığı anlaşılamaz olur. Marx orada yazdıklarını daha sonra, binlerce sayfalık eserinde zaten halı dokur gibi dokumuş, Manifesto’ya artık ne lüzum var ? Bu binlerce sayfadan sonra, çalışmanın kabataslağının işi bitmiş demektir. Ama öyle değil, Manifesto kabataslak değil, bir sinopsis, yaşıyor ve yaşayacak. Kayını tohumundan tanıdığı için ve tohuma “tohum” değil “kayın” dediği için…Şiirsel bir eserdir ve bir şiiri bir kişi yazar. Manifesto’nun kollektif bir eser olduğu yolundaki görüşlere kesinlikle katılmıyorum. Bireysellikten bu kadar korkmamalı, “yarin yanağı” yetmez !

Manifesto yazıldığı gün daha sonra gelecek olan söyleme kulakları açan bir işlevselliğe sahipti. O günün gelecekte yazılacak kitapları, bugünün dün yazılmış kitapları oldu. Bugün, Manifesto okunmaksızın da Marksizm öğrenilebilir. Ama bu öğrenme sürecinin fon müziği eksik kalmış olur. Manifesto Marksizmin fon müziğidir. Hatta diyebilirim ki, Manifesto, Marx’la her çağın okuru arasında duygu bağını kuran bir şaheserdir. Her şaheser gibi özümsenmesi büyük çaba gerektiren, geç ve güç özümsenen bir şaheser…

§-5. Küreselleşme acaba kapitalizmin yeni bir aşaması mı ? Bu sorunun yanıtı esasında yukarıdaki argümanda veriliyor. Kapitalizmin bir tekel öncesi aşaması var, bir de tekel aşaması var. Bu iki aşamanın farklılıkları tanımlanabiliyor. Küreselleşme bir aşama değil. Kapitalizmin doğduğundan beri bağrında, deyim yerindeyse genlerinde taşıdığı eğilimlerin ve potansiyelin açığa çıktığı sürecin adı. Küreselleşme, varlığı teoride kanıtlanmış, bilinen, çeşitli noktalarda uç da vermiş eğilimlerin ve potansiyelin, dünya çapında reel olarak açığa çıktığı, serpilip geliştiği, giderek total realiteyi şekillendiren bir güç haline geldiği tarihsel sürecin adıdır. Bünyedeki bir mikrobun varlığına ve aktiflik derecesine göre insanın bir sağlıklı aşaması bir de hastalıklı aşaması olmadığı gibi, kapitalizmin de bir küreselleşme öncesi aşaması bir de küreselleşme aşaması şeklinde iki aşaması yoktur.

Günümüzdeki küreselleşme olgusunun genel tarihsel anlamını burada noktalıyoruz. Buraya kadar kapitalizme dışardan baktık. Şimdi biraz da içerden bakalım.

§-6. Küreselleşmenin temelinde birbiriyle etkileşen iki temel dinamik var : Süregenleşen ve sürekli ivme kazanan bilimsel teknolojik devrim ve keskinleşen tekelci rekabet. Süregenleşen bilimsel teknolojik devrim ve kızışan tekelci rekabet üretim fiyatlarını hızla düşürüyor. Metanın üretimindeki emek-zamanı azaltıyor. Dün 1 saatte üretilen bir meta bugün 30 dakikada üretiliyor, yarın 15 dakikada üretilecek… Örneğin otomobil… Daha on yıl önce bir otomobil ortalama 48 saatte üretiliyordu, beş yıl önce 36 saatte üretilmeye başlandı, bugün bu süre 24 saate yaklaşıyor. Yani on yıl içinde üretim süresi yarıya düştü. Oysa bir otomobil hâlâ aynı sürede tüketiliyor, yani kullanım değeri aynı. Bu ne demektir ? On yılda dünya otomobil pazarının yarısı buhar olup uçtu gitti demektir. Belki gelecek on yılda da bugünkü pazarın yarısı buharlaşıp uçacak. Aynı zamanda pazarın buharlaşma süreci daha da hızlanacak.

Burada bir parantez açıp basitleştirici varsayımlarımızı da yazalım ki konu verimsiz tartışmalara çekilemesin.

§-7. Bu on yılda dünya pazarının büyüklüğünün değişmediğini varsayıyoruz. Oysa elbette bir miktar büyüme var. Hem yatay büyüme (bakir pazarlar), hem de düşey büyüme (eski pazarda bin kişi başına düşen otomobil sayısının artması)… Öte yandan tekeller, hem otomobilin kullanım ömrünü azaltmak (Örneğin daha az dayanıklı kaporta), hem de henüz tüketilmemiş parçaların sağlamken hurdaya çıkmasını yaygınlaştırmak (Örneğin otomobilin bir sisteminde bozulan parçayı değiştirmek yerine o parçanın ait olduğu sistemi komple değiştirmek) için uğraşıyorlar. Aşırı biriken ürünlerin yokedilerek sermayenin değersizleştirilmesi için her yolu deniyorlar. Ürün farklılaştırmasını, reklamların saldırısını vb. de hesaba katabiliriz. Ancak bütün bunlara rağmen son on yılda otomobilin kullanım ömrünün yarıya, yani on yıldan beş yıla düşmediği çok açık.

Bu süre içinde “dünya pazarının büyüklüğünün değişmediği” varsayımımızı geçerli kılan iki temel neden var. Birincisi, alım gücünü düşüren ekonomik konjonktürlerin pazarı genişletici faktörlere karşı işliyor olmasıdır. İkincisi, bilimsel teknolojik devrimin ivmesinin baskısı altında dünya pazarının daralma sürecinin hızlanıyor olmasıdır.

Pazarı daraltan dinamiklere karşı işleyen dinamikler, pazarın daralmasını durdurmaya yetmez, onu ancak yavaşlatabilir. Bunun temel nedeni ise şudur : Üretim güçleriyle üretim ilişkilerinin karşılıklı konumunda ve birlikteliğinde belirleyici olan üretim güçleridir. Pazarı daraltan dinamikler üretim güçlerinden, pazarın daralmasına karşı işleyen dinamikler ise üretim ilişkisinden kaynaklanır. Bu ikinciler, birincileri, yani belirleyici olandan kaynaklananı, durduramaz, yavaşlatır. Parantezi kapatıyoruz.

§-8. Üretim süresinin tüketim süresine oranı, şu meta için geometrik dizi türünden, bu meta için aritmetik dizi türünden küçülüyor. Bu şu demektir : Metada kilitli değerin gerçeklenmesi giderek zorlaşıyor. Ürünler yığışıyor, ürünlerin yığışma eğilimi süregenleşiyor. Aşırı sermaye birikiyor. Arzla talep arasında giderek büyüyen olağanüstü bir dengesizlik oluşuyor. Arz, dünyayı kıskacına alıyor ve kapitalizmi bunaltıyor. Kapitalizm, bu baskıyı hafifletecek, kendine bir soluk aldırabilecek her türlü efektif talep artışına, aşırı biriken sermayeyi değersizleştirecek her türlü mekanizmaya dört elle sarılıyor. Pazarın daralmasına direnmeye çalışıyor, aşırı birikmiş sermayeyi uluslarötesi mali sermaye devresinde değersizleştirmeye çalışıyor, üretken güçleri imha ediyor, savaşlar çıkarıyor. Kısacası, süregenleşen kriziyle barış içinde, krizi bir dünya savaşına büyütmeden yaşamaya çalışıyor.

§-9. Dünya pazarı daralıyor. Giderek hızlanan bir biçimde… Her meta için, Jumbo jetten ayakkabı çekeceğine kadar, durum aşağı yukarı böyle… İşte bu dinamik, ulusal sınır falan dinlemez, yırtar atar. Yalnız ulusal sınırları değil, küreselleşmeyi kavramadan yazılmış kitapları da yırtar atar. Kapitalizm denize düşmüş yılan arıyor, yılan ararken de giderek yoruluyor. Ulusalcılar iskelede durmuş ona, “sınır koyduk, bu şamandıraların bu tarafında yüzmek yasak, çık oradan” diyor.

Bu noktada sorumuzu soralım. “Küreselleşme geri döndürülebilir bir süreçtir, döndürülemez demek teknolojik determinizmdir” diyenlere, “Ulus-devlet ekonomide bir gün yine eski gücüne kavuşabilir” diyenlere, “Küreselleşme 1970’lerin başında, krize karşı uygulamaya sokulmuş bir stratejiden başka bir şey değildir” diyenlere, “Küreselleşme kaçınılmaz bir süreç değildir” diyenlere tek bir sorumuz var :

Kapitalizmin tarihi içinde üretiminde harcanan emek süresi giderek artmış bir meta var mıdır ? Bana öyle bir meta söyleyin ki bugünkü üretimi dünkü üretiminden daha uzun bir süre alsın… Küreselleşmeyi anlamadan yazılmış kitaplar hariç… çünkü dünya küreselleştikçe onların üretimi daha uzun bir süre alacak.

Tekrar vurgulayalım : Sermayenin hareketi açısından yokolup giden ulusal sınırlar, effektif talebin genişleme hızının çok üstünde bir hızda düşen üretim fiyatlarıyla ilgilidir. Öncelikle bu ilişkiyi kurmadan küreselleşme konusunda söylenecek teorik bir şey yoktur. Çünkü küreselleşmenin nesnelliği burada yatıyor.

§-10. Ulus-devlet, sermaye birikimindeki tarihsel misyonunu tamamladı. Ekonomideki rolünün bitişiyle, polis-devlete dönüştü. Düne kadar sermaye birikiminde oynadığı rolü artık alt-sistem devleti oynayacak. Bu konuları defalarca işlediğimiz için burada yinelemiyoruz (Örneğin Adalı : 1997). Burada konunun özgül bir yanına değineceğiz.

§-11. Ulus-devletin tarih sahnesinden çekilmesi, öncelikle yokolup giden ulusal sınırlarla ilgilidir. Bu sınırların emek için değil, sermaye için kalktığı gerçeğinden yola çıkarak, ulus-devlete ekonomik misyon yüklemeyi sürdürenler, yöntem hatası yapıyorlar. Burada, “ulusal bir sınıra kalktı diyebilmek için bu sınırın hem emek hem sermaye için kalkması gerekir”, denmiş oluyor. Emeğin serbest hareket edemediği doğrudur. Bunu söylerken, emeğin ait olduğu alt-sistemde rahatça hareket edebildiği gerçeğini, Portekizli bir işçinin dilediği gibi gidip Finlandiya’ya yerleşebildiği gerçeğini, bir an için göz ardı edelim, dünya düzleminde konuşalım. Gerçekten de Üçüncü dünyadan bir işçinin Metropole girişi neredeyse imkânsızdır. Hatta emeğin, bu düzlemde eskiye göre daha zor hareket ettiği bile gösterilebilir. Sermayenin ise sınır tanımadığı açıktır. Sermayenin kazandığı bu akışkanlık tarihsel bir gelişmedir. Nesnel, tarihsel, geri dönüşsüz… Emeğin bugün serbest hareket edemediği gerçeği ise tarihsel bir gelişme değildir. Ekonomik bazdaki güçlü tarihsel dinamiklere yanıt vermekte zorlanan kapitalist devletin politikalarıyla ilgilidir. Bilimsel-teknolojik devrim, yarattığı istihdamdan fazlasını yokediyor. Sürekli bir işgücü açığa çıkıyor, işsizlik büyüyor. İşin paylaştırılıp herkesin daha az çalışması yerine, aşırı sömürülen bir emek kitlesiyle, büyük bir işsizler ordusu birlikte ortaya çıkıyor. Kapitalist ilişkinin dar çerçevesi içinde, bu soruna tarihsel bir çözüm yoktur. Sınırları kapatmak geçici, palyatif bir önlemdir. Kapitalizmin işleyişine politik, tepeden bir müdahaledir. Buna bir de ekonomik konjoktürün etkisini eklemek gerekir. Kapitalizmin işgücüne büyük bir ihtiyacı olsa, emeğin akışkanlığına gerek duysa, sınırlar, emek için de kalkar. Hatta Üçüncü Dünya’nın köylerinden kentlerinden zorla işçi toplar, metropole getirirler. Köle ticareti döneminde, köylerinde dünyadan habersiz sakin sakin oturan, başka bir yerlere gitmeyi hiç düşünmeyen milyonlarca Afrikalı, zorla metropollere kaçırıldı. Emeğin yığınsal biçimde telef olduğu İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’daki emek yetersiz kalınca, yeniden inşa için gereken işgücü, en az yıkıma uğramış ya da yıkıma uğramamış ülkelerden emek transferiyle gerçekleşti. Örneğin Türkiye’nin en kalifiye işçi kuşağı Avrupa’ya törenlerle getirildi. Daha sonra düz işçiler de kolayca Avrupa’ya girebildi. “Böyle bir konjonktür yine doğabilir”, demiyorum. Uluslarötesi işbölümü çerçevesinde bazı sanayilerin delokalize edilmesi, emeğin dünya çapında serbest hareketine karşı duran bir gelişmedir. Hatta böyle bir konjonktürün doğma olasılığının düşük olduğunu da biliyorum. Ama bir olasılık var : Metropol nüfusu yaşlanıyor, periferi nüfusu gençleşiyor. Şimdi burada argümanımız açısından önemli olan yöntemsel nokta şu : Tarih içinde emeğin hareketliliği her zaman sermayenin ihtiyaçlarına bağlı kaldı. Sermayenin o gün emeğin akışkanlığına ihtiyacı varsa emek hareket ediyor, yoksa hareketi engelleniyor. Tarihsel deneyim bunu gösteriyor. Bugün sermaye, bilimsel-teknolojik devrimin işsizlik yaratma eğilimiyle boğuşmak zorunda. Üçüncü dünyaya karşı sınırları tepeden, ekonomi dışı müdahaleyle yükseltiyor. Sermayenin akışkanlığı ise üretken güçlerin gelişmesiyle ilgili bir olgu. Tarih boyunca üretken güçler hep geliştiği için de, sermayenin akışkanlığı tarihsel bir eğilim olarak hep artıyor. Elbette tarih düz bir çizgide yürümüyor, sermayenin akışkanlığının azaldığı dönemler de var. Ancak bu azalma, ekonomi dışı bir dinamikten değil bizzat sermayenin kendisinden kaynaklanıyor. Özetlersek, sermaye dilediği gibi hareket ediyor, çünkü etmesi lazım, üretken güçler öyle emrediyor. Emek bugün dilediği gibi hareket edemiyor, çünkü etmemesi lazım, sermaye öyle emrediyor. Gün gelecek, sermaye için kalkan sınırlar, sonunda emek için de kalkacak. Bunun kapitalizm altında olabilirliği, ya da nereye kadar olabileceği başka bir tartışma konusu, politika alanına giriyor ve sınıf savaşıyla bağlanıyor. Sosyalizm altında olacağı ise kesin.

§-12. Alt-sistemlerde ulus-devletin tarih sahnesinden çekilmesi, sınırlarını kaybetmesinin yanısıra para basma hakkını kaybetmesiyle de ilgilidir. Ulus-devlete misyonlar biçmeye devam edenler nasıl göremiyorlar anlamıyorum : Avrupa ulus-devletlerinin ezici çoğunluğu, ulusal para basma haklarını, oluşumu süren Avrupa alt-sistem devletine devrettiler. Avrupa’daki ulus-devletlerin büyük çoğunluğunun artık para basma hakkı yok. Yasak. Ortak para sistemine girmeyen geri kafalı burjuvaziler de pişman olmaya başladı bile. Girecekler, onlar da girecek. Euro’ya değilse Dolar’a girecekler. Avrupa Euro’ya, Kuzey ve Güney Amerika Dolar’a bağlandı. Yen de bu ikisi gibi bir işleve sahip. Geri kalan ulusal paralar, ya bu paralara birebir endekslenebildiği ölçüde yaşayabilir ya da çikletten çıkan paralara döner. Yani oralarda da ulus-devlet eriyor.

§-13. Ulus-devletin sınırları uçtu gitti, para da basamıyor, peki bayrak ne işe yarar ? Sopasıyla solcuları dövmeye ! Politik düzeyde devlet, sınırıyla ve parasıyla tanımlanır. Ulus-devlet budur ; sınır çeker, para basar. Elbette nasıl sınırı dilediği gibi çekemezse, parayı da dilediği gibi basamaz. Ama sınır çekemiyor, para basamıyorsa, kendi “ulusal” ekonomisinde söz hakkını başka bir güce devretmiş demektir. Bugün ulusal ekonomi denen şey artık ulusal devletin tasarrufunda değildir. Bu devletin ekonominin hiçbir temel konusunda ulusal tasarruf hakkı kalmamıştır. Politikacılar, ulusal bir mekânda varolabildikleri için, tersi bir görüntü vermeye çalışıyorlar. Dünya kapitalizminin genel çıkarlarına aykırı hiçbir kararı alamazlar. Ne paranın ne bütçenin ne sınırın ekonomik açıdan bir ulusallığı yoktur artık. Dünya kapitalizminin genel çıkarları ulus-devlete şunu diyor : “Para basma, sınırları kaldır, dünya pazarına entegre olmak için ne diyorsam onu yap, bütçende önceliği borç ödemelerine ver. Entegrasyonunla, kaynaklarınla ve borç ödemelerinle ilgili olarak işçilerle sorun çıkarsa sopa kullan. Polis-devlet ol. Asayiş ve tahsilat polisi ol”.

§-14. Küreselleşme konusunda her gün yeni bir görüş, yeni bir tez ortaya çıkıyor. Bu çeşitlilik de küreselleşmenin baskısıyla ortaya çıkıyor. Derece derece yanlış teşhislere dayalı bu çeşitlilik içinde, küreselleşmeyle ilgili dişe dokunur bir politika üretilemiyor. Yine de yaşam, görkemli eylemler içinden geçerek insanları yavaş yavaş doğrulara yaklaştırıyor ve yaklaştıracaktır.

§-15. Ulus-devletin ekonomideki rolünün azalmadığı iddiası, küreselleşmenin yeni bir şey olmadığı görüşü, küreselleşmenin seçilmiş bir strateji şeklinde ele alınması, ulus-devletle küreselleşme arasında “diyalektik” bütünlük bulma veya ulus-devleti küreselleşme süreçlerine “eklemleme, büklemleme, dolayımlama” vb., çabaları, yine ulus-devletle küreselleşme arasında icadedilen “düzlemlemeler, açılamalar, boyutlamalar” vb., iyi niyetliler için, bilinçaltlarındaki “Eyvah ulus-devlet elden gittiyse devrimi nerede yapacağız ?” kaygısının, kendi varlıklarını amaçlaştıranlar için ise “Ne olacak bizim tekkenin hali ?” kaygısının dışavurumudur. Yani ulus-devlete “kıyamamanın” politik bir yönü var. Oysa politik olarak ne yapılacaksa, küreselleşme olgusunun nesnelliği, kaçınılmazlığı ve geri döndürülemezliği veri alındıktan sonra yapılacaktır.

§-16. Şimdi küreselleşmeyle ilgili tartışmaya bakalım. Durmadan aynı sözcükleri yinelememek için tartışmanın taraflarının başına karton şapkalar giydirelim. Bir stereotipleme yaptığımızı unutmadan, bizim şapkalara “küreselleşmeciler” yazalım, karşı tarafınkilere “ulusalcılar”… “Küreselleşmeciler”, yaşanan sürece nesnel ve tarihsel bir süreç diyor. Yani tezin iki unsuru var. “Ulusalcılar” bu tezi eleştiren görüşler geliştiriyorlar. Sürecin tanımlayıcı özelliğinin öznellik olduğunu ileri süren ve sürecin tarihselliğini reddeden, yani tezin iki unsurunu da çürütmeye çalışan görüşler… Şimdi bakalım onların “çürüttüklerini” biz “küreselleşmeciler” nasıl çürütüyoruz.

§-17. Önce küreselleşme olgusunun bizzat varlığını reddeden görüş var. Bu görüşü savunanlar basit bir yöntem hatası yapıyorlar. Küreselleşmenin teorik çözümlemesiyle bugün yaşamın içinde, pratikte süregiden reel küreselleşme sürecini birbirinden ayıramıyorlar. Sürece “küreselleşme” diyebilmek için, bu sürecin dünyanın tümünü kapsaması gerektiğini söylüyorlar. Reel küreselleşmenin pozitif süreçleri bugün dünyanın tümünü kapsamadığı için de “küreselleşme yoktur”, diyorlar. Oysa tüm dünyayı kapsama koşulunu, küreselleşmenin tanımına kendileri sokuyor. Hatta bu tanımın belirleyici unsuru olarak kabul ediyor. Yani kendi sanıtlarıyla (conjecture), gerçekte varolanı karşılaştırıyorlar, sanıta benzemediği için de reddediyorlar. Kabaca şu duruma benziyor : Kedi havada uçan bir hayvandır şeklinde bir tanım yapıyorlar, yaşamın içindeki kedinin uçamadığını görünce “bu bir kedi değildir” diyorlar.

Dünyada küreselleşme sürecine giren mekânlar, pozitif entegrasyon durumundaki mekânlardır. Sürecin kapitalist anlamda yararlarını ve zararlarını aynı anda ve sürecin organik parçası olarak yaşıyorlar. Süreçten dışlanmış mekânlar, sürecin etkisi dışına çıkmış mekânlar değildir. Aksine, kapitalist anlamda bir yararını görmedikleri bu sürecin zararlı sonuçlarına, en ağır biçimde, katlanmak zorunda kalan mekânlardır. Bu mekânların durumu için daha önce “negatif entegrasyon” kavramını önermiştim. (Adalı, 1999 : 292)

Dünyada küreselleşmeden etkilenmeyen, günlük yaşamında küreselleşmenin şu veya bu sonucuyla boğuşmayan tek bir insan yoktur. Hatta hayvan ve bitki de yoktur. Aynen yerçekimi kanunundan kaçabilen canlı olmadığı gibi… Yanlış söyledim, yerçekiminden bile daha katı bir yasallık altında yaşıyoruz… Uzaya gidince yerçekiminden kurtulursun ama küreselleşmeden kurtulamazsın. Uzayda Coca-cola içiliyor, Pepsi reklamı yapılıyor, uzay turizmi başladı. Uydulardan üstümüze reklam yağıyor.

Kısacası, küreselleşme süreci bütün gezegeni kapsıyor, bütün dünyayı entegre ediyor, küçük parçayı pozitiften, büyük parçayı negatiften… Sefalet ve acıların, adaletsizlik ve vahşetin temel kaynağı da zaten bu kırılım. Bugünkü durum bu.

§-18. “Ulusalcıların” ikinci argümanı, küreselleşmeyi burjuva ideologlarının fetişleştirdiği bir kavrama, bir magazin kavrama, burjuvazinin sözcülerinin bir söylemine, propagandist, manipülatif bir söylemine, bu söylemin eylemini de bir komploya indirgeyen argüman… Bu argüman burjuvazinin söyleminden yola çıkarak küreselleşme kavramının teorik statüsünü reddediyor, hatta burjuvazinin ağzına sakız ettiği küreselleşme sözcüğünün kullanılmasına bile karşı çıkabiliyor. Görüldüğü gibi bu argüman, sürecin salt öznel bir olgu olduğu savı üzerine kurulu. Bu sav kanıtlanabilirse, sürecin tarihsel bir süreç olmadığı savı da otomatikman kanıtlanmış olur. Kanıtlanamazsa ikincisi de kanıtlanamamış olur. İkinci savın akıbetini, birinci savın kanıtlanıp kanıtlanmaması koşuluna bağladığı, bağımsız tarihsel çözümlemeye olanak tanımadığı için, bu argümana “zayıf argüman” diyorum.

Önce terminolojiden başlayalım… “Küreselleşme” sözcüğünün salt burjuvazinin terminolojisine aitmiş gibi görünmesinin nedeni, solcuların bu sözcüğe kavramsal bir içerik vermek yerine onu sadece hamaset amacıyla kullanıyor olmasıdır. Ayrıca, uzlaşmaz sınıfların ortak sözcükler kullanamayacağı doğru değildir. Kapital, işçi, emek, kâr vb ortak sözcüklerimiz. Bizde kapital yok, onlarda var, ama biz kapital sözcüğünü onlardan çok kullanıyoruz. Kapital yokolunca yalnız onlar için değil, herkes için yokolacak. Yani bizim hiç kapitalimiz olmayacak. Küreselleşme sözcüğünde hiç olmazsa “küre” var. Bu küre bizim küremiz ve bir gün fiilen de bizim olacak. Kısacası küreselleşme çok güzel bir sözcük. Kullanılmalıdır.

Bir entellektüel üretim olarak soyutlama ve kavramlaştırma olgusu, sınıflı toplumlardan önce de vardı, sonra da varolacaktır. Sınıflı toplumların özgüllüğü, bu kavramlaştırma sürecinin sonunda ortaya çıkan kavramların içinin her sınıfın ideolojisine uygun olarak doldurulmasıdır. Karşıt sınıflar aynı etikete sahip kavramları başka içeriklerle doldururlar. Örneğin “devlet” kavramına yanlı, yansız, amaçlı, amaçsız vb diyemeyiz. Bu kavram nesnel bir gerçekliğe karşılık geliyor. Ama burjuvazi, bu kavramı, kavramın anlattığı olguyu toplumun üstündeymiş gibi ele alarak kavramlaştırır, işçi sınıfı ise sınıfsallığın içine çekerek… Yani kavramlaştırma, kavramın ideolojik yönüdür, kavramın etiketinin ise mutlaka ideolojik temelli olması gerekmez. Böyle de olabilir, olmaya da bilir…

Dünyada bir süreç yaşanıyor. Bu sürece bakan iki uzlaşmaz sınıfın bilincinde iki uzlaşmaz görüntü oluşacaktır. Küreselleşmeden nesnel sınıfsal çıkarları olanların bir küreselleşme “teorisi” var. Onların teorisinden biz küreselleşmeyle ilgili gerçek bilgiye ulaşabilir miyiz ? Asla ! Burjuvazinin kapitalizm teorisi aracılığıyla kapitalizmle ilgili gerçek bilgiye ulaşma olasılığı neyse, burjuvazinin küreselleşme teorisi sayesinde küreselleşmeyle ilgili gerçek bilgiye ulaşma olasılığı da odur. Hiçbirimiz kapitalizmi burjuvaziden öğrenmedik. Hepimiz Marx’tan öğrendik. Hatta bazı uyanık burjuvalar da Marx’tan öğrendi. Karşı tarafın, yani süregiden küreselleşmeden sınıfsal çıkarı olanların, bu süreçle ve bu sürecin geleceğiyle ilgili olarak piyasaya sürdükleri ideolojik ve politik söylemlerle, sürecin nesnelliği mahkum edilemez. Bu bir yöntem hatasıdır. Nasıl kapitalistlerin kapitalizm “teorisi” kapitalizmin bir komplo olduğunu göstermezse, kapitalistlerin küreselleşme “teorisi” de küreselleşmenin bir komplo olduğunu göstermez. Kapitalistlerin kapitalizm “teorisi” gibi “küreselleşme” teorisi de insanları uyutabilir, kandırabilir. Ancak, bir kavramın teorik statüsü, o kavramla ilgili olarak tutturulan bir söylemin insan bilincindeki etkileriyle ölçülemez.

Şimdi teoriyi bırakıp somut söyleme geçelim :

Burjuva ideologlarının küreselleşme söylemi iyi biliniyor. Söyledikleri her söze karşı bin sözle karşı çıkabiliriz, getirdikleri her argümanı kolayca çürütebiliriz. Bunu yapıyoruz da… Ancak bu, onların söyleminin salt yalanlar üzerine kurulduğunu göstermez. Bir yerlerde gerçeklere de bulaşmış olması gerekir. Söylemleri esas olarak yalanlara değil — çünkü istatistikler var — yarı-doğrulara, saptırılmış gözlemlere ve doktriner inançlara dayanıyor. Biz bunları çürütebiliriz, ancak bu da bizim söylemimizin salt gerçekler üzerine kurulduğunu göstermez. Bizim de yalanlara bulaştığımız bir yerler var. Bizim söylemimizde de yarı-doğrulara, saptırılmış gözlemlere ve doktriner inançlara dayanan noktalar vardır. Ama zaten yaşamın içindeki ideolojik mücadele böyle bir şeydir. Bir bulamaçtır. Önemli olan, bizi sürekli olarak doğrulara yaklaştıran bir yöntem kullanıp kullanmadığımızdır. Bu yöntemi kullanabildiğimiz ölçüde teorinin yolu açılır. “Zayıf” argüman bu yolu kapıyor.

§-19. “Ulusalcıların” son argümanı, küreselleşmenin emperyalizmin günümüzdeki stratejisi olduğu şeklindeki argümandır. Bu argüman da yine sürecin ağırlıklı olarak öznel bir süreç olduğu savına dayanıyor. Elbette “küreselleşmeciler” de süreci katıksız nesnel bir süreç olarak, adeta bir doğa süreciymiş gibi görmüyor. Sürecin elbette bir öznelliği var. İnsanla ilgili her süreçte olduğu gibi… Her nesnel süreç gibi elbette politik düzeyle ilişkili olacak. Sürecin nesnelliği, bu öznellikten dolayımlanarak tanımlanmıyor, tersine, sürecin öznel yönü nesnelliğinden dolayımlanarak tanımlanıyor. Bu argüman “ulusalcılarla” “küreselleşmecileri” klasik öznel-nesnel tartışmasında buluşturuyor.

Strateji, tanımı gereği, değiştirilebilir bir şeydir. Küreselleşme bugünün bir stratejisiyse, yerini yarın başka bir stratejiye bırakabilir, bu da küreselleşmenin nesnel tarihsel bir süreç olmadığı anlamına gelir. Küreselleşme olgusunun bir strateji düzeyine indirgenebilmesi için, ulus-devletin, sermaye birikimindeki rolünü koruduğu, tarihsel olarak bitmediği, hatta bugün görülen gerilemesinin bir gün tersine çevirilebileceği kanıtlanmalıdır. Yazıda buraya kadar geliştirdiğim argümanlardan bunun aksinin kanıtlandığını düşünüyorum. Bu nedenle de “küreselleşme olgusu bir stratejiye indirgenemez”, diyorum. Burjuvazi küreselleşmenin verili nesnel çerçevesi içinde elbette stratejiler geliştiriyor. Bu süreçten en iyi nasıl yaralanabileceği, bu süreci emeğin aleyhine en iyi nasıl kullanabileceği üzerine kafa yoruyor, ekonomik politikalar oluşturuyor. Tekil kapitalistler de kendi tekil çıkarları için aynı şeyi yapıyorlar. İlaveten, küreselleşme silindirinin altında ezilmeden nasıl yaşarım, nasıl büyürüm hesabıyla uğraşıyorlar. “Küreselleşme bir stratejidir” savıyla, “Küreselleşme, burjuvaziyi yeni stratejiler bulmaya zorluyor” savı bambaşka iki savdır.

Ulus-devletin sermaye birikimindeki tarihsel rolünün sona erdiği görüşümüzü, devlet olgusunun sona erdiği şeklinde çarpıtan “ulusalcılar” da var. Ulus-devletin yerini alt-sistem devletine bıraktığını, uluslarötesi mekânın üstyapısının örgütlenmeye başladığını söyleyip durduğumuz halde… Hiçbir yerde, ekonomi dışının ekonomi içine müdahalesinin sona erdiğini söylemediğimiz halde… Sınıflı bir dünyada devlet nasıl ortadan kalkarmış ? Öyle şey mi olur ? Devlet metanın içinde var, metanın içinde gizli. (Adalı, 1997 : 133-143) Meta ortadan kalkmadıkça devlet de ortadan kalkmaz. Ulusal devlet ise devletin, kapitalizm tarihi içindeki biçimlerinden biridir. Bu devlet, işlevi değiştiği için biçim değiştiriyor. “Ulusalcılar”, ulusalcı oldukları için, ulusal devletten başka bir devlet biçimi düşünemiyorlar.

§-20. Küreselleşmenin dinamikleri, kapitalizmin içinde varolan dinamiklerdir. Küreselleşmeyle kapitalizme yeni bir dinamik eklenmiş değildir. Küreselleşme, kapitalizmin içinde potansiyel olarak taşıdığı dinamiklerin dünya çapında reelleşmesi, işler hale gelmesi gelmesidir. Bu ise, bütün bir insanlığın yaşamında niteliksel bir dönüşüm anlamına, komünizme doğru uygun adım ve molasız yürüyüşün başladığı anlamına geliyor. Kapitalistleşme ne kadar nesnel ve tarihselse, küreselleşme de o kadar nesnel ve tarihseldir.

§-21. Buraya kadar “ulusalcıların” argümanlarını, yöntemsel kolaylık açısından, üç başlıkta toplayarak ele aldık (küreselleşme yalandır, komplodur, stratejidir). Genelde bu üç argümana burada sunduğumuz saf biçimleriyle değil birbirine geçmiş olarak rastlıyoruz. “Ulusalcı” yazıların hemen hepsinde rastlanan, görüşleri güçlendirmek için başvurulan bir kaynak var : Paul Hirst ve Grahame Thompson’un ‘Küreselleşme Sorgulanıyor’ başlıklı kitabı, (1998) Okuduğum en az on yazıda bu kitaba referans yapıldığını gördüm. Belki bir on yazıda daha referans yapılacak. Burada açıkça şunu yazabiliyorum : Bu kitap didik didik edildikten sonra bir kenara konacak bir kitaptır. Küreselleşmenin henüz az anlaşılan bir olgu olduğunu kanıtlıyor. Ayrıntılı didikleme işlemini üniversite öğrencilerine bırakıp bazı yöntemsel noktalara değineceğim.

§-22. Önce şunu söyleyeyim. Gerek bu kitapta gerekse bu kitabı referans gösteren yazılarda, genel olarak, bir terminoloji bulanıklığı var. “Uluslarötesi” terimi kullanılıyor, ama “uluslararası” terimi bazen gerçekten “uluslararası” bazen de “uluslarötesi” anlamında kullanılıyor. Bunu kullanıldıkları bağlamlardan çıkarabiliyoruz. Ulus-devletin ekonomisi “ulusal” ekonomidir. Ulusal ekonomilerin aralarındaki ilişkiler, “uluslararası ilişkilerdir”. Yani ulusların arası kastediliyorsa, “uluslararası” terimi kullanılmalıdır. “Uluslararası ekonomi” ulusal ekonomilerin aralarındaki ekonomik ilişkilerin toplamıdır. Yani, “uluslararası ekonomi” ile “ulusal ekonomi” aynı soyutlama düzeyinin kavramlarıdır. Ulusların ötesinde, yani ulusallık bağlamında tanımlanmayan bir olgu kastediliyorsa “uluslarötesi” terimi kullanılmalıdır. “Uluslarötesi” kavramıyla “uluslararası” kavramı, farklı soyutlama düzeylerinin kavramlarıdır. Bu söylediklerimiz önemsiz bir ayrıntı değildir. Küreselleşme konusundaki kafa karışıklığını yansıtıyor. Biçimde bir bozukluk, içerikteki bir bozukluktan ya da eksiklikten kaynaklanır.

§-23. Paul Hirst ve Grahame Thompson, kitabın problematiğini oluşturan unsurları önsözde, soru-yanıt şeklinde sunuyorlar. Sonra da “Küreselleşme Gerekli bir Mit mi ? ” altbaşlığını taşıyan giriş bölümünde savlarını ilan ediyorlar (1998 : 27-28). Ne bu retorik sorular ne de ilgili savlar, küreselleşme karşıtı organik bütünlüğe sahip bir argüman oluşturamıyor. Yazarların bazı sorularını ve yanıtlarını, savlarla birlikte yöntem açısından ele alalım.

§-24. Temel soru olan birinci soru ve birinci sav, yazarların tüm argümanlarında özel bir yere ve farklı bir yapıya sahip. Sona bırakıyorum. Geri kalan soruların ortak özelliği şu : Soruya verilen yanıt doğru ama soru yanlış.

(i). Yazarlar, “ Sermaye Hareketliliği, İşler ve Yaşam Standartları için bir Tehlike mi ? Sermaye düşük ücret peşinde mi ?” diye soruyorlar. Yanıtları “Hayır”. 1980’lerden bu yana gelişmiş ülkelerden düşük ücretli Üçüncü Dünya ülkelerine doğru büyük bir sermaye akışı olmadığını, düşük ücretin sermaye çekmede yetersiz kaldığını gösteriyorlar. Olan sermaye akışının batıdaki istihdam ve üretimi önemsiz bir ölçüde düşürdüğünü, ayrıca gelişmiş dünyadaki iş kayıplarının ve işsizliğin, düşük ücretli ülkelerle yapılan ticaretle açıklanamayacak kadar büyük olduğunu söylüyorlar. Bunlar doğru, biz de söyledik ve söylüyoruz (Adalı, 1997). Ama soru yanlış. Yine, yaşanan sürece “küreselleşme” diyebilmek için, bu sürecin tüm dünyayı aynı yönde etkilemesi gerektiği varsayımı üzerine kurulu yanlış bir soru. Yazarların bu sorudaki retoriğe karşılık gelen savları ise şudur :

SAV : “Sermaye hareketliliği, gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru yoğun bir yatırım ve istihdam akışına sebep olmuyor. Hatta doğrudan yabancı yatırım, büyük ölçüde gelişmiş endüstriyel ekonomiler arasında yoğunlaşmış durumda ; Üçüncü Dünya yeni endüstrileşen birkaç ülke dışında, yatırım ve ticarette marjinal kalıyor.”

Bu sava tamamen katılıyorum. Ama bu savın küreselleşmeyle ne ilgisi var ? Küreselleşmeden neyi anlamak lazım ? Dünyanın bir küreselleşen parçası bir de bundan tamamen kopuk küreselleşmeyen parçası mı var ? Yüz yıl önce de dünya, kapitalist bir dünyaydı, oysa kapitalizm dışında kalan ülkeler, uçsuz bucaksız mekânlar vardı. Bu mekânların varlığı, dünyaya kapitalist dünya denmesini engelliyor muydu ? Önemli olan dünyaya damgasını vuran, dünyayı tanımlayan dinamiktir. Bu dinamiğin dünyadaki yayılımı değil. Yüz yıl önceki dünyaya kapitalist dünya diyorduk, çünkü kapitalizm, kapitalizm dışında kalan parçanın da varlığını derinden etkiliyordu, koşullandırıyordu. Hem de o mekânların özgül dinamiklerinden, kapitalist olmayan dinamiklerinden daha fazla etkiliyor ve koşullandırıyordu.

SAV : “Bazı iddialı küreselleşme taraftarlarının da kabul ettiği gibi, dünya ekonomisi gerçekten “küresel” olmaktan çok uzaktır. Ticaret, yatırim ve finansal hareketler daha çok Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika üçgeninde yoğunlaşmış durumda ve bu egemenlik süreceğe benzer.”

Bu savın ikinci cümlesi doğru. Birinci cümlesi ise yine küreselleşmeden ne anlamak gerektiğiyle ilgili.

Doğru soru şudur : “Sermaye hareketliliğinin metropol ülkelerde (Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Japonya ve Uzak-doğu) yoğunlaşması, düşük ücrete rağmen Üçüncü Dünyaya akmaması, Üçüncü Dünya ülkelerini giderek bütünleşen dünya pazarının etkilerinin dışında bırakıyor mu ?”. Soru böyle sorulduğunda küreselleşme sürecinin, dünyanın her yerinde fiilen yürüyen bir süreç olup olmamasıyla değil, etkilerinin dünya çapında etkiler olup olmamasıyla tanımlanması gerektiği ortaya çıkar. “Küreselleşme dışında kalan ülkeler” küreselleşme sürecinden bağımsızlık mı kazandılar ? Kesinlikle hayır ! Küreselleşmenin etkilerini, “küreselleşme sürecine girmiş” ülkelerden bile daha şiddetli bir şekilde yaşıyorlar. Onların durumunu anlatmak, kavram boşluğunu kapatmak için, önce de söylediğim gibi ben “negatif entegrasyon” kavramını kullanıyorum. İsteyen benzeri başka bir kavramla bu boşluğu kapatabilir. Yoksa yöntemde bir bozukluk ortaya çıkar. Yukarıdaki savda geçen, “Bazı iddialı küreselleşme taraftarlarının” kabulü de, yazarların yöntemi bozuk savlarını güçlendirmez.

(ii) Yazarlar, “Dünya Üretim ve Ticaretine Çokuluslu Şirketler mi Hâkim ? Bu Şirketler Ulusötesi Şirketlere Dönüşüp Ulusal Bağlılıklarını Bırakıyorlar mı ?” diye soruyorlar ve iki soruya da “Hayır” yanıtını veriyorlar. Birçok farklı kaynak, uluslarötesi üretimin, yani uluslarötesi tekellerin (yazarlar buna çokuluslu şirket diyorlar, önemli değil) üretiminin dünya üretimindeki payını %30’la %40 arasında bir rakama koyarken, yazarlar “…uluslararasılaşmış üretimin (çokuluslu şirketlerin kendi ülkeleri dışındaki üretimlerinin) dünya üretimindeki payı sadece % 7 civarındadır” diyen bir istatiğe göndermede bulunuyorlar. Bu iki istatistik de doğrudur, ikincisinde çokuluslu şirkete bir “ulusal kimlik” vermek şartıyla… Oysa uluslarötesi tekelin (ya da çokuluslu şirketin) ticaret siciline kayıtlı olduğu ülkedeki, yani “kendi ülkesindeki” üretimi o ülke ekonomisince belirlenen bir “ulusallığa” sahip değildir. Tekelin dünya çapındaki üretiminin o mekândaki bir parçasıdır, dünya çapındaki stratejisinin saptadığı bir üretimdir. O ülkede gerçekleştirilse bile, uluslarötesi mekânın üretimidir. Konunun daha derin bir yönü de var. Bugün tekelci üretimin dünyadaki payı tekel dışı üretiminkinden küçüktür. Yazarların mantığına göre bu verinin küreselleşmeye karşı bir veri olması lazım. Oysa tekelci üretim, tekel dışı üretimi de örgütler ve kendi üretiminin ihtiyaçlarına göre şekillendirir, moda deyimiyle kendine “eklemler”. Artık tekel dışı üretimin bağımsız bir varlığı sözkonusu değildir. Tekelci üretimin gereksinimlerine yanıt verebildiği ölçüde yaşar. Çünkü dünya kapitalizmi tekelci aşamadadır.

Yazarların bu retorik soruya karşılık gelen savları şudur :

SAV : “Gerçek ulusötesi şirketlere görece az rastlanır. Çoğu şirket ulusal temellidir, asıl ulusal üretim ve satış bölgelerinin gücüne göre çokuluslu ticaret yapmaktadırlar. Gerçek uluslarası şirketlerin büyümesi konusunda önemli bir değişim görülmüyor.”

Bu sav, bir tekelin hukuki varlığıyla, ekonomik varlığını birbirine karıştırıyor. Uluslarötesi mekânın uluslararası ticaret hukukundan bağımsız özel bir ticaret hukuku henüz tam oluşmadı. Şirket elbette bir yere kayıtlı olacak. Bu savın iki zayıflığı var. Birincisi, uluslarötesi bir tekelin kendi bünyesi içindeki değer dolaşımını, ki bugün büyük boyutlar almıştır, o tekelin ulusal temelinin bir göstergesi saydığı için, ulusal ekonominin bir bileşeni, ulusal üretim ve değişimin bir bileşeni olarak kabul ediyor. Oysa, hangi fiziki mekânda gerçekleşirse gerçekleşsin, uluslarötesi bir tekelin kendi bünyesindeki değer dolaşımı, ulusal değil uluslarötesi düzeye aittir. Realitede de bu iç dolaşım, ulusal müdahalelere kapalıdır, sadece o tekelin dünya çapındaki stratejisi çerçevesinde belirlenir. İkincisi, uluslarötesi tekelin, ulusal satış bölgesinin gücüne göre çokuluslu ticaret yapması kesin bir kural değildir. Sektörüne göre, böyle olur veya olmaz. Silah, uçak yapım, gemi yapım, petrol, hava ulaşım, medya tekelleri vb. hangi ulusal satış bölgesindeki gücüne göre çokuluslu ticaret yapıyorlar ? Birçok sektörde tekel, hem üretimi hem de satışı açısından daha doğarken kendini uluslarötesi mekânın içinde buluyor. Daha doğrusu, uluslarötesi mekânın içinde doğuyor. Ve gücünü, üretimi veya ulusal satış bölgesi değil, sermayesi belirliyor. Bu sermayeyi de uluslarötesi mali devreden buluyor. “Gerçek uluslarası şirketlerin büyümesi konusunda önemli bir değişim görülmüyor” savı ise gülünç. Uluslarötesi tekeller hergün birbirlerini yutarak büyüyorlar. Son birkaç yılın kırk gün kırk gece süren düğünlerle haberlerde birinci yeri işgal eden tekel evliliklerine bir göz atmak yeterli. Mercedes-Chrysler birleşmesi, Renault-Nissan birleşmesi, ELF-TOTAL birleşmesi, ki ismi Fransız ama sermayesinin büyük bölümü Fransız değil, Banka birleşmeleri, Havayolları şirketlerinin birleşmesi, AOL-Time-Warner birleşmesi, vb. say sayabildiğin kadar…

(iii) Yazarlar “Uluslararası Finans Piyasaları Ulusal Para ve Maliye Politikalarını Belirliyor mu ?” diye soruyor. Yanıtları yine “Hayır”, ama soru yine yanlış. Uluslararası finans piyasalarının (bir türlü uluslarötesi diyemiyorlar !) başıboş ve belirsiz olmadığını, düzenlenebilirliğini belirten yazarlar, “bu piyasaların çözülmeyi önleyecek kadar yönetildiklerini” söylemektedirler. Bu doğru ama, uluslarötesi mali devrenin küreselleşme sürecindeki temel nesnel işlevi, ulusal para ve maliye politikalarını belirlemek değildir. Küreselleşme sürecinde aşırı biriken üretken sermayeyi fiktif sermayeye dönüştürerek değersizleştirmektir. Yani uluslarötesi mali devre, şurada veya burada kurbanlar vererek bir anlamda krizin işlevini üstlenir. Doğru soru şudur : “Uluslarötesi finans kuruluşları ulusal para ve maliye politikalarını belirliyor mu ?” Bu sorunun yanıtı kesinlikle “Evet”tir. İnanmayan Kemal Derviş’e sorabilir.

§-25. Gelelim yazarların temel sorusuna, yani ilk soru-yanıtına ve buna karşılık gelen sava. Soru kısa ve öz : “Küreselleşme Yeni mi ?” Yanıtları elbette yine “Hayır”. Sav ise şöyle:

SAV: “Bugünün büyük ölçüde uluslararasılaşmış (bir türlü uluslarötesileşmiş diyemiyorlar-C.A.) ekonomisi öncesiz değildir : Ekonominin modern endüstriyel teknoloji üzerine kurulmasının yaygınlaştığı 1860’lardan bu yana var olan birtakım farklı uluslararası ekonomi konjonktürlerinden ya da durumlarından biridir. Mevcut uluslararası ekonomi, bazı yönleriyle, 1870-1914 yılları arasında hüküm süren rejimden daha az açıktır ve daha az bütünleşmiştir.”(italikler yazarların)

Yazarlar “Küreselleşme Yeni mi ?” sorusunu sorar sormaz yanıta bir şerh koyuyorlar : “Eğer küreselleşmeyi, ülkeler arasında büyük ve artan bir ticaret akışı ile sermaye yatırımının gerçekleştiği açık bir uluslararası ekonomi diye yorumlarsak, bu sorunun cevabı kesinlikle olumsuzdur.”

Buraya kadar yazdıklarıma şu veya bu düzeyde katılan bir okurun, küreselleşmenin böyle tanımlanmasına (ya da yorumlanmasına) itiraz edeceğini umarım. Yazarların kendileri de kitabın başka yerlerinde küreselleşemeyi hiç bu şekilde yorumlamıyorlar. Yani entellektüel bir hokkabazlık sözkonusu.

Dünyanın bugünden daha fazla “küresel” olduğu iddia edilen dönemin bildik bir ülkesinden, Osmanlı İmparatorluğu’ndan örnek verelim.

İstanbul’da yaşam ithalata bağımlıydı. Yani İstanbul’un dünya ticaretiyle tek başına bütünleşmesini gerektiriyordu. “İmparatorluğun ekonomik yapısı içinde en büyük tüketim merkezi olan İstanbul’la Batı ve Balkan ekonomileri arasındaki bütünleşmenin Anadolu’nun iç kısımlarıyla İstanbul arasındakinden daha kuvvetli olduğunu” hatırlatan Çağlar Keyder, “Osmanlı dönemi boyunca, hatta yeni bir fiyat politikasının uygulanmasına kadar (1924-C.A.), İstanbul’a denizyoluyla gelen ithal mallarının navlun ücreti, ülke içi demiryolu nakliye maliyetinden daha az tutuyordu. Örneğin, Haziran 1924’te New York’tan İstanbul’a bir ton buğday nakletmek için 5,06 dolar ödenirken, aynı miktar buğdayın Ankara’dan İstanbul’a trenle taşınması için 8,84 dolar ödenmesi gerekiyordu. Bu durum tahıl ithalatını körüklemekteydi.”, diyor (1982 : 46, 50).

Bu durum Osmanlı ekonomisinin “küreselleştiğini ” mi gösterir ? Hayır aksine, küreselleşemediğini, bu yüzden de dar bir kanaldan, ticaret kanalından dünya ekonomisine bir “kanca attığını” gösterir. Osmanlı borçları da yine bu dar kanaldan birikmiştir. Osmanlı ekonomisinin iç entegrasyon düzeyi çok düşüktür. Dünya pazarına açılması, ekonomisinin güçlülüğünden değil zayıflığındandır. Bugün ise küreselleşme sürecine katılabilen pazarlar, sürece pozitif entegre olan ekonomiler, minimum bir iç entegrasyon düzeyine ulaşmış pazarlardır, belli bir güce ulaşmış ekonomilerdir. Yeterli iç entegrasyon düzeyine ulaşılmadan dünya pazarıyla organik bir bütünleşme olmaz, pazara en fazla ticari ve mali bir eklenme olur. XIX. yüzyıldaki uluslararası ticaretin düzeyiyle günümüzdeki küreselleşmeyi karşılaştırabilmek için, küreselleşme kavramının içini dar bir merkantilist anlayışla boşaltmak, küreselleşme olgusunda ticaretten fazlasını görememek ve entegrasyon kavramını atlamak gerekir. Ticaret küreselleşmenin sadece bir boyutudur ve tanımlayıcı boyutu değildir. Dış ticaretin GSMH’ya oranı gibi analitik yöntemlerle ülkelerin birbirlerine ve dünya pazarına o günkü ve bugünkü açıklık oranlarını karşılaştırmak, o günün daha “açık” olduğunu saptamak, buradan da küreselleşmenin yeni bir şey olmadığı sonucuna, hatta burada da duramayarak günümüz küreselleşmesinin bir mit olduğu sonucuna varmak, yaşadığımız süreci salt dolaşım alanında bir süreç olarak görmektir. Birinci yöntem hatası budur. Oysa küreselleşme, herşeyden önce üretimin küreselleşmesi, yani uluslarötesileşmesi, sonra da mali devrenin küreselleşmesi, yani uluslarötesileşmesidir. Genel olarak konuşursak, küreselleşme karşıtı tezler, dünya pazarını da yanlış kavrıyorlar. Ulusların aralarındaki ticaretten uluslarötesi ticarete geçemiyorlar. Ayrıca daha önce de dediğimiz gibi, tekelin kendi bünyesi içindeki değer dolaşımını uluslarötesi bir ticaret gibi değil, ulusların arasındaki ticaretin bir parçasıymış gibi gösteriyorlar. Bunu yapabilmek için de ulularötesi tekelin “ulusallaşması” gerekiyor, onlar da bunu yapıyor ve uluslarötesi tekeli, ticaret odasında kayıtlı siciline bakıp “ulusallaştırıyorlar’. Böylece büyük boyutlar alan tekel-içi değer dolaşımı, uluslarötesi ticaretin bir bileşeni olmaktan çıkıyor, ulusal ticaretin bir bileşeni oluveriyor. İkinci yöntem hatası da budur.

Yer yer, “Şöyle yapmamak lazım, böyle yapılsa daha iyi olur. İyi bir durum değildir bu” türünden, kimin adına konuşulduğu belli olmayan cümlelerin yeraldığı, ampirik çözümlemelere ağırlık verirken konunun özünü kaçıran bu kitabın eleştirisini burada noktalıyoruz.

§-26. Reel küreselleşmeyle tanımlanan günümüz dünyası Titanik’e benziyor. Titanik, Yeni Dünya’ya gitmek için yola çıktı, buzdağına gitti. Ama bu onun kaderi değildi. Yani Titanik, yolculuğunun her anında hem Yeni Dünya’ya hem de buzdağına doğru gidiyordu. Ne olacaksa bu geminin içinde olacak. Evet gemide büyük haksızlıklar var. Üçüncü sınıf yolcular aşağılanıyor, hayvan muamelesi görüyor. Kuru ekmek yiyor. Pislik var, bit var, hastalık var, açlık var. Birinci sınıf yolcular ise debdebe içinde seyahat ediyor. Havyar yiyor, şampanya içiyor, kumar oynuyor. Ama üçüncü sınıf yolcular bilet parasını ödeyip gemiye binebilmek için birbirini yedi. Şimdi de yoldalar, ve hâlâ pisliğe ve açlığa rağmen kimse denize atlayıp bu iğrenç gemiden kurtulmak istemiyor. Hiçbiri bindiğine pişman olmadı. Oysa buzdağına çarpacaklarını bilselerdi mutlaka isyan da çıkarırlardı. Gemide kalınacak, çünkü alternatif, okyanusun karanlık, soğuk suları ve köpek balıkları… Geminin dışından yapılacak bir şey yok, ne yapılacaksa içinden yapılacak. Geminin yönetimini ele geçirmek, birinci sınıf yolcuların egemenliğine son vermek, gemiyi doğru rotaya çevirmek, buzdağından kurtarmak… En başta gemiye binmemek bir çözüm değil, ebediyen o geminin sefalet koşullarına benzer koşullarda yaşamak anlamına geliyor.

§-27. Küreselleşmenin alternatifi küreselleşmemek değildir, küreselleşme süreçlerine negatif entegrasyondur. Küreselleşmenin dışında kalıp bütün olumsuz sonuçlarına katlanmaktır. Bu durumda, yaşamın bize sorduğu soru “Küreselleşmeyi geri çevirmek istiyor musun istemiyor musun ?”, değildir. “Bugünkü verili çerçevede, son derece eşitsiz süregiden bu reel küreselleşmenin çizdiği verili çerçevede, savaşacak mısın savaşmayacak mısın ?”dır.

Hava raporu, “Yarın şiddetli sağanak yağmur var”, diyor. “Bu yağmur sellere neden olabilir mi, nasıl korunabiliriz, bu sulardan nasıl yararlanabiliriz” gibi konuları tartışacağımıza, “yok bu yağmur haberi yalandır, maksatlıdır”, vb türünden boş laflarla vakit harcıyoruz.

§-28. Küreselleşme süreçleri derinleştikçe, “ulusalcılık”ta ısrar edenlerle “küreselleşmeciler” arasındaki teorik ayrışma daha da belirginleşecek. Şimdiki küçücük pürüzler önce kum tanelerine sonra koca koca kayalara dönüşecek. Bu ayrışmayı iyi izleyelim, “ulusalcıların” argümanlarının teorik düzeyinin giderek düşeceğini, artan dozlarda hamasete kayacağını ve teorik düşüncenin önünü kesmeye çalışacağını göreceğiz. Tarihte sol içinde ortaya çıkmış bütün diğer ayrışmalar gibi, bunun da nesnel sınıfsal nedenleri var. Burjuva ideolojisinin egemen olduğu, solun marjinalleştiği bir dünyada, yaşamı asıl etkileyen ayrışma, burjuvazinin içindeki “ulusalcı” “küreselleşmeci” ayrışmasıdır. Gerçek yaşamı derinden etkilediği için bu ayrışma, diğer sınıfların ideolojik görüşlerine de izdüşüyor. Onları etkiliyor. Teorik gelişmenin canalıcı önemini kavramamış olanları oradan oraya savuruyor. Sözü “Bilincin çapası var” diyen Yusuf Zamir’e veriyorum :

“Öteki kapitalist ilişkiler gibi, dünya pazarının da hareketi önceden tahmin edilemez. Sadece geriye doğru, o da bir hayli zaman geçtikten sonra analiz edilebilir. İnsanlar günlük bilinçle dünya pazarının sırrına eremez. Bundan ötürü dünya pazarı insanlara kontrol dışı, yabancı bir güç olarak görünür. Çarşısal, kırsal, içe kapanık, geri ilişkilerin sözcüleri onun bir dış etki olduğunda hemfikirdirler. Maddi yaşamı küçük meta üretimi çevresinde hâlelenen esnaf ve köylü sözcüler, canhıraş ifadelerle devletin bu dış düşmana karşı kendilerini korumasını isterler. Bu koroya zaman zaman, dünyasal açılımın asıl sahibi olan işçi adına konuştuğunu vehmedenlerin ulusal bağımsızlıkçı ve çarpık anti-emperyalist söylemleri de karışır.” (agy)

Tekel dışı kapitalizm, uluslarötesi mekâna kayan tekelci kapitalizmin gereksinimlerine yanıt verebildiği ölçüde, ya da tekellerin tekelci aşırı kâr oranını bulamadığı için girmediği alanlarda boğuşarak yaşayabiliyor ; pazar, sermaye ve teknoloji açısından tekellerin ağır baskısı altında “ulusallaşıyor”. Solun “ulusalcıları” da özünde onunla dayanışıyor. Teori ayağa düşüyor. Küreselleşme konusunda adeta bir “teori esnaflığı” doğuyor. Teorinin esnaflığını yapabilmek için esnafın teorisini yapmak gerekiyor.

§-29. Bu yazının başlığının altında Marx’tan kısa bir alıntı var. Çelişki tam geliştiğinde, en saf ve çıplak biçimini aldığında çözümünün önkoşulları da yaratılmış demektir. Küreselleşme, emekle sermaye arasındaki parazitleri, çelişkinin uzlaşmazlığını gizleyen tüm perdeleri ortadan kaldırıyor. En büyük “küreselleşmeci” olan Marx 1848’de Brüksel Demokratik Birliği’nde yaptığı konuşmayı şu cümlelerle bitiriyor :

“…genel olarak, serbest ticaret sisteminin yıkıcılığına karşılık, günümüzün korumacı sistemi de tutucudur. Serbest ticaret sistemi, eski ulusları parçalar ve proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı uç noktasına iter. Tek sözcükle, serbest ticaret sistemi toplumsal devrimi hızlandırır. İşte yalnızca bu devrimci anlamdadır ki baylar, ben serbest ticaretten yana oy kullanıyorum.” (1973 : 195)

*

Yeni yeni başlayan “ulusalcı”/”küreselleşmeci” ayrışmasını önleyebiliriz. Henüz vaktimiz var. Amerikalı araştırmacılar, dünyadaki 6 milyar insanı kaç etapta ilişkilendirebileceklerini araştıradursunlar, bizler, politik anlayış farklılıklarımıza rağmen, küreselleşmenin teorik çerçevesinde anlaşarak tek etapta birleşmeye çalışalım.

Paris, 04 Haziran 2002

Kaynakça

Adalı C., Günümüz Kapitalizmi ve Devleti Üzerine, Sarmal Yayınları, Istanbul, 1997.

Adalı C., Çıkış Hattına Doğru, Sarmal Yayınları, İstanbul 1999.

Keyder Ç., Dünya Ekonomisi içinde Türkiye (1923-1929), Yurt yayınları, Ankara, 1982

Marx K., Engels F., Manifesto of the Communist Party, Selected Works in One Volume, Londra, 1968, p. 39)

Marx K.,“On the Question of Free Trade”, The Poverty of Philosophy içinde, Progress Publishers, Moskova, 1973.

Marx K., Grundrisse, Penguin Books, Middlesex, 1974,

Hirst P., Thompson G., Küreselleşme Sorgulanıyor, çevirenler : Çağla Erdem, Elif Yücel, Dost Kitabevi, Ankara, 1998

Zamir Y., Küreselleşme Krizi, t-k-p.org internet sitesi, 12 Mayıs 2001 tarihli yazı,