Teeside trouble – Boro 3 Reading 0

Arrgh! Now what?

Now you know I know all there is to know about football but there weren’t no football today. Atkins has completely gone out of his head. He needs a holiday. Go to the moon you bleedin’ halfwit.

Alfie Le Fondre might as well be the cleaner. Atkins still hates him for stuffing Southampton two years ago.

Will Billy Smart sign for us now with his old mate Atkins on the way out? Has Jodi McAnuff gone soft? Is Drenthe’s personal problem that he hates Atkins? Is Jasper Gorkss off his head?

I need a lie down. Then I’m going to kick Charlie.

URZZZZ

Sabs make sure foxes saved – no thanks to the police

Today we met up with sabs from Southampton, Bath, Somerset and Swindon to visit The Tedworth Hunt who upon our last visit violently attacked a small bunch of sabs.

We had a police presence from the start of the day, with sabs being searched on our arrival. When the cops realised we weren’t doing anything wrong, we were on our way to find the hunt.

As soon as the hunt left their meet we stuck close to them monitoring every move they made. As soon as the huntsman attempted to put his hounds into a covert we pulled them back out and to our feet to make sure they didn’t pick up on something we saw bolting from the wood minutes before. He tried multiple times to put them back through and sabs used horns and voice calls again and again to get them away.

The hunt did their best to wear us out and lose us for most of the day which failed every time. We were only without them for around half an hour for the whole day, and when we did catch up with them any hunting attempts were crushed to pieces. We managed to see one fox near where the hunt were spotted so we put scent dulling sprays to use and our friend got away.

Towards the end of the day we had a police presence watching us in the field as the huntsman encouraged his hounds, hunting outside of the law, in full view of the police. We stepped into action and stopped them picking up a scent much to the dismay of a now very pissed-off hunt.

When we asked one police officer (in front of the hunt) if she knew what is legal or illegal when it comes to hunting and she replied with ‘I don’t know’. Comforting to know, eh?!

We watched the hunt pack up and headed home. A victory for the foxes!

Ötesi Meseleler Üzerine – Run İpek Önder

Özgür Düşünce Hareketi‘nin düzenlediği “Ateistler nasıl bir dünya istiyor?” konulu yazı yarışması sonuçlandı. Ödül kazanan yazıları paylaşıyoruz.

 Run İpek Önder görsel önerisi

Merhaba, ben insan, ben yetişkin, ben kadın… Mavi bir gezegenin, maviye yakın bir yerinde doğdum. Hatırladığım en eski anıma da mavi renk hakimdir. Algılarımızla sınırlı yaşamda ufak tefek bir hoşluk mavi… İnsan populasyonunun büyük bir çoğunluğu tarafından özgürlüğü simgeler. Özgürlüğe mor dersen marjinal* olursun mesela, ters olur, olmaz. Fikirlerini ve davranışlarını toplumun genel kanısına göre şekillendirmemen seni hedef tahtası yapabilir. Bir daha asla özgürlüğe mor deme!

Ben doğduğumda, tanrılar çoktan doğmuş, kitapları basılmış, best-seller olmuş, kadınlar bir köşeye itilmiş, kız çocukları gömülmüş, erkek çocukları komşu kabileye pipisini göstermiş, erkekler ekmek kavgasına gönderilmiş ve hala dönmemişlerdi. Tanık olmak isterdim; ilk açlık, ilk ölüm, ilk korku, ilk tapınma, ilk sömürü, ilk savaş, ilkel güdülerimiz ile her şeyin bir ilki ve sonu olduğuna inanmamızın pek de akıllıca olmadığını fark ettiğimiz ilk an… O zamandan şimdiye durum çok değişmese de insan merak ediyor işte. Tanrılar bile merak ediyor, insana ne kalmış. Merak etmek, tatmin olmak, öfkelenmek, sevmek, sevmemek koskoca evrenin yaratıcısının bile hissettiği duygular değil mi? Hissetmek… Tapılanın beslediği tıpkı sizinki gibi duygularına göre hayatınızı programladığınız, yanlışlardan kaçındığınız, birbirinizin hakkını yemeye korktuğunuz, çalmadığınız düşünülürse, sanki ilahi kudreti yeteri kadar yüceltmiyorsunuz gibi geliyor. Ayrıca işleyen muhteşem mekanizması için şaşakaldığınız her canlının evrimsel süreci ve evrenin kusursuz düzeni de hesaba katıldığında belki biraz tembel olduğunu bile söyleyebilirsiniz. 15 milyar yılda yapacağınız bir pasta ile hiçbir gastronomdan tam not alamazsınız. Bu süreç içerisinde çıkardığınız ‘yeme içme kültüründe adabı muaşeret**’ konulu kitaplarınızın da pek rağbet görmemesi gerekir. Fakat aynı şablonu inanç-varoluş noktaları arasına oturtursak çok sinir bozucu olur, değil mi?

Bir noktada düşünce ile yönlendiremediğimiz maneviyatın eksiklerini doldurmak, bir yanda hayatın o kadar üstün bir proje olduğuna inanmak ki varlığın kaynağının ilahi bir güç olduğunu düşünmek… Nereden baksan kurtarıyor gibi. Çünkü hayatta bireysel gelişim, emek ve doğal sevgiyle tutunmak zordur. Birilerinin seni doğru insan olma yolunda arkandan değneğiyle dürmesi, o değneğe duyarsızlaşmaman için de ateşe atmakla, azapla, gözlerini kaşıkla oymakla tehdit etmesi gerekir. Doğru insan olmanın da bir başka yaşamda, şu anda yapmanın pek de uygun bulunmadığı şekilde, en güzel şekerlerden istediğin kadar yemekle ödüllendirilmesi, “Bu işte bir terslik var” dedirtebilir. Demeyenler için kusursuz inanç sistemlerini ara ara biraz daha kurcalayacağım.

Benim ülkemde insan nüfusunun büyük çoğunluğu ‘doğru insan’ olmayı ilahi kitaba*** göre tanımlar ve o şekilde yaşamaya gayret gösterir. Düşüncelerini özgürce ifade etmeye kalkanlar, önce ailesi tarafından dürtülür, sonra çevresi tarafından baskılanır ve en son toplum içinde yaftalanır. Ki olaylar bu boyutlara gelmesin diye daha çocukluktan gerekli önlemler alınmıştır. Kişisel gelişimin başlarındaki yaşlarda, ilk dürtmenin merkezi olan ailede ‘otorite’ yaratılır. Otoritenin doğruları olduğu gibi kabul edilmekle birlikte, sonraki kuşağın zihinsel kapasitesi, fikri, eğitimi ne olursa olsun otoriteyi sorgulayacak yetkinliğe erişemeyeceğine inandırılır. Yaşı büyük olanın en bilge olduğu, koskoca bir ömrü ne büyük saçmalıklarla geçirdiğine bakılmaksızın kabullenir. Saygı duymak, içten gelen ve saygı duyulacak kişinin kendi kazanması gereken bir olgu iken, bilgelere karşı zorunludur. Bu sayede saygıdan ve samimiyetten ödün vermeyen çekirdekler oluşur. O çekirdeklerin etrafını endosperm komşu teyzeler ve dayılar sarar. Bunların çoğu iki boyutludur. Endospermden beslenen çekirdeğin etrafında toplum biçimlenir. Ortaya çıkan bu eğri büğrü meyvedense keşke sporla çoğalsaydık dersiniz. Bunu da yüksek sesle söyleyemezsiniz. Çocukların dizginlenmesi konusunda ebeveynlere çok iş düşer. Doğan bireyi daha zihinsel olgunluğa erişmeden kendi dini eğilimlerine sokmayan, yanlış yaparsa cehenneme gideceğini hatırlatmayan ana babaların, hesap gününde pek de şanslı olmayacağı kitaplarda bildirilmiştir. Bu kurala uymayan ebeveynlerin de yaş ilerledikçe artan kaygılar nedeniyle, şezlong ve güneş yağı promosyonlarını takip etmeye başladıkları görülmüştür.

İlahi inanç, her ne kadar maneviyatı yüksek tutmak için bir yoğun bakım şemsiyesi gibi düşünülse de, insanlık tarihi boyunca sömürü kaynağı ve öldürme sebebi olarak iş görmüştür. Kendi hür iradenizle işlerinizi görsün diye seçtiğiniz adamlar bunu daha iyi bilirler. Paranızı çalar, huzurunuzu kaçırır, kardeşinizi kırdırır, savaşa sokar, sizi öldürürler. Henüz ölmediyseniz, oyalamak için sizinle aynı krem peynire tapmayanları fişlemenizi isterler. Bilimle mi uğraşmak istiyorsunuz? Ellerinden geldiğince sizi sefalete sürükleyip, kafanızı yalnızca akşam yiyeceğiniz makarnanın düdük mü fiyonk mu olduğuna yormanızı isterler. Bunun doğal bir sonucu olarak pastafarian**** olunca da küçümserler.

Toplumu şekillendiren kuralların neredeyse tamamı inanç sistemi kökenlidir. Özellikle kadınlarımız, analarımız, bacılarımız toplumun temelinde ilk dizginlenmesi gereken unsur olarak görülür. Bu görev aşkıyla yanıp tutuşan bireyler de, güçlerini ilahi kelamlardan alırlar. Düşünün, dünyaya geliyorsunuz, ne kadar eğitim alacağınız, neleri okumanız gerektiği, hangi vakit nereye gideceğiniz, kiminle arkadaşlık kuracağınız, kiminle evleneceğiniz, eşinize nasıl davranmanız gerektiği, kaç çocuk yapacağınız, hobilerinizin, fobilerinizin neler olacağı, hep birileri tarafından düşünülmüş oluyor. Kim kadın olarak dünyaya gelmek istemez ki? Gerçi hayat da yan gelip yatma yeri değil, bunlar karşılığında namusunuzla, şerefinizle, onlara güzel çocuklar verip, bakımını tek başına üstlenip, isteğe bağlı eve ekmek de getirip, diğer yandan çaylarını çorbalarını ihmal etmeyip, tüm bunları yaparken gülümsemenizi yüzünüzden eksik etmemeniz gerekmektedir. İnsanlar arasında kurulan saygı, sevgi bağıyla bir şeylerin yapılamayacağına inandıklarından, yaptırım konusunda, kitapların kaynak gösterilmesi lüzum görülmüştür. Bu çerçeveyi eşleri için oluşturamayan erkek bireyler de her zaman dalga konusu olmuş ve gerekli uyarıyı almışlardır. Sonuç da her varlığın bir dünyaya geliş amacı vardır. Bu amacı kabullenmemek doğaya ve yaratıcının 2,5 milyon yılda bugünkü haline getirdiği insana ters düşmektedir. Ey dişi varlık, tüm galaksilerin içinden birinde, o galaksinin bir gezegeninde, o gezegen üzerindeki bir ülkede, o ülkenin bir şehrinde, o şehrin dışına doğru bir mahallede, o mahallenin sıvasız apartmanlarından birinde, kuzey yönüne bakan, güneş almayan bir odada***** yıkadığın atletin ilk günkü beyazlığını yitirmiş olmasına içlenmenin, kozmik dengedeki sarsıcı boyutunu düşünebiliyor musun?

İlahi herhangi bir şeye inanmayan biri olarak olarak, sanırım ben, bir insan, bir yetişkin, bir kadın olarak; iyiliği, güzelliği, ahlakı, evvel zaman içinde birilerine öyle estiği için o şekilde belirlediği kitaplardan öğrenmeyi reddedip, o kitaplara ve şekillendirdiği toplumsal normlara körü körüne itaat etmeyi, itaat etmememi yadırgayanları kanıksamayı kabul etmiyorum. Benim dünyamda hakları bakımından kadın, erkek, çocuk, anne, baba ve evladın üstünlükleri olamaz. Komşum ateşe tapıyor diye, elimde bir kova suyla kapısını çalamam. İyi insan, sırtından beslendiğim, her fırsatta sömürdüğüm ya da huyuma giden insan olamaz. Ancak bir şeyler öğrenebildiğim, hayat görüşüme boyut kazandıran, aksi düşüncede olsa dahi beni dinleyebilen kişidir. İçindeki art niyeti sırf tanrısı kızar, cehenneme gider, hurisinden nurisinden mahrum kalır diye dizginleyenler ahlaklı sayılamaz. Benim dünyamda bilime saygı duymayan, bilimden beslenmeyen, bilimsel gerçekleri reddedenler, fikirlerini özgürce dile getirmeyenler yapay seleksiyonla elenir. Ütopya ya da değil, benim dünyamda, başkalarına kendi dünyasını dikte etmek ve yaşatmak da günah aslında.

* Özgürlüğe ‘mor’ diyenler. Çoğunlukla sinestezi hastaları içinden çıkmakla birlikte, 6 için yeşil, üçgen için eflatun dedikleri de görülmektedir.

** Dört ciltlik bir seri. Son cildinin diğer ciltlerin aksine değiştirilmeyeceğini öngörmekle birlikte, devamının yazılmayacağı da müjdelenmiştir.

*** Ebu Leheb’e beddua eden bir kelamın da içinde bulunduğu, bu kelam ile borcunu ödemeyenlere gözdağı veren, ancak İsveçli balıkçılara pek de tesir etmeyecek olan, ‘yeme içme kültüründe adabı muaşeret’ serisinin son cildi.

**** Ekmek bulamayanların rağbet ettiği inanç sistemine mensup marjinal kişi.

***** Emlakçı literatüründe; karanlık oda, kara delik, elektromanyetik dalgalarla etkileşime girmeyen, varlığı yalnız diğer maddeler üzerindeki kütle çekim etkisi ile belirlenebilen saha; emlağın değerini %10 düşürür.

Son Not: Evlerinde zor tutulan %50’nin de okuması ihtimaline karşı yalın bir dille yazılmıştır. Yoksa konuyu, The Queen of the Sciences’in, gökadaların kütlesel hızları ile temelde girift yapısının çözümlemelerinin ateist dünyamdaki palindrom pantomim yansımaları üzerine, teolojinin inhibe edici ekspresyonunu ile karşılaştırılarak, sarkastik bir dille açıklamayı da iyi biliriz biz.

Ben Bir Başkasıdır – Serçin Filiz

Özgür Düşünce Hareketi‘nin düzenlediği “Ateistler nasıl bir dünya istiyor?” konulu yazı yarışması sonuçlandı. Ödül kazanan yazıları paylaşıyoruz.

 Serçin Filiz görsel önerisi

Sadece boşlukta bir an için, bir bakışta boyut kazanmış korkuyu paylaşmakla ve hatta o korkuyu içinde hissetmekle başlıyordu o müthiş soru: ‘Neden?’ Tüm bu vahşet; tanrı varken anlamak öyle zordu ki… Canlıları acı çekerken fotoğraflandıran insanlardan daha mı seyirciydi tanrı?

Ben on yaşındayken bunca kötülüğe karşılık, çekmecelerde bir parça cehennem, insanlar için olmalıydı. Ben yirmi yaşındayken tanrının merhametsizliği ve duyarsızlığı yüzünden kendisi için cehennemi olmalıydı. Ben yirmi sekiz yaşındayım, benim tanrım ben ve ben, ortada herkes için var olan iyi bir tanrı göremiyorum.

Denedim, denemeyi bile bencilce buldum. Bir çocuk susuzluktan ölüyorsa, inanmış olmak şükretmek kadar bencilce. Duyarsızlıkların mimarı tanrı figürü… Çizilen karakterin; kibirli, üzgün, kızgın, cezalandırıcı, acımasız, ırkçı, kindar, ayrımcı, savaş yanlısı, ödüllendirici, id, ego ve superegosu bulunan, ulu olması gibi özelliklerinin başarısız oluşunun yanı sıra bilimsel hiçbir kanıtla desteklenmemiş olması, kıyımlara bahane olan kahramanımızın tahtını sallamaya yetmiyor. Tüm bunları sorgulayan ve yadırgayan bir dünya hayal ediyorum.

Hafızasının beş saniye olduğunu kabul ettiğim, iki unutma arası yaşayan küçük ve temel ihtiyaçlara bilinçli bir balık düşünüyorum, balık açsa o beş saniye için, tüm yaşamın açlıktan ibaret olduğuna inanmaz mı? Bu balığı düşünen ben yaşamın o beş saniyeden ibaret olmadığını o balığa asla anlatamayacağım, sadece kendime payıma düşen, yaşayacağımı varsaydığım ortalama yetmiş senenin, benim sandığım gibi geçmiyor oluşu ihtimali, hal böyleyken kim bana inandırabilir insanın tüm evrenin merkezinde olduğunu. Din insanların kibirlerini kabarttı, insanı öyle tasvir etti ki ona algıda yanılma payını bırakmadı ve ‘homo sapiens sapiens’ buna inandı. Bu yalanları içlerinde yaşatmayan insanların var olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Hücrelerine işlenen teist fikirle dağılmış insanları görüyorum, özgür düşünebilmeyi ve kendilerini yaşamayı, kendilerine mahrum etmiş insanlar… Çünkü sözüm ona merhametli tanrıları yasaklarla dolu, üstelik bu yasaklar çiğnendiğinde sonsuz bir ateş onları karşılıyor. Düşünemiyorlar çünkü var olan sistem, bu kişiler için ‘Nasıl düşünülür?’ sorusuna, kutsallık kavramını kullanarak, cevabı inşa etmiş, ilk çiviyi dinle çakmış. Düşünmek yasak, kahkaha atmak günah… Varoluşun getirisi olan ‘düşünmek’ eylemini yasaklamanın bir tanrıya yakışır bir tavır olarak görülmesi yarattıkları tanrıyı da küçümsüyor. Tapınmak için gereken malzemeler: Düşünceden arınmak, sorulardan uzak durmak, kendin olmamak, özgürlüğü tanımamak… Düşünen, özgür ve sadece kendisi olan insanların var olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Dindar kişinin, agnostiğe/ateiste göre daha iyi olabileceğinden dem vurmamın kaçınılmaz olduğu an şimdi; önümde beyaz kağıt, kafamda fikir var olduğundan değil, yoksa yazdıkça kirleniyor fikirler ve sayfalar. Bu başka bir dem, bu bir yıkılış ve ardından taze bir varoluş içeren yargı… İlk ve asıl tartışılır olansa ‘İyi nedir?’ sorusu. ‘İyi’ kavramı içinde ‘hükmetmek’ barınabilir mi? ‘Gerçek’ bir anlık yanılsamayla dağılabilecek kadar güvensizken; ‘iyi’ ne kadar kolay kalıplandırılabilir bir gerçek? Kitaba göre: Yasak meyveyi yedi diye, özenle ve sabırla yaratılan Adem’in cennetten, üstelik bir iddiaya kurban edilip, zalimce sınanarak kovulması, Adem’in yasak meyveyi yemesinden daha mı iyi? ‘İyi’yi diğer her kavramdan ayıran sanırım vicdan, lakin vicdan hoş görülebilir olmasaydı çaresi bulunamayan ölümcül bir hastalık olurdu. Şu noktada iyi olan vicdanını dinleyebilmekten fazlası değil, kaldı ki bu bile içinde bencillik içerebilir. İnsanlar oldukları gibi olunca iyidir… Başkaları tarafından kodlanmayan iyiliklerin olduğu bir dünya hayal ediyorum.

İnsanlar beş bin yıldır tanrısını arıyor, çünkü zayıflar ve kendilerinden daha güçlü bir varlığa sığınmaları gerek, çünkü özgür bırakılmamışlar, çünkü yüzleşmeyi bilmiyorlar, çünkü takdiri ulu bir varlığa bırakmak daha kolay, çünkü hiçbir sorumluluk almak zorunda değiller… Tanrı büyük rahatlık azizim… Biri komşusunun evi yandığında tanrıya dua etmekten başka bir şey yapmıyor, çünkü tanrı her şeyi halleder, o evin yanmasında ve sokaklarda perişan olunmasında ilahi bir hikmet var ve çare yine tanrıda. Çare yoksa yine karşımıza daima çıkan ‘ilahi sınav’ argümanı önümüze kırmızı halı gibi seriliyor, şimdi yürümelisin o halıda, sağına soluna bakma, çareyi ve gücü kendinde bulma, yoksa halıyı yakarsın. Haddine mi senin dostum, tanrı yarattığına eşya muamelesi yaparken, ‘Haydi biz de bir şeyler yapalım!’ demek, haddine mi senin dostum, tanrı acıları, sen üzül ona yakar diye yaratmışken onlarla yüzleşmek ve her şeye yeniden başlayacak gücü içinde bulmak… Cesur, sorumluluk sahibi ve duyarlı insanların var olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Toplumu hastalıklı düşüncelere zincirlemek için ilk adım bireyi yok etmek. Düşünebiliyor musunuz, sizi yok edenin sizin sahip olduğunuz inançlar olduğunu? Bu sadece bunun farkında olan kişilere mi korkunç geliyor? Yaşayacağınız tüm zaman başkaları tarafından planlanır ve yaşama biçiminiz yine aynı kişiler tarafından düzenlenir halde. Dinler birilerinin takkelerinin altından sizlere, size ait olan yaşamı nasıl yaşamanız gerektiğini dayatıyor. Bu belirgin ve dikte eden tavır, bir kişiyle bir dünya, bir cümleyle bir anlayış değiştiriyor, çünkü uyumlusunuz! Özgür ve her türlü dayatmayı insanlık suçu olarak kabul eden insanların olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Barış… Barışı ilk kim buldu? Tanrı için inanç savaşlarında ilk bahaneyi bulan mı? Sanmıyorum. Şimdi durumların dönüştüğü aşama ‘sürdürmek’… Sürdürülen durumda ilk nasıl olur? Tarihte ilk inanç savaşı bahanesi bulan kimse, şimdi de yaşıyor, aramızda, çünkü her bedende ve zihinde yaşanan acı ilk. İnanç için savaşan ve bunu kutsallaştıran sensin. Sen farklı değilsin, ama olmalısın. Kendin için paha biçilemez bulduğun yaşamda, senin benimsemediğin görüşe sahip olan kişi de senin kadar yaşama hakkına sahip. Hiçbir farklılık gözetmeksizin, her canlının yaşam hakkına sahip olduğunu benimsemiş insanların var olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Dünyayı değiştirmeye bazen bir kişi bile yetiyor; evinin etrafına çitten sınır koyan ilk adam gibi. Çizilen ilk sınır, bizi birbirimizden ayırdı. Sınırlar modern dünyada etiketlerle kendini hala var ediyor ve her zaman değişebilir olan ideolojiler uğruna, insanları yaftalıyor, ayrıştırıyoruz; tıpkı kutsal kitapla vücut bulan öğretilerden biri olan ‘Kafirleri öldürünüz.’ öğüdü gibi… Sadece bir etiketle, kutsallık kavramı kendi kendini hem de bin yıllarca süregelmiş sistemin içinde alaşağı ediyor. Asıl kutsallığın etiketsizlik olduğunu kavrayan insanların yaşadığı bir dünya hayal ediyorum.

Mutluluğu keskince tanımlayamayan insan, mutsuzluğu oldukça net ifade edebiliyor, aklımın almadığıysa bu insanların ‘korku’yu mutsuzluk içinde düşünmüyor oluşları. Korku yüzünden mutsuz oluyor, korku yüzünden doğru düşünemiyorlar. Çok sık korkutuldukları bir örneğe değinmek isterim: Cehennem denen distopik uçurumlardan bahseder ve der ki bu uçurumlardan atılacak ve sonsuza dek düşeceksiniz, sonra tekrar atılacaksınız. Peki ‘sonsuz’ içinde ‘tekrar’ı nasıl barındırır? Sonsuza kadar düştüğün yerden tekrar nasıl atılırsın? Bu korkular insanı mutsuz kılmakla kalmıyor, düşünce yapısını, yargılama yetisini de tahrip ediyor. Korkularla sömürüldüğünün düşünerek bilincine varmış ve buna müsamaha göstermeyecek insanların olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Yaşamın naifliğini bir çiçekte her gün görüyorum, yaratım görüyorum, bir çiçek her gün açarken naiflik yaratıyor tek başına. Bir teiste göre çiçek onun için açıyor, çiçeğin yaratıcısı açmayı ona görev olarak tebliğ etmiş. Düşünce yapısındaki farkı görebiliyor musunuz sayın okuyucu? Böyle düşünmekten mutluluk duyuyorum, üstüme alınmıyorum bir arının bal yapmasını… Bir duruma üzüldüğümde bununla başa çıkıyorum çünkü sığınacak bir tanrı figürüm yok… Nasıl mutlu oluyorsam öyle düşünüyorum ve bunda hiçbir kötü taraf görmüyorum. Benim için belki de balıklar uçuyor, kuşlar yüzüyor; kime ne? Benim sadece düşünüyor olmam birine zarar verir mi? Bağlamıyorum kendimi değişebilir kavramlara ve düşünmüyorum birisinin beni birkaç cümlede özetleyebilip bir kalıba yerleştirebileceğini, çünkü ben özgür hissediyorum. Her gün bir canlıya, karşılık ve takdir beklemeksizin yiyebileceği bir şeyler sunarken ahlak kurallarını kendi içimde yeniden düzenliyorum, bir canlı aç ölüyorsa orada ahlak yoktur diye düşünüyorum sonra. Herkesin hikâyesine saygı besliyorum ve kimseyi ötekileştirmiyorum, herkes kendi ölümlü masalının kahramanı olmayı hak ediyor çünkü. Bana benzemeyenleri yadırgamıyorum, öğrenmeye çalışıyorum, çünkü ben de başkayım. Bilimsel verilere karşı batılları rakip ilan etme ukalalığı ve şuursuzluğundan oldukça uzak düşünerek objektifliğimi koruyorum. Kimseyi benim nehrimde yüzmesi için baskılamıyor ve doğrularımı dayatmıyorum çünkü herkes için gidilesi çok fazla yol, yüzülesi çok fazla su var, çünkü ben başkasının sularında boğulurum. Bir fikir oluşturup insanları sömürmüyorum çünkü herkesin hepi topu bir ömürlük nefes hakkı var. Benim düşünceme aykırı diye hedef göstermiyorum hiçbir düşünceyi, çünkü aynı nöron kanallarına ve yorumlamaya sahip olmadığımızı biliyorum. Aşka saygı duyuyorum, o aşıkları, onları günahkâr addetmenin aksine bir şiirin derin bir dizesi olarak görüyorum, çünkü bilinmeyen bir derinliğe bir adım gibi aşk. İnançlarımla zincirlemiyorum kendimi çünkü bir yaşama bu kadar klişeyi çok görüyorum. Tek bir görüş altında toplanmış herhangi bir topluluğa ait olamıyorum, çünkü zihnimdeki kalabalığın sadece bana ait olmasını hoş görebiliyorum. Otorite, statü, güç, mevki önünde eğilmiyorum çünkü onurlu yaşayan insanı otorite üstü olarak görüyorum. Sanatın hiçbir alanına cinsiyet biçmiyorum çünkü sanatı insanüstü bir delilik olarak görüyorum ve insana ait her şeyin anlamsızlaştığını görüyorum. Hangi bahane bulunursa bulunsun savaşların meşru kılınamayacağına inanıyorum. Ağaçların altına yatıp onlara öylece bakmayı seviyorum çünkü varoluşun nahoşluğunu bağırıyorlar. Kitapları seviyorum çünkü sohbetin hazzı, tadı, gerçeklerin üstüne çıkartması başka hiçbir an’da yok… Beni ben yapan her yoldan büyük keyifle geçtim ve geçeceğim…

Ben sadece ‘insan’ olarak var olmanın dışında (!) agnostik ateistim ve bir teiste göre asla kendim olmamalıyım, bu kadar şey beni onların zihinlerinde sadece kötü yapıyor, kocaman bir ironi… Bir yaşam için çok fazla kötülük var ve ben sadece daha iyi bir dünya hayal edebilmeyi umut ediyorum…

spotter card project underway!

We want to make

SPOTTER CARDS!

To aid in the identification of bailiffs, security guards, cops, other thugs & agents of darkness…

INFORMATION = POWER

if we know who’s fucking with us we can fight back against them; better defend those who get threatened/ evicted/ arrested; try out legal strategies to stop them etc.

PLEASE SEND PHOTOGRAPHS & FOOTAGE

& ANY OTHER INFO YOU HAVE (NAMES, VEHICLES, ETC)

TO THE SQUATTERS LEGAL NETWORK

sln@aktivix.org

 

What is the Squatters Legal Network doing?

We have been trying to compile information about the ways S144 has been used (and abused) since its creation in September 2012, and about the other legal issues sqautters have been facing over the past year.

We are currently hard at work putting some of these details together into an annual report, which should be available early in 2014.

If you’ve suffered from a dodgy eviction, arrest, assault or threats, and haven’t told us about it yet, please do get in touch. The more info we receive, the better we’ll be able to advise and support other squatters.

We’ve been out and about, sharing our legal knowledge with other squatters, at meetings and in legal workshops, and in different crews’ squats. Over the winter, we’re planning to publish some more information and updates about legal issues: there will be regular updates on this blog, and actual pamphlets available for distribution.

One thing that has been clear:  If you are arrested – for S144 or anything else – sticking to ‘No Comment’ throughout your time at the police station/ any interview is the best strategy. We don’t recommend using duty solicitors, but if you do, and stick to ‘No Comment’, you’ll be able to discuss your case with a decent solicitor before saying anything to the cops.

Decent solicitors

We’re always on the look-out for decent solicitors and barristers who can help with a range of cases. If you know any great squat-sympathetic lawyers, who’ve done a good job on your or a friend’s behalf in the past, please let us know about them!

In London, we are currently recommending:

Hodge Jones and Allen 0765 911 1192or 0207 874 8300
ITN 0208 522 7707

Both of these firms have experience of the kinds of cases we deal with, and a good track record. If you’re based elsewhere in England/ Wales, please contact us about solicitors who cover your area.

How to contact SLN

Call us on 0792 576 9858

We aim to collect information about how the police use their powers, and how bailiffs and others abuse theirs.
We would really like to hear from you if you get hassle from the police, or anybody else. If you’ve been evicted unlawfully, or arrested, we’d like to help you – put you in touch with decent solicitors – gather evidence – support you through the process of defending yourself/ complaining/ suing the police (and possibly receiving financial compensation in the future).
We work closely with ASS and other groups, but would like to be in closer contact with as many squat crews as possible. Arm yourself with legal knowledge – as well as building barricades – get in touch if you’d like to arrange some legal training/ a legal question & answer session for your crew.