Tanrı transları sevmiyor – Natalie Reed , LGBTQ ve Din Denklemi. Dördüncü Kısım

Giriş notu

Bu yazı, Natalie Reed’in FreeThoughts Blog‘da 2 Mart 2012’de yayınladığı “God Does Not Love Trans People” başlıklı makalesinin serbest çevirisiyle birlikte, köşeli parantez içerisinde ve eğik olarak, yazının bana yaptığı çağrışımlardan oluşuyor.

Dördüncü kısmını yayınladığımız yazının birinci,ikinci ve üçüncü kısımlarını bağlantıları takip ederek okuyabilirsiniz.

 

 

Tanrı transları sevmiyor.

 

Ve işte çark böyle döner ve biz yine dini sorgulama ötesine koyacak bir yer buluruz, yine bazı fikirlere diğerlerinden farklı standartlar uygulamamız gerekir gibi yaparız. Bazılarına özel, yasak bölge ve tartışılmaz muamelesi yaparız. Bazı görüşlere “öyle işte” der geçeriz ve bazı iddiaların hiçbir doğrulama sunmamalarını onaylarız, bu görüş ve iddialar başkalarına zarar verseler bile. Ve böylece eski kavramlar ve alışkanlıklar sabit kalırlar ve din kendini postmodern dünyadan koruyacak postmodern zırhını bulur: “başka kültürlere saygı”.

Tuhaf bir biçimde, şüpheci ve ateist hareket içerisindeki birçok insana kıyasla ben genel tavırlarımda epey daha postmodernistim. Kişinin öznel konumunun etkisini tanımanın önemine kuvvetle inanırım. Bunun öncelikli olmadığını ve başka hususların ön plana çıktığını düşünmeye başladığım an; bunun, diyalogu kapatmak, eleştiriyi susturmak ve bize bir sorun karşısında sorgulamamamızı, düşünmememizi ve sesimizi çıkarmamamızı söylemek için kullanılmaya başladığı andır. Böyle zamanlarda, göreceliliği baştan savıp diyalog hakkı için ısrar etmekten çok mutlu olurum. Başka kültürleri de kendi kültürümü eleştirdiğim ölçüde eleştireceğim. Ne daha fazla, ne daha az.

Gerçi bu da bizi tekrar, tüm bunların trans topluluğunda böyle kuvvetli olarak neden ortaya çıktığı mevzuuna getiriyor. Madem din tarafından geçmişte bu kadar mağdur edildik; madem din kurumsallaşmış ayrımcılığa, haklarımızın reddine, kimliklerimizin inkarına, ailelerimiz ve topluluklarımızdan atılmamıza ve giderek saldırıya ve cinayete gerekçe olarak kullanıldı; neden tüm bu dert ve riski göze alıp bu Patrik tarafından kabul edilmek ve sevilmek için, bu istismarcı inanç sisteminde kendimize yer bulmak için uğraşıyoruz? Birçok dinin iğrenç, günahkar ve yanlış olarak tariflediği bir şeyin bedene gelmiş haliyken, neden onların arasında kendimize yer açmaya çalışıyoruz?

Her ne kadar benim din eleştirimin Hıristiyanlık’a dönük etnik-merkezci olmadığını ve tüm dinlere evrensel olarak uygulanabilir olduğunu uzun uzun anlattıysam da, Hıristiyanlık’ın baskın olduğu kültürlerde belirginleşen bu meselenin bizzat kendisinin Hıristiyanlık’la alakalı olduğunu düşünüyorum. [Bundan sonraki kısmın İslam’ın kültürüne de büyük ölçüde denk düştüğünü düşünüyorum.]

Hıristiyanlık bize kabul edilme ve sevgiyi dışsal kaynaklarda aramamızı öğretir. Bize; değer verme ve iyilik gibi duygularımızı, kendimize sağlayabileceğimiz tüm güvenceyi temsil eden dışsallaşmış bir ilahın beklentilerini karşılamak üzerine kurmamızı öğretir. Değer verme ve iyiliği dışarıda aramak yerine kendimizi olduğumuz gibi kabul etmenin gururluluk olduğunu ve tanrı önünde günahkar bir alçalma eksikliği olduğunu öğretir. Kendimizi olabildiğince suçlu hissetmemiz için nefes alırken bile kaçınamayacağımız sonsuz bir günahlar listesi verir. Tüm bunlardan kaçınsak bile ilk günah vardır suçlu hissedilecek. Sonra kendi Yegane Doğru Yol’u üzerinden hakiki bağışlanma sunar.

Tüm sistem; bizim kendi duygularımızı ve kendimize verdiğimiz değeri tereddütle karşılamamız, bunları ancak bu sistemi yaratan kişi üzerinden ve baştan verili bir suçluluk ve içselleşmiş utanç duyguları aracılığıyla edinmeye çalışmamız üzerine uydurulmuş. Kendimizi affedip affetmememizle, kim olduğumuzla ilgili mutlu, değerli veya güvende hissedip hissetmediğimizle ilgili hiçbir kontrolümüz yok. Tüm bu kuvvet, kilisede beden bulmuş olan dışsal bir ilahta toplanmış. Klasik bir taciz ilişkisi bu. Mağdurun kendini değersiz bulmasını ve onun tacizciye duygusal olarak bağımlı olmasını sağla.

Bu şartlanmadan kurtulmak, çok ama çok zor. Tıpkı bir taciz mağdurunun, durumdan kurtulduktan uzun süre sonra dahi tacizcisinin onu hala sevdiğini ve onu affettiğini umması gibi.

Ve belki de bu sebeple trans bireyler hala tanrı tarafından sevilmek ve kabul edilmek istiyorlar, bu inanç sistemince ne kadar hor görülmüş olsalar da. Çünkü bize asla kendimize ve kendimiz için nasıl kabul etme ve affetme duyguları sağlayacağımız öğretilmedi. Bütün hayatımız, kim olduğumuzla ilgili utanç duymamızın öğretilmesi üzerine tanımlı. Ve suç ve utanç için bağışlanma bulacağımız öğretilen yegane yol tanrı aracılığıyla ise, biz de oraya yöneleceğiz – geri kalan tüm konularda bu sisteme arkamıza dönüp gururla kendi yolumuza gitmiş olmamıza rağmen.

Trans kız kardeşlerim, trans erkek kardeşlerim, trans ikisi-de-kardeşlerim, trans hepsi-kardeşlerim… lütfen tanrının sizi sevip sevmediğini dert etmeyi bırakın. Asıl mesele, sizin sizi sevip sevmediğinizdir.

 

 

 

 

* Bu yazının hassas noktalarıyla ilgili yardımlarından dolayı The Crommunist‘e minnettarım. Bu yazıda beğenmediğiniz bir şey varsa tüm suçu ona yükleyebilirsiniz. Her neyi beğenmediyseniz, onun fikriydi.

Ege M. Diren

EDO MBM in Brighton developing new generation of micro weapons for US assasinations

In May 2012 John Eaton, a director of the EDO MBM factory in Brighton, spoke on behalf of the company at an arms conference in Washington on work being done in Brighton to develop bomb release units with a footprint “the size of a dollar bill”.{1} In his abstract for the talk Eaton contends “flexible responses require new approaches to the delivery of small non traditional weapons from non traditional airframes involved in the kill chain.”[2]

ITT Exelis is already supplying components for the MQ9 Reaper (Predator B)drone, used by both the US and the UK in Afghanistan.[3]

In marketing its products in the US EDO is profiting from the covert and illegal war being fought by the US army and CIA using unmanned aircraft armed with miniature weapons in Afghanistan, Pakistan, Yemen and Somalia.

Operations in Pakistan alone have killed at least 800 civilians, including 175 children.[4]

The US’ assassination policy is illegal under international law. The UK charity Reprieve, who are currently involved in a legal challenge against British involvement in US assassinations said “Evidence suggests that drone strikes in Pakistan are being carried out in violation of international humanitarian law, because the individuals who are being targeted are not directly participating in hostilities and/or because the force used is neither necessary nor proportionate.”[5]

Chloe Marsh, of Smash EDO said “This is just one example of the weapons being manufactured at the EDO factory being used in war crimes and is exactly why we have called for a citizen’s weapons inspection of the factory on July 16th.”

“We have been attempting to force EDO to be transparent about what it manufactures in Moulsecoomb for over eight years”

Andrew Beckett, commenting on a statement condemning the demonstration by Mike Weatherley MP, said “I think its shameful that the Brighton and Hove Conservative Party is defending a private company that is manufacturing weapons to be used in war crimes.”

“Mike Weatherley has again attempted to cloud the issue by linking the demonstration to the Olympic torch ceremony. In fact the ceremony is taking place in Hove whereas the EDO factory is in Moulsecoomb. The Conservatives are, again, trying to draw attention from the real issue, EDO MBM’s complicity in war crimes.”

[1] The presentation is available at http://www.indymedia.org.uk/media/2012/06//497549.pdf

[2] http://www.ndia.org/meetings/2610/Pages/default.aspx

[3] http://www.spacewar.com/reports/EDO_To_Develop_Weapon_Release_System_For_Predator_UAS.html

[4] Numbers of confirmed civilian deaths in Yemen, Pakistan and Somalia http://www.thebureauinvestigates.com/category/projects/drones/

[5] http://www.reprieve.org.uk/press/2012_03_12_UK_drones_legal_challenge/

 

28th June 2012

Playlist:

Victims Family -Let’s Cancel The Future -Alternative Tentacles
Andy T -? -Live at Salford Anarcho Punk Fair
Endless Rope -Side Effects –http://endlessrope.bandcamp.com
Easterhouse -You’re Gonna Miss It (When It’s Gone) -Rough Trade
Bradford -Greed and Pleasant Land -The Foundation Label
Potential Threat -What’s So Great Britain?
Andy T -? -Live at Salford Anarcho Punk Fair
Post Teens -Fear God
Passion Killers -OK To Go
Chris Butler -No Minister -Sore Thumb Records
THe Destructors -Mud, Mud and More Mud
White Lung -Those Girls
Bootscraper -Who Are You? -TNS Records
Roughneck Riot -This Is Our Day -TNS Records
Mutiny -Abbotsford Co-operative Brewery -Fistolo
The Destroyers -Tuba Song -Transition Records
Parche de Ira -Nada Bien –http://flavors.me/parchedeira
Replica -You Can’t Stop The Weather –http://r-e-p-l-i-c-a.bandcamp.com
White Lung -Bag
The Great Leap Forward -I Catch The Last Bus Home With The Driver of the Flying Scotsman -CommUnique
Oi Polloi -Union Jack? Thall ‘S Cac!
The Oppressed! -Skinhead Times
Autonomads -Fight Dem Back
Andy T -? -Live at Salford Anarcho Punk Fair
Etai Keshiki -391 Ways To Look Amazing –http://etaikeshiki.bandcamp.com
Billie Holliday -Strange Fruit

Bad Music Demo – Smash EDO Summer of Resistance week eight

Smash EDO have called for three months of direct action to close down EDO MBM – From 1st May to 1st August 2012.

A bad singer outside EDO
A bad singer outside EDO

Today activists bearing marracas, cymbals, a guitar and a saxophone made a cacophony of bad music outside the arms factory gates.

Last week Sussex Police nicked our sound system. Unperturbed tone-deaf anti-militarists sang Frank Sinatra, Jingle Bells and part of the sound track from Grease to the workers as they finished their shifts.The local rag, the Evening Anus, published an article accusing Smash EDO of ‘hijacking’ the Olympic Torch ceremony by holding a mass demo (in Brighton) on the same day as the torch will reach Hove  http://www.theargus.co.uk/news/9784764.Smash_EDO_accused_of_hijacking_city_celebration/ – its really starting to seem like groundhog day, when we called our last mass demo The Argus accused us of planning to disrupt the Jubilee.

On top of that the MET have been emailing us asking us to liaise with them about protests at the Olympics, despite Smash EDO having no plans to demonstrate against the Olympics whatsoever.

We will be demonstrating outside Barclays, which provides services to EDO’s parent company on the New York Stock Exchange and is the largest global investor in the arms trade, on Saturday at 1pm in North Street, Brighton.

Anarquismo y Derecho

El propósito de este escrito1es identificar la pertinencia de la critica anarquista al derecho autoritario (que es el que sustenta actualmente la legislación estatal), desde una visión de lo que podríamos llamar un derecho anarquista, es decir, aquel basado en la libertad, la autonomía y la solidaridad. En un primer momento parecería contradictorio juntar en la misma frase la palabra derecho y anarquismo, y cualquier abogado o anarquista conservador tendería a denunciar a aquel que osara juntar sea bien la máxima expresión del orden con su antítesis, o bien el símbolo de la opresión con aquel de la libertad. Pues no hay nada más justo que defender el discurso herético, aquel que no se enquista en lugares comunes y en comodidades simples tanto para la teoría como para la práctica.
Si al derecho lo entendemos como el sistema normativo que escoge un grupo social para gestionar sus relaciones colectivas, aquel que le permite buscar la armonía social en el ejercicio colectivo, y al anarquismo precisamente como una propuesta de gestión social basada en la autonomía y la solidaridad (entre muchas otras cosas) tendríamos que ser conscientes que la anarquía podría interpretarse como una de las propuestas de normatividad que ha sido elaborada tanto en teoría como en las relaciones sociales por la humanidad. Ya para este momento me deben haber quitado la posibilidad de admisión a una carrera de derecho, así como el ingreso a uno que otro concierto de punk, pero teniendo en cuenta que ninguna de estas me trasnochan, me quedo recordando mejor una de las frases del anarquista colombiano Alfredo Gomez Muller: No hay que confundir la anarquía con anomia, Es decir, no es un sinónimo de eliminación de la normatividad (como si tal cosa fuera posible) sino de construcción de una distinta, que parte de una postura antiautoritaria.
De hecho, tampoco puede confundirse el derecho con el estatismo, es decir, no puede reducirse el principio de normatividad a una forma de organización política y jurídica como lo es el Estado moderno, ya que esto desconocería la historicidad propia de éste, y al mismo tiempo caería en discursos del tipo fin de la historia que tanto académica como intelectualmente resultan mediocres. El derecho ha existido mucho antes que las leyes escritas, y durará mucho después que se dejen de escribir. Su razón de ser es la existencia de sociedades humanas que regulan su vida cotidiana, y esta regulación no ha sido siempre basada en la existencia de un órgano burocrático centralista y autoritario, y por más normalizado que tengamos al Estado éste solo es propio de un momento concreto, y su existencia depende de procesos históricos en el que todxs estamos involucrados, por lo tanto pensar en la superación del Estado por formas menos autoritarias no resulta irreal sino urgente. El cambio de las estructuras sociales (y por ello las jurídicas) es inevitable, y eso nos lo ha enseñado el neoliberalismo en las últimas décadas, la pregunta es hacia donde queremos que se dirija ese cambio.
Algo que hay que resaltar en esta misma linea es que no todas las normas y por lo tanto no todo el derecho en nuestra sociedad atraviesa la legislación estatal, o el intento de control minucioso que intenta hacer éste de nuestras vidas. Constantemente en nuestra familia, en el barrio, en la universidad y en los distintos lugares que transcurre nuestra vida se establecen normas que buscan garantizar la armonía, y aun estamos en un momento en que la espectacularidad de la norma escrita no le gana al trato cotidiano; En la vida del día a día estamos negociando y renegociando comportamientos, de tal forma que podamos mantener nuestra participación en los colectivos a los que pertenecemos. Evidentemente el poder de la coherción y del convencimiento hace que la ley escrita y los designios estatales medien muchas de nuestras relaciones, pero nunca llegan al punto de colonizar completamente los espacios de encuentro social, afortunadamente.
En este sentido, el anarquismo es tanto una crítica al derecho liberal que sustenta el actual sistema basado en la organización estatal y en la economía de explotación capitalista, como una propuesta de sociedad basada en el apoyo mutuo, la autogestión el federalismo y las relaciones horizontales en general. En la medida que el anarquismo es una propuesta antagónica a la actual organización social, los y las anarquistas buscamos no solo criticar los postulados autoritarios sino además ir construyendo en nuestra vida cotidiana ese mundo nuevo que llevamos en nuestros corazones (Como lo diría en su momento Buenaventura Durruti) y por eso para nosotrxs más que ser únicamente una filosofía religiosa el anarquismo es una estrategia de transformación cotidiana en el plano personal y en el social.
¿PeroporquenoaceptarelEstadodesdeunaperspectivanormativa?PararesponderestapreguntatendríanqueponerseenevidencialafalsedadquesustentaelEstadocomounacuerdoalquehemosllegadocomosociedadcomoformadegestionarnuestrosasuntoscolectivos.CualquieraquereconozcalahistoriadelaformacióndecualquierEstado,podráidentificarenellaquemásqueserunacuerdocolectivoésteterminasiendounaparatoburocrático impuestoporlaviolencia.Hastaacánohabríaqueexistirningúndesacuerdo,yaquelahistoriatradicionalplanteaelnacimientodelestadocomounaliberaciónviolenta (sea por independencias o por derrocamiento) delasformasmonárquicasqueleprecedían.ElsímboloparadigmáticodelaformacióndelEstadoModerno,queeslarevoluciónfrancesa,nacedelaviolenciadesatadaporelhambreenlascallesdeParis,quellevóalasaltonosolodelaBastillasinoaldesmantelamientoprogresivodelamonarquía.Mientraselpueblopresionabaporuncambioestructural,lasclasesprivilegiadas,tantodelosantiguosterratenientescomodelaburguesíaascendiente,lograronhacerseconelmonopoliodelasfuerzasorganizadasexistentesyconellasgarantizaronlainstauracióndeunnuevoordensocialbasadoenelrespetoindiscutiblealapropiedadprivadaydirigidoporunaburocracialegitimadaenlaleyescritayracional.SivemoselcasodeColombiaalgoparecidosucedió,yesqueenlamitaddelabatallamilitarporlaindependenciasevaconfigurandolarepúblicadelamanodelosterratenientesycomerciantes,quienestrasacabadoelconflictocontraEspañatomaranelcontroldelaproducciónyejecucióndelaleyapartirdeladefensadesusintereseseconómicosparticulares,siendoelEstadoenesaépocaalgomásqueunapéndicedelosinteresesdecaudillosycamarillasprivadas.SideahíenadelanteseganaroncosasparalagentefueapartirdelaluchaquehicieronlaspersonasporarrancarleunpocodeloqueelEstadohabíalegitimadoselesprivara.
ConelnacimientodelEstadomodernoentoncesaparecierondosmitos:elprimero,quehabíasidounacuerdocomúnenelquelosciudadanosdabansusoberaníapersonalaunentequelegarantizaríaelbienestarylaseguridad;yquesufuncionamientoeraparabeneficiaralasociedadcomounentehomogéneo.Nilosciudadanosacordaronalgo,nieranellosunentehomogéneo. CuandoelEstadonació,estuvoclaroaquieresibaabeneficiaryqueharíaconaquellosquenoloaceptaran:allífuecuandoseconsolidótambiénelsistemapenal,comoesemecanismoparaprevenirlainsubordinaciónypromoverelobedecimiento.
VariascreenciaspeligrosasaparecierontambiénconelEstado:laprimeraqueelterritorionoseorganizabaapartirdelasexperienciasdelaspersonasquelosvivíansinoporelcontrolqueelEstadotuvierasobreel,ylasegundaquedentrodeesasfronteraslasleyesteníanquesergeneralesyuniversales,esdecir,laideaquetodxstenemosqueestardeacuerdoentodoytodoeltiempo.Conlaprimerasegarantizóunescenarioprotegidoparalaacumulacióndelcapitalporpartedelasélitesdecadaunodelospaíses,yconelsegundolaideadequehabíaunavoluntadgeneralquedebíaserpromulgada.Porlaprimerasemantuvieronlosejércitosconelobjetivodegarantizarlasoberaníaeindependencia(comosiyaparaesemomentolaspotenciasnohubierandescubiertoformasmássutilesdedominación),yconlasegundasefuecuajandolaideadequeparaidentificarlavoluntaddeestesupuestoacuerdocolectivodeberíanaparecerlosparlamentos.Curiosoquegeneralesycongresistasquehacíanydefendíanlasleyesfueranloshijosdequienesyahabíansidoprivilegiadosen el nacimiento delEstado.
Podríanseguirseescribiendomuchascríticas,peroesinteresantepresentar lo quepiensaapropósitodelovistolapropuestaanarquista.Unodelasgrandesapuestasesvolveralolocal,yvolveraempezardeallí.Noqueremosperdernosenelmardelaciudadaníanacional etéreaquehabladeprincipiosymanifiestosgenerales,nidecartasdederechosqueenlamismabolsametencosasquenosirvenniconvienenatodos.Noeslademocraciavacía,quepartedelarepresentatividaddelnúmeroquelegitimalaelecciónconstantedelosmismoshaciendoelmismotipodeleyes,sinoeslaapuestadelaparticipacióndetodxsapartirdelaaccióndirectacotidianaendondelosacuerdosnacendesdelaespontaneidad,osiesnecesariodeldebatepaciente.Comolaapuestanoesestardeacuerdoentodo,esfundamentalreivindicarladiferenciacreadora,ladiversidadquemultiplicamásquehomogeneiza.Elprincipiodelaarmoníasocialnoesunoestáticonicompleto.Laarmoníapartedelhechodereivindicarmilibertadaserenlamedidaqueelotrotambiénloes,yaunqueestaabstracciónresulteintranquilizadora,nuestravidacotidiananosdemuestraquetalriesgonoexiste.Cuandoennuestrodíaadíanoestamosdeacuerdoconalguien,nohacefaltaquenosdesgastemosconesapersonaparaconvencerlaodejarnosconvencer.Sivamosaescucharmúsicaenunespaciocompartidohaymomentosquecompartimoslostiemposdeprogramarla,otrosenquepodemosponerloquenosgustaytambiénhabráenlosqueescuchemosloquenonosgusta.Sinosllegaseamolestarestansimplequenoslevantaríamosdellugarynosiríamos.Muyseguramenteestononosharáperderanuestrosamigos,sinotenerqueencontrarotras cosasquesocializarenlasquenossintamosmenosincómodoso hastacomplacidos.
Algunxpreguntará:y¿sisoncosasrealmenteimportantes,másqueescucharmúsica?.Puesesmuysimple,cuandoalgoesrealmenteimportanteynopuedesersolucionadoentrelaspartesestotenderáaseralgoimportanteparalacomunidadenlaquesevive,ytienequeserlacomunidadlaqueseencarguedediseñarlasestrategiasparadiscutirloyparasolucionarlodetalformaqueseaviableparatodxs.Perocuidado,nonosreferimosalacomunidadimaginadairrealqueseplanteadesdelaideadelanación,esaestansolounintentoautoritariodeidealizaciónhomogéneadedistintosgruposquenocompartenmásqueelcontroldeunterritorioporunmismoEstado.Nosreferimosalascomunidadesreales,lascercanas,lasejercidas,lasvisibleseneldiaadía,alasquerealmentepertenecemosennuestraprácticadevida. No es que no nos interesen las otras comunidades del mismo territorio, solo que la mayoría de problemas a solucionar se refieren casi siempre a nuestra comunidad más local. EstaresponsabilidadcolectivaeslaquenoshaquitadoelEstadoalhablardelageneraciónyaplicacióndelanormas,cambiandolaparticipacióndirectaporunatanindirectadonde elsentidosepierdeenelcamino.Peroclaro,aunsepreguntara,¿ysiloquenosincumbetambiénloesparaotrascomunidades?Puesesmuysimple,yaquenoesmássinoreplicarelmodeloqueenlolocalhemoselaborado.Sihacefaltacoordinarseconotrxs,esapartirdereconocerlocomoigualdentrodeladiversidad,sinintencióndeobligarleahacerloquequieroosubordinarmeasusdeseos.Paraquetalesobjetivosseancometidos,esnecesarioquesecreenformascoherentesconeseideal,yelanarquismoproponequeasícomoelasemblearismoylaaccióndirectafuncionanparalolocal,lacomunicaciónsinintermediaciónyelfederalismofuncionaranparaloregional.Sibienelpatrioterismonoshahechocreerquesiempredebemos tenerimaginarioscolectivosidénticos,loqueplanteaelanarquismoesque loquenoshacehumanosesprecisamenteladiversidaddeideasyapuestasquetenemos,yesporelloquelaconstruccióndeunrégimenarmónicosocialdebeatravesarporlapacienciadetratardellegaraacuerdoscolectivos,ylasuficientetoleranciaparaaceptarquenoentodotendremosqueestardeacuerdo.Tenerdisensosnoesunproblema,creerquetenemosqueserigualessiqueloes.
Aunasí,todoslossistemassocialestienenquelidiarconpersonasquequieranaprovecharsedelosdemássinconsultar,quenoesténdispuestasaescucharloquesucomunidadconstruye,oquesimplementeporundesordenfísicoopsicológicoafectenalosquetienenalrededor.Lasociedadcontemporánealosintentacontrolarpormediodelsistemapenalbasadoenlaculturadelcastigo.Unaperspectivaanarquistatienequesuperarlanocióndecastigoyadentrarseenladeprevencióny autodefensa(entreotras).Encuantoalaprimera,estácompletamenteclaroquelamayoríadeloscrímenesquesecometenenlaactualidadsonresultadodelasrelacionesinequitativas(seaneconómicas,políticas,degénero)yotrasmássonposiblesporqueeltejidodelascomunidadesestátanresquebrajadoqueesfácilquesenosvulnere.Acabemosconlasprimerasyrecuperemoselsegundoytendremosunabuenapartedelcaminoandado.Aprendamosdenuevoacuidarnosentrenosotrxs,yacabemosconlatoleranciaaladiscriminacióndegénero,supuestarazaosuperioridadesdecualquiertipoygeneraremosunaculturadelaprevenciónaldelito.Aunasí.Lasociedadtienequeestardispuestatambiénadefenderseenlosmomentosenqueleataquen,ydebetenerlacapacidadtantoindividualcomocolectivadehacerlo;claroestá,éstaesunadelasprácticasqueconmáscuidadoyatencióndebeejercerse,porquelafronteraentrelaautodefensaylaagresiónestanminúsculaquemuchasvecestiendeaperderse.Sielobjetivodelosanarquistasesacabarconladominación,estafronteradebehacerseconscienteynopermitirsequeunaagresiónseconviertaenunnuevodominiodefacto.
Poresoesquenohayunaacusaciónmásmentirosaparaelanarquismoque serterrorista,cuandoloquecombateprecisamenteeseso.La esencia del Estado es el terrorismo, es decir, utilizar la violencia pública y mediáticamente con el fin de infundir constante miedo en la gente para que por dolor de las heridas o por miedo a las represalias se comporten de una forma de la que sin tal terror no lo harían. Sin el terrorismo el Estado no es más que un burocracia sin dominio, un perro mueco que puede que ladre pero que cuando muerda no hiere. Con el terror, no solo tiene dientes, sino que están afilados finamente para producir las heridas más sádicas. Y precisamente una de las heridas constantes de ese can del poder es el sistema punitivo y la cultura del castigo en la que se funda. Precisamente en eso es donde converge el movimiento anarquista y el movimiento abolicionista2, en la necesidad de abolir radicalmente la cultura del castigo, y solo será posible con la transformación radical de las estructuras económicas, políticas y culturales que losustentan.
No es apelar a otros castigos (y con ello son tan reprochables los métodos occidentales como lo pueden ser los castigos ancestrales de comunidades indígenas con los látigos o de sectores populares con el linchamiento). El fin último del anarquismo, como se pueden sobreentender también en las propuestas abolicionistas más radicales, es el pacifismo como rector social, basado en la búsqueda constante del consenso pero con el reconocimiento fundamental del disenso, es decir, sociedades en donde la conciliación y la aceptación de la diferencia primen sobre el totalitarismo y el castigo. El anarquismo puede alimentar al abolicionismo y viceversa, el primero dando un contexto social que debe superarse para poder abolir la cultura de la pena, y el segundo dando una noción de realismo al ideal de desaparición del Estado, planteando la pregunta como sería un derecho sin pena, sin castigo y sin Estado. Esta respuesta no la debemos dar simplemente a nivel teórico, sino en la cotidianidad elaborando formas de justicia y comportamiento adecuadas a la libertad individual y colectiva.
El centro del debate no es si la cultura del castigo cumple el cometido para lo que supuestamente está diseñada, sino si la sociedad debe basar la armonía social mediante el castigo, o en cambio cimentar un real contrato social en el apoyo mutuo, la solidaridad y la autonomía. No es si el preso se reeduca, sino por que se comete el crimen, por que hace falta que las personas distorsionen la armonía social cometiendo actos en contra de sus semejantes. En el actual sistema de cosas se asume que quien cumple el delito es una persona que con una racionalidad maligna no respeta los acuerdos sociales (como si las leyes realmente fueran acuerdos), cuando lo que se puede observar desde un análisis sociológico y económico es que muchas veces el delito responde más a la desigualdad social sea esta basada en el monopolio de la propiedad, en las estructuras patriarcales o en el consumismo. Si el problema no es el individuo, sino las relaciones sociales en el que este vive, habría que estar dispuesto a buscar una transformación de esas relaciones sociales y no caer en la inocencia de creer que lo que hay que hacer es cambiar al individuo foco, al síntoma y no a la enfermedad. Ahí es donde se ve la gran diferencia entre el análisis del liberalismo capitalista y el anarquismo comunista. En el primero se asume al individuo como un ente aislado que al procurar su mayor beneficio en momentos comete actos irregulares, y por lo tanto es al individuo al que se debe corregir, mientras que en la segunda se asume a la sociedad como un espacio de desigualdad en el que el delito se comete como resultado de la iniquidad, ya sea como víctima (el que no tiene que comer roba) o como perpetuador (una sociedad tolerante a las relaciones patriarcales promueve hombres adultos agresores de mujeres y niños).
Por lo tanto, un derecho anarquista además de revolucionario en cuanto a sus deseos de cambiar la actual estructura social inequitativa, es una propuesta de tratar de forma distinta al criminal y al delito. Evidentemente no lo niega ni lo desvalora. Lo identifica como un problema que debe ser atacado desde la ética libertaria, es decir aquella que promueve la autonomía, la solidaridad y las relaciones antiautoritarias. No se plantea como una cuestión de penas alternativas, o de cárceles dignas, sino la búsqueda de la eliminación del sistema punitivo, y la cultura del castigo que lo engendra. Es la apuesta por una cultura de la prevención, la autodefensa y la comunidad como estrategias para enfrentar los males sociales. Para finalizar, quiero afirmar que igual muchas de las alteraciones que sufre la humanidad, algunas de ellas catalogadas como delitos son parte de lo que significa ser humanidad, y que así como los desastres naturales o las epidemias son inevitables y tenemos que acostumbrarnos a ellas de tal forma que nos afecten lo mínimo. Con algunas rupturas de la armonía social tenemos que aprender a vivir, no tolerando que sucedan sino aceptando buena parte de su inevitabilidad y apoyando colectivamente a las víctimas (un buen ejemplo son los violadores, podemos controlar la acción de los violadores conocidos, pero será imposible descubrir antes del acto a los nuevos). Por más polémico que suene esto, es mejor el realismo que el idealismo cuando pensamos la acción social.
Una sociedad anarquista no es una sociedad sin delito, pero si una en la que será más sobrellevable el enfrentarlo ya que se hará colectivamente buscando la reconciliación y no la culpabilidad. El anarquismo no plantea un futuro paradisiaco, sino uno en el que las preocupaciones sean distintas a las de estar pensando en como ganarse el pan o hacerse escuchar en la sociedad. Por eso, una sociedad anarquista es el ideal de aquellos que creemos que como comunidad nos merecemos una sociedad cualitativamente más libre, en donde el derecho responda a la libertad del individuo en sociedad, esa es entonces la base del Derecho Anarquista.

Notas.

1Originalmente éste escrito estaba pensado para ser la base de la conferencia Una mirada anarquista del Derechodictada en la Universidad de Antioquia el 14 de Julio por invitación del semillero abolicionistacontra el castigo. Cómo la misma era de tipo divulgativo, la reflexión principal se hizo tras una exposición de la evolución de las ideas y prácticas anarquistas desde su nacimiento hasta la revolución española, y también se hacía una síntesis de lo que es el abolicionismo. Ninguna de estas dos partes se reproducen aquí.
2Para más información sobre el abolicionismo vease: Lecumberry Paz y Restrepo Diana; Con Hulsman, Para avanzar un poco más. El Abolicionismo de la Cultura del Castigo a partir de la obra de Vincenzo Guagliardo; próxima publicación. Algunas de las ideas allí defendidas pueden verse en: http://vargarquista.blogspot.com/2012/06/blog-post.html

Tanrı transları sevmiyor – Natalie Reed , LGBTQ ve Din Denklemi. Üçünü Kısım

Giriş notu

Bu yazı, Natalie Reed’in FreeThoughts Blog‘da 2 Mart 2012’de yayınladığı God Does Not Love Trans People” başlıklı makalesinin serbest çevirisiyle birlikte, köşeli parantez içerisinde ve eğik olarak, yazının bana yaptığı çağrışımlardan oluşuyor.

Üçüncü kısmını yayınladığımız yazının birinci ve ikinci kısımlarını bağlantıları takip ederek okuyabilirsiniz.

 

 

Tanrı transları sevmiyor.

 

O zaman bu makaleyi yazacağımısöylediğimdeki düşmanlık neden? Neden trans kişiler bu kadar olumsuz tepki verdiler? Özellikle LGBTQ bireylerin din tarafından nasıl muamele edildikleri ve dinin nicedir ve hala eşitlik ve temel insan haklarımücadelemiz önündeki birincil engel olduğunu da hesaba katarsak. Neden benim dini inançların tehlikeli olduğu lafım “etnik-merkezcilik koktu”? Neden insanlar birdenbire benim gerekçelerim ve duruşumla ilgili böyle yakıcıve acımasız varsayımlara zıpladılar? Ortaya çıkan birçok argüman, Morgan M. Page’in Pretty Queer’deki Queerly Religiousyazısında incelenmiş. Pretty Queer’in çoğunlukla çok iyi olduğunu düşünürüm, hatta bazen benim muhtemelen evrendeki en favori insanım olan Imogen Binnie’den de katkılar yayınlarlar, Bn. Page’e de saygım vardır, ama bu yazıda… yani… kueer ateistlerle ilgili bir dünya saldırgan varsayım yapıyor. Bu varsayımlar da, dini inançlara sempatiyle yaklaşan kueer ahalisine yerleşmişgörüyor.

Görünen o ki temel argümanı, bütün kueer ateistlerin dine olumsuz tavırlarının sebebinin dinle “Üç Büyük”ü ve onların etrafındaki kurumları karıştırmalarından geldiği varsayımına dayanıyor. Daha önce de dediğim gibi, böyle bir şey yok. Tüm din deyince tüm dinleri kast ediyorum.

Budizm daha solcu çevrelerce (kueer topluluğu gibi) daha zararsız ve bizim post-modern görüşlerimizle kaynaşabilecek bir din örneği olarak gösterilir. Ama ben, bir an için bile, Budizm’in aynı tehlikeleri taşımadığını düşünmüyorum. Bir an için bile budist kültürde kurbanına, bu dünya bir düşten ve tozdan ibaret olduğu için meseleyi dert etmemesini ve kızmamasını söylemiş bir tecavüzcü olmadığını düşünmüyorum. Budizm de Hıristiyanlık gibi bu dünyada başa gelen en korkunç durumların bile kabullenilmesi ve daha iyisinin istenmemesi, zira bu dünyanın sayılmadığıgibi aynı yıkıcı tavırları savunuyor. Aynı Hıristiyanlık gibi, bu dünyayı ve yaşamımızı geliştirmek için çalışmak ve ondan zevk almak yerine, “daha başka bir şey”in olduğuna dair bir olasılığa yatırım yapmamızı öğretiyor. Aynı Hıristiyanlık gibi, arzularımızdan utanç duymamızı öğretiyor. Aynı Hıristiyanlık gibi, kişisel zevklerden arınmayı ve acı çekmeyi kutsal diyerek kucaklıyor. Aynı Hıristiyanlık gibi, erkek egemenliğine ve kurumsal olarak erkeklerin kadınlardan üstün poziyonda olmasına dair bir akışı var. Aynı Hıristiyanlık gibi, “dünyevi meseleler”i (mesela bedenimizin cinsiyetimizi tutmaması gibi) dert etmememizi öğretiyor… vb.

Hayır. BÜTÜN dinler tehlikelidir. Budizm’in Hıristiyanlık’tan bir nebze daha az zararlı olduğunu samimiyetle kabul etmem için YEGANE yol, sırfyazıtlar yerine hakiki düşünceyi ve meditasyonu cesaretlendirmesi temeline dayanabilir. Ayrıca felsefi olarak da daha karmaşıktır. Yani Yahudilik’in daha eğitimli kimi dalları gibi, düşünce ve araştırmayı toptan reddetmeyi öğretmemek gibi bir avantajı vardır. Ama hala tüm bu antik öğretileri harikulade ve saldırılamaz ilan eder. Düşünce iyidir, ama inanç kabulleri içerisinde inancınızı düşünmenin durumunda. Sizden hala bir şeyleri “sadece bilmenizi” ister. Dediklerinin çoğunun, insan anlayışının ve düşüncesinin ve sorgulamasının ve kavrayışının “ötesinde” olduğunu iddia eder; bir yandan da ötedeki tüm bu şeyleri bildiğini iddia eder.

Yani en azından bu temelde, benim dini inancı reddetmem entik-merkezci değil. Tüm küreyi içeriyor.

Page ayrıca dinin bazen kueer kişileri korumak ve onların haklarına arka çıkmak için bir araç olarak kullanıldığını savunuyor. Bazı durumlarda, bazı topluluklarda, bazı kültürlerde ve tarihin bazı anlarında, kimi dinlerin ya da dini yapıların kueer bireylerin sahip oldukları tek güven ve destek olduğunu.

Hakkı var ve bu geçerli bir nokta. Ama tariflediğim hiçbir soruna temas etmiyor. Silahlar ve bombalarda adil devrimler ve savaşlarda kullanıldılar. Bu silahları ve bombaları zararsız ve güvenli yapmaz. Bir şeyin bazen adil amaçlarla kullanılabilir olması, onu daha az tehlikeli ya da adil olmayan durumlarda daha az kullanılabilir kılmaz. Ve silahlarda olduğu gibi (ve belki daha sıkça), din zayıf ve korumasızın hizmetine sunulmuyor. Silahlarda olduğu gibi (ve belki daha sıkça), din güçlünün ve iktidar sahibinin hizmetine sunuluyor.

Page’in yazısında sorunlu ve saldırgan bulduğum bir diğer şey de, alaycılıkla ateizmi “moda” olarak tarif edişi. Bu taktiğin, birinin kimliğini küçümsemek ve özentiler sürüsüne katılmak için mahsuscuktan öyle davrandığını söylemek vesilesiyle kullanmasıyla daha önce nerede karşılaşmıştım biliyor musunuz? “Moda” kueer kişilerle ilgili söylendiğini gördüğümde. Aynı üslupla. Aynı amaçlarla. Bu da bir çeşit “Shut Up, That’s Why” (Kapa Çeneni, İşte O Kadar!). “Amaan.. söylediklerini neden ciddiye alayım. Belli ki hava atmaya çalışıyorsun. Ben bunları çoktan geçtim.”

Dine meydan okumanın ve onu tehlikeli ya da zararlı olarak tariflemenin ne kadar tehditkar olduğunu tamamen anlıyorum. Gerçekten. Bir bireyin kimliğine derinden işlenmiş bir şeye yönelik bir meydan okuma bu. İşin aslı din biraz da böyle çalışıyor… bu fikirler ayakta kaldılar ve yayıldılar, tam dabir sürü duygusal, psikolojik ve kültürel ödül ve rahatlık sunarken bol miktarda zahmetli duygusal, psikolojik ve kültürel bedeli kenara koydukları için.

Dine bu meydan okumalar, özellikle dinin sadece dogmatik ve kurumsal bir rol oynamadığı topluluklarla konuşurken tehditkar ve incitici olabiliyor. Beyaz olmayanlarla ya da başka azınlıklarla konuşurken bu özellikle doğru.

Bu gibi durumlarda inanç ve din epi topu bir yönetici kurumdan ya da ne olduğunuz ve ne olmanız gerektiğiyle ilgili haftalık bir dersten ibaret değil. Daha kalabalık ve güçlü çoğunluk kültürünün tehdidi altındaki azınlık grupları için, din topluluğu bir arada tutan ve asimilasyon (ya da imha) tehdidine rağmen topluluk kimliğinin korunup pratiğe geçirildiği bir tutkal görevi görebilir.

Bu topluluk ve gruplar (örneğin trans bireyler) imtiyazlı çoğunluğun tehdidi altındayken; din, dogma ve inancın tehlikeli yanlarına dönük eleştiriyi etnik-merkezci bağnazlıktan ve kültür empoze etmekten ayrıştırmak çok zorlaşıyor.

Ama nasıl ki imtiyazlıların cis-seksist1ve heteronormatif önyargılarını tanımak illa ki cis ve heteroseksüel kişilere ya da cis-cinsiyetliliğe ve heteroseksüelliğin kendisine bir saldırı anlamına gelmiyorsa; din ve inancın sorunlu yanlarına da, dindar kişilerin veya dine atfedilmiş topluluk kimliği, sanat, müzik, şiir, ritüel, mit, metafor, ahlak, iyilik vb. öğelerin eleştirisini yapmaksızın bakmak mümkündür.

(Burada, tüm bu öğelere seküler bir bağlamda bakılabileceğini söylemeden geçmeyeyim. Seküler ve dini bağlamda gerçekleşebilecek iyi her şey (sanat ve iyilik gibi) ve iki bağlamda da gerçekleşebilecek kötü her şey (soykırım ve bağnazlık gibi), dinin olumlu ve olumsuz yanları tartışmasından alakasızdır.)

Ateizmi “beyaz, ayrıcalıklı” bir şey olarak konumladığımızda ve farklı ten rengindeki insanların dini inançlarının daha farklı olduklarını ve kendi hallerine bırakılmaları gerektiğini kurguladığımızda, bir taraftan da karman çorman bir ırkçı hikayeyi yutarız. Böylece temel bir Öteki ve ırksal özcülük kurgulamış oluruz. Bilim, rasyonellik ve eğitimin beyazlar için olduğu ve dışlanmış ırksal grupların “ruhani” ve “sezgisel” olduğu kavramsallaşmasını harekete geçiririz. Bu, eğitimdeki dağılımın sadece imtiyazlılara dönük oluşunu ve farklı renkten kişilerin (sanki yetişemezlermişcesine) bu hususların dışında tutulmasını sürdürmüş oluruz.

Trans latin bir e-arkadaşım, bu tavrın nasıl üstten ve sahiplenici olabileceğini tweet ediyordu. Sanki “zavallı renkli trans kadınlar”ı çocuk eldiveniyle idare etmemiz ve onlar bu kavramları bizim gibi anlayamazlarmış gibi. Onları daha da öteleyerek ve Öteki kimliğini yeniden üreterek; dahası bunu onlar “için” yaptığımızı, onları hassas poziyonları gereği “ihtiyaç” duydukları dini “zorla” alıkoyan ateist saygısızlardan “korumak” için yaptığımız iddiasıyla. Bir yandan beyaz kültürün dini kurumlarını (Hıristiyanlık) keyifle eleştirirken, öte yandan Öteki’lerin dinlerine başka muamele yapıp ve farklı bir hürmet (hatta huşu) bahşedip sorgulanmadan ve eleştirel düşünceden muaf tutarak.

[Türkiye’de de, “Anadolu halkının geleneksel değerlerine” hürmet etmemiz söylenir durur.

Bir televizyon kanalında görece solcu bir yazarın “Sen benin annemin babamın dinine nasıl karışırsın?” dediğine tanık olmuştum. Buradaki anne ve babanın “anlayamazlığı” vurgusunu bir yana koyalım; asıl olarak, verili toplumsal koşullara biat etmemiz söyleniyor.

İşin ilginci, fark ettiğinizi bir toplumsal yalanı etrafınızdakilerle paylaşma girişimlerinizin tamamı bu yöntemle reddedilebilir zaten. Nitekim “toplumun büyük çoğunluğu” kart kurt sesleriyle Kürtçe’nin ortaya çıktığını, 1. Dünya Savaşı’nda Almanya yenildiği için “yenilmiş sayıldığımızı” falan düşünüyor. Bu örneklerle dinin ortak noktası, yukarıda değindiğim verili toplumsal koşulların bizzat kendilerinin bir siyasi projenin parçasıolmaları.

Daha güzel bir örnek geliyor aklıma. Son 10 yıl boyunca dindarlaşmaya laf eden herkese “seküler elit” damgası vura vura; din üzerinden, baskı, sansür ve tecrit aracılığıyla gerçekleştirilen “dinci elit” dönüşümüyle artık “halkın değerlerine” saygımız sonsuz. Neyse ki halkın değerleri arasında gelir adaleti, fırsat eşitliği, hukuk, bilimsel eğitim gibi şeyler sayılmıyor.

Vurgulamak istediğim, başlangıç noktamız olarak verili toplumsal koşullarıdeğil savunduğumuz değerli almamız gerektiği. Özellikle LGBTQ ve din denkleminde bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.]

Buradaki bir anahtar kavram, ateizmin, doğası gereği insanları bir kültürel görüşe döndürmek istemesiyle, sömürgeci ya da emperyal olduğu suçlamasıdır. Ateizm kimseyi “döndürmeye” çalışmaz. Din, duygusal manipulasyon ve aleni cebir yollarıyla din değiştirtir. Ateizm ise tartışır, öğretir, ve sizden şeyleri kendi adınıza düşünmenizi ister. Hiçbir vaatte bulunmaz (“tüm acılardan kurtulacağız”, “sonsuz yaşama kavuşacaksın” ya da “aydınlanma ve iç huzur bulacaksın” gibi), hiçbir tehditte de bulunmaz (“cehenneme gideceksin” ya da “durmaksızın kaygı, umutsuzluk ve acılarla dolu hayatlara yeniden doğacaksın” gibi). Sadece sorular sorar ve sizden de kendinize sorular sormanızı ister.

Ama ateizmin bu gibi eleştirilerinin poziyonu bakımından, görüş paylaşmanın HER hali öyle ya da böyle sömürgeci, emperyal ve baskıcıdır. Ki bu da, kendilerinin beni dini sorgulamamayı kabul etmeye “zorlamalarında” görüldüğü üzere korkunç derecede ikiyüzlüdür.. kahrolası imtiyazlı din-savunucuları! Emperyalistçe, kendi tanzimci dogmalarını bana empoze etmeye çalışıyorlar! Hrrr! (yumruk sallama)

 

[Üçüncü kısmın sonu. Yazının dördüncü ve son bölümünü yakında yayınlayacağız.]

1Cis: Doğdukları andan itibaren sahip oldukları cinsiyetle cinsiyet kimlikleri uyumlu olan kişiler.
Ege M. Diren

Wanted: a culture of resistance

This excellent video shows Lierre Keith talking about the failure of the contemporary left to understand that a deep-seated culture of resistance is needed if we are ever to remove power from the hands of the powerful. It’s only ten minutes long, so just watch it!

Ragged Trousered Philanthropists, award winning show visits Puddletown as part of Martyrs Festival.

As part of this years Tolpuddle Martyrs Festival organisers are bringing back Townsend Productions version of Stephen Lowe’s original adaptation of Robert Tressell’s classic working-class novel to St Marys School, Puddletown on Friday 13th July at 7.30. Tickets are £9.50 and £8.00 and can be bought in advance from the Tolpuddle Martyrs Museum Shop in person or by calling (01305) 848 237.

It is a hilarious fast-paced show following a year in the life of a group of painters and decorators, as they renovate the town Mayor’s house. These workers are the “philanthropists” who throw themselves into back-breaking work for poverty wages in order to generate profit for their masters.

This vibrant, lively story is brought to life by two hugely talented and experienced performers, Neil Gore and Rodney Matthew, using comedy routines, entertaining songs, live music from the Music Hall and uplifting hymns sung in graceful harmony. Directed by Louise Townsend

The show has been selling out all over the country, including a couple of runs care of Artsreach in Dorset. After the festival it heads to the Edinburgh Festival for a month residency.

ON TOUR THROUGHOUT 2012

Its is a brilliant adaption of an important book and is as relevant today as it was when Robert Tressell wrote it over a 100 years ago. It is lively and entertaining, and though it gets serious points across it does so in a way that never preaches or attempts to alienate the audience.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=s-07L4BI5S4&w=560&h=315]