MANAGEMENT NEWS UPDATE

ALAS, after just 18 months of ineffectual bureaucratic middle management in the dull style, it’s time to bid farewell to the city council’s apprentice of the dark arts, babyfaced chief lawyer, LIAM “MALFOY” NEVIN.

This is a very quick exit indeed for the Warwickshire country boy as he becomes the first of Chief Exec LADY GAGA’S expensively assembled senior management team, just launched in the new year, to head for the door.

But why? Did Malfoy JUMP or was he PUSHED? Well, while it’s virtually impossible for a chief legal officer to be fired, rumours persist that Lady Gaga’s dark lord – ‘He Who Will Not Put Anything In Writing’ – private sector-friendly Business Change director MAX WIDE “BOY” was less than impressed with Malfoy’s style in general and his outmoded insistence on adhering to the law in particular.

Clearly such a dated attitude to government isn’t suited to ‘Uncle’ George’s ‘whacky’ buccaneering style of politics where nothing can stand in the way of getting jugglers on street corners to replace traditional public services.

Meanwhile we’re starting to get an insight into WIDEBOY. Trousering a healthy six-figure bung every year to take responsibility for ‘business change’, ‘efficiency’ and other euphemisms for the destruction of public services, Wideboy – a former outsourcing salesman for BT – isn’t one for explaining to the electorate exactly how he’s slicing £80m out of the council’s budget.

At a recent meeting – conveniently arranged in the MIDDLE OF AUGUST – of the new Business Change and Resources Scrutiny Commission of councillors, Wideboy had to deliver THREE reports to councillors detailing his various cuts packages.

However, no written reports were forthcoming from Wideboy. Instead councillors were treated to VERBAL PRESENTATIONS, allowing Wideboy to dodge any accountability whatsoever for what he’s up to.

This characteristic brew of arrogance, idleness and mendacity from a senior boss, being paid a fortune, didn’t seem to trouble our gormless councillors, however, who all seemed happy enough with the dodgy arrangement.

Hulme St Launch Film

The much-anticipated world premier of the Hulme St Launch Event film will be held at People’s Kitchen tonight. Filmed and edited by redbrickers Pete Powell and Hema Karecha, it’s a vox pops film about the Hulme St project.
Apologies for the amount of time this has taken to get into the public realm, hopefully it will revive interest and make us remember what id great about what so many of us are already taking for granted!

Consent was sought at the time, of those interviewed and parents of little ones running around but we appreciate that this was last year so if anyone is uncomfortable with this being published online let us know and we can take it down.

Here’s a sneak peek….

Erkekler Seksle İlgili Gerçeği Söyleyebilirler mi? – Noah Brand

Çağdaş cinselliği tartışan erkek sesleri nerede? Hayır gerçekten, erkekler nerede?AdultShop

Geçenlerde BBC’de çok ilginç bir makale okudum. Yazar Sarah Dunant, seksin insan deneyiminde ve toplumdaki rolüyle ilgili süregelen tartışmalarla kendi ilişkisini ve bu tartışmadaki son durumu özetliyor. Sonra da cesur ve zor bir soruyla bitiriyor yazıyı, sorulması gereken bir soruyla.

“Çağdaş cinselliği tartışan gür erkek sesleri nerede? Çok zor iş erkekleri seks hakkında dürüstçe konuşturmak. Barda birbirini dürtükleyerek yapılanından değil, ya da komedyenlerin laf arası esprilerinden de değil, ciddi bir sorgulamadan bahsediyorum.

Feminizmin ardından erkek olarak yetişmenin zor olduğunu kabul ediyoruz hepimiz; ama hani nerede erkeklerin cinselliğiyle ilgili büyük kamusal tartışmalar? Pornografinin etkisi. Bizim arzularımız onlarınkini ne kadar değiştirebildi? Neyin kabul edilebilir olup olmadığıyla ilgili çizgileri bizimkinden farklı mı?

Bu gibi itiraflar çoğunlukla politik açıdan doğrucu olmaz – seks çoğunlukla değildir zaten. Erkekler büyük sahnede ağızlarını açar açmaz kararlı bir hamleyle oradan indirilmeleri hiç de yardımcı olmuyor. Hem George Galloway hem de eski Adalet Sekreterimiz Ken Clarke beyanlarında düşüncesizlik etmiş olabilirler, ama beğenin ya da beğenmeyin onlar bir şeyler denmesi gerektiğini düşünmüşlerdi – ki ardından patlayan bir kadın öfkesi fırtınasında tüm tartışma boğuldu gitti.

Evet, daha gidecek çok yolumuz var. Ama bunun erkeklerin görüşleri olmadan yapamayız.

Dunant’ın temas ettiği nokta ciddi ve kamusal söylemin bir parçası olması gerekiyor. Erkeklerin sesleri, seksin işlevi ve arzularımızla ilgili kamusal alandaki konuşmaların bir parçası değil.

Tabii tam bu noktada geleneksel feminist düşünce canhıraş devreye girer: “Dur bir saniye, bizim tek duyduğumuz şey erkeklerin sesleri ! Erkek bakışı öyle yaygın ki kadınların buna uyum sağlaması insani değer konusundaki tek kaynağımız olmuş durumda. Porno ölçülemez miktarlarda üretiliyor ve neredeyse tamamı da erkeklerin arzuları hedeflenerek hazırlanıyor. Erkeklerin cinsel arzularla ilgili deneyimini biliyoruz çünkü bize ha bire toplumdaki her şeyin, her canlı kadının kamusal alandaki kılığından piyasaya çıkan her reklama kadar her şeyin, ona hizmet etmek için var olduğu anlatılıyor.”

Sorun şu ki, bu söylenenler tamamen yanlış değilse de otantik erkek arzuları hakkında hiçbir şey söylemiyor. Hayali ortalama erkek arzusunu tanımlıyor; geleneksel sağduyu ve toplumsal baskının en küçük ortak paydasından ortaya çıkan bir tanım bu, kimsenin donundan değil. Ve allah aşkına, eğer cinsel arzudan bahsedeceksek, gerçek insanların gerçek donlarının içinde neler olduğuna önem vermemiz gerekiyor, bizim orada ne olduğunu varsaydığımıza değil. (Ay yok, endişenmeyin, bu makale boyunca hiç sertleşme esprisi yapmayacağım.)

Seksle ilgili geleneksel sağduyu anlatısı der ki erkeklerin tek istediği incecik, büyük göğüslü, yirmi yaşında sarışınlardan çekilişsiz kurasız oral seks hizmeti almaktır; kadınların tek istediğiyse bronz tenli zengin doktorlarla oynaşmak ve bağlılık yeminleridir. Bu varsayımın her iki yönü de kelimenin tam anlamıyla sıç-bok. İnsan deneyiminin ve arzusunun zenginliğini, neredeyse kimsenin gerçekten sevmediği ama herkesin başkaları seviyor diye idare ettiği iki karikatüre indirgiyorlar.

İyi haber şu ki seks-pozitif feminizm birçok kadının Nuh-u nebi’den kalma bu saçmalığa karşı sesini yükseltmelerini ve kendi cinselliklerini ve onun icap ettirdiği ne varsa her şeyi gururla sahiplenmelerini sağladı. Evet, daha hâlâ bol miktarda şıllık-aşağılaması, toplumsal baskı ve basmakalıplaştırma var, ama nitelikli bir ilerleme de sağlandı.

Öte yandan erkekler büyük ölçüde bu toplumsal anlatıya hapsolmuş olarak kaldılar. Her yana nüfuz eden geleneksel sağduyu modelinin kendisi, ona karşı ses yükseltmeyi zorlaştırıyor. Eğer karşınıza çıkan her reklam bütün erkeklerin aynı sıkıcı şeyi istediğini varsayıyorsa, belki de onların bilip de sizin bilmediğiniz bir şey vardır? Sırf kendilerinden beklendiğini sandıkları için gündelik seks istiyormuş gibi yapan erkekler gördüm. Toplumsal baskıdan çekindikleri için iri kadınlardan hoşlansalar da zayıf kadınlarla çıkan erkekler gördüm. Erkekliklerine zeval gelmesin diye kendi cinselliklerinin kimi yanlarıyla ilgili yıllar yıllar boyunca yalan söyleyen erkekler gördüm. Ve bahse varım, bir oturup düşünseniz, siz de görmüşsünüzdür onları.

***

Erkek cinselliğinin ve arzusunun gerçekleriyle ilgili konuşan daha çok erkek sesine ihtiyacımız var. Basmakalıp laflar değil, önden varsayılmış roller değil, ucuz şakalar değil; aşk ve şehvetlerimizin karmaşıklığı ve çeşitliliğiyle ilgili ayağı yere basan gerçekleri duymaya ihtiyacımız var. Biz Good Men Project‘te bu diyaloğu başlatmaya çalışıyoruz, ama bir arabayı yokuş yukarı ittirmeye benziyor bu biraz. Bu benzetmedeki “ağırlık”, kültürel varsayımların, egemen erkeksiliğin, erkeklerin ne olması gerektiğiyle ilgili tüm o fikirlerin ve tüm o kriterleri sağlamıyorsan işi yanlış yaptığını başına kakan söylemin sonu gelmez yükünü temsil ediyor.

Esasında bu fenomenin bir ismi bile var: Çoğulcu cehalet deniyor buna. Birçok insanın bir şeyi beğenmediği, ama geri kalan herkesin beğendiğini varsaydıkları, böylece de görgülü davranma kaygısı veya garip kaçma korkusuyla seslerini çıkaramadıkları durumlar için kullanılıyor. Binlerce insanın hepsinin aptalca olduğunu bildikleri bir planın peşinden nasıl olup da gidebildiklerini açıklıyor bu durum, zira her biri tek şüphe duyanın kendisi olduğunu düşünüyor. Ve hepimizin yapay, üretilmiş, tuhaf derecede spesifik ve sınırları keskin biçimde çizilmiş erkek cinselliği kalıbını nasıl “normal” kabul ettiğimizi de açıklıyor.

Bir grup erkeği alın karşınıza ve onlara dergi kapaklarındaki sahte kadınları mı yoksa gerçek, kusurlu, insani kadınları mı tercih ettiklerini sorun; hep bir ağızdan size gerçek olanı tercih ettiklerini söyleyecekler. Gerçek kadınlar (burada gerçek derken kastım neyin gerçek olduğuyla ilgili bir tanım yapmak değil, sözcüğün ilk anlamıyla “hayali olmayan”ı kast ediyorum) incinebilirler. Gerçek kadınlarla ilişkilenilebilir. Gözenekleri yok olana kadar çılgıncasına zımparalanmış ve boyanmış fotoşop eseri aynı mayo modelinin bilmem kaçıncı versiyonunun aksine, gerçek kadınlar birçok renk, doku, şekil, ses ve kokuyla çıkabilirler karşınıza.

Gayet mantıklı. O yapay görseller plastik ne kadar seksiyse o kadar seksi. Endüstriyel ve medya kültürünün birer ürünü onlar – pazarlama komitelerinin, hiçbir kültürel varsayımın kılına dokunmadan ve böylece de markanın anahtar demografik gruptaki pazar payını maksimize edecek optimum konumunu garanti edecek şekilde beklentileri yerine getirmek için tasarlanmış toplantılarının mutabakata vardıkları ürün onlar. Ve size ciddi ciddi soruyorum, kim sikini böyle bir şeye sokmak ister?real

Yanıt, maalesef: Bazıları istiyor. Sesi can sıkıcı derecede çok çıkan bir erkek azınlık, hakikaten de kadınların kendi tüketimleri için işlenmiş bir ürün olduğunu düşünüyor. Ve daha da fenası, bu görüşlerinin duyulması konusunda da hiç çekingen değiller – özellikle de kendilerinin hatalı ürün olarak gördükleri kadınların duyması konusunda.

Aynı olay, biraz farklı bir formda olsa da, genel kabul gören erkek cinsel arzusu hikayesinde de geçerli. Tamamen penis odaklı, tamamen yüzeysel, tamamen penetrasyon ve kontrol hakkında… hepimizin bildiği şeyler işte. Yine; çoğu erkeğin asıl arzuları bundan sonsuz defa daha karmaşık, daha nüanslı, daha şapşalca ve hassas, ve çok çok daha acayip. Ama varsayılan normallikle ilgili koronun sesi öyle gür ve tuhaf ya da zayıf görünmek konusundaki toplumsal yaptırım öyle büyük ki, çoğu erkek gıkını çıkaramıyor ve anca kendinden ne yapması beklendiğini düşünüyorsa onu yapmaya çalışıp duruyor. Ve sonuçta herkes, ortalama olarak, aslında yaşayabileceğinden daha az eğlenceli bir seks yaşıyor.

Bu böyle gitmez. Erkeklerin cinselliğindeki olağanüstü çeşitliliği ve derinliği görmezden gelmeye devam edemeyiz. Sözcüğün ilk anlamıyla, insanları öldürüyor bu durum. Ve her şeyden önce de, durum son derece aptalca. Böylesine kişisel bir konu hakkında sesini yükseltmek zor olabilir, ama her birimizin yapabileceği bir şey var: “normal” normalmiş gibi davranmaktan vazgeç.

İşbu yazıyla tüm erkekleri haberdar etmek istiyorum ki, bira reklamları ya da sit-kom esprilerindeki tanımlardan sapan cinsel arzulara sahip tek erkek siz değilsiniz. Yalnız değilsiniz. Aslında galiba neredeyse hepimiz aynı vaziyetteyiz. Birçoğu gibi siz de bu yanlış mutabakatın bir parçası olmayı bırakmak için birilerinden izin bekliyorsanız, izin sizin. Normalmiş gibi davranmayı bırakın çünkü öyle bir şey yok ve hiç var olmadı.

***

[Noah Brand, Good Men Project‘in baş editörü. Bu yazının orijinali Good Men Project’te 1 Ekim 2012 tarihinde “Can Men Tell The Truth About Sex?” başlığıyla yayınlandı.]

Irene – Louis Aragon

Louis Aragon’un 1928’de Albert de Routisie mahlasıyla yazdığı Irene romanı (Fransızca orijinali “Le Con d’Irène” (Irene’nin amı)) yaşlılığa yelken açmış bir adamın hayatını detaylandırıyor ve frengi sebebiyle konuşma ve hareket etme yeteneğini kaybetmesinin ardından aklından geçirdiklerini anlatıyor. Sürrealizmin en şiirsel eserlerinden biri sayılan bu romandan kısa bir parçayı paylaşmak istiyorum.irene

Öykünün ilk kısımları kahramanın ağzından anlatılıyor. Kitabın başlarında bir genelev sahnesi var. Özellikle ana akım pornografide cinselliğin hep kusursuz bir fantezi gibi anlatılığından bahsettikten sonra (1928’de yayınlanmış) böyle bir metin okumak ilginç bir kontrast oldu.

İngilizce’den çeviriyorum, yani çevirinin çevirisini okuyacaksın, ama İngilizce metni de sona ekledim. Bir rüyanın içinde başlıyoruz:

Bir sürü dini motifle süslenmiş incik boncuk takan yaşlı bir kadın aletimi ağzına aldı, ve müthiş bir utanç içinde uyandım. Akşamdan kalmışlık hissini hayal et. Sonra bir de çarşaflardaki rahatsızlık, yapış yapış kısa kıllar, ve yataktan kalkıp da temizlenmek için gereken zaman. Mola yirmi dört saat bile sürmedi. Korkunç iğrenme, ziyan ve benzer hisler de cabası. Üç gün sonra bir rüya daha. Pisliğimin içinde yatarken, kerhaneye gitmeye karar verdim.

Üst kata çıktık. Bana refakat eden kadın haklı olarak sıkılmıştı, okumayı sevmiyordu ve tığ işi yapmayı da bilmiyordu. Yani ben tam zamanında ortaya çıkmıştım. Dikkatimi eş zamanlı olarak, solmuş ve telleri gözüken kumaş süsen çiçekleriyle dolu turuncu ve altından bir Çin vazosuna ve göğüslerine çekti. Bunlar hali hazırda birbirlerine çok yakın duracakları şekilde konumlanmışlardı ve bir eliyle onları iyice birbirlerine yaklaştırdı, çünkü bu doğal kıtlığın çekiciliğini arttırdığını düşünüyordu. Karın tümseği, rengini muhafaza etmiş kıllarla gölgelenmişti. Labya, biraz uzunca, sarkmıştı. Görece uzun bedeni için omuzları bayağı yirene türkçeuvarlaktı ve boynu yeni yeni tombul kıvrımlar oluşturmaya başlamıştı, bunlar ayrıca kremle abartılmıştı. Yatakta birden bir makarna yığınını andırdı. Canı sıkılma başlamıştı, nazını çektirmek istiyordu. Arsızca kıçını gösterdi. Yatakta yuvarlandı. Olduğu yerde kıpırdanıp duruyor “Seni heyecanlandırdım, seni pis hayvan” falan filan diyordu. Ne yapsa nafileydi. Hiçbir şeyin üzerimde en küçük bir etkisi yoktu, ateş etseler ereksiyonum inmezdi. Olaya girişmek istediği söyledi ve tam soyunurken beni kavradı – pantolon aşağıda, ayakkabılarımı daha çıkarmamışken. Yatakta sıçradı, kendini öne ittirdi, tıpkı kendinden ayrık bir hayvanmış gibi, ucuz dolgu sebebiyle ağzında mavi bir diş. Gayretle tutmakta olduğu sikime dili değdiği anda sperm gözlerine fışkırdı. Ben ne olup bittiğini yarım yamalak bile hissetmemiştim. Yani işte, rüyadakinden daha iyi değildi.

Bu satırları geçtiğimiz hafta çevirdiğim şu makaleyle birlikte okuyunca ilginç oluyor bak:

“Eşit derecede sorunlu bir konu da, ana akım pornografinin sunduğu temiz ve ambalajlı seks imajı. Ana akım porno dünyasında ereksiyonlar sipariş üzerine hazır edilir ve o ereksiyonun sahibi seksin bittiğine karar verene kadar devam ederler, ve hemen o noktada da orgazm devreye girer. Seks pozisyonları ve etkinlikleri katılımcıların hislerinde değil, kamerada nasıl göründüklerine göre seçilir. Herkes hep sekse hazırdır, libido dalgalanmaları arasında uyum aramaya gerek yoktur. Kimse vajinal osurma yaşamaz, ne pozisyonda olursa olsun kimse penisini kaldıramazlık etmez ve kimse asla yataktan düşmez.”

Neyse, lafı uzatmadan:

Irene, her şeyden önce sanatsal olarak iyi bir kısa roman. Bundan başka, paralize olmuş ve dolayısıyla kendini ne konuşarak ne de beden diliyle ifade edebilen bir insanın cinsel arzularıyla nasıl ilişkilendiği hakkında oldukça özgün fikirler içeriyor. Son olarak, öykünün çizildiği ortamın tamamı kadınlar tarafından yönetiliyor ve yazar da bu konuyu özellikle işliyor.

Denk gelirsen okumanı öneririm. Türkçe çevirisi de mevcut.

Louis Aragon

***

An old woman who was there, wearing a rosary adorned with numerous religious medallions, stuffed my member in her mouth, and I awoke with the greatest embarrassment. Talk about something giving you a hangover. Then that discomfort in the sheets, the sticky short-hairs, and the time it takes to bring yourself to get up and wash. The respite didn’t last twenty-four hours. Apart from a horrible sensation of waste, disgust and everything else. Three days later another dream. Lying in my filth I decided to go to the brothel.
We went upstairs. My companion was quite rightly bored, she didn’t like reading, not her, and she didn’t know how to crochet. So I’d turned up at just the right moment. She drew my attention simultaneously to an orange and gold Chinese vase filed with big cloth irises which had wilted, showing their wire, and to her breasts. These were already set very close together and with one hand she pressed them closer still until they touched, because she considered this natural paucity enhanced her attraction. Her mound was prettily shaded by hairs which had retained their own colour. The labia, somewhat long, drooped. For her rather long body, the shoulders were quite rounded, and her neck was only just starting to show pudgy creases, exaggerated by cream. On the bed she suddenly resembled a pile of macaroni. She was getting bored, she wanted to indulge her whims. She cheekily displayed her arse. She rolled over. She was wriggling around and saying: I’ve made you hot, oh you dirty beast, etc… It was futile. Nothing had the slightest effect on me any more, gunfire couldn’t have got my erection down. She said she wanted to get going and grabbed me as I was undressing, trousers down and shoes still on. From the bed she’d flung herself onto, she thrust forward, as if it were some animal utterly separate from herself, a mouth in which I was a blue tooth due to cheap filling. No sooner had her tongue reached the prick she was strenuously holding than the sperm spurted into her eyes. I’d hardly felt what was happening there. Well, it was no better than a dream.

NAZI ZIP SHIT

John Hirst: An angry man with a fowl temper
John ‘FUHRER’ Hirst

You expect to read crap in the Bristol NAZI POST all year round but they really excelled themselves in August with an endless stream of aimless stories about a naff plan to put a pointless ZIP WIRE across the Avon Gorge as some kind of tourist attraction.

The plan seemed to be the brainchild of JOHN “FUHRER” HIRST, the former Broadmead Fuhrer who has now been handed strategic command of the DESTINATION BRISTOL Reichsbunker to promote tourism.

In a blitzkrieg of drivel, der Fuhrer detailed his plan to climb up Uncle George’s backside and get on the mayor’s crappy circus bandwagon of turning the centre of our city into an enormous and slightly crap Disneyfied theme park:

“My dream is that someone who lives in Clifton and works in Bedminster could get there by zip wire!” waffled the Fuhrer.

What a splendidly practical and inclusive idea that is. Touted to be just £25 a go, the Fuhrer and his creative hipster constituency must be really raking it in if they can spend £25 on just getting to work every morning!

“War is the health of the state”

Not content with all the misery they have caused by interfering in the region for decades, if not centuries, today our rulers decided to embark on another war in Iraq. As usual the Labour Party stood behind the Tories in supporting armed conflict and only 43 MPs voted against the motion. Cameron talked about a “generational conflict” that could go on for years or even decades: war without end, which is just what governments relish the most.

In 1918 the American anarchist Randolph Bourne wrote: “The state represents all the autocratic, arbitrary, coercive, belligerent forces within a social group, it is a sort of complexus of everything most distasteful to the modern free creative spirit, the feeling for life, liberty, and the pursuit of happiness. War is the health of the state.”

We should also remember the devastating effect that wars have on animals and the natural world. These are the forgotten victims of war. In the early 2000s, London Animal Action participated in many of the large protests against the invasion of Afghanistan and Iraq, marching behind a banner that said “Wars kill animals too”.

It was criticised by some in the movement for doing so because this was not “an animal rights issue”. One letter the group received even said: “I thought LAA was about helping animals, not a group opposed to everything”.

LAA responded to these complaints by arguing that “If Iraq is bombed and/or invaded then literally millions of animals will die, directly through the effects of weapons used and also through the destruction of their habitats. Even if you’re the sort of person who only cares about the suffering of animals, you should be doing all you can to stop the war happening…We believe in building bridges with other causes and campaigns with whom we share common ground in creating a world where the weak are not crushed as the strong grow stronger.”

The ruling class use wars to help make them popular, stoking up patriotic and jingoistic fervour as a smokescreen to deflect attention away from internal strife. They want “the nation” to unite against a foreign enemy who is condemned as subhuman and beyond reason. Peter Hain, part of the Labour government that organised the invasion of Iraq in 2003 and paved the way for Isis, describes it as “Medieval both in its barbarism and its fanatical religious zeal”.

While jihadists and fundamentalists are no ally of anarchists, “barbarism” and “fanatical” are certainly two words that could be used to describe the attacks made by this government on the lives of ordinary working class people. Our main enemy is the state and capitalism at home, and imperialism abroad – not religious fanatics in Iraq.