Oyum Obama’ya…

Not: Bu yazı, 30 Ekim 2008 tarihinde Turnusol sitesinde yayınlanmıştır.

Bir süre önce, Obama’nın kendileri açısından ne anlama geldiği sorulan iki Afrika ülkesinden birinin lideri, “Seçilmese bile Obama, bugün vardığı noktada, siyahların kurtuluşuna Angela Davis, Jesse Jackson, Malcolm X, Martin Luther King ve tüm diğerlerinin katkılarının toplamından daha büyük ve tarihsel bir katkıda bulunmuştur” dedi. Diğeri ise, soruyu anlamsız bulduğunu ima etmek için biraz da alaycı bir uslupla, “ABD başkanlığını isteyen birinden sözediyoruz galiba” diyerek kestirip attı. Hugo Chavez, Raul Castro, Ahmedinecat, ABD devletinin Obama’nın seçimi kazanmasına izin vermeyeceğini, bir şekilde başkanlığını engelleyeceğini söyleyerek Obama’yı dolaylı olarak olumladı.

Ha Obama kazanmış ha McCain, gerçekten farketmez mi ? Bu sorunun yanıtı sizin hem dünya görüşünüze hem politik öngörülerinize hem de politik eyleminizin hedeflerine, amacına bağlıdır. Dünyanın önümüzdeki dört yıl içinde hızla kıyamete evrilecek uluslarötesi bir devrimci durum yaşayacağını düşünüyorsanız ve yaklaşan bu konjonktüre hazırlıksız yakalanmamak için şu anda kaynaklarınızı, enerjinizi ve zamanınızı halk içinde devrimci çekirdeklerin oluşturulmasına, kızıl milislerin, silahlı birliklerin örgütlenmesine, proleterya diktatörlüğünün hazırlıklarına harcıyorsanız, gerçekten de ha Obama ha McCain farketmez. Hatta nesnel olarak McCain’in kazanması daha iyi olabilir. Burada küçük bir parantez açalım. Daha önce Bush’u destekleyen Al-Kaide şimdi de, Al-Hesbah internet sitesine göre, McCain’i destekliyor. Yine, “bu insanlık hiçbir şeye layık değildir, batsın bu dünya” diyorsanız, nihilist bir tavır içindeyseniz, ha Obama ha McCain yine farketmez.

Yok eğer gündeminizde, dünya çapındaki sömürü düzenine, salt sermayenin çıkarları doğrultusunda yürüyen küreselleşmeye, haksızlığa, açlığa, sefalete karşı milyarlarca insanı demokrasi talebinde buluşturmak, milyarlarca insanı savaş karşıtı eylemlere çekmek, ve belki de en acil olarak, sermayenin, gezegende yaşamı giderek daha hızla yakınlaşan bir gelecekte yoketmeye yönelik eylemlerine, doğanın korunmasına karşı umursamazlığına “dur” demek, kapitalizmin kâr güdüsünün total bir ekolojik faciaya yolaçmasını önlemek türünden “küçük”, “oportünist, sağ, reformist”, “yumuşak” hedefler varsa, yani kısacası, dünya çapında “uluslararası devrimci demokrat işçi-köylü birleşik savaş cephesi kızıl çekirdek örgütü” kurmak dışında bir eylemlilik içindeyseniz, farkeder. Obama’nın kazanması daha iyi olur.

Ne açıdan daha iyi olur ?

Önce bazı gözlemler ve tespitler var. Bush yönetimi ABD tarihinin sadece en kötü yönetimi değil, aynı zamanda ABD’nin dünyaya en fazla zarar vermiş yönetimidir. Verdiği zararın niteliksel ve niceliksel boyutlarını henüz kestirecek durumda bile değiliz. Önce insanlığa karşı işlediği suçlar var. Bush, 2001 yılında, Kyoto prokolünü imzalamayarak insanlığa ne kadar kritik olduğu ilerde ortaya çıkacak bir sekiz yıl kaybettirmiştir, hem de atmosfere karbondioksit salımını azaltacağına dair verdiği seçim kampanyası sözünü de tutmayarak… Hem de ABD dünyada diğer ülkeler içinde küresel ısınmanın açık arayla birinci sorumlusu olduğu halde… Bu utanmazlık, arsızlık yetmezmiş gibi kalkıp bir de, bütün bir bilim dünyasını karşısına alarak, küresel ısınmanın insan eylemi sonucu olmayabileceğini söyledi. Bu konuda ektiği cehalet dolu kuşku tohumlarını daha sonra başkaları da fırsat bilip kullandı. Oysa Kyoto, uluslararası çok daha kapsamlı bir konsensüse ulaşmak için daha bir başlangıç adımıydı ve Bush daha bu ilk adımı çelmeledi. Kendine “önleyici vuruş hakkı” diye bir hak tanıdı, büyük bir yalan uydurttu ve bu yalan üstüne ABD’ye karşı silahlı saldırıda bulunmamış bir ülkeye saldırdı, yaktı yıktı, rejimine son verdi. Bu yalanına, üzerlerinde baskı kurarak, havuçtan ziyade sopayla başka ülkeleri de ortak etti, saldırısının yedeğine aldı. Yalanı ortaya çıkınca pişmiş kelle gibi sırıtık bir halde kaldı, dünyaya, rutin katliamları ve işkenceleriyle Irak gibi içinden çıkılamaz bir sorun bıraktı. İçerde ise sağlık ve eğitimle hiç ilgilenmeyen Bush yönetimi, salt talep ucundan üretilen ekonomi politikalarıyla ABD’nin borcunu 9,8 trilyon dolara, bu yılın bütçe açığını 700 milyar dolara çıkardı. Milyonlarca orta gelirliyi borç batağına yuvarladı, tüketim kredilerinin toplam borcunun son üç yılda % 20 artarak 13,8 trilyon dolara ulaşmasını teşvik etti. Uyguladığı neoliberal politikalarla, ev sahibi olmayı umarken sonunda sahip olacaklarını düşündükleri ev dahil tüm birikimlerini “banksterlere” kaptıran dar gelirli sınıfı yıktı. İşte bugünkü dünya krizinin birinci dereceden sorumlusu bu Bush yönetimidir. Bu satırları okuyanlar içlerinden, “bir de şunu yaptı, bir de şu var” şeklinde burada yazılanlara haklı ilaveler yapıyorlardır. Burada asıl dikkat çekmek istediğimiz nokta, Bush’un bu olağanüstü pervasız tavrının hangi güce dayandığıdır. Yoksa sekiz satır içinde sekiz yıllık suçun bilançosunu yapamayız.

Bush, ABD kapitalizminin genel sözcüsü olmanın yanı sıra, hatta bundan da önemli olarak, kendisini iktidara getiren ve orada tutan bazı özel sermaye gruplarının militan sözcüsüdür, politik varlığını, bu sermaye gruplarının özel çıkarlarını herşeyin üstünde tutmaya borçludur: Petrol tekelleri, Otomobil tekelleri, Silah tekelleri, Finans tekelleri. Bunlara Amerikan kömür şirketlerini ve Dick Cheney’inki cinsinden paramiliter lojistik destek gruplarını da ekleyebiliriz. ABD burjuvazisinin elinde bu kadar geniş ve oturaklı kadrolar varken, Bush gibi pespaye, şapşal ve kültürsüz birinin iki kez seçim kazanmasını, özel birtakım güç merkezlerinin koşulsuz desteği dışında izah etmek zordur. Dikkat edersek tekellerin de en musibetleri Bush’u destekliyor : dünyayı ekolojik faciaya itekleyenler, katliamlara yardım ve yataklık edenler, ekonomik krizi tetikleyen malî krizi yaratanlar… Başta Bush ailesi ve Dick Cheney olmak üzere, Bush yönetimi bu tekellerden büyük çapta şahsî parasal çıkar da elde etti.

Gerek ABD içinde olsun, gerekse uluslararası planda olsun, burjuvazinin en geniş kesimlerinin mutabakatını almaya çalışmaksızın, salt Amerikan burjuvazisinin en geri ve en kanlı kesimlerinin özel çıkarlarının militan bir şekilde savunuculuğunu yapmak, özel bir yönetim biçimi gerektirir: Burjuva demokrasisini dışlayan, uluslararası planda diğer ülke burjuvazileriyle ilişkilerini baskı ve tehditle yürüten, burjuva hukukunu içte ve dışta her gerektiğinde rahatlıkla çiğneyen haydutça bir yönetim biçimi…

Bush, kendisini kovboy gibi göstermeye çalışsa da bir kovboy değil, bir gangsterdir. Politik tavrıyla, yönetim stiliyle, üslubuyla bir gangsterdir. Bush, ABD tarihinde en fazla sayıda başkanlık kararnamesi çıkarmış, yani Kongre’yi en fazla kez devre dışı bırakmış, yetkilerini en fazla kez suistimal etmiş, anayasa dahil en fazla kez yasa çiğnemiş başkandır. Hatta idarî hiyerarşi içinde astlarına anayasa çiğneme emri bile vermiştir. Hiçbir ABD başkanı döneminin sonunda Bush düzeyinde yıpranmamıştır. Kendi partisini darmadağın etmiş, Kongre’de azınlığa düşmesine neden olmuştur. Hele bu son patlayan krizle birlikte kendi partisi içindeki en sadık dostlarından bile soyutlanmıştır.

Ölçüsüz hoyratlık, kabalık, sertlik, bildiğini okuma, yalanlar, tehditler, iflas eden yanlış politikalarda ısrar… Bush’un bu şekilde yönetebilmesi için tekelci sermayenin en geri ve vahşi kesimlerinin kendisini desteklemesi yetmez, geniş bir toplumsal tabana da dayanması gerekir. Bush’un dayandığı bu toplumsal taban, ABD nüfusu içinde çoğunluğu değil ama hatırı sayılır bir azınlığı teşkil eden “İncil Kuşağı” orta sınıftır. Bush bu toplumsal tabana dayanmanın ötesinde onunla özdeşleşmiştir. Bush, Doğu ve Batı kıyısının arasındaki Orta Amerika’nın “İncil Kuşağı”nın bir bireyidir. Beyaz Saray’daki günlük yönetim toplantılarına duayla başlamak, hep birlikte gözleri kapalı dua etmek türünden adetler, Tanrı tarafından şahsen görevlendirilmiş olduğuna içtenlikle inanması, yaşadığı bile kanıtlanmamış olan İsa’yı gelmiş geçmiş en büyük düşünür olarak görmesi, “yeniden doğmuş hıristiyanlar” kilisesine mensup olması, aynen bu dinci yobazlar gibi bağnazlığı bir erdem sayması, dini politikaya alet etmede en küçük bir sakınca görmemesi, tek doğrunun kendi doğrusu olduğuna yine içtenlikle inanması v.b. dünya kamuoyunun artık iyi bildiği konular… Bush’u militan yapan şey, işte bu geriliği, bu cehaleti, bu bağnazlığı…Ve bu gerilik, bu cehalet, bu bağnazlık onu dış baskılardan koruyor. Aynen dayandığı sosyal tabanın boş inançlarının bu tabanı dış baskılardan koruduğu gibi… Bush’a yakışacak olumlu bir sıfat bulmak da, yakışmayacak olumsuz bir sıfat bulmak da artık çok zordur. Ama bu kerestenin herhangi bir baskı karşısında esnediği, uzlaşma aradığı, kararını yeniden gözden geçirdiği de görülmüş değil… Baskıları yok sayıyor…

Şimdi McCain diye bir başka kereste sahneye çıktı. Sırf toplumda Bush’a karşı biriken nefretten dolayı, sanki Bush’la ve hatta bozgun halindeki Cumhuriyetçi Partiyle alıp veremediği bir şeyler varmış gibi sahte bir muhalif görüntü vermeye çalıştı. Bu yalan fazla yaşamadı. Başkan Yardımcılığına partisinin öngördüğü ağır top Lieberman yerine Alaska’dan bir yaratık buldu. İnsan gerçekten Sarah Palin’le aynı gezegeni hatta aynı güneş sistemini, hatta hatta aynı galaksiyi paylaşıyor olmaktan utanç duyuyor. Sarah Palin’i zaman makinasına koyun ilkel komünal avcı topluma götürün, bir günde uyum sağlar, hatta avcılık yetenekleriyle göz kamaştırır, sonra köleci topluma götürün, anında o toplumun kollektif bilincini özümser, hemen bir köle satın alır, vb. İşte, elele tutuşmuş bir cemaat hep birlikte sıkı bir dua ederse petrol boru hattının Alaska’dan geçirileceğine samimi olarak inanan, ama evrime inanmayan, kadın hakları diye bir şeyi henüz duymamış, AIDS virüsünü tanrının eşcinsellere bir cezası sanan, her din simsarı gibi kendi iki yüzlülüğünün farkında bile olmayan bu yaratık, McCain tarafından, hem de Cumhuriyetçi Parti’nin tercihleri dışlanarak, başkan yardımcısı adayı olarak atandı. Yani, McCain, “İncil kuşağının” desteğini Bush’tan devralmak için herşeyi yapmaya hazır. Sarah Palin’in nasıl bir ucube olduğunu “İncil kuşağı” dışında kalan herkes görüyor. McCain aynı sosyal tabana dayanacak, bu sosyal tabanı kaybetmemek için aynen Bush gibi iç ve dış baskılara pabuç bırakmayacak… Zaten birkaç gerekli rötuş dışında Bush’un politikalarını da aynen sürdürecek, yine en geri kesimlerin çıkarlarını kollayacak… Aksini de iddia etmiyor…

Bu çerçevede, Obama’nın kazanması bir anlam kazanıyor. Bush-McCain çizgisine göre konuşuyoruz: Obama dışardan baskı yer, gelen baskı karşısında esner, geriler, manevra yapar. Kapitalizme karşı savaşan güçler için bu iyidir. İki eşitsiz güç savaşırken bu savaşın hiçbir kuralının olmaması daha güçlü olana avantaj sağlar, hiç adil olmasa bile bazı kuralların varlığı zayıfa avantaj sağlar. Orman kanunlarına göre değil, yamuk da olsa bir burjuva hukukunun çerçevesinde savaşmak daha verimlidir. Bir şeyler değişecek. “Gereksinimimiz olan değişim” (Change we need) sloganı altında kampanya yürüten bir Obama, hiçbir şeyi değiştirmeden yapamaz. Kural olarak bir ABD başkanının seçildiği andan itibaren “birinci görevi” bir sonraki başkanlık seçiminin hazırlıklarına başlamaktır. Obama, aylardır ağzında sakız ettiği değişim fikrine bu kadar erken yüz çeviremez. Değiştireceği de en fazla şu: Politikanın normale dönmesi, burjuva hukukunun artık bu kadar sıklıkla ve rahatça çiğnenmemesi, diğer ülkelerle normal diyalogların yeniden tesisi, “önleyici savaş” doktrininin iptali, uluslararası sorunlarda barışçıl çözümleri de gözardı etmemek, Irak’tan en geç 16 ay içinde asker çekmeye başlamak, nükleer silahsızlanmayı yeniden gündeme almak, ekolojik krizin en azından varlığını tanımak ve çözüm arayışlarına girmek, atmosferi mahveden petrole bağımlılığı azaltmak (son olarak, enerji tasarrufunu bir numaralı gündem maddesi yaptığını söyledi), ekonomik krize bir çözüm bulmak üzere ekonomiye geniş devlet müdahalesini öngörmek, insanların sağlığını bir düzeyde de olsa sigortalamak… İşte bütün bu konu başlıklarında her geri kayışta Obama’yla savaşılabilir. Bütün bu kampanya vaatlerinden geri adım atacaktır ama bu geri adımlar nedeniyle gelen saldırıya da duyarsız kalamayacaktır. Zaten son on aydır ilk baştaki radikal söyleminden adım adım geri çekiliyor. Aslına bakılırsa, Demokrat Partiyi gevşek bir sosyal demokrat oluşum şeklinde ele alırsak, Obama bu partinin sağ kanadına mensup… Parti içinde bu kanat hakim. “En solu”, yarıştan erken çekilen Dennis Kucinich gibi bazi kişilikleri saymazsak, partinin üçüncü aday adayı John Edwards temsil ediyordu, sanayi işçisine en fazla dayanan oydu, ancak azınlıkta kaldı ve o da yarışı bıraktı. Hillary Clinton da, sağ kanattan olmakla birlikte, Obama’dan daha kapsamlı bir sağlık sigortası sistemi önerdi, emekçi kesimler, işçiler, Obama’dan çok Hillary’i destekliyordu. Obama’nın baştaki asıl destekçileri kentlerin orta sınıflarıydı, daha çok eğitimli, profesyonel kadrolar, orta ve orta üstü geliri olan kesimlerdi..

Bush giderken arkasında hem ABD’de hem de dünyada büyük bir enkaz bırakıyor. İster Obama, ister McCain kazansın, dar bir manevra alanında politika yapacaklar… Görünen o ki McCain köklü değişikliklerden yana olmadığı için bu dar manevra alanını daha da daraltacak bir çizgi izleyecek, Obama da, seçimi “değişim” vurgusu sayesinde kazanmış olacağı için, bu dar alanı genişletmeye çalışan bir çizgi izleyecektir. Sonuç olarak Obama giderek sağa kayacaktır, ama politikalarıyla rahat savaşılabilecektir. Obama’nın kazanması işte bu açıdan iyidir.

Anti-kapitalist savaşın daha olumlu koşullarda yürüyebilmesi için Obama’ya verilecek oy, Bush-McCain çizgisine karşı verilecek bir oydur. Yani buraya kadar aslında sanki şöyle iki oy pusulası varmış gibi konuşuyoruz: McCain ve anti-McCain. Pekiyi ama, Obama’ya verilecek oyun Bush-McCain’den bağımsız bir yönü yok mudur ? Yani iki oy pusulası Obama ve anti-Obama şeklinde olabilir mi ?

Evet olabilir. Rakibi McCain olmasaydı da yine Obama’ya oy vermek gerekirdi. Burada artık başka bir düşünce devreye giriyor. Obama görünüş olarak bir siyahtır. Peki özünde göreceli olarak ne kadar beyazdır? Kuşkusuz Malcolm X ve Martin Luther King’den daha beyazdır. Angela Davis’e göre ise bembeyazdır ama Jesse Jackson’a, Colin Powell’a göre siyahtır. Condolezza Rice’a göre ise simsiyahtır. Ronald Reagen 1987 yılında Anayasa Mahkemesinin ilk siyah hakimini atamıştı. Bu hâkim, Thomas Clarence, hâlâ Anayasa Mahkemesinin dokuz üye hâkiminden biri… Temmuz ayında CNN’deki bir programda, Obama’ya “Başkan olsaydınız şu anki Anayasa Mahkemesi hâkimlerinden hangisinin atanmamış olmasını isterdiniz?” şeklinde biraz da provokatif bir soru soruldu ve Obama tek bir saniye bile tereddüt etmeden “Thomas Clarence”, dedi. Thomas Clarence olağanüstü bir gericidir, Anayasa Mahkemesinde sürekli toplumsal gereksinimlere karşı oy kullanmaktadır. Cilt rengi kömür siyahı olan bu adam Obama’ya göre süt beyazıdır.

Obama, siyah-beyaz ayrımının ötesine geçtiğini, “post-ayrımcılık” döneminin başkanı olacağını iddia ediyor. Sırf bu iddiasında haklı mı haksız mı olduğunu görmek için bile Obama’ya oy verilir. Altmış yıl önce başlayan “Yurttaş Hakları Hareketi” (Civil Rights Movement), geçen yüzyıl tarihinin en acılı hareketlerinden biriydi, yüzyıllardır son derece onur kırıcı bir toplumsal konumda ezilmekte olan siyahlar nihayet “Hayır” dedi ve doğup büyüdükleri ve yaşadıkları ülkede eşit hak sahibi vatandaş statüsünü almak için, okulda, işyerinde, her yerde, toplumsal mekânın ırkçı parçalanmasına karşı, anayasal haklar için, siyahlara yasak olan kulüplere girip Louis Armstrong’un müziğini dinlemek için eyleme geçti. Çok kurban verildi, Martin Luther King katledildi, ama sonuçta siyahlarla beyazların hukuksal eşitliği sağlandı. Şimdi bakalım hukuksal düzlemde sağlanan eşitlik yaşam içinde ne kadar yol almış? Aslında Obama, kendisini siyahların kurtuluşu hareketiyle özdeşleştirmemeye çok özen gösterdi, başkan adaylığının bu hareketin günümüzde ulaştığı nihaî nokta olarak görülmemesi için elinden geleni yaptı. “Siyahların adayı” olarak addedilmenin seçilme şansını yokedeceğini biliyordu. Beyazlar Obama’nın mesajını Obama’nın verdiği şekliyle aldı, ama siyahlar Obama’nın mesajını almadı, daha doğrusu almayı reddetti : siyahlar arasında Obama’nın oy oranı % 97’ye vardı. Yani Obama ne derse desin siyahlar Obama’yı kendi adayları gibi görüyor. Eğer Obama seçimi, hele hele de küçük bir farkla kazanırsa, ister istemez bu siyah oyları dikkate almak, unutmamak zorundadır. Siyahların kurtuluş hareketi nesnel olarak yakasına yapıştı, bu hareketin baskısı sosyal politikalarını mutlaka olumlu yönde etkileyecektir, çünkü ABD toplumunda ırk ayrımcılığı vardır, her düzeyde vardır. Beyazların çoğunluğu Obama şahsında gördükleri siyaha değil beyaza oy verecekler ama siyahlar siyaha oy verecekler…

Son olarak, bu seçimin bir başka boyutu daha var. Obama’nın kendi partisinin aday adayı olduğu andan itibaren bugüne kadar yürüttüğü kampanya, tabandan gelen ve Cumhuriyetçi partiyi hedef alan, giderek kendi momentini kendi yaratan gerçek bir harekete dönüştü. Bu hareket geniş apolitize yığınları harekete geçiriyor, politize ediyor. Ezilenler, siyahlar, kadınlar, ayrımcılığın diğer her tür kurbanı bir şeylere “dur” demek istiyor. Milyonlarca genç ilk kez politikaya giriyor. İnsanlar bir arayış içinde ve buna saygı duyulur. Amerikan halkı Avrupalılara göre daha az politizedir, kolaylıkla itilip kakılabilen, inanmak istediği yalanı arayan, birine güvenmek için çırpınan, şov seven, reel dünyayla sanal dünyayı kolayca birbirne karıştıran çocuksu bir halktır. Avrupalıları itip kakmak bugün o kadar kolay değildir. Arkasında yüzyılların sınıf savaşları, devrimleri, kavgaları var. Avrupa halkının, kendisini otuz yıl arayla iki dünya savaşında yıkıma götürmüş, sonuçta da yüzüstü bırakıp ABD’nin merhametine terketmiş olan kendi burjuvazisine ciddi bir güvensizliği var. Kısacası ABD toplumunun da şovu bırakıp Avrupa halkının geçtiği olgunlaştırıcı bazı politik süreçlerden bir şekilde geçmeye başlaması gerekiyor. Obama hareketi de bu yolda ona sınırlı da olsa bir fırsat yaratıyor.

Dünya kapitalizminin her geçen gün içine daha bir yuvarlandığı ekonomik kriz, üç beş yıl sonrasını görmeyi zorlaştırıyor. Yığınların şimdiden yavaş yavaş mobilize olması iyidir. Bugün Obama için mobilize olan yığınlar yarın başka türden politik arayışlara yönelebilir, parti politikalarını, siyasî şahsiyetleri aşan gerçek bir devrimci muhalefete dönüşebilir. Buna da yine Obama istemeden vesile olmuş olur.

Kağıt üstünde artık Obama’nın seçimi kaybetme olasılığı kalmadı. Ama orası Amerika, bir takım karanlık güçler devreye girer ve bu gidişe bir “dur” der. Belli mi olur? Bir zamanlar Kennedy biraderlerde şiddetle devreye girdiler, 2000 yılındaki Bush-Al Gore çekişmesinde de hileyle… Bu sefer de eyleme geçerlerse o çok övündükleri ve her bir yerlere ihraç etmek istedikleri Amerikan demokrasisinin çöküşünü hızlandırırlar.

ABD politikaları dünyada yaşayan herkesi ilgilendiriyor. Sadece saldırgan dış politikasıyla değil, doğayı mahveden, bu dünyayı gün be gün yaşanmaz hale getiren bencil iç politikasıyla da ilgilendiriyor. Bu nedenle dünyada yaşayan herkesin ABD Başkanlık seçimlerine en azından müdahil olarak katılma hakkı vardır. Hatta oy hakkı vardır. Boş oy atmak, “bu seçim beni ilgilendirmiyor” anlamına gelmiyor, seçimlere 7-8 puan geride girdiği için McCain hödüğünün oyunu % 50’ye yükseltiyor ve böylece McCain’e atılmış bir oy anlamına geliyor. Ben ise yukarıda açıklamaya çalıştığım çerçevede oyumu Obama için kullanıyorum.

Paris, 31 Ekim 2008