COP’laya COP’laya gezegeni yakmak – Mary Louise Malig

Üst üste üçüncü yıl, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (United Nations Framework Convention on Climate Change – UNFCCC) Taraflar Konferansı (Conference of Parties – COP) sırasında Filipinler’i bir tayfun alt üst etti. 2012’de Katar’ın Doha kentinde COP 18 yapılırken, Filipinler’in güneyi Mindanao’yu vuran gelmiş geçmiş en sert tayfun Bopha Tayfunu arkasında binlerce ölü ve binlerce evsiz kalmış insan bıraktı. 2013’te Polonya’nın başkenti Varşova’da COP 19 yapılırken, Filipinler tarihinde görülmemiş şiddetteki süper tayfun Haiyan, milyonlarca aileyi mahvetti, yaklaşık 4 milyon insanı yurdundan etti ve en az 6100 kişinin ölümüne yol açtı ki bunlar Haiyan’ı ülkenin yaşadığı en ölümcül tayfun yapıyor. Süper tayfunla gelen fırtına dalgaları birçok topluluğu topyekün sildi süpürdü. Bu sene, 2014’te, Lima’daki COP 20 sırasında, yeni bir süper tayfun Filipinler’in yolunu tuttu. Başta 5. kategori yani süper tayfun olarak öngörülen Ruby Tayfunu karaya ulaştığında gücünü 3. kategoriye düşürdü. Ancak rotasında, hala geçen seneki Haiyan Tayfunu’nun yarattığı yıkımla boğuşmakta olan topluluklar vardı.

filipinler

Filipinler tayfunlara yabancı olmasa da – yılda 15-20 tayfun görüyorlar ne de olsa – son zamanlardaki bu süper tayfunların çapı ülkenin daha önce görmediği hasarlara yol açtı. Bilim insanları yıllardır bu uyarılarda bulunuyorlardı, zira daha sıcak su ve daha sıcak hava birleşip rekor ölçekte süper tayfunları da içeren birçok istikrarsız ve aşırı hava olaylarına yol açıyor. İnsan, Filipinler gibi ülkelerdeki yıkım ve kaybın canlı dehşet verici gerçekliği karşısında, tam da bu sırada iklim değişimi krizini konuşmak üzere masa başına oturmuş olan 192 hükümet temsilcisinin işe yarar bir eylemde bulunmaya kendilerini mecbur hissedeceklerini düşünüyor. Aksine, tam da tersi gerçekleşti.

Taahhütlerden Vaatlere, Vaatlerden Katkılara: Emisyon azaltımının düştükçe düşüşü

Gezegenin kirletilmesiyle ilgili tarihsel sorumluluğunu kabul eden 37 sanayileşmiş ülke (UNFCCC’de Ek 1 ülkeleri olarak geçer.), emisyon azaltımı için yasal bağlayıcılığı olan Kyoto Protokolü’nü imzaladılar – taahhüt dönemi 2008-2012 arasında 1990 seviyelerine kıyasla yüzde 5 azaltım. Ancak Kyoto Protokolü, Ek 1 ülkelerinin “telafi etmelerini” sağlayan esneklik mekanizmalarına sahipti – gelişmekte olan ülkelere ağaç dikmeleri için para verip bu sayede kendileri kirletmeye devam etmek, veya ticaret yani kirletme kredilerini alıp satmak gibi. Bu mekanizmalar Ek 1 ülkelerine emisyonlarını sürdürmek hatta arttırmak imkanı sağladı.

Ancak 2010’da, Cancun’da yapılan COP 16’da, müzakerelerde Kyoto Protokolü’nün ikinci taahhüt dönemi tartışılırken, Kopenhag’daki COP 15’te önerilen yeni bir kavram, yasal bağlayıcılığı olan taahhütlerin yerini aldı: vaatler. Gelişmekte olan ülkelerin itirazlarına rağmen, bu vaatleri içeren Cancun Anlaşmaları benimsendi. Vaatler gönüllü olacak ve ısınmanın 2 derecenin altında kalmasını sağlayacaktı. Gezegeni yakmamak için elden gelenin en iyisi yapılacaktı.

Sonraki yıl Durban’da COP 17’de daha da başka tarihi değişimler yaşandı, öyle ki Rio Konvansiyonu’nun orijinal ilkelerinden bile sapıldı. Durban Platformu, yeni anlaşmanın “herkese uygulanabilir” olacağını söyledi, yani gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumluluklarından kaçmaları için, ortak ancak farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesinin altı oyuldu.

Sonra Polonya’nın başkenti Varşova’daki COP19’da, vaatlerin yerini daha da zayıf bir kavram aldı: katkılar. Teknik ismiyle Ulusal Olarak Belirlenen Niyet Edilen Katkılar (Intended Nationally Determined Contributions – INDC), ülkelerin küresel hedefi tutturmak için ne kadar katkı koyabileceklerine kendi başlarına karar vermelerine izin veriyor. Hiç mümkün görünmüyordu, ama daha da azını taahhüt etmeyi başardılar.cop20

Bugün COP20’de, en küçük bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açık ki ne tarihsel sorumluluğu olan kirleticilerin emisyon azaltımı yapası var ne de gezegeni kirletmekte sanayileşmiş ülkelerle yarış tutmuş olan dev gelişen ülkelerin. 2020 sonrası anlaşma için masaya konan seçenekler, Cancun ve Kopenhag’da “vaat edilen”den bile daha zayıf. Referans yılını 1990 yerine 2010 olarak alma yönünde bir eğilim de var, yani ülkeler sonuçta muhtemelen emisyonlarını arttıracaklar. Dahası, ülkelerin katkılarının küresel hedefi gerçekten tutmasını garanti edecek hiçbir yasal bağlayıcılığı olan mekanizma dahi yok. En kötüsü, Kyoto Protokolü’ndekilere ek yeni pazar mekanizmaları da öneriliyor. Öneriler, daha çok karbon pazarını (ormanları ve muhtemelen tarımı bile içerecek şekilde) ve ulus-altı, ulusal ve bölgesel emisyon ticaret şemalarını içeriyor.

Bilim gayet açık: Sıcaklık artışını 1.5 derecenin altında tutmak için, küresel emisyonlar 2020 yılı itibariyle 38 Gigaton CO2-eşdeğerinden az olmalı (2 derece için, 44 Gigaton CO2e). Bu, yasal bağlayıcılığı olan kesintiler demek, vaat veya katkı değil, karbon pazarı da değil. Böyle gelmiş böyle gider kafasıyla, 2020’de küresel emisyonlar 57 Gigaton CO2e’yi bulacak. Basitçe söylersek, iklim müzakerelerinin mevcut gidişatına bakılırsa, 2020 öncesinde, 1.5 derecelik tavan değerin altında kalacak emisyon azaltımlarını yapmayacağız. İklim geri besleme mekanizmaları, eğer 2010’lu yıllarda başarısız olursak, iklim kaosundan geriye dönüş olmamasını garanti altına alacak.

Yerine Getirilmeyen Finans Sözleri

Tarihsel sorumluluk ilkesini takiben, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere adaptasyon ve azaltım için finansman sağlıyor olmaları gerekir. Cancun’da Yeşil İklim Fonu mekanizması aracılığıyla uzun vadeli finansman sözü verilmişti. Verilen söz, 2020 itibariyle her yıl 100 milyar dolardı. Bu sayı kulağa büyük gelebilir, ama gerekenle kıyaslayınca devede kulak kalıyor. BM Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı’nın 2009’da yayınladığı BM Dünya Ekonomik ve Toplumsal Araştırması, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişimine adapte olmak ve azaltım sağlamak için 500-600 milyar dolara ihtiyaç duyduklarını belirtti.

Kopenhag öncesinde, gelişmekte olan ülkelerin orijinal talebi, 2020 itibariyle Ek 1 ülkelerinin GSYH’sinin en az yüzde 1.5’uydu. 2009 rakamlarına bakarsak, bu, 39.881 milyar doların yüzde 1.5’u eder ki o da 598 milyar dolar ediyor. Finansal spekülatörlere ve savaşa ayrılan paranın yanında bu kumbaradaki bozukluklar gibi kalır. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün Askeri Harcamalar Veri Tabanı’na göre, ABD hükümeti 2009’da 661 milyar dolar, 2008’de ise 616 milyar dolar harcadı. Aynı ABD hükümeti Wall Street’i, spekülatörleri ve bankaları kurtarmak için trilyonlarca dolar harcadı.

“İklim borcu” ve onunla birlikte, gelişmekte olan ülkelere tarihsel sorumluluklar sebebiyle bu borcun ödenmesi, kavramsal olarak ortadan kalktı. Bunların yerini, büyük ölçüde tutulmamış sözler aldı. Lima’da, sözüm ona çığır açan başarılardan atıp tutuldu ve (başta söz verilen 100 milyar dolara kıyasla) toplanan epi topu 10 milyar dolar kutlandı.

Geleceği kurtarmak için bugünü değiştirmeliyiz.

İklim krizinin müzakerecilerin göstere göstere gözlerini kapadıkları aciliyeti, toplumsal hareketler, yerli halklar ve iklim değişiminin sınır hatlarında yaşayan topluluklar tarafından gün be gün yaşanıyor. Lima sokaklarında COP 20 sırasında en az 20 bin kişi Toprak Ana için yürüdü ve iklimi değil sistemi değiştirme çağrısında bulundu.limaprotest

İklim müzakerelerinin temelinde nihayetinde kKapitalist sisteme ve şirket karlarının devamına bağlılık var: REDD’den (Ormansızlaştırma ve Ormanların Bozulmasına Dayalı Salımların Azaltılması – Reduction from Emissions from Deforestation and Forest Degradation), İklim-Akıllı Tarım ve daha nice pazar temelli mekanizmalardan karbon pazarlarına, geo-mühendislik, karbon tutma ve hapsetme, endüstriyel biyoenerji gibi teknolojik kısayol arayışlarına kadar. Gerçek emisyon azaltımı için en temel adımlardan biri, yeraltındaki fosil yakıtların yüzde 80’ini oldukları yerde bırakmaktır; ancak petrol ve enerji sanayinin müzakereleri ele geçirmesiyle birlikte, işler nasıl geldiyse öyle devam edecek. COP’ların Filipinler gibi ülkelerde yaşanan hakiki yıkıma gözlerini kapamaları, hükümetlerin büyük şirketlerin çıkarlarını mağdur toplulukların üzerine koymalarından kaynaklanıyor.

Aşırı-sömürü, aşırı-tüketim, aşırı-üretim, aşırı kaynak çıkarımına dayalı mevcut sistemle köprüleri atmalı, çeşitli farklı çözümlerin, mevcut yöntemlerin ve çiftçilerin, yerli halkların, kadınların ve toplulukların sistemik çözümlerine yönelmeliyiz: gıda egemenliği, buen vivir (iyi yaşam), agro-ekoloji (tarımsal ekoloji) , topluluk korumacılığı, karşı küreselleşme, doğa hakları ve daha niceleri.

Sistemi değiştirmek geleceği kurtarmak için tek umudumuz.

***

Mary Louise Malig bir ticaret politikaları analisti ve Küresel Orman Koalisyonu’nda araştırmacı ve kampanya koordinatörü. Metnin orijinaline “Burning the planet, one COP at a time” adresinden ulaşabilirsiniz.