Gezi’nin düşündürdükleri

war

Gezi ayaklanmasının sosyalistler, devrimciler açısından ne anlama geldiğini aylardır hepimiz kuşkusuz düşünüyoruz. Toplumsal olayların sıcaklığı tarih içinde bizden uzaklaştıkça politik değerlendirmelerden tarihsel değerlendirmelere doğru bir gidiş gerçekleşir. O nedenle bugün yapacağımız değerlendirmeler ağırlıklı olarak politik değerlendirmelerdir, gelecekte bu olgu nasıl değerlendirilecek sorusu temelde geleceğin nasıl gelişeceğine bağlı olacağı için, bu konuda şimdilik ancak görüş gezdirebiliriz.

Bugün için şu politik çıkarsamalar üzerinde konuşabiliriz :

§.1. 2013 1 Mayıs İşçi Bayramında başlayan ve Mayıs ayınca süren gök gürültüleri ay sonunda şimşeklere ve yağmura dönüştü. Bu atmosfer ara ara devam ediyor, bulutların şekli, yoğunluğu değişiyor, hava bir açıyor bir kararıyor, yağmur duruyor, serpintiye dönüşüyor, kısa bir sağanak halini alıyor, yine duruyor. Ama günlük güneşlik bir havaya geri dönülemiyor.

1 Mayıs’tan itibaren Türkiye’de “düşük yoğunluklu” bir devrimci durum dönemi açılmıştır.

“Düşük yoğunluklu”dur, çünkü devletin zor kullanan güçleriyle silahlı sokak çatışmaları yoktur, eylemciler kan dökmüyorlar, karşı taraf da içinde bulunduğu konjonktür açısından planlı bir şekilde kan dökmek istememektedir. Eylemciler, Avrupa’nın en gelişmiş burjuva demokrasilerinin tanımak zorunda kaldığı hakları, sanki bu haklar Türkiye’de de kullanılabilirmiş gibi kullanıyorlar, son noktaya kadar gidiyorlar, ancak ötesine geçmiyorlar. 2010 Anayasa Referandumunda, oylanacak tasarıya pastanın üzerine serpiştirilen pudra şekeri misali konan ve toplumsal ilerlemeden yana gözüken bazı ekler ve değişiklikler, Türkiye’nin zaten hukuken uymak zorunda olduğu ve bu zorunluluğu imzasıyla resmen kabullendiği uluslararası anlaşmaların bir gereğiydi ve bu itibarla anayasaya yazılması dahi gerekmeyen, yazılırsa aldatmacadan başka bir amaçla yazılmış olamayacak hükümlerdi. Eylemciler şimdi bu pudra şekerini istiyorlar, iktidara o zaman verdiği pudra şekerini zehir ediyorlar… Gezi’nin dışarda geniş destek bulmasının nedeni bu…Devlete karşı silah kullanmak Gezi’nin geniş amorf bünyesinin ufkuna girmez; bu saptama ne bir yerme ne de bir övmedir. Eylemcilerin bugün kullandığı yöntemler en azından propaganda düzeyinde (fazlası da olabilir) eylemlerin lehine bir artıdır. Belki de olaylar tarihin dolambaçlı ve bambaşka yollarından hiç beklenmedik yerlere varacaktır, o zaman belki de “O gün Gezi’de olanlar en doğrusuydu”, diyeceğiz.

“Devrim” lafının bile günlük muhabbete uygun bir tarafı vardır, ama “devrimci durum” lafı öyle değildir. Çok isabetli, sosyolojik göstergeleri “sübuta erdirilmesi” gereken kesin bir anlamı olan bu kavram, Lenin’in politik teoriye büyük katkılarından biridir. Lenin’e göre bir devrimci durumun üç şartı var : Yönetilenler artık eskisi gibi yönetilmek istemeyecek, yönetenler de artık eskisi gibi yönetemeyecek, bu iki olgunun sonucu olarak da kendiliğinden yığın hareketlerinde olağanüstü bir artış gözlenecek. “Gezi’de birinci şart yoktu” demek çok saçma olur. Yönetilenler artık eskisi gibi yönetilmek istemediklerini Gezi’de göstermemişlerse, dünyanın hiçbir yerinde hiç bir toplum hiçbir zaman artık eskisi gibi yönetilmek istemediğini göstermemiş demektir. Eylemlere hükümetin verdiği rakamlarla 3 milyona yakın insan katıldı, 77 ilde eylem yapıldı, on bine yakın insan yaralandı, binlerce insan tutuklandı, eylemler aylarca sürdü. İkinci şarta gelince, bu iktidarın artık eskisi gibi yönetemediği açıktır…Gelecek başka iktidarlar da artık eskisi gibi yönetemeyecektir. Eylemlerin çapı, süresi, yaygınlığı karşısında küçük dillerini yuttular. Üçüncü şartın varlığı da çok açık, kendiliğinden yığın eylemlerinde olağanüstü ve hızlı bir artış oldu. Öyle ki bu artış, birinci şartın, yani yönetilenlerin artık eskisi gibi yönetilmek istemediklerinin göstergesi oldu. Başka tarihsel kesitlerde, başka ülkelerde, genel olarak ilk iki şartın ortaya çıktığı konusunda görüş birliği oluştuğunda üçüncü şartın ortaya çıkıp çıkmadığı tartışılır. Ortaya çıkmadıysa genel olarak bunun nedenleri incelenir, örneğin aşırı polis baskısı, faşist hareketlerin militanlığı gibi nedenlerle yığınların büyük riskler alamadıkları ve kendiliğinden eylemlerin gelişemediği saptanır, ama duruma yine de “devrimci durum” denir. Oysa Türkiye’de kendiliğinden eylemler polisin aşırı baskısına rağmen sürüyor. Yani üçüncü şart hayda hay oluşmuştur.

“Devrimci durum”un ikinci şartına Türkiye özelinde geri dönelim. AKP artık eskisi gibi yönetemiyor. RTE oy tabanına, bu tabana yaptığı propagandanın aksine, hiç mi hiç güvenmiyor. Oy tabanının uğruna gönüllü olarak eyleme çıkması bir yana, arkasından mevlüt bile okutmayacağını biliyor. Adnan Menderes kabusunun kaynağı bu güvensizliktir. AKP şemsiyesi altında örgütlenen değişik islamcı gruplar arasında yavaş yavaş keskinleşen çıkar çatışmaları, esasında AKP’nin artık eskisi gibi yönetemediğini de gösteriyor. Geminin batma olasılığı varsa her sıçan kendi önlemini almak istiyor. RTE hem AKP şemsiyesi altında toplaşanlara hem de yakın kadrosuna güvenmiyor, hatta hiçbir değer vermediği bu insanlardan nefret ediyor. Bu nedenle, kaçıp gitmesinler diye en kaba suçlarına dahi onları ortak ediyor. Gezi’nin ateşi karşısında gevşeyenleri, yavşayanları sus pus ediyor. AKP’nin artık eskisi gibi yönetemediğinin en büyük göstergesi ise, RTE’nin iktidarının devamı için seçtiği stratejidir ve bu strateji yalnız iktidarının devamı için değil yanlız politik varoluşu için değil, fiziksel varoluşu için bile tek stratejidir : 1 Gezi karşısında asla irade zayıflığı gösterme, kadrondan irade birliğini bozucu her türlü yaklaşıma en sert tavrı koy. En ufak bir taviz dahi verme, yumuşama, ölen gençler için başsağlığı bile dileme, diyaloga açık görünme. Bir anlık tatlı dil sonunu Gorbaçov’unki gibi yapar. 2 Toplumu ayrıştır, sana yirmi yıldır inanmayanları bugün hiç inandıramazsın, onları bırak, kendi tabanına bak. O tabanı yanında tut. Belden aşağı her türlü darbe mübahtır. Tehdide, hileye, desiseye, yalana, iftiraya, her türlü propagandaya başvur. Hiçbir ahlakî kaygu senin elini titretmesin. Sana oy vermeyenden, seni eleştirenden bir düşman yarat. 3 Kutuplaşmış, sürekli gergin bir ortam yarat ve iç savaş olasılığını zorla. Karşı tarafın perpektifinde eylemlerinin bir iç savaşa gideceği düşüncesi yok, zaten iç savaş da istemiyorlar. O zaman, nesnel olarak iç savaş olasılığını ortadan kaldırmanın yolu iç savaşı zorlamaktır. İç savaş olasılığını zorla ki iç savaş çıkmasın, iktidarda kalabilesin, politik varoluşunu sürdürebilesin ve nihayet fiziksel varlığını koruyabilesin. 4 Parlamenter muhalefet istifa etmeni istemiyor, iktidar olmak istemiyor, bu ülkeyi bugünkü durumuyla yönetebileceklerini sanmıyorlar. Onlara uğraşman gerekmiyor, esas kendi müteffiklerinle uğraş. 5 Kürt açılımını tutabildiğin kadar askıda tut, süreci ne ilerlet ne durdur, yeni düşman yaratma. 6 Bu çerçevede dışarıyı düşünmenin zamanı değil. Hatta dış politikanın kendisi bile bu stratejiye yararlı olduğu ölçüde bir anlam taşıyor. Yoksa dış politikayı da yargı gibi iptal et.

Altı madde halinde özetlenebilecek bu strateji, RTE’nin hayatta kalması için tek stratejidir. Bu strateji bir taraftan yaman bir örgütçü olduğunu gösteriyor ama bir taraftan da artık eskisi gibi yönetemediğini gösteriyor. Halk demokrasi mücadelesi yapıyor, baskıya direniyor. En kötü halde şimdilik kaybeder, anti-demokratik bir ülkede ve baskı altında yaşamaya razı olur. RTE ise kaybederse yokolacağını biliyor, “şimdilik kaybetme” diye bir şey yoktur, politik ve hatta fiziksel varlığı tehlikededir, onun için ölüm-kalım mücadelesi veriyor. Tarafların mücadele amaçlarında “asimetrik” bir durum var.

Eyleme kalkmış bir halka karşı RTE’nin stratejisinin başarısı adaletin ve hukukun yokedilmesine ve ölçüsüz polis şiddetine bağlıdır. Çünkü oyunu aldığı tabanı, dediğimiz gibi, uğruna tırnağını kesmez. Hiçbir rejim sadece polis, terör ve varlığı sahteleşmiş bir yargının desteğiyle ayakta kalamaz. Dünyada ve tarihte örneği yoktur. Eğer ancak bu şekilde ayakta kalabiliyorsa artık eskisi gibi yönetemiyor demektir. Sıradan bir burjuva demokrasisi düşünelim. İktidardaki partiyi nüfusun yarısı istemiyor. Olabilir. Durumdan hoşnutsuz. Olabilir. İktidar partisinin politikalarına karşı eylemlere katılıyor. Olabilir. Bu partinin iktidardan gitmesini istiyor. Olabilir. Ama bu partinin buharlaşmasını, yokolmasını, ne iktidarda ne muhalefette bir daha hiçbir zaman varolmamasını ister mi ? Niye istesin ? Ama Türkiye’de siyasetin geldiği nokta bu…Ne kadar büyük bir toplumsal nefret biriktirmişler değil mi ? Kuşkusuz mezarı iliklerinde duyuyorlar.

“Devrimci durum” saptaması, iyi irdelenmesi, çok dikkatli kullanılması gereken bir saptamadır. Zırt pırt “devrimci durum” demek, zırt pırt “kurt geliyor” diyen çobanın durumuna düşmektir, zırt pırt “devrim” demekten bile daha zararlıdır. Çünkü eylemciler, “devrimci durum” lafını duyduktan sonra arkasından söylenenleri dinlemiyorlar, bir daha da “ama durun bir dakika” demek fırsatı pek olmuyor. O zaman hemen başlayalım : Birincisi, “devrimci durum” otomatik olarak “devrim” doğuran bir durum değildir. Burada tarihsel istatistik vermek zor ama, tarihte ortaya çıkan devrimci durumların küçük bir bölümü devrime kadar gitmiştir, büyük bölümü karşı-devrime gitmiştir, geri kalanı da şu veya bu toplumsal-tarihsel nedenlerle “sönmüştür”. İkincisi, tüm koşullar devrimci durumu derinleştirici bir yönde gelişse bile, devrim için hâlâ devrimci durumun ülke çapında siyasal krize dönüşmesi gerekir. Ülke çapında siyasal kriz, devrimci durumun son aşamasıdır, yani artık yığınlar yasal mücadele olanaklarından hiçbirine yüz vermiyor, hepsinden umudunu kesmiş, oy atmıyor, imza toplamıyor, iktidarla diyalog falan aramıyor, sadece savaşmak istiyor. Tabii ki bugün Türkiye bunun çok uzağında…Kaldı ki son aşamadan, ülke çapında siyasal kriz aşamasından bile devrim doğmayabilir, karşı-devrim doğabilir. O noktada şanslar elli-elli’dir, her şey devrimin öznel öğesine bağlıdır. Ülke çapında siyasal krizden devrim mi karşı-devrim mi doğacağını devrimin öznel öğesi belirler. Sadece bu değil, devrim doğacaksa bu devrimin içeriğini, kapsamını ve açınımını da yine devrimin öznel öğesi belirler. Devrimin öznesi karman çorman bir cepheden oluşacaktır ve devrimin içeriğini, kapsamını ve açınımını, ya da kısacası niteliğini, bu cephenin hegemonu belirler. İran’da sosyalistlerle birlikte olduğu anti-faşist anti-şah cephede hegemonyayı ele geçiren islamcı hareket “İran Devrimini” karşı-devrime dönüştürmüştür. “Devrimci durum” ile “karşı-devrimci durum”un özellikleri, ortaya çıkış koşulları aynıdır. Örneğin 1980’li yılların sonunda Doğu Avrupa ülkelerinde kapitalizme geri dönüşler karşı-devrimci durumların karşı-devrime ulaşmasıyla gerçekleşmiştir.

“Devrimci durum” saptaması dikkat ister, kullanması ihtiyat ister dedik. Dikkat ve ihtiyat uğruna bu saptamayı aşamalara bölüp adeta törpüledik : Devrim, ama ondan önce ülke çapında siyasal kriz, ama ondan önce derinleşen devrimci durum, ondan önce de şimdiki durum, yani düşük yoğunluklu devrimci durum dönemi…Yumuşatıp durmaktansa bu kavramı bugün hiç kullanmamak daha iyi olmaz mı ? Ya da bugün bu kavram ne işe yarar ?

Bu kavram bugün devrimci kadrolarda, sosyalist kadrolarda yeni bir olgunun bilince çıkmasına yarar : Gezi’den sonra artık politik savaşım başka türlü yürütülmelidir, başka türlü araçlarla, başka türlü örgütlenmeyle, devrimci duruma uygun araçlarla, örgütlerle…Türkiye’de yepyeni bir dönemin açıldığının bilincine varıldığının kanıtı da budur. Nasıl Gezi sonrası Türkiye Gezi öncesi Türkiye’ye benzemiyorsa, Gezi sonrasi devrimci, sosyalist örgütler de Gezi öncesindekiler benzememelidir. Gezi bunu zorunlu kılıyor.

§.2. Gezi, devrimcilere, sosyalistlere bir şeyi hatırlattı : Atatürkçülük, kitleleri harekete geçirici bir ideoloji olmayı sürdürüyor. Ne Atatürkçülük ne de kendilerine Atatürkçü diyenler hiçbir yere gitmeyecek, hep burada kalacak. Sermayenin küreselleşme süreçlerine entegrasyonu, küçük burjuva yığınları sefalete, acze, çaresizliğe sürüklediği sürece, devrimci, sosyalist perspektife, doğası icabı kuşkulu ve korkulu bakan yığınlar, Atatürkçülüğün devrimci alternatiflere göre daha korunaklı limanlarını tercih edeceklerdir. Hele sosyal demokratların meydanlardan korktuğu, bir alternatif oluşturamadığı bir ortamda Atatürkçülüğe her zaman ekmek vardır. Sembol düzeyinde de öyle…Ayyıldızlı bayrak onlara, orak çekiçli bayraktan çok daha fazla güven veriyor.

O zaman devrimcilerin, sosyalistlerin, Atatürkçülük ve Atatürkçüler konusunda ne yapacaklarını düşünmeleri lazım. Atatürkçülüğe karşı olağanüstü ideolojik üstünlük politik tembelliğe mazeret değildir. Yığınları harekete geçirebildikten sonra bir ideolojinin teorik özü ikinci plana kayar. Yığınları harekete geçirdikten sonra nasıl Marksizm-Leninizm yığınlar içine ne koyarsa odur, Atatürkçülük de eyleme geçirdiği yığınlar içine ne koyarsa odur. O nedenle olay Atatürkçülüğü teorik olarak aşma filan değildir. Olay Atatürkçülük ve Atatürkçülerle ilgili olarak politik olarak ne yapılacağını düşünmektir. Kaldı ki böyle düşünmek hiçbir teorik kavganın önünü de kapamaz.

§.3. Gezi eylemcileri farkına varmadan iktidarı acımasızca dipsiz bir kuyuya ittiler. Yakın bir gelecekte, seçimlerde alacağı sonuçlardan bağımsız olarak iktidar, kokuşma ve çürümenin belirgin olduğu patolojik bir aşamaya doğru gidecek. Bunun şu andaki bir semptomu, devletin dış politikasıyla partinin propaganda hedeflerinin birbirine karışmış olmasıdır. RTE ve Davutoğlu, Don Kişot ve Sancho Pancha, Osmanlının hayalini görmüyor, iki yüz yıl önceki Osmanlı sultanlarının o günkü hayallerinin hayalini görüyor. Yani şu anda gördüğü hayalleri Abdulhamit bile görmüyordu. Böyle hayaller, iyi örgütçü, irade kullanmakta cesur ama entellektüel kapasitesi ve eğitimi sınırlı liderlerin politikalarında patolojik perspektifler ortaya çıkmasına neden olur. Gezi’nin mizah anlayışının derinliği bile iktidarın patolojiye giden bir çıkmaz sokakta olduğunun bir işaretidir.

§.4. Gezi’ye kadar Kürt Ulusal Hareketi iktidarın karşısında tek gerçek yığınsal muhalefeti oluşturuyordu. Liderliği laiklikten uzaklaştırmak gündemdeydi. Devrimci hareket ise marjinal bir konumdaydı, güç farkından dolayı reel bir işbirliği nesnel olarak zordu. Gezi sayesinde şimdi daha önce olmayan bir durum ortaya çıktı ve ciddi bir işbirliği olasılığı belirdi. BDP/HDP cephesi bir güç birliği vadediyor. Böyle bir cephenin denenecek olması bile olumludur.

§.5. Gezi’nin, eylemlerin yığınsallığından ve sürekliliğinden bile önemli ve sevindirici yönü, aktif yığın demokrasisinin, doğrudan demokrasinin tohumlarının atmış olmasıdır. Toplantılarda ne konuşulursa konuşulsun halk forumları belli bir baskıya rağmen yapılıyor. Toplumsal ilerlemenin garantisi aktif yığın demokrasisine dayanmasıdır ve ne yöne doğru açılacağını da aktif yığın demokrasisinin gelişme derecesi belirleyecektir. Halk forumlarını duyup görüp de bir anda yüzyıl önceki sovyet fikrinin sıcaklığını hissetmemek zor…Birçok güçlükle karşılaşacak olan bu forumların devamını politik savaşım gündeminin başına koymak şart gibi gözüküyor.

§.6. Türkiye’nin Gezi’yle birlikte olağanüstü bir tarihsel fırsat yakaladığını, bizleri henüz bugünden bilemeyeceğimiz gelişmelerin beklediğini bilincimizde hep canlı tutalım.

parks

31st October 2013

Echo is a non-profit political events and news site. Echo hopes to provide opportunities for struggle against oppression to grow by increasing participation in demonstrations, events, organised groups, and fundraisers.

Visit the site here: http://echomanchester.net

From Manchester Animal Action:
Anti-Fur demo this Saturday at Harvey Nichols from 12 noon.
We’re keeping up the pressure, after their head of fashion was forced to resign because of the controversy caused by the reintroduction of fur. See:
http://www.caft.org.uk
Join us if you can from 12 Noon, at Harvey Nichols, 21 New Cathedral Street, Manchester, M1 1AD,

Whether or not you can make the demos, you can make your voice heard by contacting Harvey Nichols: Tel 0161 828 8888, Fax 0161 828 8833 Email Contact.Manchester@harveynichols.com

Saturday 2nd November

Manchester Vegan Fair
11 am until 5 pm  at the Methodist Church Central Hall, Oldham Street, Manchester, M1 1JQ.
https://www.facebook.com/events/410298329077140

Friday 8th November

https://www.facebook.com/events/562949900439165

Saturday 9th November

Up in Lancaster. Friends of show putting this on with Eastfield and Chris Butler

Thursday 14th November

Saturday 16th November

Remember fallen anti-fascist comrades, Ivan Khutorskoy and Carlos Palomino

Over the past few months, both Clement Meric and Pavlos Fyssas (Killah P) have been murdered by the far right and huge solidarity demos have been held in their honour. This is a great sign that solidarity can extend throughout the world.

On the 11th November it will be six years since Carlos Palomino was stabbed to death by a Neo-nazi, and on the 16th November it will be four years since Ivan Khutorskoy was shot dead in his home by Russian fascists.

We will be holding a solidarity demo on Saturday the 16th November to remember both Carlos, Ivan and all fallen antifascist comrades and friends.

We hope that everyone can make it, it is important that we never forget what has happened and that the fight continues!

We encourage all groups to come and attend, please bring banners and flags.

More information on Carlos – http://carlosvive.net/

More information on Ivan – http://libcom.org/news/gentle-bonecrusher-life-death-ivan-khutorskoy-17112009

!NO PASARAN!

3.00pm Manchester city centre
https://www.facebook.com/events/413952405372386

Thursday 21st November

Morning Glory plus 2 Sick Monkeys, Dead Subverts and Revenge of the Psychotronic Man
7.00pm Star and Garter, Fairfield Street (near Piccadilly Railway Station) £10 adv/ £12 on the door
https://www.facebook.com/events/410202532410493/

Saturday 23rd November

Manchester & Salford Anarchist Bookfair

 

Facebook event here: https://www.facebook.com/events/305339022930675

Gig now starts at 6.00pm with Makings of A Maniac added to the bill.

https://www.facebook.com/events/1425211471025580

Saturday November 30th

Manchester Peace & Craft Fair
Festive stalls including Nepalese treasures, Palestinian delights, jewellery, art and much more. Campaign stalls from CND, Manchester PSC etc. Live music from Dave Kramer and friends. Visit the Cafe to have a brew and a catch up. Santa and his elves will be in attendance. Free and open to all
11.00am-4.00m
Birch Community Centre, Brighton Grove, Manchester

https://www.facebook.com/events/1427390287472581

Sunday 1st December

Pumpkin Presents: Primeval Soup plus Wadeye and more TBC
Wahl Bar (opp Sainsbury’s in Fallowfield)
7.00pm £3 in

https://www.facebook.com/events/602705189765774

Saturday 7th December

https://www.facebook.com/events/219395504890597

 

Sunday 8th December

ACA are happy to present an afternoon of modern anti-fascist films depicting both the struggle against fascism and tributes to fallen comrades. It will be held at Moston Miners Community Centre from 15:30 onwards.

Films that we will be showing :

 

Carlos (Dos anos sin ti, dos anos contigo) – Carlos (2 years without you, two years with you) – (Spain)

A film made by Madrid anti-fascists a year after Carlos was murdered by Neo-nazis, showing both how the struggle and fight against fascism has continued and how they were fighting for justice. Here is a small clip from the film … http://theplatform.nuevaradio.org/video/antifascismoantirracismo/limg_src_http_theplatform_nuevaradio_org_2637/

 

161 > 88 (Czech Republic)

This movie was made by antifascists who have already chosen their attitude to the topic. We won’t persuade you that the movie is ”objective” in the usual sense. But we see its value in something else – the fact that we have been an active part of the events and that we were effectively shaping them. The movie of the Antifascist Action (AFA) monitors more than twenty years of the struggle against neo-Nazis, fascists and racists. The historic cross-section shows the multiple rises and falls of neo-Nazis and racists. You will witness the power as well as limited potential of the antifascist movement that doesn’t deal just with neo-Nazis, but also with the repression of the state and the public opinion. Small clip here … http://vimeo.com/64937723

 

ANTIFA – Chasseurs de skins (France)

Members of the Red Warriors, an antifascist gang in France, 1985. Red Warriors used violent force to remove Neo Nazi gangs from France and provide safe spaces for immigrants during the rise of white nationalism and an outbreak of violent crime against people of colour. They formed a squat called “L.U.S.I.N.E” and were considered the most effect gang to counter nazi violence, working to instill fear in their opposition. Clip here … http://antifascistarchive.com/2012/03/29/antifa-chasseurs-de-skins-2008/

£4 entrance, all money will be going towards antifascism in Manchester.

Hope you can make it.

Thanks.

ACA

https://www.facebook.com/events/236588676495641

 

Finally:

Great list of punk gigs in Manchester at this new website: http://www.punkgigsmanchester.co.uk Add your gigs there.
Also check out http://www.punx.co.uk for a list of national punk gigs

Any what’s ons?

Email radio@underthepavement.org

BONUS HALLOWE’EN VIDEO ACTION!

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=9Opv9XtMtOE]

Local popular beat combo the QELD have gone done another music video, entitled ‘28 Draws Later’, and it’s very Hallowe’eny. No red trousers were harmed in the making of this.

The return of the wolf

 
The wolf is making a come-back in France and across Europe.

A report in Le Monde on October 25 reveals that the wild animals are now appearing in agricultural areas far from the deep forests that are usually seen as their homes, such as the Haute-Marne area between Paris and the German border.

There were wolves everywhere in France back in the 18th century, but they were poisoned and hunted to the point of extinction and Canis lupus only reappeared some 20 years ago, in 1992.

Now there’s an estimated population of 300 individuals, which is thought to be growing at a rate of 20% a year. Numbers could shoot up even quicker, as in the right conditions they can manage a 40% annual increase.

It seems it is fallacy to imagine they are only forest-dwellers, as they can live pretty much anywhere there’s a supply of food – they mainly live off wild animals, such as deer, but up to 25% of their menu comes from domesticated animals like sheep, young cattle or goats, which obviously makes them less than popular with farmers.

Like many people, I feel a strange affinity with the wolf. I’m not quite sure why this is, as I am usually pretty apprehensive about encounters with their less ferocious canine cousins.

The wolf obviously symbolises something for us. Unlike a domestic dog, it is not a fawning and dependent creature, but a proudly independent one capable of leaving the pack on its own and heading off to find a new life hundreds of miles away.

The wolf also represents something wild and primal in us that has been repressed, but not quite destroyed, by modern civilization. A rise in the numbers of wolves seems like a return of this wild element into our cloistered and sanitised world.

I write “seems” because it is as a result of conservation laws that wolves can no longer be slaughtered in the way they once were. But maybe the very existence of those laws hints at a part of the human psyche still drawn to the idea of the untamed?

Maybe, deep inside, we all yearn to be standing on a rocky mountain ledge on a crisp winter’s night, feet planted firmly in the snow and wailing our solitary heart’s soulful desires to the listening moon?

Kadınlar ne ister?

Shere Hite’ın erkek cinselliğiyle ilgili 1981’de tamamladığı bir araştırması var. Kompoziyon tipi anket yöntemi kullanarak yapılan araştırmada erkeklere 170 civarında soru yöneltiliyor.

Yanıt veren bir kişi, şöyle bir laf etmiş: “It is remarkable how much men think they know what a woman needs without asking her.” [906. sayfa]are you ok

Yani diyor ki “Erkeklerin, kadının neye ihtiyacı olduğunu ona sormadan da gayet iyi bildiklerini düşünmeleri ne acayip.”

Doğru hatırlıyorsam bu yorum “kadınlarla seks” başlığı altındaki bir soruya cevaben yazılmış. Öyle değilse bile, ben öyleymiş gibi yapacağım. Çünkü bugün kadınların ne istediği hakkında zerre fikrim olmadığından bahsetmek istiyorum.

Aman diyeyim, buradan “Kadınlar anlaşılamaz varlıklardır.” gibi klişeler çıkarmayın. Çok somut bir şey söylüyorum: Sevişirken, sevişmeye başlarken veya sevişmeyi sonlandırırken, karşımdaki kadının neden hoşlandığını ve ne zaman rahatsız olduğunu anlayamıyorum.

Doğru anda doğru yerde olmak diye bir şey var ya. Sevişirken sıklıkla aklıma geliyor o. Çünkü ya zamanlamamdan ya da yapmakta olduğum şeyden şüpheye düşüyorum.

Obama disappointed (in me?)
Obama disappointed (in me?)

Fazla mı hızlı gidiyorum, fazla ısrarcı mı oluyorum, sıkıcı ölçüde yavaş mı gidiyorum? (Burada “gitmek” geniş bir anlamda, öpüşmekten okşamaya ve (karşılıklı) oral sekse kadar birçok faaliyeti anlatıyor.) Hadi diyelim o anda yapmakta olduğum bir şeyden hoşlandığı sonucuna vardım bir şekilde, iyi ama yapmaya devam etmem gerektiği sonucu çıkmaz ki bundan. Ve nihayet: Onu tatmin ediyor muyum?? Yoksa her şey “idare edilen” bir hayal kırıklığı mı? Gerçi, benimle ilgili kırılacak herhangi bir hayali olduğunu düşünmek için bile bir sebep yok ya, neyse.

Üstelik kafa karışıklığım çift yönlü çalışıyor: Bu dokunuşla ne demek istedi? Bir şey demek istedi mi? Acaba açıkça verdiği ve benim kaçırdığım bir mesaj oldu mu? Ve nihayet: Acaba bu yaptığını kendi hoşuna gittiği için mi yapıyor yoksa benim hoşuma gittiğini düşündüğü için mi yapıyor?? (Buna kimi hassas okşamalardan oral sekse ve çeşitli “pozisyon”lara kadar birçok örnek verebilirim.)

mesela
mesela

Benim özgüven sorunum olduğunu söyleyip meseleyi çözebiliriz belki. Ama bu bir çözüm mü emin değilim. Sonuçta, o anki performanısımı daha önceki deneyimlerimle ya da başka insanlarla kıyaslayıp da telaşa düşüyor değilim. Dikkat ederseniz ortada hiçbir kıyaslama yok. Zaten mesele (en azından bu yazı için) “erkekliğimi ispat etmek” falan değil. Karşımdaki insanın keyif aldığına emin olmak ve ona keyif vermenin yollarını bilmek istiyorum. Olay bundan ibaret.

Aklıma gelen en bencil yorumla, partnerime “Yine bekleriz.” mesajı vermek istiyor olabilirim: Yaşadığımız cinselliğin onun açısından güzel bir deneyim olmasını (ve tekrarını istemesini) istemekte çok da büyük bir sorun yok sanırım.i always do

Sorunumu açık ve net bir biçimde ortaya koyduğuma göre şimdi “diğer insanlar”ın sorunu çözmek için ne yapabileceği konusunda ahkam kesebilirim. (Kendi sorunumu kendim çözecek değilim herhalde.)

Bir kere şunda anlaşmak lazım: 1) Partnerimin ne istediğini ve ne hissettiğini anlamıyorum, ya da en azından anladığımı hissetmiyorum. 2) Partnerimin ne hissettiğini ve ne istediğini bilmeyi çok önemsiyorum.

Şimdiye kadar söylediklerimde olabilir ama bu iki madde açısından yalnız olmadığımı sanıyorum.

Birbirinden tuhaf yöntemler denedim, hepsi de bir miktar yararıma bir miktar zararıma oldu. Bunlar arasında, sevişme esnasında kısa yönlendirmeler halinde konuşmak (“İyi hissediyorum.”, “Boşver şimdi onu, buraya gel.” vb), sevişmenin ardından konuşmak (“Son yaptığın çok hoşuma gitti.”, “O denediğimle ilgili ne hissettin?” vb.) ve hatta sevişmeden önce konuşmak (Buna örnek vermeye utandım şimdi.) var. En çok işime yarayan yöntem, kendi orgazmımı ikincil ve hatta opsiyonel bir mesele olarak kabul ederek sevişmek oldu. Özellikle ilk kez seviştiğim insanlarlayken bu, onların tepkilerine odaklanmamı kolaylaştırdı.demotivational

Son olarak, eğer partnerinizin benim gibi beceriksizin teki olduğundan şüpheleniyorsanız, size önerim yatakta (ya da her neredeyse) iletişim kurmanız. Bunu illa ki sözlü olarak yapmanıza gerek yok tabii ki. Konuşmanın yanı sıra, onu eliniz ve/veya bedeninizle yönlendirebilir, yaptıklarına sesli olarak tepki verebilirsiniz. Eğer hödüğün teki değilse belki bu mesajlardan bazılarını alacaktır ve kim bilir belki de zamanla sizin ihtiyaçlarınızı daha iyi anlamaya başlayacaktır.

Bana sorarsanız, partnerimi daha iyi anlıyor muyum bilemem, ama yukarıda saydığım bütün yöntemlerin benim daha rahat hissetmemi sağladığı kesin.

Başlarken bahsettiğim kitabın Türkçe çevirisi yok. İngilizce künyesi şöyle:
The Hite Report on Male Sexuality ; Shere Hite ; Alfred A.Knopf, New York, 1981; 1129 sayfa.

Readings for 11/6

Our reading for next time is the zine “Confronting Manarchism.”

And then we also were planning to come with 3 examples of situations in which we witnessed men doing oppressive/crappy things in which we didn’t intervene. The idea is that we will discuss these and explore why we didn’t intervene and how we could have.

UK to build supersized jails

FROM PRISON REFORM TRUST.

STOP PRESS
New Bromley Briefing Prison Factfile launched today

The Autumn 2013 edition of the Bromley Briefing Prison Factfile reveals that nearly half of people in prison in England and Wales could be warehoused in 1,000-plus supersized jails under government plans to transform the prison estate.

Headlines from PRT’s flagship publication include:

• Government plans could see close to one in two people behind bars held in prisons of 1,000-plus
• 2000-place prison in Wrexham planned with prospect of second giant sized establishment in London
• 40 % of prisoners are currently held in prisons of 1,000 places or more
• Ten years ago 18% of prisoners were held in prisons of 1,000 plus
• The number of supersized jails has nearly trebled in the past decade with 28 out of 124 prisons in England and Wales currently holding over 1,000 men
• Largest supersized jails are all in the private sector. G4S-run Oakwood (1,600) Birmingham (1,436) and Sodexo-led Forest Bank (1,348)
• Evidence from the HM Inspectorate of Prisons shows that larger prisons are less safe with fewer opportunities for rehabilitation
• Previously David Cameron has said that “the idea that big is beautiful with prisons is wrong.”

The pressure of budget cuts and economies of scale have led to the roll out of “Titan prisons by stealth” with a drive to close small community prisons, build larger jails and add additional capacity to existing establishments.

This is despite evidence published by the Prison Reform Trust and included in the briefing, based on data provided by HM Prisons Inspectorate, showing that smaller prisons tend to be safer and more effective than larger establishments, holding people closer to home and with a higher ratio of prison staff to prisoners.

The government plans to build a 2,000-place prison in Wrexham and is conducting a feasibility study for a second giant-sized institution in West London. Since 2010 there have been 13 closures of smaller prisons and a further six still to come.

In January the Justice Minister Jeremy Wright announced plans to open up an additional 1,260 places in four new house blocks across the prison estate.

On current trends the proposed changes will result in around 38,000 people held in 30 supersized jails across the country, the Prison Reform Trust’s analysis of the latest prison population statistics and projections reveals. This represents nearly half of the total number of people behind bars in England in Wales.

Read more about the facts and figures revealed by the latest edition of the Bromley Briefing Prison Factfile here. Early coverage in the media includes ITV News, LBC and local BBC radio, Evening Standard, Huffington Post and Belfast Telegraph.

Occupy, Strike, Resist: Student responses to strikes in higher education.

Students at the University of Sussex have gone into occupation in support of workers on strike tomorrow. Tomorrow’s strike across the higher education sector is a response to attacks on pay. The measly 1% pay increase that has been offered to staff in higher education this year, will equate to a real wage cut of 13% after 3 years of pay freezes. Yet this cut comes at a time when the pay and benefits for university management has increased by more than £5,000 in 2011-12, with the average pay and pensions package for vice-chancellors reaching nearly £250,000. Students at Sussex claim that their vice-chancellor, Micheal Farthing, has alone received a 57% pay and pension rise since 2007.

20131030-164032.jpg

The occupation, which takes place in the universities Arts A1 Lecture Theatre will act as an information point for anyone who wishes to find out more about the strike. As well as staging this occupation students will also be joining striking staff on the picket lines tomorrow between 7am-3pm which they encourage other students to join them for. The Occupy Sussex group would also like to make clear that despite attempts by security staff to block entrance to the lecture theatre they fully encourage all students and lecturers scheduled to take part in lectures here today to come and join them.

Not all students are in favour of the occupation though. In the picture below we see members of the Labour and Conservative Future societies shaking hands in united opposition against the occupation. A dark reflexion of their parties support of the vicious attacks on staff and student in higher education.

20131030-173523.jpg

Elsewhere

Nursing Students at Sheffield Hallam University are being threatened with sanctions if they choose to NOT cross the picket lines this week. This is a clear attempt by management to stem any student and staff unity in the face of the Tory onslaught on education. At the steel cities other university though the actions at Sussex have been echoed as 50 students have gone into occupation themselves. Students at SOAS have also staged an occupation in solidarity with striking workers.