IPCC iklim raporuyla ilgili bilmeniz gereken 10 şey – John Light

En son IPCC raporu yayınlandı, ve haberler kötü.

Hükümetler Arası İklim Değişimi Paneli başkanı Rajendra Pachauri bu raporu 1988’den beri iklim değişimini izleyen IPCC’nin “en güçlü, en sağlam ve en kapsamlı” raporu olarak niteledi. Beyaz Saray’ın yayınladığı açıklamada da raporun “küresel topluma, süratle ve kuvvetle harekete geçmek zorunda olduğumuzu hatırlatan bir uyan borusu” olduğu belirtildi.

Raporun dili geçmiş yıllardakinden çok daha kuvvetli: Isınma “tartışmasız” ve görmekte olduğumuz değişimler her yana nüfuz etmekte, diyor rapor açık bir biçimde. Fosil yakıtlara bağımlılığımızı kesmek için hızla harekete geçmeliyiz, diye uyarıyor. Aksi takdirde, “daha çok ısınmayla ve iklim sisteminin bütün bileşenlerinde uzun vadeli değişimlerle karşı karşıya kalacağız, bu da insanlar ve ekosistemler üstünde sert, yaygın ve geri-çevrilemez etkilerin olasılığını arttıracak.”

Geçen hafta açıkladığımız gibi, eğer bir déjà vu hissine kapıldıysanız sorun yok – bunun sebebi, Eylül 2013’ten beri üç IPCC raporu yayınlanmış olması. Bugünkü, bu raporlar silsilesinin son taksiti: sentez raporu denen bu rapor, kendinden önce gelen üç raporu özetleyip açıklamayı amaçlıyor. Bütün bu parçalar bir arada Beşinci Değerlendirme Raporu’nu, yani AR5’i (Fifth Assessment Report) oluşturuyorlar. AR5, iklim değişimine 2007’den beri en kapsamlı bakışı sunuyor.

Rapor sürecine dahil olan herkes özetlenen araştırmaların, siyasi liderlere ve BM müzakerecilerine önümüzdeki yıl emisyon kesimiyle ilgili bir anlaşmaya varıp hepimizi kurtarmaları yolunda rehberlik edeceğini umuyor.

Her ne kadar bu rapor, IPCC standartlarında bakarsak, oldukça hafif kalsa da (epi topu 116 sayfadan oluşuyor ve 40 sayfalık bir politikacı özeti içeriyor) burada sizin için iyice süzdük. Aşağıda, bazı tablolar ve grafikler eşliğinde, paket edip evinize götürebileceğiniz 10 şeyi bulabilirsiniz, ki birçoğu da geçen 13 ayda yayınlanan önceki IPCC raporlarından tanıdık gelecektir.

1. Biz insanlar gerçekten, hakikaten iklim değişiminden sorumluyuz, ve bu gerçeği görmezden gelmek onu daha az doğru kılmıyor. “İklim sistemindeki insan etkisi açıktır ve yakın zamandaki insan kaynaklı sera gazı salımları tarihteki en yüksek seviyesindedir.” diyor rapor. Kilit sera gazlarının – karbondioksit, metan, diazot monoksit – atmosferdeki yoğunluğu “son 800 bin yılda eşi benzeri görülmemiş seviyelerde” diye uyarıyor, ve bunun suçlusu bizim fosil yakıt temelli ekonomilerimiz ve sürekli artan nüfusumuz.

past-co2

2. İklim değişim hali hazırda gerçekleşiyor. Son otuz yılın her on yıllık bölümü, o zaman kadar kayıt altındaki en sıcak on yıl oldu. Deniz seviyeleri yükseliyor. Kuzey Kutbu buz katmanı küçülüyor. Tarımsal üretim değişiyor – çoğunlukla da azalıyor. İklim daha yağışlı hale geliyor ve fırtınalarla sıcak hava dalgaları yoğunlaşıyor.

sea-level-and-temp-change

3. … ve işler çok daha kötüye gidecek: “Sıcak hava dalgaları daha sık gerçekleşecek ve daha uzun sürecek … aşırı yağış olayları birçok bölgede daha yoğun ve daha sık hale gelecek. Okyanuslar ısınmaya ve asitlenmeye devam edecek, ve küresel ortalama deniz seviyeleri de yükselmeyi sürdürecek.” diyor rapor. Eğer böyle devam edersek, yüzyılın sonunda 3.7 – 4.8 derecelik sıcaklık artışı – veya daha da fazlası – ile karşılaşabiliriz.

Bu grafikler deniz seviyelerinde ve yüzey sıcaklığında farklı emisyon senaryolarında beklenen değişimleri gösteriyor:

sea-level-rise

temperature-rise

4. Son dönemdeki ısınmanın büyük kısmı okyanuslarda yaşandı. 1971’den beri iklim sistemine giren enerjinin yaklaşık yüzde 90’ı okyanuslara gitti. Bu, daha sıcak ve genleşen okyanuslar demek; bu da, daha güçlü kasırgalar demek. Ayrıca da deniz seviyelerinde artış ve sahil şeritlerinin erozyonu demek.

5. Okyanuslar asitleniyor. Sanayi devriminden beri insanların kustuğu bunca karbondioksiti alan okyanuslar yüzde 26 daha asitli hale geldiler ve pH seviyeleri daha da düşüyor. Bilim insanları bunun deniz yaşamına yaygın ve sert etkileri olabileceğini düşünüyorlar – git gide okyanus asitlenmesi “diğer CO2 sorunu” olarak adlandırılıyor.

6. İklim değişimi kalkınmakta olan ulusları özellikle sert biçimde vuracak, ama hepimiz zarar görmeye açığız. İklim değişimi gıda sistemlerini dengesizleştirecek, sağlık sorunlarını alevlendirecek, insanları yerlerinden edecek, ülkelerin altyapılarını zayıflatacak ve çatışmaları körükleyecek. Hayatın her alanına temas edecek. Sıcaklıklar arttıkça ekonomik büyüme yavaşlayacak, yeni yoksulluk tuzakları yaratılacak ve biz de önce iklim değişimini çözmeden yoksulluğu ortadan kaldıramayacağımızı göreceğiz.

7. Bitkiler ve hayvanlar bizden de daha hassas. İklimler yer değiştirdikçe topyekun ekosistemler hareket etmek zorunda kalacak ve birbirleriyle çarpışacaklar. Eğer ısınma böyle devam ederse birçok bitki ve küçük hayvan bu hıza yetişemeyecek ve türleri yok olacak.

8. 2050 itibariyle büyük ölçüde yenilenebilir kaynaklara yönelmeliyiz ve 2100’de fosil yakıtları tamamen devre dışı bırakmalıyız. İklim değişimin geri-dönülemez olma ihtimali bulunan ve en yıkıcı etkilerinden kaçınmak için (mesela rapordan: “azımsanamayacak tür yokoluşu, küresel ve bölgesel gıda güvensizliği, bunların sonucunda normal insan faaliyetlerindeki kısıtlamalar ve sınırlı adaptasyon potansiyeli”), sera gazı salımlarını bu yüzyılın ortasına kadar ciddi miktada kısmamız gerekiyor. “Yüzyılın sonunda CO2 ve diğer uzun ömürlü sera gazı emisyonlarını neredeyse sıfıra indirmeyi” hedeflemeliyiz.

Bu grafik, farklı emisyon senaryolarında salımlarımızın ne kadar artıp azalabileceğini gösteriyor:

ghg-emissions-pathways-in-all-ar5-scenarios

9. İklim değişimiyle mücadele için gereken çözümlere hali hazırda sahibiz. Gerekli teknolojilere sahip olduğumuzu ve eğer harekete geçersek ekonomik büyüme çok şiddetli etkilenmeyeceğini savunuyor rapor. Klişe olduğu üzere: Tek ihtiyacımız olan, eyleme geçme azmi. Ancak rapor eyleme hep birlikte geçmemiz gerektiğini işaret ediyor: “Eğer tekil özneler bağımsız olarak kendi çıkarlarını ön plana çıkarırlarsa efektif azaltıma erişilemeyecektir. Dolayısıyla sera gazı salımlarını azaltmak ve diğer iklim değişimi sorunlarına çözüm bulmak için işbirliğine dayalı yanıtlar (uluslararası işbirliği de dahil olmak üzere) gerekmektedir.”

10. Bu vahim rapor kuşkusuz muhafazakar bir rapor. İklim değişiminin etkileri raporun sunduğundan çok daha kötü olabilir. Chris Mooney’in açıkladığı üzere birçok bilimsel uzman panelin temkinli tarafa doğru hata yaptığını belirtiyor:

Bulletin of the American Meteorological Society‘de yayınlanan yeni bir çalışma, IPCC’nin “2.tip hata”lardansa – yani olan bir şeyin olmadığını iddia etmektense – “1.tip hata”lardan – yani olmayan bir şeyin olduğunu iddia etmekten – kaçınmaya odaklandığını belirtiyor.

Yani iklim değişiminin etkileri gerçekte IPCC’nin betimlediğinden çok daha sert hatta çok daha tuhaf olabilir.

***

Bu makale 2 Kasım 2014’te Grist’te “The 10 things you need to know from the new IPCC report” başlığıyla yayınlandı.

Sera gazı seviyeleri 1984’ten beri görülmemiş bir hızda artıyor. – Matt McGrath

Yeni bulgular, atmosferdeki karbondioksit miktarında görülen bir artışla 2013 yılında sera gazlarının rekor seviyelere ulaştığını gösteriyor.

[Burada ilk yarısının çevirisini yayınladığımız yazı BBC’de Matt McGrath tarafından 9 Eylül 2014’te yayınlandı. İngilizce orijinaline şuradan ulaşabilirsiniz: Greenhouse gas levels rising at fastest rate since 1984 ]

sunset at 11pm in antarctica
Atmosferdeki CO2 yoğunluğu 2013’te hızla arttı.

Atmosferdeki karbondioksit konsantrasyonu 2012-2013 yılları arasında 1984’ten beri görülmemiş bir hızda arttı.

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO – World Meteorological Organization), bunun, küresel bir iklim anlaşmasına olan ihtiyacın altını çizdiğini belirtti.

Ama Birleşik Krallık enerji sekreteri Ed Davey, önceden de öngörüldüğü üzere böyle bir anlaşmanın emisyon kesintileri hakkında yasal bağlayıcılığı olmayacağını söyledi.

WMO’nun Sera Gazı Bülteni, santral bacalarındaki emisyonu ölçmek yerine, hava, toprak ve okyanuslar arasında gerçekleşen karmaşık etkileşimin ardından ne kadar sera gazının atmosferde kaldığını ölçüyor.

Emisyonların yaklaşık yarısı denizler, ağaçlar ve canlılar tarafından tutuluyor.

Bültene göre, küresel ortalama atmosferik karbondioksit miktarı 2013 yılında 396 ppm’ye (parts per million – milyonda parçacık adedi) ulaştı. Bu, önceki seneye kıyasla 3 ppm’lik bir artış demek.

“Sera Gazı Bülteni, atmosferde karbondioksit konsantrasyonunun geçtiğimiz sene, düşmek bir yana, son 30 yıldır görülmemiş bir hızda arttığını ortaya koyuyor.” şeklinde konuştu WMO genel sekreteri Michel Jarraud.

“CO2 ve diğer sera gazı salımlarını keserek bu trendi tersine çevirmeliyiz.” Ve ekledi:

“Zamanımız daralıyor.”

Atmosferik CO2 miktarı sanayi devrimi öncesindeki seviyesinin %142’sine ulaştı. (1750 yılına kıyasla)

Öte yandan küresel ortalama sıcaklıklar CO2 artışıyla aynı düzende yükselmedi ve bu da küresel ısınmanın durduğu konusunda iddialara yol açtı.

“İklim sistemi çizgisel değil, dümdüz gerçekleşmiyor. İlla ki atmosferin sıcaklığında kendini göstermesine gerek yok, ama okyanusların sıcaklık durumunu incelerseniz, ısının okyanuslara gitmekte olduğunu görebilirsiniz,” dedi WMO atmosferik araştırma bölümü başkanı Oksana Tarasova.

‘Daha da endişe verici’

Bülten’de ayrıca 2013’te karbondioksit miktarındaki artışın, artan emisyonların yanında, Dünya biyosferinin karbon tutma kapasitesindeki bir düşüşten de kaynaklandığı öne sürüldü.

WMO’daki bilim insanları bu gelişme karşısında şaşkına döndüler. Biyosferin karbon emme kapasitesinde böyle bir düşüş en son 1998’de, hem El Nino hem de dünya genelinde ciddi biyokütle yanmasıyla yaşanmıştı.

“2013’te biyosfer üzerinde böyle bariz etkiler yok. Bu yüzden durum daha da endişe verici” dedi Oksana Tarasova.

“Bu durumun geçici mi kalıcı mı olduğunu anlayamıyoruz o yüzden biraz endişeliyiz.”

“Biyosferin sınırında olabiliriz, ama şu anda bunu söylemek mümkün değil.”

WMO verileri, 1990-2013 arasında iklimdeki ısınma etkisinin %34 arttığına işaret ediyor, zira karbondioksit, metan ve azot oksit gibi gazlar çok uzun süre atmosferde kalıyorlar.

mauna loa
Havai’de WMO’nun kullandığı Mauna Loa atmosferik istasyonu

Bülten’de ilk defa olarak karbondioksit sebebiyle denizlerin asitlenmesiyle ilgili veriler var.

WMO’ya göre okyanus her gün kişi başına 4kg CO2 tutuyor. Mevcut asitlenme hızının 300 milyon yıldır eşi benzeri görülmemiş olduğunu düşünüyorlar.

Michel Jarraud, atmosfer ve okyanuslardan gelen kanıtların, sorunla ilgili acil ve yoğun politik eylem ihtiyacının altını çizdiğini vurguladı.

“Gezegene bir şans vermek, çocuklarımıza ve torunlarımıza bir gelecek bırakmak üzere sıcaklık artışını 2°C hizasında tutmak için bilgiye de araçlara da sahibiz.”

“Bilmediğimiz bahanesine sığınmak eyleme geçmemek için yeterli olamaz.”

Aşırı hava olayları son on yılda ikiye katlandı.

Sıcak veya nemli havanın bulundukları bölgelerde haftalarca hapis kalması olayları artıyor ve sık sıcak hava dalgalarını ve sel baskınlarını tetikliyor.

[Bu yazı, Guardian’da 11 Ağustos 2014 tarihinde Damian Carrington imzasıyla yayınlanan “Extreme weather becoming more common, study says” başlıklı makalenin çevirisidir. Bu çeviriyi, “Herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine” başlıklı küresel iklim değişimi dosyası kapsamında yayınladık.]

flood in new mexico
Yağmur suları şehir merkezine akarken bir yaya çöp tenekesine tutunuyor. ABD’nin New Mexico eyaletindeki Albuquerque şehri, 1 Ağustos 2014. Şiddetli yağışlar bu ayın başında su baskınlarına ve yolların tıkanmasına yol açtı. Fotoğraf: Roberto E. Rosales/AP

Şu anda ABD’nin batısını kavuran sıcaklar ve 2010’da Pakistan’ı yerle bir eden su baskınları gibi aşırı hava olayları, yeni bir bilimsel araştırmanın gösterdiği üzere, çok daha sıklaşıyor.

Çalışma, “tıkanıklık modeli” adı verilen, sıcak veya nemli havanın bulundukları bölgelerde haftalarca hapis kalmasıyla sıcak hava dalgalarına ve sellere sebep olması olgusunun geçtiğimiz yaz mevsimlerinde iki katından da fazla arttığını gösteriyor. Bu yeni araştırma, ayrıca, iklim değişimi ile İngiltere’de geçen sene su baskınlarının damgasının vurduğu kış arasında bir bağlantı kurabilir.

2000 yılından beri “fevkalade miktarda yaz mevsimi aşırılığı görülmesi ve bunlardan bazılarının topluma büyük çapta zarar vermesi” Almanya’daki iklim bilimcilerin dikkatini çekti. Bunun üzerine orta enlemlerde, yüksek-seviye jet akımı rüzgârlarındaki devasa kıvrımları incelediler. Uydulardan, gemilerden, meteoroloji istasyonlarından ve meteoroloji balonlarından toplanan 35 yıllık rüzgâr verilerini analiz ettiler. Bu kıvrımlar yavaşladığında ortaya çıkan tıkanıklık modellerinin son dönemlerde çok daha sık gerçekleştiğini buldular.

“2000 yılından beri bu gibi olaylarda bir kümelenme gördük. Bu yüksek-enlem dalgalar yarı-durağan hale gelince, yüzeyde daha fazla aşırı hava olayları görülüyor.” diyor Potsdam Institute for Climate Impact Research’ten (Potsdam İklim Etki Araştırmaları Enstitüsü) Dr. Dim Coumou. “Sıcak aşırılıklarında bu özellikle dikkat çekiyor.” Yoğun sıcak hava dalgaları 2010’da Rusya’da 50 bin kişinin ölümüne ve buğday hasadının mahvolmasına, 2003’te ise Batı Avrupa’da 30 bin ölüme yol açtı. Bu iki durumda, tıkanıklık modeli sebebiyle gerçekleşiyor. Hükümetler arası İklim Değişimi Paneli (IPCC – Intergovernmental Panel on Climate Change) 2011 yılında, küre ısındıkça aşırı hava olaylarının sıklaşacağını ve hem sıcak hava dalgalarına hem de şiddetli fırtınalara yol açacağını belirtmişti.

fire in russia
Bir Rusyalı, 4 Ağustos 2010 tarihinde Dolginino köyü yakınlarındaki yangını durdurmaya çalışıyor. Rusya’nın onlarca yıldır görülmemiş sıcak hava dalgası hiç merhamet göstermezken, yetkililer en az 50 cana mal olan bu ulusal felakette yüzlerce itfaiyecinin mücadele ettiğini belirtti. Fotoğraf: Artyom Korotayev/AFP/Getty Images

Proceedings of the National Academies of Science (PNAS) dergisinde yayınlanan makaleye göre, tıkanıklık modellerindeki artışla, Kuzey Kutbu’ndan iklim değişiminin getirdiği fazladan ısıyla yakın bir korelasyon var. Coumou ve çalışma arkadaşları, bu iki olgu arasında nedensellik bağı olduğunu düşünmek için fiziksel sebepler olduğunu, çünkü jet akımlarının kutuplar ve ekvator arasındaki sıcaklık farkı tarafından yönetildiğini savunuyorlar. Kuzey Kutbu alçak enlemlerden daha hızlı ısındığı için sıcaklık farkı azalıyor, bu da jet akımlarına ve onun Rossby dalgaları denen kıvrımlarına daha az enerji sağlıyor.

İngiltere’de Reading Üniversitesi’nden iklim bilimci Prof. Ted Shepherd, her ne kadar çalışmada yer almamışsa da, tıkanıklık modelleri ile aşırı hava olayları arasındaki bağlantının çok iyi biçimde kurulduğunu söyledi. Ayrıca, bu yeni çalışmada gösterilen sıklık artışının, iklim değişiminin (gezegenin sürekli ısınmasının yanında) hava olaylarında ani ve şiddetli değişikliklere yol açabileceğini ifade ettiğini ekledi. “Sirkülasyon değişimlerinin doğrusal olmayan birçok etkisi olabilir. Bir süre boyunca hiçbir şeye yol açmayıp, birden düzen değişikliğine sebep olabilirler.”

Shepherd, Kuzey Kutbu’ndaki ısınmayı tıkanıklık olaylarındaki artışla bağlamanın bu aşamada “biraz spekülatif” olduğunu, çünkü kutuplar ve ekvator arasındaki sıcaklık farkının yazdan ziyade kışın önem kazandığını söyledi. Ancak bunun yanında İngiltere’de art arda gelen fırtınalarla birlikte 250 yılın en yağışlı kış mevsiminin yaşanmasını, tıkanıklık modellerinin aşırı hava olaylarına yol açmasının “çok iyi bir örneği” olduğunı ifade etti. “Jet akımı uzun süre aynı konumda hapsolunca İngiltere üzerinden bir seri fırtına geçti.” dedi.

flood in somerset
Moorland’daki Northmoor Green kentindeki sel baskınında neredeyse tüm yerel halk tahliye edildi. Somerset, İngiltere. 10 Şubat 2014. Fotoğraf: David Levene, The Guardian.

Coumou araştırmasının yaz mevsiminde sıklaşan tıkanıklık modelleriyle Kuzey Kutbu’ndaki ısınma arasında korelasyon gösterdiğini (yani nedensellik göstermediğini) kabul etti. “Nedensellik göstermek için bilgisayar modeli çalışmalarına gerek var, ama mevcut iklim modellerinin bu etkileri yakalayıp yakalayamayacağı da şüpheli.” dedi.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Tim Palmer, 2013 yılında PNAS’ta yayınlanan bir makalesinde, tıkanıklık modellerindeki değişimleri anlamanın, aşırı hava olaylarını ve dolayısıyla da iklim değişiminin topluma en kötü etkilerini anlamak için kilit olabileceğini yazdı. Ancak bunun için iklim modellerinin 1 kilometre ölçeğine kadar inebilmesi gerektiğini söyledi. “Şu anda ulusal iklim enstitülerindeki yüksek-performans bilişim kabiliyeti, bırakın 1 km’yi, 20’km çözünürlükte iklim simülasyonunu sağlayamıyor.” dedi. “Hükümetlerin iklim öngörüsü araştırmalarına en azından Higgs bozonu için harcadıkları parayı ayıracakları günü bekliyorum.”

IPCC: İklim değişimi güvenlik, gıda ve insanlık için bir tehdit – Suzanne Goldenberg

IPCC uyardı: Isınma daha değişken hava modellerine sebep oluyor. Bu hâlihazırda ekin hasadını azaltmakta.

[Not: Bu yazı Hükümetler arası İklim Değişimi Paneli’nin 5. Değerlendirme Raporu’nun ikinci parçası (IPCC AR5 WG2) olan “Etkiler, Uyum ve Kırılganlık” raporunu özetlemek amacıyla 31 Mart 2014’te The Guardian’da yayınlanan “Climate change a threat to security, food and humankind – IPCC report” başlığı ile yayınlanan haberin çevirisidir. “Herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine: Küresel iklim değişimi dosyası” kapsamında bu çeviriyi yapan Pınar’a çok teşekkürler.]

pakistan sel

Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan bir rapor; iklim değişiminin yaşam ve canlılar üzerindeki yıkıcı sonuçları hakkındaki uyarılarıyla, bu tehdidi büsbütün yeni bir seviyeye yükseltti.

Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişimi Paneli’nin (IPCC – Intergovernmental Panel on Climate Change) raporu, iklim değişiminin etkilerinin çoktan başladığı sonucuna vardı: Deniz buzulunu eritiyor ve Kuzey Kutbu’ndaki donmuş toprağı çözüyor, okyanuslardaki mercan kayalıklarını öldürüyor ve sıcak hava dalgalarına, şiddetli yağmurlara, muazzam felaketlere neden oluyor.

Ve en kötüsü daha yolda. Büyük ses getiren raporun söylediğine göre, iklim değişimi küresel gıda stoklarını ve insan güvenliğini tehdit ediyor.

IPCC başkanı Rajendra Pachauri “Bu gezegendeki hiç kimse, iklim değişiminin etkilerinden muaf olmayacak.” dedi.

Rapor BM iklim panelinin şimdiye kadarki en ayıltıcı, bilim insanlarının söylediğine göre de en açık ve net olanı. 300 bilim insanının üç yıllık ortak çalışmasıyla ortaya çıkan rapor 2600 sayfa ve 32 cilde ulaşıyor.

İklim değişiminin etkileri hakkındaki bilimsel literatür son rapordan bu yana ikiye katlandı ve bulgular iklim değişimin (fakirlik ve eşitsizlik gibi mevcut faylarla birlikte) yaşam ve canlılar üzerine nasıl çok daha doğrudan bir tehdit oluşturduğu tartışmasını detaylandırdı.

Bu, raporun diline de yansıyor. Kızıl Haç’ın sayımına göre raporun özet bölümü, “risk” kelimesini, yedi yıl önce 40’tan biraz fazla kullanmasına kıyasla, 230 seferden fazla tekrarladı.

Bu risklerin ön planında insani krizler yaratma ihtimali var. Rapor; 2000’den bu yana gezegen sularında meydana gelen bazı felaketleri listeliyor: Avrupa’da öldürücü sıcak hava dalgaları, Avustralya’da orman yangınlar ve Pakistan’da amansız sel baskınları.

Raporun iki başyazarından biri olan Chris Field, “İklim değişiminin geleceğe dair bir çeşit varsayım olmadığı bir dönemdeyiz artık.” dedi.

Bu aşırı hava olaylarının yoksul, güçsüz ve yaşlı insanlara oransız derecede ağır bir bedeli olacak. Bilim insanları, hükümetlerin bu insanları koruyacak bir sistemleri olmadığını belirtiyorlar. Yazarlardan biri ve aynı zamanda Nairobi Üniversitesi’nde bir coğrafya uzmanı olan Maggie Opondo, “Bu, dünyadaki bazı yoksul toplumlar ve ülkeler için gerçekten de ciddi bir zorluk olacaktır.” şeklinde konuştu.

İklim değişimine ve aşırı hava olaylarına dair tehlike işaretleri nicedir birikiyordu. Ancak bu rapor, iklim değişimini gıda kıtlığına ve çatışmalara net bir çizgiyle bağlayarak çığır açan bir etki yarattı.

Rapor iklim değişiminin küresel gıda teminini zaten azaltmış olduğunu ifade ediyor. Küresel tarımsal üretim (özellikle buğday için) düşmeye başlıyor ve üretimin nüfus artışına ayak uydurup uyduramayacağı şüphesi doğuruyordu.

Pachauri, “Dünyanın kimi bölgelerinde yeşil devrimin yükseliş sonrası bir düzlüğe vardığı artık açık.” dedi.

Gelecek, daha da korkunç görünüyor. Kimi senaryolara göre iklim değişimi mısırda azalmanın yanı sıra küresel buğday üretiminde de keskin düşüşlerin öncüsü olabilir.

Raporun yazarlarından biri olan, Princeton Üniversitesi profesörü Michael Oppenheimer’ın dediğine göre, “İklim değişimi, bir fren gibi davranıyor. Artan talebi karşılamak için verime ihtiyacımız var; ancak iklim değişimi tam da bu verimi yavaşlatıyor.”

Diğer gıda kaynakları da tehdit altında. Rapora göre tropikal bölgelerin kimi yerlerinde balık avında %40 ile %60 arası bir düşüş bekleniyor.

Rapor, iklim değişimini gıda fiyatlarındaki artış ve siyasi istikrarsızlık ile de ilişkilendiriyor. Asya ve Afrika’da 2008’deki gıda fiyat şoklarını takip eden ayaklanmalar buna bir örnek.

desterrados

Standford Üniversitesi’nin gıda güvenliği merkezinde modeller tasarlamış olan David Lobell, “Dünyanın çoğu yerinde etkiler zaten gün gibi ortada. Bu, [yalnızca] gelecekte başımıza gelecek bir şey değil.” şeklinde konuştu. “Isınmanın buğday üzerinde olumsuz bir etkisi olduğunu ve mısır için de çok benzer bir durumun söz konusu olduğunu neredeyse her yerde görebilirsiniz. Bunlar henüz muazzam etkiler değil ama eğilimlerin önemli sayılması gerekecek kadar büyük olduğunu açıkça gösteriyorlar.”

Rapor daha uzun büyüme mevsiminin çiftçilik için daha iyi olduğu birkaç istisnai arazinin var olduğunu teslim ediyor, ama konu iklim değişimiyse gıda üretimi açısından avantajlar da olabileceği fikrini kesinlikle ciddiye almıyor.

Genel olarak rapor “İklim değişiminin tarımsal ürünler üzerine olumsuz etkileri, olumlu etkilerinden daha yaygın olmuştur.” diyor. Bilim insanları ve kampanyacılar sonuca raporun belirleyici özelliği olarak dikkat çektiler.

Rapor yine ilk kez, iklim değişiminin yoksulluk ve ekonomik şoklarla birlikte savaşa yol açabileceği ve insanları evlerini terk etmek zorunda bırakabileceği konusunda uyarıyor.

Bilim insanları, riskler listesinin, hükümetleri ve halkı sera gazı emisyonlarını kesmenin geçmişte kaldığına, iklim değişimine karşı bir parça koruma sağlamayı öneren deniz surları gibi savunma sistemlerini tasarlamaya ikna edeceğini umduklarını söylediler.

Pachauri “Bundan çıkaracağımız tek mesaj şu: Dünya uyum sağlamalı ve sonuçları hafifletmelidir.” dedi.

ABD biyodizel ithalatı 2013’te sekiz kat arttı.

Not: Bu makale The Daily Fusion‘da 6 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanan “EIA: U.S. Biodiesel Imports Increase Eightfold in 2013” başlıklı makalenin çevirisidir. Bu çeviriyi bu ayki “Gıdayı kontrol eden tüm yaşamı kontrol eder.” temamız kapsamında yayınlıyoruz. Gıda tekelleri ile enerji tekelleri arasındaki ahengi biyoyakıtlardan daha iyi gösterecek bir örnek zor bulunur:

Bir yandan küresel açlık bahanesiyle GDO’ları dayat, bir yandan da iklim değişimi tartışmalarını biyoyakıtlarla geçiştir. Sonra tarım arazilerini GDO’lu ürünlerden biyoyakıt üretmeye ayır. Yani insanların, hayvanların ve tüm canlıların beslendiği ekosistemleri yok edip obez otomobiller için yakıt üret. Böylece hem küresel açlık, hem de karbon salımları devam etsin. Sonra yine küresel açlığı bahane göstererek GDO’yu dayat. (Başa dön, tekrar başla.)

eia-usa-biodiesel-imports
ABD’nin 2012-2013’te aylık biyoyakıt ve yenilenebilir yakıt ithalatları (Kaynak: U.S. Energy Information Administration – ABD Enerji Bilgi İdaresi)

Amerika Birleşik Devletleri, biyokütle tabanlı iki çeşit dizel yakıt ithal ediyor – biyodizel ve yenilenebilir yakıt. Geçen sene ABD’de bu iki biyokütle tabanlı dizel yakıtın ithalat toplamı yaklaşık 2 milyar litreye ulaştı. 2012’deki ithalat 230 milyon litreydi.

İki temel faktör bu ithalat artışına sebep oldu: yenilenebilir yakıt hedeflerini yakalamak için ülke içinde biyodizel talebinde büyüme ve diğer ülkelerdeki biyodizele erişiminin artması. Bunun sonucunda, 2012’de biyokütle tabanlı dizel ihracatçısı olan ABD, 2013 yılında açık arayla biyokütle ithalatçısı haline geldi.

ABD içinde biyokütle tabanlı dizele talepte büyüme. ABD’de biyokütle tabanlı dizel talebindeki bu dirilmenin en güçlü etmeni, Yenilenebilir Yakıt Standardı (Renewable Fuel Standard – RFS) hedeflerindeki artıştı. Hem biyodizel hem de yenilenebilir dizel, biyokütle tabanlı dizel ve gelişmiş biyoyakıt hedeflerinde geçtikleri gibi, genel RFS hedefine de dahil ediliyorlar. Toplam RFS hedefi 2012’de 57.5 milyar litre iken 2013’te 62.6 milyar litreye çıktı. Biyokütle tabanlı dizel hedefleri de 3.8 milyar litreden 4.84 milyar litreye çıkarken, gelişmiş biyoyakıt hedefleri de 7.6 milyar litreden 10.4 milyar litreye çıktı. Biyoyakıt tabanlı yakıtlar, etanole kıyasla daha fazla enerji içeriyorlar ve böylece birim başına daha çok Yenilenebilir Kimlik Numarası (Renewable Identification Number – RIN) kredisi üretiyorlar. Ayrıca, yenilenebilir dizel, petrol dizeliyle aynı ASTM ( American Society for Testing and Materials) standartlarına tabi olduğu için biyodizele konan harmanlama sınırlamalarına da dahil edilmiyor.

Biyokütle tabanlı dizel yakıtlar ayrıca Kaliforniya’nın LCFS (California Low Carbon Fuel Standard) standartlarını da sağlıyorlar.

ABD’de artan biyodizel üretimi, biyodizel tüketim artışına ancak kısmi olarak yetişebildi. 2012 yılına kıyasla %35’lik bir artışla 5 milyar litreye ulaştı ve Aralık ayında da 500 milyon litreyle rekor kırdı. Vergi kredisinin düşürülmesi, soya fasulyesi yem stokları sınırlamaları ve kısıtlı yenilenebilir biyodizel üretim kapasitesi hesaba katıldığında, ABD’nin biyokütle tabanlı dizel yakıt ithalatı uzun süre boyunca LCFS ve RFS hedeflerini sağlamakta önemli bir rol oynayacağa benziyor.

Diğer ülkelerdeki biyodizele erişimin artması. Geçen yıl ithalattaki artış başlıca Arjantin’den yapılan ithalattan kaynaklandı, özellikle de yılın son dört ayından. Bunun muhtemel sebebi, Avrupa Birliği’nin 2013 sonlarına doğru Arjantin biyodizel üreticilerine uygulattığı damping önleyici vergilerdi. Avrupa Birliği bundan önce Arjantin’in biyodizel ihracatının ana istikametiydi. ABD’ye ithalatın geri kalan kısmı Endonezya ve çeşitli Avrupa ülkelerinden geliyor ve Doğu Kıyısı ve Körfez Kıyısı’ndan ülkeye giriyordu. ABD yenilenebilir dizel ithalatı 2012’nin sekiz katına çıkarak 2013 yılında 800 milyon litreye ulaştı. Yenilenebilir biyodizel ithalatının %77’si Singapur’dan geldi ve (muhtemelen Kaliforniya’nın LCFS’sine uyduğu için) Batı Kıyısı üzerinden ülkeye girdi.

BP, ABD’deki rüzgar enerjisi işletmelerinin tamamını satıyor.

 

BP, ABD’deki rüzgar enerjisi işletmelerinin tamamını satıyor; büyüme için petrol ve doğalgaza odaklanacak.

 

Bu haberin orijinali “BP Selling Its Entire U.S. Wind Power Business; Will Focus on Oil and Gas for Future Growth” 3 Nisan 2013’te CNS News’da Matt Cover imzasıyla yayınlandı. Biz aynı başlıklı haberin Climate Connections‘da yayınlanan metnini, Global Justice Ecology Project ekibinin giriş notuyla birlikte çevirdik.

 

Not: BP’nin mega-rüzgar tarlalarına yatırım yapmasının herhangi bir şeye çözüm olacağını falan düşündüğümüzden değil ya… petrol ve doğalgaza yeniden yatırım yaparak “sürdürülebilir kalkınma”yı hedeflemek? İşte kusursuz paradoks diye buna denir.

Global Justice Ecology Project ekibi

 

 

BP Amerikan rüzgar enerjisi işletmelerinin tamamını “şirketi sürdürülebilir kalkınma yönünde konumlandırmak” amacıyla satacak ve çekirdek işletmelerini petrol ve doğalgaz üretimine döndürecek.

Forbes’a göre BP petrol ve doğalgaz şirketleri içinde dünyanın en büyük 6. şirketi ve günde 4.1 milyon varil petrol üretiyor.

BP, CNSNews.com’a epostayla iletilen bir açıklamasında “BP olarak, daha fazla petrol ve doğalgaz odaklı bir şirket olma ve şirketimizi yeniden sürdürülebilir kalkınma yönünde konumlandırma çabalarımızın bir parçası olarak, ABD’deki rüzgar enerjisi işletmelerimizi satışa çıkarmayı kararlaştırdık.” dedi.

BP dokuz eyalette 16 rüzgar tarlası işletiyor ve yaklaşık 2600 MW enerji üretiyor. Ayrıca henüz gelişmemiş ancak ileride fazladan 2000 MW üretebilecek projelerini de satıyor.

BP, ABD’deki rüzgar enerjisi çalışmalarının tümünü satmanın şirketi daha karlı hale getireceğini belirtti.

Bu çaba, BP için, küresel portfolyomuz için dikkatli ve aktif işletmenin yeni bir örneğini temsil ediyor ve hissedarlarımıza daha fazla değer yaratma vaadimizle tutarlılık gösteriyor.”

Bir BP bilgi formuna göre BP işletmeleri, toplamda, Houston ve Teksas için yetecek miktarda enerji üreten 1500 rüzgar türbinini içeriyor ve şirket için 4 milyar dolarlık bir yatırıma tekabül ediyor. (Bkz. BP US Wind.pdf)

BP, yenilenebilir enerji pazarından çıkmadığını söyledi ve Brezilya ve İngiltere’deki etanol tesisleriyle ABD’deki biyoyakıt araştırmalarının altını çizdi.

Eposta açıklamasında, “BP hem yenilenebilir hem konvansiyonel enerji üretiminde uygulamaları olan verimli enerji teknolojileri geliştiren en son teknolojiye sahip şirketlere yatırım yapmayı sürdürüyor.” dendi.

BP ABD’de 21.000, dünya genelinde 85.700 kişiyi istihdam ediyor. Şirketin basın ofisine göre BP, ticari faaliyetleriyle, ABD içinde yaklaşık 250.000 işi destekliyor.

 

Ege M. Diren

Köylülerin topraklarını geri almasına yardımcı olan avukat Honduras’ta öldürüldü

Bu yazı Latin American Herald Tribune gazetesinin “Lawyer who helped peasants recoverlands murdered in Honduras” başlıklı haberinden çevrilmiştir.

 

Colon’da topraklarını geri alma girişiminde bulunan köylülerin avukatlığını yapan Honduras’lı avukat Antonio Trejo’nun, Tegucigalpa’da kimliği belirsiz kişilerce öldürüldüğü duyuruldu.

Trejo, köylülerin topraklarını geri almalarına yardımcı olan MARCA (Movimiento Autentico Reivindicador Campesino del Aguan) Aguan Köylülerinin Özgün Arazi Mücadeleleri Hareketihukuki danışmanıydı. Honduras’taki Gözaltında Kaybedilenlerin Yakınları Komitesi (Committee of Relatives of Disappeared Detainees-Cofadeh) Trejo’nun geçtiğimiz Cumartesi Toncontin Uluslararası Havaalanı yakınlarında vurularak öldürüldüğünü duyurdu.

Haberin yerel medyada çıkan versiyonlarına göre Trejo, Cumartesi günü havaalanı yakınlarında katıldığı bir nikah töreninde telefonuna gelen bir aramayı cevaplamak için dışarı çıktığı sırada, kendisini bekleyen tetikçiler tarafından vuruldu. Escuela Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Trejo kurtarılamadı.

Trejo, bir kısmı MARCA üyesi olan köylülerin topraklarını geri almak için gerçekleştirdiği başkentteki bir protesto gösterisinin ardından Ağustos ayında mahkeme önüne çıkarılmıştı. Polisler gösteriye müdahalede bulunmuş, pek çok gösterici çıkan arbedede yaralanmıştı.

Yıllarca köylülerin topraklarının geri verilmesi için mücadelede bulunan Trejo, geçtiğimiz Haziran ayında, köylülerin topraklarını 18 yıldır ellerinde bulunduran arazi sahipleri Miguel Facusse ve Rene Morales karşısında zafer kazanmıştı.

18 Temmuz’da Cofadeh merkezinde bir konuşma veren Trejo, arazi sahiplerinin nüfuzlarını kullanarak temyiz mahkemelerini köylülerin lehine verilen karardan döndürmeye çalıştıklarını belirtmişti.

Honduras’ın en verimli alanlarından biri olan Bajo Aguan’da köylüler hükümetten toprak istiyorlar. Bölge sık sık, yerel arazi sahiplerinin güvenlik güçleri ve tarım işçileri arasındaki çatışmalara sahne oluyor. Geçtiğimiz üç yılda 60’tan fazla kişi bu çatışmalarda öldürüldü.

Hükümetin arazi sahipleriyle, bir bölümüne Afrika palmiyesi ekilmek ve bu palmiyelerden elde edilen yağ köylülere geri dönmek üzere 4000 hektarlık toprağı almak için anlaşma imzaladı. Ancak buna rağmen bölgedeki şiddet durulmadı.

Honduras yetkilileri, bölgedeki çatışmaların kendilerini köylü olarak tanıtan silahlı suç çeteleri tarafından provoke edildiğini belirtiyor.

if

‘Eşi benzeri görülmemiş’, ‘Hayret verici’, ‘Golyat’: Bilim İnsanları Kuzey Buz Denizi’ndeki Buz Erimelerini Tasvir Ediyorlar.

Bu haber, Common Dreams ekibi tarafından 7 Eylül 2012’de yayınlanan “‘Unprecendented,’ ‘Amazing,’ ‘Goliath’: Scientists Describe Arctic Sea Ice Melt” başlıklı makalenin çevirisidir.

 

Kuzey Buz Denizi’ndeki buz seviyeleri 26 Ağustos’ta kırılan rekor seviyenin de altına inmeye devam ediyor.

 

Kuzey Buz Denizi’ndeki buz erimelerinden dudağı uçuklayan bilim insanları, seviyedeki rekor düşüşleri “hayret verici”, “bir Golyat”1ve “eşi benzeri görülmemiş” olarak tasvir etti. 26 Ağustos’ta bir düşük seviye rekoru kaydedildikten sonra buz seviyesi düşmeye devam etti ve Ulusal Kar ve Buz Verileri Merkezi erime mevsiminin bir hafta daha süreceğini bildiriyor.

Bilim insanları, kuzey kutbu buzlarındaki erime hızının sersemletici olduğunu söylüyorlar. Norveç Kutup Enstitüsü uluslararası müdürü Dr. Kim Holmen BBC’ye “20 yıl, hatta 10 yıl önce bile hayal edebileceğimizden dahi daha büyük bir değişim bu.” şeklinde konuştu. “Dudağımız uçukladı. Sistemle ilgili anlayışımızı gözden geçirmeliyiz, bilimimizi gözden geçirmeliyiz ve çevremizdeki doğa ile ilgili hislerimizi gözden geçirmeliyiz.”

New York Şehir Üniversitesi’nin Kriyosferik (Buzul Küre ile ilgili) Süreçler Laboratuvarı müdürü jeofizikçi Marco Tedesco da, Wall Street Journal‘a verdiği demeçte “Bu yılın erime mevsimi bir Golyat’tır. Hızla buz kaybediyoruz.” dedi.

Bu bilim insanları hiç umulmadık şeyler söylemiyor.

Yeraltında Hava’nın kurucularından Dr. Jeff Masters’ın yazdığına göre, “Kuzey Buz Denizi’ndeki buzları takip eden başlıca bilimsel kuruluşların hepsi en düşük buz yüzeyi, kapsamı ve hacmi için yeni rekorlar kırıldığında anlaşıyor. Bu kurumlar arasında Washington Üniversitesi Kutupsal Bilim Merkezi(en düşük buz hacmi rekoru), Norveç’ten Nansen Çevresel ve Uzaktan Algılama Merkezive Illinois Üniversitesi The Cryosphere Todayde var.”

Ulusal Kar ve Buz Verileri Merkezi‘nin 1979’dan beri gerçekleşen erimeyi resimlediği aşağıdaki grafik, buzla kaplı alanda her onyılda %10,2 azalma gösteriyor.

 

Masters ayrıca Kuzey Kutbu’ndaki erime rekorunun daha da geriye gidebileceğini ekliyor. Masters, “Yüzey buzlarının kapsamıyla ilgili uydu kayıtları 1979’dan başlıyor, gerçi Kinnard ve diğerlerinin yaptığı bir çalışma Kuzey Kutbu’nda böyle bir erimenin en azından 1450 yıldır görülmediğini gösteriyor.” yazıyor.

Norveç Kutup Enstitüsü’nde Kuzey Kutbu araştırmasına dahil olan bir başka araştırmacı, Dr. Edmond Hansen, erimenin tarihi seviyelerde olduğunu teyid ediyor ve BBC’ye bunun “hayret verici” olduğunu söylüyor:

Bir bilim insanı olarak, bunun eşinin benzerinin hemen hemen 1500 yıldır görülmediğini biliyorum. Hakikaten hayret verici… Bu, sistemde muazzam etkileyici bir değişim.”

Hansen “Bu kısa ömürlü bir hadiseden ibaret değil. Bu, süregelen bir durum. Sürekli daha çok buz kaybediliyor ve süreç ivmeleniyor. Sadece grafiklere ve gözlemlere bakın, neler olduğunu kendi gözlerinizle görebilirsiniz.” dedi.

Masters buz erimesinin iklim üzerinde ciddi etkisi olacağının altını çiziyor, çünkü beyaz kar ve buz güneş ışığını yansıtırken okyanuslar soğuruyor. Buz eridikçe ve daha çok denizimiz oldukça, kendimize “daha çok ve daha hızlı küresel ısınma için bir reçete” yarattığımızı yazıyor Masters.

Ağustos 2012'de Kuzey Kutbu'nda buzla kaplı alan 4.72 milyon kilometrekareydi. İşaretli alan aynı ay için 1979-2000 yılları arasındaki orta değeri gösteriyor. Coğrafi Kuzey Kutbu siyah çarpı işaretiyle gösteriliyor. (Referans: Ulusal Kar ve Buz Verileri Merkezi)
Ağustos 2012’de Kuzey Kutbu’nda buzla kaplı alan 4.72 milyon kilometrekareydi. İşaretli alan aynı ay için 1979-2000 yılları arasındaki orta değeri gösteriyor. Coğrafi Kuzey Kutbu siyah çarpı işaretiyle gösteriliyor. (Referans: Ulusal Kar ve Buz Verileri Merkezi)
1Türkçe’de Câlût da denilen mitolojik savaşçı devle ilgili Wikipedia makalesi için tıklayın.
Ege M. Diren

Mini buzul çağı safsatası, “Sıcaklıklar Yükselirken İnkarcılar Alçalmaya Devam Ediyor”

Bu yazı, büyük ölçüde, Phil Plait’in Discover Magazine‘deki Bad Astronomy blogunda yayınlanan “While Temperatures Rise, DenialistsReach Lower” başlıklı makalesine dayanmaktadır. Plait’in makalesini kendi yorumumuzdan yıldız işaretleriyle ayırdık.




İstanbul geçtiğimiz hafta son 33 yılın en soğuk günlerini yaşadı; hayat felç oldu, uçak ve vapur seferleri iptal edildi, karayollarında trafik kazaları gerçekleşti. Buraya kadar, belediyecilik ve kriz yönetimi konusundaki zaafiyetler dışında ilginç bir şey yok – hatta onlar bile pek ilginç gelmiyor Van depremi skandalından sonra. Yıllardır ciddi bir kar fırtınası yaşamamış bir şehrin üç gün süren bir fırtınayla karşılaşması, (eğer normal karşılanmayacaksa – ki doğrusu budur) aşırı hava olaylarında bir artış olarak yorumlanırdı.

Oysa Hürriyet gazetesi, 31 Ocak günü internet sitesinde “Mini buzul çağı geliyor” başlıklı bir haber yayınladı ve ardından bunu manşetten yayınladı. Sansasyon haberciliğinde rekordan rekora koşan gazete, “bir grup İngiliz bilim insanına göre” küresel ısınmanın bittiğini ilan etti. Tahmin edilebileceği üzere yazı, bir paragraf dağınık bilgiyi takip eden 10 paragraflık “Tedbirsiz sürücüler zor anlar yaşadı”, “İstanbul’dan kar manzaraları” vb yerel hava durumu haberinden oluşuyor.

Düşünün ki bir gün gazete alıyorsunuz ve manşette “Yer çekimi yokmuş!” diye bir haberle karşılaşıyorsunuz. Bu yaklaşımın tirajları nasıl etkileyeceğini bilemiyoruz, ama okuyucuyu aptal yerine koymak diye de bir şey var.

Yeterince dikkatli bakarsanız ve uslu birer çocuk olursanız, yazının referans verdiği kaynağın Daily Mail’de David Rose imzasıyla yayınlanan “Küresel ısınmayı unutun – asıl dert 25 Döngüsü (ve eğer NASA bilim insanları haklıysa Thames nehri yeniden donacak).” başlıklı (İngilizce) haber olduğunu keşfedebilirsiniz. Hürriyet’ten konunun ana kaynağını araştırmasını, karşıt görüşleri incelemesini vb. bekleyecek kadar naif değiliz; ancak başka bir gazeteyi hızlı okuma teknikleriyle okuyup manşetten haber vermek de biraz sınırları zorluyor.

İlkeli ve nitelikli habercilik yapma iddiasındaki gazeteciler tutuklanır veya işten atılırlarsa, kamunun doğru habere ulaşma hakkı da böylece gasp edilmiş oluyor. Konuyla ilgili yayınlanan üç aklıselim yazıya ilave olarak Phil Plait’in Daily Mail makalesine yanıtını çevirmeye karar verdik:


***

“25 Döngüsü” ile güneş faaliyetlerinin döngüsüne referans veriliyor – bu konuya birazdan döneceğim. Ama öncelikle, Mail makalesinin göze batacak derecede berbat kısmı, Birleşik Krallık’ın Ulusal Hava Durumu Hizmeti kurumu Meteoroloji Ofisi’nin yayınladığı yeni sonuçlara bakış açısı. Mail makalesinin alt başlığı “Met Ofisi, son 15 yılda ısınma olmadığını gösteren yeni sonuçlar yayınladı” şeklinde. Tuhaf, çünkü Met’in basın açıklamasının ilk iki paragrafı şöyle:

Met Ofisi küresel sıcaklık öngörülerine göre; 2012 yılının, uzun vadeli (1961-1990) küresel ortalama olan 14.0 °C’den 0.48 °C daha sıcak olması bekleniyor. Kuvvetli muhtemel aralık olarak 0.34 °C ile 0.62 °C arası öngörülüyor.

Bu aralığın ortası, 1850 yılından beri tutulan kayıtlarda 2012 yılını en sıcak 10 yıl arasına sokacaktır.

[Vurgu bana ait, ama bariz sebeplerle yaptım.]

Eğer bunu “ısınma olmadığını gösteren yeni sonuçlar”la bağdaştırabilirseniz bravo: Siz de Mail’e muhabir olabilirsiniz!

Makale o kadar hatalı ki, Met ofisleri ayrı bir basın açıklaması daha yayınlayıp net bir şekilde Mail makalesinin “bol miktarda hata içerdiğini”, “yanlış yönlendirici” olduğunu ve yazarın “verdiğimiz yanıtları bütünüyle içermemeyi” seçtiğini ifade ettiler.

Daha bitmedi. Rose’un Mail makalesinin büyük kısmı Güneş’in iklim üzerine etkilerinden bahsediyor. Oysa, iklimle ilişkisinin çok çok az olduğu defalarca gösterilen güneş faaliyetlerinin iklim değişiminin ana kaynağı olmanın mahallesine dahi uğramadıkları kesin.

Mail makalesindeki argüman, Güneş’in ileriki zirvenin ardından sakin bir devreye gireceğini ve böylece Dünya’yı soğutacağını işaret edebilecek bir araştırmaya dayanıyor. Öncelikle, o araştırmanın doğruluğu son derece belirsiz, ve aslında en azından bir saygın güneş fizikçisi bulgularla karşıt görüşte (ve bence de haklı; çalışma bayağı ilginç ama henüz çok çok ham). İkinci olarak, araştırma doğru bile olsa, Mail makalesinin iddia ettiği gibi buzul çağına sebep olacağını düşünmek için hiçbir sebep yok; böyle bir şey birçok faktörün aynı anda gerçekleşmesine bağlıdır. Dahası, Küçük Buzul Çağı (17. ve 18. yüzyıllar arasındaki soğuk dönem) küresel bir etki değildi; sadece Avrupa’yı etkiledi. Ve birçok volkanik faaliyetin de etkisi vardı.

Peki Rose, Güneş’in bizi serinleteceği fikrine nereden kapılıyor? Met Ofis’in başka bir yayınından. Evet bildiniz: O yayının da ilk paragrafı Rose’un iddiasının tam tersini söylüyor:

Yeni araştırmalarda, güneş çıktılarının önümüzdeki 90 yıl içerisinde azalmasının kuvvetle muhtemel olduğu; ancak bunun, küresel sıcaklıklarda sera gazları sebebiyle gerçekleşmesi beklenen artışı ciddi anlamda geciktirmeyeceği bulundu.



İnanılmaz, değil mi?

Neyse ki süvariler yetişti; gerçek dünyaya dayalı yayıncılık yapanlar hemen devreye girdiler:
Anti climate change extremism in Utah
Greg Laden

Bilimde bir konuda %100 emin olmak pek mümkün değildir, ama inkarcıların bu yazının yorum kısmında yine bağrışıp çağrışacaklarından şüphem yok. Ne zaman bu konuda yazsam böyle oluyor, ve neredeyse her zaman, çoktan çürütülmüş argümanlar kullanıyorlar. Ancak bu saldırılar küstahlaştıkça, bizlerin de daha tetikte olmamız gerekiyor.


Ege M. Diren

Bolivya, doğaya insanlarla eşit haklar tanıyacak tarihi “Toprak Ana Yasası”nı çıkartmaya hazırlanıyor.

* Bu haber, PV Pulse‘ta 18 Nisan 2011 tarihinde Keph Senett imzasıyla yayımlanan “Bolivia Set to Pass Historic ‘Law of Mother Earth’ Which Will Grant Nature Equal Rights to Humans” haberinden; konunun Türkçe yayınlarda hak ettiği ilgiyi görememiş olduğu düşüncesiyle çevrilmiştir.

 

Bolivya, politikacıların ve taban örgütlenmelerinin işbirliğiyle, doğayla insana eşit haklar ve korumalar tanıyacak tarihi bir “Toprak Ana Yasası” çıkartmaya koyuluyor. La Ley de Derechos de la Madre Tierra adındaki mevzuat, doğa korumacı yaklaşımlarda ve eylemlerde radikal bir değişimi, sanayi üzerinde yeni kontrol tedbirlerini ve çevresel yıkımın azaltılmasını amaçlıyor.

Yasa, doğal kaynakları bereket olarak yeniden tanımlarken, doğaya insanla aynı hakları tevcih ediyor; ki bunların içinde yaşama ve varolma hakkı, yaşamsal döngülerini ve süreçlerini insan tahrifatından özgürce sürdürme hakkı, saf su ve temiz hava hakkı, denge hakkı, kirletilmeme hakkı ve hücresel yapıların modifiye edilmemesi ve genetik olarak değiştirilmemesi hakkı var. Belki de en tartışmalı nokta, doğaya “ekosistemlerin dengesini ve bölge halkını etkileyen mega altyapı ve kalkınma projeleriyle bozulmama” hakkı tanınması.

2005’in sonlarına doğru, Bolivya ilk yerli başkanı olan Evo Morales’i seçti. Morales lafını esirgemeyen, hem ülkesi içinde hem de Birleşmiş Milletler’de esaslı değişiklikler için mücadele veren bir çevre koruma şampiyonu. Güney Amerika’nın en fakir ülkelerinden biri olan Bolivya, uzun süreler, yıkıcı endüstriyel faaliyetlerin ve iklim değişiminin sonuçlarına katlanmak zorunda kaldı; ancak Morales’in ve onun hükümet üyelerinin özverili çabalarına rağmen, kaygıları BM’de büyük ölçüde görmezden gelindi.

Daha geçen yıl, 2010’da, Bolivya Dışişleri Bakanı David Choquehuanca, “Kopenhag Uzlaşması’nda kalkınmış ülkelerin yaptığı sera gazı azaltım taahhütlerinin yetersizliği hakkındaki” üzüntülerini dile getirmişti. Beyanatında, bazı uzmanların “sanayileşme öncesi seviyelerin dört dereceye kadar üstünde” sıcaklık artışı öngördükleri iddiasına işaret etmişti. “Durum ciddi”, demişti Choquehuanca. “Sanayileşme öncesi seviyelerin bir dereceden ötesindeki bir sıcaklık artışı, Ant dağlarındaki tüm buzullarımızın yok olması ve muhtelif ada ve kıyı bölgelerimizin sular altında kalmasına sebep olacaktır.”

2009’da, meclisin 22 Nisan’ı “Uluslararası Toprak Ana Günü” ilan etmesinin hemen ardından, Morales bir basın açıklaması yaparak, “İnsan soyunu güvence altına almak istiyorsak, gezegeni güvence altına almamız gerekiyor. Birleşmiş Milletler’in bir sonraki başlıca görevi budur.” dedi. Bolivya anayasasında aynı sene yapılan bir değişiklik, tüm hukuk sisteminde bir dönüşüme yol açtı – bu yeni yasayı da ortaya çıkaran bir dönüşüme.

Toprak Ana Yasası, yerli inanışındaki, insanın diğer tüm varlıklarla eşit olması gibi birçok öğretide temelini buluyor. “Atalarımız bize bitkiler ve hayvanlarla beraber bir büyük aileye mensup olduğumuzu öğrettiler. Gezegendeki her şeyin büyük bir ailenin parçası olduğuna inanıyoruz.” dedi Choquehuanca. “Biz yerli halklar olarak, kendi değerlerimizle; enerji, iklim, gıda ve finans krizlerine çare bulunmasına katkı koyabiliriz.” Mevzuat, hükümete ülkedeki sanayiyi izlemek ve denetlemek için yeni hukuki yetkiler tanıyacak.

Yasanın hazırlanmasında rol alan 3,5 milyon üyeli Confederación Sindical Única de Trabajadores Campesinos de Bolivia’nın önderi Undarico Pinto, “Mevcut yasalar yeterince güçlü değil” dedi. “Yeni yasa, sanayiyi şeffaflaştıracak. Halkın sanayiyi ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde denetlemesine imkan sağlayacak.”

Boilvya, bir Toprak Ana Bakanlığı kuracak; ama bunun ötesinde, mevzuatın yürürlüğe konmasıyla ilgili birçok pürüz var. Şu son derece açık ki Bolivya, bu çevresel mecburiyetlerle ülkenin GSYİH’sine katkı koyan – madencilik gibi – sanayiler arasında bir denge kurmak zorunda kalacak.

Bolivya’nın uygulamadaki başarıları ve başarısızlıkları, tüm dünya ülkelerindeki politika için öğretici olacaktır. “Uygulamanın tüm dünyada müthiş bir yankı bulacağını” dile getiren Kanadalı aktivist Maude Barlow. “Bu yankı, topraklarını ve halklarını sömürüden korumaya çalışan diğer güney ülkelerinde başlayacaktır; ama ben mesela Alberta’da katranlı kuma karşı mücadele eden toplulukların da sürece sıkıca sarılacağını düşünüyorum.” dedi.

Anayasasında benzer hedefleri yücelten Ekvador da Bolivya’nın girişimine çoktan destek vermiş ülkeler arasında. Diğer destekçiler arasında Nikaragua, Venezuela, Saint Vincent ve Grenadinler ile Antigua ve Barbuda var.

Morales’in partisi Sosyalizme Doğru Hareket’in iki mecliste de çoğunluğu elinde tutması sebebiyle, yasaya ulusal düzeyde bir muhalefet beklenmiyor. 20 Nisan’da, yani bu seneki “Uluslararası Toprak Ana Günü”nden sadece iki gün önce, Morales BM’ye bir taslak anlaşma sunarak uluslararası toplumda müzakereler için başlama vuruşunu yapacak.


Çevirenin notu: Bu yazının orijinalinin yayınlanmasının ardından, 20 Nisan 2011’de, Evo Morales Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde bir açıklama yaparak doğaya insanlarla eşit haklar verilmesini savundu; öneri, birçok ülke temsilcisi ve birçok kanaat önderi tarafından coşkuyla karşılandı. Haziran 2011’de Almanya’nın Bonn kentinde yapılan Birleşmiş Milletler İklim Değişimi Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) toplantısında, Bolivya büyükelçisi Pablo Solon’un ısrarlı çabalarına rağmen üye ülkeler Bolivya’nın iklim değişimine karşı önerdiği güzergahı kabul etmeye yanaşmadılar. Solon, toplantı sonunda yaptığı basın açıklamasında, “Burada geçirdiğimiz iki hafta boyunca, bilim dünyasından ziyade iş dünyasının kaale alındığını gözlemledik. Salımlarda kesinti yapılmasıyla ilgili hiçbir hamle yapılmazken, sürekli yeni pazar mekanizmalarının yaygınlaştırılmasıyla ilgili öneriler dinledik.” dedi.



Ege M. Diren