İklim mücadelesi Paris’i beklemez: Vive la resistance – Bill McKibben (2.kısım)

Makalenin ilk kısmına şuradan ulaşabilirsiniz.

Her boru hattıyla ayrı ayrı savaştıkça, şirketler nihayetinde galip gelecekler.

İşte bu yüzden iklim hareketi alışıldık savunma pozisyonunu terk etti ve saldırgan oynamaya başladı: endüstrinin bekasını sağlayan sermayenin boru hattını dondurmaya çalışarak. Kurumları fosil yakıt hisselerini satmaya zorlayan kampanya – ki Oxford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre şimdiye kadarki en hızlı büyüyen yatırım çekme kampanyası – kayda değer zaferler işledi hanesine. Stanford’dan Sydney’e üniversiteler hisselerini elden çıkarmaya başladılar. Endüstri en başta umursamaz göründü – lobicileri patronluk taslayan bir gülümsemeyle, “başkaları alır hisseleri” dediler. Şapşal çocuklar.

Ama yatırımı geri çekme hareketi hiç BP’yi kısa sürede iflas ettirebileceğini düşünmemişti. Bunu yerine: düşünsel, ahlaki ve politik iflas. Kampanyacıların anlatacak bir öyküsü vardı, ilk kez Londra’daki Karbon Takip İnisiyatifi’nin derlediği zorlu yeni matematiğe dayanan bir öykü. Sermaye Piyasaları Denetleme Kurulu belgelerine, yıllık raporlara ve diğer resmi verilere dayanan rakamlar gösteriyordu ki, fosil yakıt endüstrisinin ispat edilmiş rezervlerinde, bilim insanlarına göre sıcaklık artışını 2C’nin altında tutma umudumuz olması için yakabileceğimizden dört kat daha fazla karbon vardı. (Daha 1C’nin bile Kuzey Kutbu’nu erittiğini düşünürsek, 2C olsa olsa aptallar için bir hedef olabilir – gerçi bu noktada bizi Homo sapiens olarak nitelemekle eşdeğerde mantıklı görünüyor.) Bu sayıları bildikten sonra Shell hakkında görüşünüz kökten değişiyordu. Fosil yakıt şirketleri (ve fosil yakıt şirketi gibi çalışan ülkeler – Kuveyt gibi) bir grup serseri. Eğer duyurdukları iş planına uyarlarsa gezegeni mahvedecekler.

Matematik öyle basit ve temel ki hemen diğerlerinin hakkından geldi. 2013’te bir avuç öğrenci kampanyacının çığlığı , 2015’e geldiğimizde yaygın görüş haline geldi: trilyonlarca dolarlık kömür,petrol ve doğalgazdan oluşan ve yer altında bırakmamız gereken bir “karbon balonu” var. İşte mesela Dünya Bankası başkanının Davos’taki konuşması: “Akıllıca bir durum tespiti yapmalıyız. Değişen dünyada, vekalet sorumluluğunun ne anlama geldiğini baştan düşünmeliyiz. Bu, basitçe, öz-çıkardır. İklim riskini inceleyen her şirket, yatırımcı ve banka, basitçe pragmatik davranmaktadır.” HSBC’deki radikaller, süper-zenginleri koruyan vergilerin arasında, sayıları incelediler: eğer dünya gerçekten de 2C vaadine sadık kalırsa, fosil yakıt endüstrisinin değeri yarıya düşecekti.

divestmentmckibben
Sayılarla yatırım geri çekme kampanyası

İngiltere Merkez Bankası başkanı Mark Carney, geçtiğimiz Ekim ayında bir konferansta endüstriye kötü haberi vermek için elinden geleni yaptı: gezegenimizin karbon rezervlerinin “büyük çoğunluğu yakılamaz”, dedi. Geçen ay Shell’in patronu fosil yakıtlardan hızla uzaklaşmanın “naifçe” bir fikir olduğunu söylediğinde ona gereken yanıtı veren eski bir Tory ve meclis enerji komitesi başkanı Tim Yeo oldu: “Karaya vurmuş mal varlıkları sorununun gerçek olduğuna inanıyorum. Yatırımcıların düşüncesi şu; 2030’a geldiğimizde dünya iklim değişimi konusunda öyle bir panik halinde olacak ki, ister yasa ister fiyatlandırmayla olsun, fosil yakıtları şu anki gibi yakmamız çok zor olacak.”

Deniz seviyelerindeki artışı bir an için unutun – bu deniz değişimi, hem de şu anda gözlerimizin önünde gerçekleşiyor. Eski düzene güven yıkılmaya başlıyor. Geçen Eylül ayında, ilk fosil yakıt ailesi olan Rockefeller’lar “ahlaki ve ekonomik” sebeplerle tüm hayır kurumlarındaki yatırımları kömür, petrol ve gazdan çektiklerini açıkladılar. Rockefeller Kardeşler Fonu başkanının sözleriyle, “Eminiz ki eğer John D. Rockefeller bugün hayatta olsaydı, geleceği gören zeki bir iş adamı olarak, fosil yakıtlardan uzaklaşır ve temiz, yenilenebilir enerjilere yatırım yapardı.” Bu, Papa’nın Vatikan’daki penceresine safran urba içinde çıkıp onu dinleyen kitleye bundan sonra Hare Krishna olduğunu söylemesine veya Richard Dawkins’in mayoyla Lourdes’e hacca gitmesine denk.

300 yıllık tarihinde ilk kez ciddi bir hesaplaşmayla karşı karşıya kalan fosil yakıt endüstrisi, hiçbir şey olmuyormuş gibi davranmaya çalıştı. Rekor kârlardan sadece bir iki yıllığına feragat etmişlerdi, kendi başlarına raporlar yazıp dünyanın fosil yakıtlara nasıl bağımlı kalacağını ispat ettiler (ki bu raporlar Shell ve BP’nin miniminnacık yenilenebilir departmanlarını kapatıp hidrokarbonları ikiye katlamalarını sağladı). Exxon’a bakın mesela, yatırım çekme kampanyacılarının aptal olduklarını çünkü firmanın kendi tahminlerine göre 2040’ta küresel enerji arzının “yüzde 4’ten azı rüzgar, güneş ve jeotermal enerjiden sağlanacağını” İdda ediyor. Shell daha da pervasızdı: “Mevcut rezervlerin hiçbirinin yolda kalacağına inanmıyoruz.”

Kendilerini git gide daha çok halkla ilişkilere adadılar. Kimi firmalar, daha önceden tütün endüstrisi için çalışmış olan ve gizli kaydedilen bir endüstri toplantısında çevrecilere “sonsuz savaş” ilan etmiş olan Rick Berman isimli bir PR gurusunu işe aldılar. Ama bu muhteşem hücumları, yeşillere “fosil yakıtları bugünden yarına sonlandıramayacağımız” konusunda ahkam kesmekten ibaret cılız bir çemkirmeden öteye geçemedi. Berman’ın “Küresel Yatırım Çekme Günü” öncesinde piyasaya sürdüğü bir dakikalık çizgi film; çevreci arkadaşlarının ısrarları sonucu, bir petrol varili olan kız arkadaşından ayrılan ve bu yüzden artık cep telefonunu kullanamayan, yemek yiyemeyen ve genel olarak pek bir şey yapamayan bir çocuğun hikayesini anlatıyordu. (Ayrıca benim bedensiz kafam da dik dik bakan bir şeytan rolünde yer alıyor.)

Tabii ki kimsenin bir sabah kalkıp tüm fosil yakıtları devre dışı bırakacağımızı düşündüğü falan yok; bunun zaman almasını garanti altına alan birkaç yüzyıllık altyapı var işin içinde. Ve tabii endüstrinin argümanı, doğru olsaydı, iyi bir argüman olurdu. Felaket küresel ısınmayla karşı karşıya olsak da, enerji kullanmayı bırakacak değiliz. Bu kaba gerçek karşısında “fosil yakıtları dondurmak” çok iddialı görünebilir.

İşte tam bu noktada “güneşin buzlarını çözmek” giriyor devreye. Çünkü fosil yakıt endüstrisi kıstırılmış durumda. Aylar geçtikçe, aktivistler endüstrinin büyümesini durduruyorlar ve ününü zedeliyorlar. Ve her geçen ay mühendisler endüstrinin argümanlarının altını oyuyorlar. Son altı yılda güneş paneli fiyatları %75 düştü ve şimdi panelleri çatınıza koymanın ruhsat maliyetleri de aynı hızla düşüyor – Deutschebank iki yıl içinde %40 ucuzlayacaklarını tahmin ediyor.

mckibben
Görsel: Judy Watson

Exxon, 2040’a Bir Bakış: Enerji Görünümü raporunda, güneş ve rüzgarın 2040’ta dünyanın enerjisinin %4’ünü temin edeceğini mi düşünüyor? Danimarkalılar geçen yıl meyve sularının yüzde 40’ını rüzgar türbinleriyle sıktılar ve işin fenası Danimarka rüzgarı tekeline almış falan da değil. Geçtiğimiz yaz kimi günler Almanya’nın elektriğinin %80’i güneş panellerinden sağlandı – ki Almanya, ortalama olarak, ancak Alaska kadar güneş ışığı alır. En hızlı kazanımlar, enerjiye en çok ihtiyaç duyulan güneş zengini tropik bölgelerde olacak. Ben Bangladeş’e kurulan ilk güneş panelini kendi gözlerimle gördüm: Bir okul binasının 90’ların sonlarında bir fırtınada uçup giden çatısında. Daha şimdiden Bangladeş’in 15m güneş enerjisi tertibatı ve her ay 60.000 ev ekleniyor listeye: ülkenin planı, 2020 itibariyle tamamen güneşlenmek. Hindistan’da Andra Pradeş eyaleti geçen Ekim’de yeni bir enerji projesi için ihale açtığında, kazanan büyük bir güneş enerjisi tarlası oldu – kömür ithal etmeye kıyasla 2 cent/kWh daha ucuza hem de.

Teknolojik skalanın her iki ucunda da erozyon gerçekleşiyor: Hint çiftçiler, cep telefonlarını, cep telefonu kulelerini çalıştıran güneş panellerinde üretilen ekstra enerjiyle şarj ediyorlar. Ve Apple Kaliforniya’da, Danimarka’da ve İrlanda’da tamamen yenilenebilirle çalışan veri merkezleri inşa ediyor. Yatırımcılar büyümenin nerede olacağını görüyorlar: Geçen yıl her ay 2500 araba üreten Tesla’ya, ondan 300 kat fazla üreten General Motors’un yarısı kadar değer biçiliyor. Elektrik arabalar çoğaldıkça petrol talebi sallanmaya başlayacak ve dört tekerli piller daha da yaygınlaşacak.

Fosil yakıtçıların tahmin edip durduğu sorunların hiçbiri yenilenebilirlerin önünü kapatıyor gibi görünmüyor. Evet, güneş akşam batar, ama bu aynı anda rüzgarın da hızlanması anlamına geliyor ne tesadüfse. Üretimin zirve yaptığı anlarda üretilen enerjiyi depolamanın bir dünya yolunu buluyoruz: Kaliforniya yeni bir enerji santrali ihalesini, ekstra güneş enerjisini suyu dondurmak için kullanan böylece gün boyunca suyun erimesiyle üretilen enerjiyi arz eden bir şirkete verdi. Şofbeni gerekmediğinde söndüren akıllı sayaçlar tüm dünyada talebi dengelemeye başladılar. Akıllı şirketler ya geleceği görüyorlar ya da derslerini aldılar: Almanya’nın en büyük kamu kuruluşu E.ON, geçen yıl rüzgar ve güneşe odaklanacağını duyurdu. “Enerji dünyasındaki değişimden gerekli sonucu çıkaran ilk kuruluşuz.” dedi genel müdür Johannes Teyssen gazetecilere. “Enerji firmalarının başarılı olmak istiyorlarsa iki enerji dünyasından birine odaklanmaları gerektiğine iknayız.”

Tabii kamu kuruluşu genel müdürlerinin çoğu bu kadar ileri görüşlü değil – ABD’de, Koch Brothers örneğinde olduğu gibi, birçoğu hala daha tüketicilerin çatılarına güneş paneli koymalarını zorlaştırmak için fiyatları yukarda tutmakla uğraşıyorlar. Ama baskı sırf çevrecilerden değil, Tea Party (Çay Partisi) muhafazakarlarından da geliyor – Georgia gibi güneyin tutucu kesimlerinde bile başarıya ulaşan “Yeşil Çay” koalisyonu gibi. Tea Party kurucularından Debbie Dooley’in söylediği gibi: “Bu konu seçme ve kendi elektriğini üretme özgürlüğüyle ilgili.”

Anketler gösteriyor ki iklim değişimine şüpheyle yaklaşanlar bile içten içe kendi enerji kaderlerini kontrol edebilmenin faydalarını görüyorlar. Emek hareketinin büyük öğeleri, tüm ekonomiye kıyasla iş imkanlarının çok daha hızla arttığı (ve kârların Koch Brothers gibi baş düşmanlarına gitmediği) yenilenebilir enerjinin cazibesini fark ediyorlar.

Haberlerin en iyisi elbette yenilenebilir enerjinin en çok kalkınmakta olan ülkeler için anlamlı olması. Ülkeler bütün olarak, tıpkı doğrudan cep telefonu kullanmaya başladıkları gibi, kömürün üstünden atlıyorlar. Bunu başarmak için paraya ihtiyaçları var – işte bu yüzden Paris’teki en kilit kararlar da fakir ülkelerin finansmanı hakkında olacak – ama temel girdiye sahipler: güneş ışığı.

İşte yarış başladı. Üç takım var. Birinci takımın forması yeşil: bunlar iklim adaleti aktivistleri ile güneş enerjisi mühendisleri, derme çatmalar ama birlikte çalışarak kazanıyorlar. İkinci takım kırmızı formasıyla fosil yakıt endüstrisi. Ciddi bir avantajla başlıyor ama temel bir sıkıntısı var, çabuk yoruluyor. Peki ya üçüncü? Bu, yarışmacıların en gizemlisi ve kesinlikle en önemlisi, fizik. Fizik, bir derecelik ısınmanın tüm Kuzey Kutbu’nu eritmeye yeteceğini söylüyor. Deniz seviyeleri merhametsizce yükseliyor ve her fırtınayı, her gelgiti risk haline getiriyor. Çeyrek yüzyıl önce düşündüğümüzden çok daha hızlı ve çok daha korkunç yaşanıyor bunlar.

Çeyrek yüzyıl önce harekete geçmiş olsaydık, fizik şimdi bizim tarafımızdaydı. Adalet duygusuyla harekete geçebilirdik, zira küresel ısınmanın doğasında adaletsiz bir sorun – soruna en az sebep olanlar en çok acı çekenler oluyor – olduğu daha baştan barizdi. Ya da, ne bileyim, rasyonel davranabilirdik: Sol, sağ, merkez, bütün ekonomistler bir nesil boyunca fosil yakıt şirketlerinin karbonu atmosfere öylece atıvermesinin anlamsız olduğunu söyleyip durdular, iklim değişimine engel olmanın maliyetinin etkilerinin yaratacağı maliyetin çok altında kaldığını söyleyip durdular.

Ancak, benim gereğinden uzun sürede anladığım üzere, bu mesele adalet veya akıl yoluyla çözülmeyecek. Biz tartışmayı çoktan kazandık, ama bunun hiçbir etkisi olmadı: diğer tüm kavgalar olduğu gibi, bu da iktidarla ilgili bir kavga. İnsanlık tarihinin en zengin endüstrisi mevcut güzergahında birkaç yıl daha devam etmek istiyor, bu tüm gezegeni şarampolden aşağı yuvarlamak anlamına gelecek olsa bile. (Kuzey Kutbu’ndaki erimeyi görür görmez oradan daha da petrol çıkarmak için kolları sıvayanın yine bu endüstri olduğunu bir an için bile akıldan çıkarmayın.) Güçleri paraya ve bu paranın satın alabileceği politik kayırmalara dayanıyor; bizim gücümüz ise hareket inşamızda ve bu hareketin yaratacağı politik tehditte yatıyor. Başlarının belada olduğunun farkındalar ve delirmiş gibi para saçıyorlar (ikinci takımdan Koch Brothers gelecek ABD seçimlerinde 900 milyon dolar harcama planlarını açıkladılar, ki bu Cumhuriyetçi ve Demokrat Partiler’in harcayacaklarından daha fazla). İşte bizim de delirmiş gibi örgütlenmemiz gerekiyor.

Ve eğer örgütlenirsek, bir şansımız var. Kopenhag iklim zirvesi bir fiyaskoydu, ama sebebi bilimin açık olmaması falan değildi – 2009 yılında da dünya rekor sıcaklıkta bir yıl yaşıyordu. Kopenhag bir fiyaskoydu çünkü çevreciler liderlerimizin doğru olanı yapacağını ummuşlardı. Ama bu sefer yağma yok. Biz elimizden gelen baskıyı yapacağız, ve eğer bunu yaparsak Paris’ten önce, Paris’ten sonra ve önümüzdeki yıllarda güzel şeyler olacak. Görevimiz fena halde zor ve acı verici ölçüde basit: karbonu yerin altında bırak.

***

Orijinali Guardian’da “Climate fight won’t wait for Paris: vive la résistence” başlığıyla yayınlanan bu makaleyi 19-20 Mayıs #iklimadaleti kampanyamız dahilinde çevirdik. Kampanya metni şurada, diğer yazılar ise şurada.

İklim mücadelesi Paris’i beklemez: Vive la résistance – Bill McKibben (1.kısım)

Resmi görüş: Tüm gözler, Aralık’taki iklim konferansının yapılacağı Paris’e çevrildi. Bu konferans “gelmiş geçmiş en önemli diplomatik buluşma” ve “insanlık için son şans” olarak görülüyor. Devlet başkanları özel jetleriyle gelecekler, kapalı kapılar ardında gergin toplantılar yapılacak, gazeteler müzakerelerin kırılma noktasına geldiğini yazacaklar, ve son saniyede bir tür anlaşma çıkacak ortaya ve “ciddi eylem için bir başlangıç” olarak övülecek.

Hikayenin aslı: Paris’te olacaklar, en iyi ihtimalle, iklim öyküsünün küçük bir parçası, iklimin selametine giden uzun, sıkı yolda bir çarpışmadan ibaret olacak. Öncesinde ve sonrasında olacakların önemi daha büyük. Ve Paris’in önemine gelirsek, konferansın başarısı liderlerin karakterine değil, yeniden dirilmekte olan iklim hareketinin fosil yakıt endüstrisini ne kadar zayıflattığına ve politikacıları ne kadar birtakım kararlar almak zorunda hissettirdiğine bağlı olacak.

İyi haber, bu baskının artıyor olması. İşin aslı, amansız iklim hareketi dünyanın dört bir yanında büyük, eşi benzeri görülmemiş zaferler kazanıyor, temiz enerji geleceğinin ne kadar yakın olduğuyla ilgili genel kanıyı – yatırımcılar arasında bile – hızla yeniden şekillendiren zaferler. Temeli sokaklarda olan ve fotovoltaik çatılara erişen bir hareket bu. Ve düşüncesi bir mantrayla özetlenebilir kolayca: Fosil yakıtları dondur. Güneşin buzlarını çöz. Yer altında bırak..

Galibiyet kesin değil – aslında, hızla artan seller ve kuraklıklar ve eriyen buzulların da gösterdiği üzere, birçok büyük kayıp olacağı kesin. Ancak küresel ısınmanın büyük bir kamusal mesele haline geldiği geçtiğimiz çeyrek yüzyılda ilk kez avantaj Exxon’ların, BP’lerin elinden, yerli halklar, gençler, cephe topluluklarında imkansız havayı soluyan insanların liderliğindeki ayak takımına ve fosil yakıt direnişine geçti. Mücadele Paris’i beklemeyecek – mücadele her gün ve bütün kıtalarda yaşanıyor.

Önce, “fosil yakıtları dondurmak” üzerinde duralım

day3
Görsel: Judy Watson

24 Şubat’ta Barack Obama, kongrenin Kanada’da Alberta’dan ABD körfez kıyısındaki rafinerilere petrol taşıyacak Keystone boru hattı inşası girişimlerini veto etti. Dört yıl önce, Washington enerji uzmanları arasında yapılan bir anket %91’in boru hattını inşa etmek isteyen Kanadalı şirket Transcanada’nın izinleri hızlıca ve kolayca alacağını düşündüğünü ortaya koymuştu. Şirket kendinden o kadar emindi ki, ülkenin ortasından geçirecekleri hattın üzerindeki otları dahi kesti. Ancak bu kolayca açıklanabilecek kibir (bu çaptaki bir altyapı projesi şimdiye kadar hiç durdurulmamıştı), Yerli Amerikalılar, çiftçiler, iklim bilimciler ve aktivistlerden oluşan, yorulmak bilmeyen bir güruhla karşılaştı. Bu güruh, rekor sayıda tutuklamalar yaşadı, kamu açıklamaları yayınladı ve genellikle de boyun eğmeyi reddetti. Yarattıkları baskı şimdiden Kanada’nın 17 milyar dolarlık yeni tar kumu projelerini iptal ettirdi ve geçen ay başka bir büyük proje daha rafa kaldırıldı. Petrol şirketleri Keystone için bastırmaya devam ediyorlar, bu son boruyu inşa ettikten sonra Kanada’nın karbon konusunda nasıl da iyi davranacağı konusunda gittikçe zıvanadan çıkan vaatlerde bulunuyorlar. Bu son dakika pazarlıkları tar kumu için günü kurtarabilir hala – şimdiye kadar başkan sadece kongrenin çabalarını reddedip elini güçlendirdi, iznin kendisine dokunmadı. Ancak Obama bu kış hayır derse, bu bir dönüm noktası olacak.

Ve her halükarda, asıl büyük etki, her tür karbon-yoğun yeni altyapı muhaliflerini güçlendirmek oldu. Kanada’daki tar kumu boru hatları İlk Milletler aktivistleri tarafından [İlk Milletler – Premieres Nations: Kanada’da toplam 850 bin kişiyi ve 630 topluluğu içeren yerli halklar – ç.n.] umutsuzca birbirine katılmış durumda. New York eyaletinin kuzeyinde yürekli yerel örgütçüler güçlü yönetici Andrew Cuomo’yu hidrolik kırılma yöntemini yasaklamaya zorladılar, ki bu yasak şimdi İskoçya ve Galler’e taşındı ve İngiltere’nin de büyük bir kısmı da aynı yolda ilerliyor. Fransa’da hidrolik kırılma yöntemini kullanamazsınız, ve Tazmanya da kendi moratoryumunu yayınladı. Cezayir Sahrası’nda binlerce insan teknolojiye karşı amansız bir savaş veriyor ve suyun ziyan edilmesiyle ilgili argümanları, eyaletteki rekor kuraklıkla yönetici Jerry Brown’un üstündeki baskının arttığı Kaliforniya’dan yankılanıyor.

Petrol ve doğalgaz – hem de kömür. İki yıl önce, ABD’nin batı yakasında altı devasa kömür limanı inşaatı önerildi. Amerika kömür kullanımını kıstıkça onların planı Wyoming’in Powder nehir havzasını – ki devasa bir kömür deposudur ve dünyanın en büyük kömür madenidir – Çin’e, orada kolayca yakılması için yollamaktır. Ancak, şimdiye kadar kampanyacılar limanların dördünü iptal ettirdiler, diğer ikisi de ipin ucunda.

days
Görsel: Judy Watson

Başka bir devasa kömür deposu olan Avustralya’da, Galilee Vadisi’nde dünyanın en büyük madeni için hazırlanan proje, Queensland anketlerinde hükümet partisinin aldığı hezimetle birlikte bataklığa saplanıyor ve mevzu bahis madene verilen hükümet teşviklerini sorgulatıyor. Mücadele, büyük uluslararası sonuçlar doğuruyor – madenin Hint sahipleri kömürü, yeni hükümetin kömür tüketimini ikiye katlamayı planladığı Hindistan’a yollamak istiyorlar. Ancak taze veriler bölgenin dünyanın en kirli havasına sahip olduğunu gösteriyor; her altı Hintli’den biri bina içinde ve açık havadaki hava kirliliği sebebiyle ölüyor – daha fazla kömüre karşı yerel direniş yükseliyor, tıpkı Çin’de olduğu gibi.

Örneğin Hindistan’ın güneyindeki Andhra Pradesh’te Sompeta’da altı yıldır süren bir kampanya (ki iki aktivist polisin ateş açması sonucu ölmüştü) devasa bir kömür santralini bloke etti. Fosil yakıt direnişi, aynı fosil yakıt endüstrisi gibi, çok yönlü olarak genişliyor. Ve her galibiyet onlarca yıl boyunca yankılanıyor, çünkü bu uzun boru hatları ve kömür santralleri uzun süre çalışacak şekilde yapılıyorlar. 2015’te kazanılan, 2055’in görüntüsünü değiştiriyor. İşte bu yüzden, eğer politikacılar önderlik etmek istiyorlarsa, yeni fosil yakıt gelişimini hemen durdurmaları gerekiyor. Bugünden itibaren 20 yıl için ne olması gerektiğini anlatan bir kağıt parçası satmak onlar için pek kolay, ama atmosferik kimya böyle şeyleri umursamıyor. Hilary Clinton örneğin, iklim değişiminin tehlikeleri hakkında doğru şeyler söylüyor, ama ta en baştan Keystone tarafından destekleniyor – manasız bir kombinasyon.

Sorumsuz politikacılar sayesinde endüstri de bazı mücadelelerde kazanan taraf oluyor – Dakota’larda ve Teksas’ta hidrolik kırılma yönteminin patlamasıyla Obama’nın ABD’si Suudi Arabistan’ı ve Rusya’yı geçerek dünyanın en büyük petrol ve gaz üreticisi haline geldi mesela. Her boru hattıyla ayrı ayrı savaştıkça, şirketler nihayetinde galip gelecekler.

İşte bu yüzden iklim hareketi alışıldık savunma pozisyonunu terk etti ve saldırgan oynamaya başladı.

Devamı, makalenin ikinci bölümünde.

*

Orijinali Guardian’da “Climate fight won’t wait for Paris: vive la résistence” başlığıyla yayınlanan bu makaleyi 19-20 Mayıs #iklimadaleti kampanyamız dahilinde çevirdik. Kampanya metni şurada, diğer yazılar ise şurada.

İklim adaletine ulaşmanın beş yolu – Helena Kennedy

İklim adaletsizliğini görmeyi öğreniyoruz. Paramparça olan yaşamlar, destansı kuraklıklar, seller ve tayfunlar, yerinden edilmiş aileler ve halkların öykülerinde görüyoruz iklim adaletsizliğini. İklim değişiminin kendisinden daha hukuki bir mesele değil iklim adaletsizliği ilk bakışta: ekonomik, politik ve bilimsel bir mesele. Ancak, her geçen yıl yüzümüzü tekrar hukuka dönüyoruz ve her yeni iklim görüşmesinden uluslararası bağlayıcılığı olan bir anlaşma umuyoruz.

Bugün, iklim değişiminin insani bedeliyle yüzleştiğimizde, dünyanın her yerinde insanlar hukuka başvuruyorlar yardım için, çare bulmak için, telafi için, ve bunun tekrar başlarına gelmemesini güvence altına almak için. İklim adaletinin karşısındaki zorlu görev budur.

Şimdiye kadar hukuk bu görevi boşlamış görünüyor. Gerçekten de, Uluslararası Barolar Birliği (International Bar Association – IBA) Çalışma Grubu’nun yakın zamanda yayınlanan raporunun (pdf) da gösterdiği üzere, hem ulusal hem uluslararası kimi yasalarımız iklim eylemini kolaylaştıracağına zorlaştırıyor. Ancak rapor birçok da öneride bulunuyor. İşte büyük bir fark yaratabilecek ve politik olarak mümkün beş öneri.

1. İklim değişimi mağdurlarının varlığını tanı.

İklim değişiminin mağdurları olduğunu kabul etmemiz ve onlara yasal bir yer açmamız gerekiyor. Rapor, devletlerin, iklim değişiminden doğrudan etkilenenlere kapı açabilecek bir “iklim değişimi için yasal model statü” benimsemelerini öneriyor. Bu büyük ölçüde prosedürlerin netleştirilmesi meselesi. Bir sonraki adım olarak IBA böyle bir model  statü için bir taslak hazırlıklarına başladı bile.

2. İnsan haklarını güçlendir.

İklim değişiminin insan haklarına zarar verdiği uzun zamandır gayet açık. Pek o kadar açık olmayan ise, mahkemelerin bu ihlalleri incelerken mevcut yasaları ve hukuki emsalleri kullanıp kullanamayacakları. Nihayetinde tüm hukuk, iklim değişiminin devasa boyutu ve aciliyeti göz önünde bulundurulmadan geliştirilegeldi. Ancak, aynı diğer insan hakları ihlallerinde olduğu gibi, iklim değişiminde de aktörler, mağdurlar ve hasarlar var. Nedensellik ilişkisini kurmak için öyle pek de hukuki hayal gücüne gerek yok. Politikacılar, avukatlar ve uluslararası toplum bu bağlantının netleştirilmesinde yardımcı olabilir.

3. Şirketlerden hesap sor.

Şu anda, çok-uluslu şirketler karbon hesap verebilirliğinden kaçabilirler – tıpkı sıklıkla yurtdışındaki iştirakleri ve tedarikçilerinin yol açtığı insan hakları ihlallerinden kaçabildikleri gibi. İnsan haklarında olduğu gibi burada da ihtiyacımız, basitçe gereken özeni göstermek. Uluslararası tedarik zincirinde karbon emisyonlarının üretimden dağıtıma ve satış noktasına kadar doğru hesap edildiğini garanti etmek olmalı hedef.

4. Uluslararası kurumları güçlendir.

Konu çevresel anlaşmazlıklar olduğunda ülkeler pek seyrek olarak uluslararası hukuki anlaşmazlıklar için dünyadaki birincil mahkeme olan Uluslararası Adalet Divanı’ndan (UAD) faydalanıyorlar.

İklimle alakalı hiçbir eylem ulaşmadı mahkemeye şimdiye kadar. Elbette bunun ardında politik nedenler var, ancak ayrıca son derece teknik meselelerde mahkemenin salahiyetiyle ilgili de endişeler mevcut.

UAD’nin güçlendirilmesi lazım. Divanın adli heyetine yapılan yeni atamalar yardımcı olabilir. Yakın zamanda ortadan kaldırılan çevre heyeti yeniden kurulabilir ve güçlendirilebilir. Mahkemeler böyle meselelerde en azından arabulucu heyetlerinden daha iyidirler. Ama, özellikle enerji yatırımcılarıyla çevre politikaları arasındaki anlaşmazlıklarda olduğu üzere, devletlerin arabuluculuğa başvurmayı seçtiği durumlarda her şey tamamen şeffaf biçimde yürütülmeli – bugün böyle bir durum yok. IBA ayrıca Lahey’deki Daimi Arabuluculuk Konseyi’nin çevresel uzmanlığını kullanmayı öneriyor.

5. Ticaret sistemini düzelt.

Ticari kuralların düşük karbon ticareti politikaları gibi iklim eylemlerini cezalandırmamasını sağlamalıyız. Onlarca yıldır bir iklim anlaşması muhabbeti çeviren hükümetler bunu yerine DTÖ’ye bakanlarını yollayarak bu meseleyi çözebilirler. Bugünkü durumda, örneğin yüksek-karbon ithalatını vergilendirmek isteyen hükümetler DTÖ’nün adli mercilerinden bir tokat yemekten korkabilirler. Bakanlıklar düzeyinde bir deklarasyon yayınlayarak bu gibi düzenlemelerin yasallaştırmak çok daha kolay bir mesele.

Elbette benzer düzenlemeler, şu anda müzakere edilen TPP (Transpacific Partnership) ve TTIP (Transatlantic Trade and Investment Partnership) gibi bütün çift-taraflı ve bölgesel ticaret anlaşmalarına da içerilmeli. Bunlar ve gelecekteki başka anlaşmaların hepsine son halleri verilmeden önce uzun vadeli iklim etkileri gözetilerek incelenmeli.

*

IBA raporu bu öneriler dışında birçok başka noktaya değiniyor ve bence tüm avukatların ve politikacıların okuması zorunlu kılınmalı. İklim değişiminin yol açtığı insani hasarları önlemek ve tazmin etmek konusunda ciddi kafa yormaya başlamamızın tam zamanı.

***

Müsteşar Helena Kennedy, IBA Başkanlığı İklim Değişimi Adaleti ve İnsan Hakları Çalışma Grubu eşbaşkanı ve IBA İnsan Hakları Enstitüsü’nün eşbaşkanı.

Bu yazının orijinali 12 Ocak 2015’te Guardian‘da “Five ways to achieve climate justice” başlığıyla yayınlandı. 

DAVET: Devrimci Proleter Militanın Kendine Verdiği Sözler – Stephanie McMillan

Stephanie McMillan, “Capitalism Must Die” (Kapitalizm Ölmeli) ve “Ekokırıma Direniş” (Resistance to Ecocide) gibi çizgi romanlarının yanı sıra internet sayfasında (http://stephaniemcmillan.org/) düzenli olarak karikatür, yazı ve çizimler yayınlıyor.

Geçtiğimiz yıl hemen her gün yeni bir tane çizim hazırladığı “2014: Daily Affirmations for the Revolutionary Proletarian Militant” serisi hem bize ilham verdi, hem de Stephanie’nin hatırlatmalarını düşündükçe çok şeyi yeniden öğrendik.

Çizerle irtibata geçtik ve çizimlerini Türkçeleştirmek için kendisinden izin aldık. (İzin ne kelime, bayıldı önerimize!)

Böylece tüm Out for Beyond takipçilerine davetimiz çıktı ortaya: Gelin birlikte “Devrimci Proleter Militanın Kendine Verdiği Sözler”i Türkçe’ye çevirelim!

Temel fotoşop bilmek yeterli, tabii ne kadar ustaysanız sonuç o kadar güzel olacak. Bunu pratik yapmak için bir fırsat olarak görebilirsiniz mesela. (Eğer İngilizce biliyorsanız çevirileri de yapabilirsiniz, aksi durumda biz de yardımcı olabiliriz.)

Dizideki görsellerin tamamına şuradan ulaşabilirsiniz:
http://stephaniemcmillan.org/category/comic/affirmations/

Aşağıda üç örnek çeviriyi bulabilirsiniz. Katkılarınızı bekliyoruz.

Out for Beyond
outforbeyond at riseup.net

 

 

mcmillan5-288x300
Stephanie McMillan

 

1bTurkish

3bTurkish

2bTurkish

İslam Ayrıcalıktır. – Aral Balkan

Geçtiğimiz Çarşamba Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo iki cihatçının saldırısına uğradı. Tekbir getirerek, dokuz gazeteci ve iki polis dâhil 12 kişiyi, dinlerine hakaret ettikleri gerekçesiyle katlettiler.

Bu trajediyi olduğu haliyle anlamak önemli: birbiriyle uyumsuz iki ideolojinin çarpışmasındaki son perde: özgürlükçülük ve İslam.

Bu konuda en çok öfkelenmesi gereken özgürlükçü arkadaşlarımın çoğunlukla bunu anlayamamaları ironik, üzücü ve büyük ihtimalle de özgürlüklerimizin ve insan haklarının geleceği açısından feci.

İslam bir ideolojidir, Müslümanlar insandırlar.

Birçok liberalin yaptığı hatalardan ilki, bir ideoloji olan İslam’la Müslümanlar’ı karıştırmaktır.

İslam bir düşünceler bütünüdür. Bir ideolojidir. Kendiliğinden, hiçbir diğer ideolojiden daha çok ya da daha az saygıyı hak etmez. Bir diğer deyişle, kendiliğinden hiçbir saygı hak etmez.

Diğer tüm düşünceler ve ideolojiler gibi, İslam eleştiriye karşı hiçbir özel korumayı hak etmez. Kendi ortaya çıkışıyla ilgili doğaüstü bir anlatıya sahip olduğu için ona böyle bir ayrıcalık tanımak, akılla uyumlu değildir.

Öte yandan, Müslümanlar, İslam’ı dogma olarak benimsemiş insanlardırlar.

Sözünü etmeye dahi gerek olmaması lazım (ama maalesef sağcı faşist kaçıklar yüzünden durmaksızın tekrar etmek zorundayız) ki Müslümanlar, tıpkı diğer insanlar gibi, kendiliklerinden insan olarak saygı duyulmayı, onurlu bir şekilde davranılmayı ve haklarının korunmasını hak ederler.

Ancak bu haklar benimsedikleri dogmayı veya bu dogmadan kaynaklı kimi eylemleri eleştiriden muaf kılacak özel ayrıcalıklar içermez.

İslamofobi homeopatik bir fobidir.

Kapitalizmi eleştirmek ne kadar Kapitalofobi’yse, erkek egemen toplumu eleştirmek ne kadar Patriyarkafobi’yse, İslam’ı eleştirmek de o kadar İslamofobi’dir.

İslamofobiyi homofobiye eşitlediğinizde cinsiyet eşitliğine en büyük kötülüğü yapıyorsunuz. Belirli bir dogmayı benimseyip benimsememeyi seçebilirim, cinsiyetimle ilgili böyle bir seçim yapamam. Homofobi, bir grup insandan her ne iseler öyle oldukları için korkmak demektir. İslamofobi, dini ayrıcalıkları olan ve bu ayrıcalığa yöneltilen eleştirileri bastırmak isteyenler tarafından uydurulmuş anlamsız bir sözcüktür.

Eğer Müslümanlar’ı nefret suçlarının hedefi haline getiren sağcı faşist kaçıkları ifade edecek bir sözcük arıyorsanız, onlara adlarıyla hitap edin: Müslümanfobi.

Düşüncelerin eleştirilmesiyle insanların ayrımcılığa uğramasını birbirine karıştırırsak, insan hakları, eşitlik ve demokrasiyle taban tabana zıt bir ideoloji hakkında anlamlı bir tartışma yürütmemiz mümkün değil.

İslam’ı eleştirmek ırkçılık değildir.

İslam bir ırk değildir. İslam, yaş, cinsiyet ve ırktan bağımsız olarak herkes tarafından benimsenebilecek (ve benimsenen) bir ideolojidir.

Kendimden örnek vereyim. İki ebeveynim de Türkiyeli. Müslüman olarak büyütüldüm. Artık Müslüman değilim (artık hiçbir doğaüstü forma inanmıyorum).

Dininden dönmüş biri olarak bazı İslami ülkelerde yaşama hakkımı veya özgürlüklerimi kaybedebilirim, ancak ırkımı kaybetme riskiyle karşı karşıya olmadığıma oldukça eminim. İşin doğrusu, şu anda Müslüman iken olduğumla aynı ırkta olduğuma sizi temin edebilirim.

Gelecekte kolaylıkla Hıristiyanlık, Yahudilik veya Budizm dogmalarını benimseyebilirim, ancak aynı kolaylıkla Hispanik veya Siyah olamam. Çünkü din bir ideolojidir ve dogmadır, ırk değildir.
İslam’ı bir ırk olarak nitelendirmek sadece ayrıcalıklarını arttırmaya yarıyor.

İslam, 1.6 milyardan çok insanın (dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birinin) dogma olarak benimsediği bir ideoloji. Dünyadaki en popüler ikinci din. Birçok ayrıcalığa sahip; özellikle de hukuki iktidara sahip olduğu ülkelerde temel insan haklarını ve özgürlüklerini bastırmakta günbegün kullandığı ayrıcalıklara.

İslam’ı eleştirmek bir baskılama değildir. Aksine, kadınların erkeklerce yönetildiği, eşcinsellerin idam edildiği ve dogmana inanmayanların düşmanın olduğu bir dünyada nihai, sorgulanmayan bir ayrıcalık kazanmayı amaçlayan ve dünya nüfusunun dörtte birinin dogmatik adanmışlığına sahip bir ideolojinin baskısına karşı durmaktır.

Ben bu zehirli, baskıcı ideolojinin yargılayıcılığı, yabancı düşmanlığı ve cinsiyetçiliğiyle yaşadım. Tüm bu ayrıcalığının boğucu kontrolünü hissettim. Yani Ortadoğulu eski bir Müslüman’ı “İslamofobik” veya “ırkçı” olarak nitelendirmeden önce kendi ayrıcalıklarınızı bir gözden geçirin derim.

Eğer beni hala İslam ideolojisini utangaçlık etmeden eleştirdiğim için “İslamofobik” veya “ırkçı” olarak nitelendirmek istiyorsanız, bu sizin hakkınızdır. Ancak katiyen yapamayacağınız şey, kendinizi toplumsal adalet şampiyonu ilan etmektir.

Toplumsal adaletin kalbinde eşitlik ve insan hakları yatar – ifade özgürlüğü hakkı dahil. Ayrıcalık, toplumsal adaletin doğal düşmanıdır.

Ve İslam, Ayrıcalık’tır.

***

Not: Bu makale 12 Ocak 2015’te Huffington Post’ta Islam is Privilege başlığıyla İngilizce olarak yayınlandı.

Yeşil İklim Fonu: beş kilit gerçek – Suzanne Goldenberg

The Guardian’dan Suzanne Goldenberg Yeşil İklim Fonu’nu sizin için özetliyor.

1. Bu fon da neyin nesi?

Yeşil İklim Fonu, kalkınmakta olan ülkelerin sera gazı emisyonlarını kısabilmeleri veya gelecekteki iklim değişimi için planlama yapabilmeleri için ana finansman kaynağı olarak tasarlandı.

Pratikte bunun karşılığı güneş enerjisi tarlaları yatırımları olabilir, yükselen deniz seviyelerine karşı deniz surları inşa etmek olabilir, veya tarım mahsülleriyle ilgili araştırmalar olabilir.

Bu pratik hususların yanında fonun çok büyük bir sembolik değeri var.

Kalkınmakta olan ülkeler, fonu, iklim değişimine en az sebep olanların en kötü sonuçlara katlanmak zorunda kaldıklarının kabul edilmesi olarak görüyorlar.

Bu kendini fonun yapısında da gösteriyor. Diğer uluslararası finansal kurumların aksine, Yeşil İklim Fonu’nun yönetimi zengin ve fakir ülkeler arasında eşit olarak bölünmüş durumda.

2. Fonda ne kadar para var?

Obama’nın vaadiyle beraber şu anda toplam 6 milyar dolar. Bu, kurucularının hayal ettiği rakamın çok altında: bu ayın (Kasım 2014) sonuna kadar 10-15 milyar dolar düşünülmüştü.

Ancak ABD’nin güçlü taahhüdü – ve ardından Berlin’de yapılacak konferans – ile miktarın artması bekleniyor.

3. Bu 10 milyar dolar yeterli olacak mı?

Yanına bile yaklaşamaz. Bu anca başlangıç sermayesi olabilir. Sanayileşmiş ülkeler iklim finansmanını 2020’ye kadar yıllık 100 milyar dolara çıkaracaklarını vaat ettiler. Bu fonun büyük bir kısmı özel sektörden gelecek, hükümetlerden değil.

4. Sadece zengin ülkeler mi ödeme yapıyor?

Hayır. Birleşmiş Milletler iklim müzakerelerinin diğer boyutlarının aksine, bu fona hem kalkınmakta olan ülkelerin hem de sanayileşmiş ülkelerin para koyması öngörüldü. Güney Kore, Endonezya ve Meksika hali hazırda katkı koydular. Peru ve Kosta Rika’nın da vaatte bulunması bekleniyor.

5. Para nereye gidecek?

Orası henüz belli değil. İlk olarak 2010’da önerilen fon anca geçen ay (Ekim 2014) tam kadro çalışmaya başladı. Projeleri kimin kontrol edeceği ve paranın nasıl harcanacağına fonun mu yoksa ulusal hükümetlerin mi karar vereceğiyle ilgili bayağı kavga gürültü oldu. Ancak, projelerin emisyon azaltımı ve iklim riskini düşürme arasında eşit olarak paylaşılması konusunda genel anlamda bir anlaşmaya varılmış durumda.

*

Not: Bu yazı 15 Kasım 2014’te Guardian’da Green Climate Fund: five key facts başlığıyla yayınlandı.

BM İklim Anlaşması Hakkında Bilmeniz Gereken 5 Şey

Yoğun iki gün uzatma sonunda iklim görüşmelerinin son turu Lima, Peru’da sonuca bağlandı.

Görüşmeler, “İklim Eylemi için Lima Çağrısı” (Lima Call for Climate Action) adında, gelecek yıl Paris’te karar verilecek yeni iklim anlaşması için müzakerelerin çerçevesini oluşturan yeni bir metin ortaya çıkardı. Ancak genel olarak baktığımızda görüşmeler bir hayal kırıklığından ibaretti. Politikacılar Halkların İklim Yürüyüşü gibi etkinliklere rağmen iklim hareketinin yarattığı ivmeyi kullanmayı başaramadı ve pek çok büyük tartışmayı yolun dışına ittiler. Eğer Paris’te başarılı bir çıktı elde etmek istiyorsak – emisyon azaltımı ve iklim krizi ile mücadelede uluslararası çözümler inşa edecek bir sıçrama taşı olabilecek bir anlaşma- o zaman müzakereciler ve hareketimiz her şeyi bir adım yukarı taşımalı.

Aşağıda neler olup bittiğini anlamanıza yardım edecek noktaları bulabilirsiniz:

1. Yeni anlaşma iklim krizinin aciliyetini yansıtmıyor.

Filipinli aktivist (ve 350.org yönetim kurulu üyesi) Lidy Nacpil müzakerelerin “temel kusurlarından” birinin “küresel ısınmayı sınırlandıracak bilimsel bir temele dayalı kesin bir küresel amacın yokluğu” olduğunu söyledi. Son IPCC raporunda bilim insanları, eğer sıcaklık artışını 2 derecede sabitlemek ve küresel felaketi önlemek istiyorsak fosil yakıtlardan kurtulmamız ve acil önlemler almamız gerektiğini açıkça belirttiler.

Fakat açıkçası bu anlaşma bizi o noktaya ulaştırmayacak.

“Bu çıktı [Ç.n: Lima Çağrısı] ile 3-4 derecelik artış yolundayız”
Tasneem Essop, WWF uluslararası iklim stratejisti.

Ayrıca bu Çağrı dünya topluluklarının karşı karşıya olduğu aciliyete de işaret etmiyor.

Görüşmelerde Tuvalu Başbakanı Enele Sopoaga, “İnsanlık tarihinde hiçbir ulusal lider şu soru ile yüz yüze gelmedi: ‘Hayatta mı kalacağız yoksa denizin altında yok olup gidecek miyiz?’” dedi.

Christian Aid’den [Ç.n: Bir insani yardım kuruluşu] Mohamed Adow şu röportajında her şeyi açıkça anlatıyor (İngilizce):

Mohamed Adow from Christian Aid reacts to the COP20 outcome

2. Çağrıda bazı iyi noktalar var – ama uygulamayı garanti altına alacak önlemler yok

Lima’da oluşturulan metinde yer alan senaryolardan biri, 100’den fazla ülke tarafından desteklenen, yüzyılın ortasında karbon emisyonlarını aşamalı olarak durdurma hedefi. Lima’da ortaya konan bu gerçek oldukça büyük. Bu senaryoyu başarmanın tek yolu fosil yakıtlardan vazgeçmek, yani bu senaryo UNFCCC sürecini doğrudan fosil yakıt endüstrisinin karşısına düşürüyor.

Lima Uzlaşması diğer müzakerelerden farklıydı, çünkü ilk kez bütün ülkeler karbon emisyonlarının durdurulması konusunda anlaşmaya vardılar. Her ülke gelecek aylarda bunu nasıl yapacağını rapor edecek. Ancak metinde, ciddi sonuçları olacak (ya da hiç sonuç çıkmamasına neden olacak) bir anahtar kelime değişimi  var. Uluslararası karbon emisyonları azaltım planlarının yönetimi konusunda metinde bulunan “shall” [İngilizce’de zorunluluk bildiren bir yardımcı fiil] “may” [İngilizce’de istek, niyet bildiren bir yardımcı fiil] ile değiştirildi. Ülkeler yaptıkları planları raporlamadan sorumlu tutulmayacaklar – bu, her ülke “kritik Paris toplantısı öncesinde kendi ev ödevini kendi notlandıracak” gibi bir anlama geliyor.

Hükümetlerin mantıklı önlemler almasını garantileme konusu bu yıl pek çok küresel baskı gerektirecek.

Ya da Marshall Adaları Dışişleri Bakanı’nın (iklim değişimi nedeniyle en fazla risk altında olan yerlerden) dediği gibi:

350 1
“Dişimiz tırnağımız ile mücadele edeceğiz ve gelecek yıla hangi hedeflerin eklendiğini bildiğimizden emin olmak için bu süreç dışında da kapıları çalmaya devam edeceğiz. “

 

3. En az gelişmiş ve kırılgan ülkeler kapı dışı bırakıldı

Anlaşma ayrıca iklim değişiminden en çok etkilenen ülkeleri desteklemek için zengin ülkelerin kaçırdığı büyük bir fırsat. Şimdi küresel emisyonlar üzerinde en az etkisi olan ülkeler değişimi yaratmak için en fazla çabayı harcayacak olanlar olacak – ve yeterli desteği alamayacaklar. Kısacası bu iklim adaleti için iyi bir yergi olabilir.

ABD ActionAid’den Brandon Wu sorunları şöyle ortaya koyuyor:

“Lima’dan üç öncelikli şey istedik: gelişmiş ülkelerin iklim finansmanı için sözü verilen yıllık 100 milyar doları 2020 yılında nasıl artıracağına dair açık göstergeler, 2015 yılında kararlaştırılacak yeni iklim rejiminin ana ayağının “kayıp ve hasar” konusu olacağına dair garanti, ve yakın gelecekte (2020 öncesi) emisyon azaltımları noktasında somut taahhütler. Lima bunların hiç birine cevap vermedi.”

350 2
“COP20’de sivil toplum gruplarından son dakika “Adalet yoksa anlaşma da yok” eylemi. “

4. Yatırım çekme şimdiye kadar olmadığı kadar önemli

Görüşmelerde en çok konuşulan konu fosil yakıtlardan eninde sonunda kurtulmanın gerekliliğiydi. Leonardo DiCaprio’dan küresel bir Katolik piskopos grubuna kadar herkes küresel enerji değişimi ihtiyacından bahsediyordu. Ancak fosil yakıt şirketleriyatırım çekme (divestment) hareketini “bazı gergin eylemler” deyip geçiştirmek istese de görüşmelerdeki “kimi gergin hareketleri, açık ettiklerinden daha endişeli” olduklarını gösteriyor.

Yüzyılın ortasına kadar 100 kadar ülkenin karbon salımlarının kademeli olarak durdurulması hedefini desteklediğini gördüğümüze memnun olduk. Hedefin taslak metin içinde yer alması fosil yakıttan yatırım çekme hareketi için bir kazanım ve ayrıca büyüyen kampanyaya da bir ivme kazandıracak. Ancak şimdi harekete geçilmeli, on yıllar süren bir gecikme ile değil. Bu da şirketlerin neden hemen şimdi bundan vazgeçirmek gerektiğinin nedenidir.

Finansal, etik, politik olarak dünya böyle-gelmiş-böyle-gider mantığıyla devam edilemeyeceği gerçeğine uyanıyor.

350 3
Bu daha iyi bir gelecek. Eğer iklim görüşmeleri yolunda giderse: “ExxonMobil & Shell 35 yıl içinde yok olacak”.

350’den Jamie Henn’in Democracy Now’dan Amy Goodman ile fosil yakıtların tecrit edilmesi ve iklim görüşmeleri hakkında yaptığı görüşmenin videosunu izleyin (İngilizce):

As Fossil Fuel Divestment Movement Grows, U.N. Negotiators Consider a “Zero Emissions” Future

5. Gerçek çözümler için küresel ivme her zamankinden daha güçlü ve artmaya devam edecek.

Geçtiğimiz iki haftada insanlığın büyük anlarına tanık olduk, gerçek iklim çözümleri için küresel hareket her zamankinden daha güçlü. Geçtiğimiz yıl boyunca yüz binlerce insan iklim için harekete geçilmesi talebiyle sokaklara akın etti, önümüzdeki yıl bu insanlara milyonlar eklenecek. Politikacılar ya bu dalgadan yararlanacak ya da bu dalgayla yok olacak. Harekete geçilmesi için önderlik etmek hepimizin elinde.

Filipinli iklim aktivisti Yeb Sano bunu oldukça güzel ifade etmiş:

350 5
” İnsanlar şimdi iklim için eyleme geçmeli. Çünkü liderler bunu yapmayı reddediyor.”

10 Aralık’ta Eylül’de başlayan Halkların İklim Yürüyüşü’nden gelen güzel ve büyük enerjiyi on binlerce insan Lima sokaklarına taşıdı ve gücüne güç kattı. Aktivistler, sanatçılar, yerli topluluklar oradaydı – iklim adaleti ve gerçek çözümler için taleplerini haykırdılar. Latin Amerika’daki iklim hareketi oldukça hararetli ve küresel iklim hareketinin onlardan öğrenebileceği çok şey var.

Daha fazla fotoğraf için:

350 6

 

350 7

İklim krizinde ön saflarda mücadele eden yerli topluluklar Lima’daki yürüyüşe önderlik etti. Fotoğraf: Hoda Baraka

Buradan yürüyüşün havadan görüntülerine erişebilirsiniz- yürüyüş çok büyüktü!

World march in defense of mother Earth – drone fly december 2014

Sonuç olarak, küresel iklim anlaşması iklim değişimi ile mücadele etmek için sadece bir araç. Gerçek değişim tabandan devam edecek. BM İklim Görüşmeleri iklim krizini tartışmak için dünya ülkelerinin bir araya geleceği bir yer olmaya devam edecek ve insanlar Paris’in Kopenhag gibi olmaması için büyük çabalar sarf ediyor.

Bu yazı 350.org web sitesinde yayınlanan 5 Things You Need to Know From the UN Climate Agreement makalesinin çevirisidir. Yazının aslına ulaşmak için:  http://350.org/5-things-you-need-to-know-from-the-un-climate-agreement/

COP’laya COP’laya gezegeni yakmak – Mary Louise Malig

Üst üste üçüncü yıl, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (United Nations Framework Convention on Climate Change – UNFCCC) Taraflar Konferansı (Conference of Parties – COP) sırasında Filipinler’i bir tayfun alt üst etti. 2012’de Katar’ın Doha kentinde COP 18 yapılırken, Filipinler’in güneyi Mindanao’yu vuran gelmiş geçmiş en sert tayfun Bopha Tayfunu arkasında binlerce ölü ve binlerce evsiz kalmış insan bıraktı. 2013’te Polonya’nın başkenti Varşova’da COP 19 yapılırken, Filipinler tarihinde görülmemiş şiddetteki süper tayfun Haiyan, milyonlarca aileyi mahvetti, yaklaşık 4 milyon insanı yurdundan etti ve en az 6100 kişinin ölümüne yol açtı ki bunlar Haiyan’ı ülkenin yaşadığı en ölümcül tayfun yapıyor. Süper tayfunla gelen fırtına dalgaları birçok topluluğu topyekün sildi süpürdü. Bu sene, 2014’te, Lima’daki COP 20 sırasında, yeni bir süper tayfun Filipinler’in yolunu tuttu. Başta 5. kategori yani süper tayfun olarak öngörülen Ruby Tayfunu karaya ulaştığında gücünü 3. kategoriye düşürdü. Ancak rotasında, hala geçen seneki Haiyan Tayfunu’nun yarattığı yıkımla boğuşmakta olan topluluklar vardı.

filipinler

Filipinler tayfunlara yabancı olmasa da – yılda 15-20 tayfun görüyorlar ne de olsa – son zamanlardaki bu süper tayfunların çapı ülkenin daha önce görmediği hasarlara yol açtı. Bilim insanları yıllardır bu uyarılarda bulunuyorlardı, zira daha sıcak su ve daha sıcak hava birleşip rekor ölçekte süper tayfunları da içeren birçok istikrarsız ve aşırı hava olaylarına yol açıyor. İnsan, Filipinler gibi ülkelerdeki yıkım ve kaybın canlı dehşet verici gerçekliği karşısında, tam da bu sırada iklim değişimi krizini konuşmak üzere masa başına oturmuş olan 192 hükümet temsilcisinin işe yarar bir eylemde bulunmaya kendilerini mecbur hissedeceklerini düşünüyor. Aksine, tam da tersi gerçekleşti.

Taahhütlerden Vaatlere, Vaatlerden Katkılara: Emisyon azaltımının düştükçe düşüşü

Gezegenin kirletilmesiyle ilgili tarihsel sorumluluğunu kabul eden 37 sanayileşmiş ülke (UNFCCC’de Ek 1 ülkeleri olarak geçer.), emisyon azaltımı için yasal bağlayıcılığı olan Kyoto Protokolü’nü imzaladılar – taahhüt dönemi 2008-2012 arasında 1990 seviyelerine kıyasla yüzde 5 azaltım. Ancak Kyoto Protokolü, Ek 1 ülkelerinin “telafi etmelerini” sağlayan esneklik mekanizmalarına sahipti – gelişmekte olan ülkelere ağaç dikmeleri için para verip bu sayede kendileri kirletmeye devam etmek, veya ticaret yani kirletme kredilerini alıp satmak gibi. Bu mekanizmalar Ek 1 ülkelerine emisyonlarını sürdürmek hatta arttırmak imkanı sağladı.

Ancak 2010’da, Cancun’da yapılan COP 16’da, müzakerelerde Kyoto Protokolü’nün ikinci taahhüt dönemi tartışılırken, Kopenhag’daki COP 15’te önerilen yeni bir kavram, yasal bağlayıcılığı olan taahhütlerin yerini aldı: vaatler. Gelişmekte olan ülkelerin itirazlarına rağmen, bu vaatleri içeren Cancun Anlaşmaları benimsendi. Vaatler gönüllü olacak ve ısınmanın 2 derecenin altında kalmasını sağlayacaktı. Gezegeni yakmamak için elden gelenin en iyisi yapılacaktı.

Sonraki yıl Durban’da COP 17’de daha da başka tarihi değişimler yaşandı, öyle ki Rio Konvansiyonu’nun orijinal ilkelerinden bile sapıldı. Durban Platformu, yeni anlaşmanın “herkese uygulanabilir” olacağını söyledi, yani gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumluluklarından kaçmaları için, ortak ancak farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesinin altı oyuldu.

Sonra Polonya’nın başkenti Varşova’daki COP19’da, vaatlerin yerini daha da zayıf bir kavram aldı: katkılar. Teknik ismiyle Ulusal Olarak Belirlenen Niyet Edilen Katkılar (Intended Nationally Determined Contributions – INDC), ülkelerin küresel hedefi tutturmak için ne kadar katkı koyabileceklerine kendi başlarına karar vermelerine izin veriyor. Hiç mümkün görünmüyordu, ama daha da azını taahhüt etmeyi başardılar.cop20

Bugün COP20’de, en küçük bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açık ki ne tarihsel sorumluluğu olan kirleticilerin emisyon azaltımı yapası var ne de gezegeni kirletmekte sanayileşmiş ülkelerle yarış tutmuş olan dev gelişen ülkelerin. 2020 sonrası anlaşma için masaya konan seçenekler, Cancun ve Kopenhag’da “vaat edilen”den bile daha zayıf. Referans yılını 1990 yerine 2010 olarak alma yönünde bir eğilim de var, yani ülkeler sonuçta muhtemelen emisyonlarını arttıracaklar. Dahası, ülkelerin katkılarının küresel hedefi gerçekten tutmasını garanti edecek hiçbir yasal bağlayıcılığı olan mekanizma dahi yok. En kötüsü, Kyoto Protokolü’ndekilere ek yeni pazar mekanizmaları da öneriliyor. Öneriler, daha çok karbon pazarını (ormanları ve muhtemelen tarımı bile içerecek şekilde) ve ulus-altı, ulusal ve bölgesel emisyon ticaret şemalarını içeriyor.

Bilim gayet açık: Sıcaklık artışını 1.5 derecenin altında tutmak için, küresel emisyonlar 2020 yılı itibariyle 38 Gigaton CO2-eşdeğerinden az olmalı (2 derece için, 44 Gigaton CO2e). Bu, yasal bağlayıcılığı olan kesintiler demek, vaat veya katkı değil, karbon pazarı da değil. Böyle gelmiş böyle gider kafasıyla, 2020’de küresel emisyonlar 57 Gigaton CO2e’yi bulacak. Basitçe söylersek, iklim müzakerelerinin mevcut gidişatına bakılırsa, 2020 öncesinde, 1.5 derecelik tavan değerin altında kalacak emisyon azaltımlarını yapmayacağız. İklim geri besleme mekanizmaları, eğer 2010’lu yıllarda başarısız olursak, iklim kaosundan geriye dönüş olmamasını garanti altına alacak.

Yerine Getirilmeyen Finans Sözleri

Tarihsel sorumluluk ilkesini takiben, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere adaptasyon ve azaltım için finansman sağlıyor olmaları gerekir. Cancun’da Yeşil İklim Fonu mekanizması aracılığıyla uzun vadeli finansman sözü verilmişti. Verilen söz, 2020 itibariyle her yıl 100 milyar dolardı. Bu sayı kulağa büyük gelebilir, ama gerekenle kıyaslayınca devede kulak kalıyor. BM Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı’nın 2009’da yayınladığı BM Dünya Ekonomik ve Toplumsal Araştırması, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişimine adapte olmak ve azaltım sağlamak için 500-600 milyar dolara ihtiyaç duyduklarını belirtti.

Kopenhag öncesinde, gelişmekte olan ülkelerin orijinal talebi, 2020 itibariyle Ek 1 ülkelerinin GSYH’sinin en az yüzde 1.5’uydu. 2009 rakamlarına bakarsak, bu, 39.881 milyar doların yüzde 1.5’u eder ki o da 598 milyar dolar ediyor. Finansal spekülatörlere ve savaşa ayrılan paranın yanında bu kumbaradaki bozukluklar gibi kalır. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün Askeri Harcamalar Veri Tabanı’na göre, ABD hükümeti 2009’da 661 milyar dolar, 2008’de ise 616 milyar dolar harcadı. Aynı ABD hükümeti Wall Street’i, spekülatörleri ve bankaları kurtarmak için trilyonlarca dolar harcadı.

“İklim borcu” ve onunla birlikte, gelişmekte olan ülkelere tarihsel sorumluluklar sebebiyle bu borcun ödenmesi, kavramsal olarak ortadan kalktı. Bunların yerini, büyük ölçüde tutulmamış sözler aldı. Lima’da, sözüm ona çığır açan başarılardan atıp tutuldu ve (başta söz verilen 100 milyar dolara kıyasla) toplanan epi topu 10 milyar dolar kutlandı.

Geleceği kurtarmak için bugünü değiştirmeliyiz.

İklim krizinin müzakerecilerin göstere göstere gözlerini kapadıkları aciliyeti, toplumsal hareketler, yerli halklar ve iklim değişiminin sınır hatlarında yaşayan topluluklar tarafından gün be gün yaşanıyor. Lima sokaklarında COP 20 sırasında en az 20 bin kişi Toprak Ana için yürüdü ve iklimi değil sistemi değiştirme çağrısında bulundu.limaprotest

İklim müzakerelerinin temelinde nihayetinde kKapitalist sisteme ve şirket karlarının devamına bağlılık var: REDD’den (Ormansızlaştırma ve Ormanların Bozulmasına Dayalı Salımların Azaltılması – Reduction from Emissions from Deforestation and Forest Degradation), İklim-Akıllı Tarım ve daha nice pazar temelli mekanizmalardan karbon pazarlarına, geo-mühendislik, karbon tutma ve hapsetme, endüstriyel biyoenerji gibi teknolojik kısayol arayışlarına kadar. Gerçek emisyon azaltımı için en temel adımlardan biri, yeraltındaki fosil yakıtların yüzde 80’ini oldukları yerde bırakmaktır; ancak petrol ve enerji sanayinin müzakereleri ele geçirmesiyle birlikte, işler nasıl geldiyse öyle devam edecek. COP’ların Filipinler gibi ülkelerde yaşanan hakiki yıkıma gözlerini kapamaları, hükümetlerin büyük şirketlerin çıkarlarını mağdur toplulukların üzerine koymalarından kaynaklanıyor.

Aşırı-sömürü, aşırı-tüketim, aşırı-üretim, aşırı kaynak çıkarımına dayalı mevcut sistemle köprüleri atmalı, çeşitli farklı çözümlerin, mevcut yöntemlerin ve çiftçilerin, yerli halkların, kadınların ve toplulukların sistemik çözümlerine yönelmeliyiz: gıda egemenliği, buen vivir (iyi yaşam), agro-ekoloji (tarımsal ekoloji) , topluluk korumacılığı, karşı küreselleşme, doğa hakları ve daha niceleri.

Sistemi değiştirmek geleceği kurtarmak için tek umudumuz.

***

Mary Louise Malig bir ticaret politikaları analisti ve Küresel Orman Koalisyonu’nda araştırmacı ve kampanya koordinatörü. Metnin orijinaline “Burning the planet, one COP at a time” adresinden ulaşabilirsiniz.

IPCC iklim raporuyla ilgili bilmeniz gereken 10 şey – John Light

En son IPCC raporu yayınlandı, ve haberler kötü.

Hükümetler Arası İklim Değişimi Paneli başkanı Rajendra Pachauri bu raporu 1988’den beri iklim değişimini izleyen IPCC’nin “en güçlü, en sağlam ve en kapsamlı” raporu olarak niteledi. Beyaz Saray’ın yayınladığı açıklamada da raporun “küresel topluma, süratle ve kuvvetle harekete geçmek zorunda olduğumuzu hatırlatan bir uyan borusu” olduğu belirtildi.

Raporun dili geçmiş yıllardakinden çok daha kuvvetli: Isınma “tartışmasız” ve görmekte olduğumuz değişimler her yana nüfuz etmekte, diyor rapor açık bir biçimde. Fosil yakıtlara bağımlılığımızı kesmek için hızla harekete geçmeliyiz, diye uyarıyor. Aksi takdirde, “daha çok ısınmayla ve iklim sisteminin bütün bileşenlerinde uzun vadeli değişimlerle karşı karşıya kalacağız, bu da insanlar ve ekosistemler üstünde sert, yaygın ve geri-çevrilemez etkilerin olasılığını arttıracak.”

Geçen hafta açıkladığımız gibi, eğer bir déjà vu hissine kapıldıysanız sorun yok – bunun sebebi, Eylül 2013’ten beri üç IPCC raporu yayınlanmış olması. Bugünkü, bu raporlar silsilesinin son taksiti: sentez raporu denen bu rapor, kendinden önce gelen üç raporu özetleyip açıklamayı amaçlıyor. Bütün bu parçalar bir arada Beşinci Değerlendirme Raporu’nu, yani AR5’i (Fifth Assessment Report) oluşturuyorlar. AR5, iklim değişimine 2007’den beri en kapsamlı bakışı sunuyor.

Rapor sürecine dahil olan herkes özetlenen araştırmaların, siyasi liderlere ve BM müzakerecilerine önümüzdeki yıl emisyon kesimiyle ilgili bir anlaşmaya varıp hepimizi kurtarmaları yolunda rehberlik edeceğini umuyor.

Her ne kadar bu rapor, IPCC standartlarında bakarsak, oldukça hafif kalsa da (epi topu 116 sayfadan oluşuyor ve 40 sayfalık bir politikacı özeti içeriyor) burada sizin için iyice süzdük. Aşağıda, bazı tablolar ve grafikler eşliğinde, paket edip evinize götürebileceğiniz 10 şeyi bulabilirsiniz, ki birçoğu da geçen 13 ayda yayınlanan önceki IPCC raporlarından tanıdık gelecektir.

1. Biz insanlar gerçekten, hakikaten iklim değişiminden sorumluyuz, ve bu gerçeği görmezden gelmek onu daha az doğru kılmıyor. “İklim sistemindeki insan etkisi açıktır ve yakın zamandaki insan kaynaklı sera gazı salımları tarihteki en yüksek seviyesindedir.” diyor rapor. Kilit sera gazlarının – karbondioksit, metan, diazot monoksit – atmosferdeki yoğunluğu “son 800 bin yılda eşi benzeri görülmemiş seviyelerde” diye uyarıyor, ve bunun suçlusu bizim fosil yakıt temelli ekonomilerimiz ve sürekli artan nüfusumuz.

past-co2

2. İklim değişim hali hazırda gerçekleşiyor. Son otuz yılın her on yıllık bölümü, o zaman kadar kayıt altındaki en sıcak on yıl oldu. Deniz seviyeleri yükseliyor. Kuzey Kutbu buz katmanı küçülüyor. Tarımsal üretim değişiyor – çoğunlukla da azalıyor. İklim daha yağışlı hale geliyor ve fırtınalarla sıcak hava dalgaları yoğunlaşıyor.

sea-level-and-temp-change

3. … ve işler çok daha kötüye gidecek: “Sıcak hava dalgaları daha sık gerçekleşecek ve daha uzun sürecek … aşırı yağış olayları birçok bölgede daha yoğun ve daha sık hale gelecek. Okyanuslar ısınmaya ve asitlenmeye devam edecek, ve küresel ortalama deniz seviyeleri de yükselmeyi sürdürecek.” diyor rapor. Eğer böyle devam edersek, yüzyılın sonunda 3.7 – 4.8 derecelik sıcaklık artışı – veya daha da fazlası – ile karşılaşabiliriz.

Bu grafikler deniz seviyelerinde ve yüzey sıcaklığında farklı emisyon senaryolarında beklenen değişimleri gösteriyor:

sea-level-rise

temperature-rise

4. Son dönemdeki ısınmanın büyük kısmı okyanuslarda yaşandı. 1971’den beri iklim sistemine giren enerjinin yaklaşık yüzde 90’ı okyanuslara gitti. Bu, daha sıcak ve genleşen okyanuslar demek; bu da, daha güçlü kasırgalar demek. Ayrıca da deniz seviyelerinde artış ve sahil şeritlerinin erozyonu demek.

5. Okyanuslar asitleniyor. Sanayi devriminden beri insanların kustuğu bunca karbondioksiti alan okyanuslar yüzde 26 daha asitli hale geldiler ve pH seviyeleri daha da düşüyor. Bilim insanları bunun deniz yaşamına yaygın ve sert etkileri olabileceğini düşünüyorlar – git gide okyanus asitlenmesi “diğer CO2 sorunu” olarak adlandırılıyor.

6. İklim değişimi kalkınmakta olan ulusları özellikle sert biçimde vuracak, ama hepimiz zarar görmeye açığız. İklim değişimi gıda sistemlerini dengesizleştirecek, sağlık sorunlarını alevlendirecek, insanları yerlerinden edecek, ülkelerin altyapılarını zayıflatacak ve çatışmaları körükleyecek. Hayatın her alanına temas edecek. Sıcaklıklar arttıkça ekonomik büyüme yavaşlayacak, yeni yoksulluk tuzakları yaratılacak ve biz de önce iklim değişimini çözmeden yoksulluğu ortadan kaldıramayacağımızı göreceğiz.

7. Bitkiler ve hayvanlar bizden de daha hassas. İklimler yer değiştirdikçe topyekun ekosistemler hareket etmek zorunda kalacak ve birbirleriyle çarpışacaklar. Eğer ısınma böyle devam ederse birçok bitki ve küçük hayvan bu hıza yetişemeyecek ve türleri yok olacak.

8. 2050 itibariyle büyük ölçüde yenilenebilir kaynaklara yönelmeliyiz ve 2100’de fosil yakıtları tamamen devre dışı bırakmalıyız. İklim değişimin geri-dönülemez olma ihtimali bulunan ve en yıkıcı etkilerinden kaçınmak için (mesela rapordan: “azımsanamayacak tür yokoluşu, küresel ve bölgesel gıda güvensizliği, bunların sonucunda normal insan faaliyetlerindeki kısıtlamalar ve sınırlı adaptasyon potansiyeli”), sera gazı salımlarını bu yüzyılın ortasına kadar ciddi miktada kısmamız gerekiyor. “Yüzyılın sonunda CO2 ve diğer uzun ömürlü sera gazı emisyonlarını neredeyse sıfıra indirmeyi” hedeflemeliyiz.

Bu grafik, farklı emisyon senaryolarında salımlarımızın ne kadar artıp azalabileceğini gösteriyor:

ghg-emissions-pathways-in-all-ar5-scenarios

9. İklim değişimiyle mücadele için gereken çözümlere hali hazırda sahibiz. Gerekli teknolojilere sahip olduğumuzu ve eğer harekete geçersek ekonomik büyüme çok şiddetli etkilenmeyeceğini savunuyor rapor. Klişe olduğu üzere: Tek ihtiyacımız olan, eyleme geçme azmi. Ancak rapor eyleme hep birlikte geçmemiz gerektiğini işaret ediyor: “Eğer tekil özneler bağımsız olarak kendi çıkarlarını ön plana çıkarırlarsa efektif azaltıma erişilemeyecektir. Dolayısıyla sera gazı salımlarını azaltmak ve diğer iklim değişimi sorunlarına çözüm bulmak için işbirliğine dayalı yanıtlar (uluslararası işbirliği de dahil olmak üzere) gerekmektedir.”

10. Bu vahim rapor kuşkusuz muhafazakar bir rapor. İklim değişiminin etkileri raporun sunduğundan çok daha kötü olabilir. Chris Mooney’in açıkladığı üzere birçok bilimsel uzman panelin temkinli tarafa doğru hata yaptığını belirtiyor:

Bulletin of the American Meteorological Society‘de yayınlanan yeni bir çalışma, IPCC’nin “2.tip hata”lardansa – yani olan bir şeyin olmadığını iddia etmektense – “1.tip hata”lardan – yani olmayan bir şeyin olduğunu iddia etmekten – kaçınmaya odaklandığını belirtiyor.

Yani iklim değişiminin etkileri gerçekte IPCC’nin betimlediğinden çok daha sert hatta çok daha tuhaf olabilir.

***

Bu makale 2 Kasım 2014’te Grist’te “The 10 things you need to know from the new IPCC report” başlığıyla yayınlandı.

Gezegenin ateşini düşürmek için: Harekete geç ve örgütlen !

Dünya çapında 200 milyon insanı temsil eden toplumsal hareketler, Ban Ki-Moon’un İklim Zirvesi’nde şirketlerin egemenliğini ifşa etti.

 

İçlerinde La Via Campesina, OilWatch International, Migrants Rights International, Global Forest Coalition, Indigenous Environmental Network, Grassroots Global Justice Alliance ve ATTAC Fransa’nın da bulunduğu dünya çapında (köylüler, küçük çiftçiler, yerli halklar, göçmenler, işçiler, kadınlar, beyaz ırka mensup olmayanlar, çevresel adalet ve iklim adaleti aktivistleri ve su savaşçıları da dahil) toplam 200 milyondan fazla üyesi olan 330’dan fazla örgüt Ban Ki-Moon’un İklim Zirvesi’nde şirketlerin egemenliğini ifşa etti. 16 Eylül’de yayınlanan ortak bildiridesystemchangebanner_larger-300x199, REDD+, İklim-Akıllı Tarım ve Herkes İçin Sürdürülebilir Enerji girişimi gibi şu anda Zirve gündeminde bulunan gönüllü vaatlere dayanan, piyasa temelli ve yıkıcı kamu-özel ortaklıkları yerine sistemik değişim çağrısında bulundular.

Global Justice Ecology Project’ten alıntıladığımız bu giriş paragrafının ardından, orijinalini şurada bulabileceğiniz ortak bildiriyi paylaşıyoruz..

Gezegenin ateşini düşürmek için: Harekete geç ve örgütlen !

Biz insanlar ateşimiz çıktığında hemen endişelenir ve harekete geçeriz. Neticede, bırakın 2ºC’yi, beden sıcaklığımız normalin 1.5ºC bile üzerine çıkması durumunda bunun bize şiddetli hasar verebileceğini, 4-6ºC’lik bir artışın ise bizi komaya sokabileceğini, hatta öldürebileceğini biliriz.

Gezegenin ateşi çıktığında da durum aynıdır. Son 11 bin yıldır Dünya’nın ortalama sıcaklığı 14ºC civarında seyretti. Şimdiyse 1ºC’lik bir artışa erişmek üzere. Ve eğer bu ateşin yayılmasını durdurmak için uygun önlemler almazsak, öngörülen o ki gezegenimiz bu yüzyılın sonuna kadar 2ºC ile 6ºC arasında bir sıcaklık artışına doğru ilerliyor. Böyle hummalı şartlarda, Dünya üstünde bugün bildiğimiz anlamıyla yaşam çarpıcı bir biçimde değişecek.

Hemen eyleme geçmekten başka bir seçeneğimiz yok. Herhangi bir eyleme değil, doğru eyleme ve doğru zamanda. Örneğin bir insanın yüksek ateşi olduğunda ona vücudunu dinlendirmesi konusunda ısrar ederiz, bol miktarda sıvı içmesini sağlarız, doğru ilaçları temin ederiz, ve eğer ateşi yükselmeye devam ederse hastaneye götürüp ateşinin sebebini bulmaya çalışırız – bu sebep basit bir enfeksiyon da olabilir, kanser gibi ölümcül bir hastalık da.

Doğru Reçete

Konu gezegensel ateş olunca, doğru reçete en az 10 eylemin hayata geçirilmesini gerektiriyor.

1. 2020 yılı itibariyle küresel yıllık kişi başı sera gazı salımlarını 38 gigatona indirerek bu yüzyıl içinde gerçekleşecek sıcaklık artışını 1.5ºC altında tutmak için derhal bağlayıcı taahhütler verilmeli – keyfe bağlı vaatler değil.

2. Toprağın veya okyanus tabanının altındaki fosil yakıt rezervlerinin %80’den fazlasını oldukları yerde bırakmak üzere bağlayıcı taahhütler koyarak Dünya’nın dinlenmesi sağlanmalı.

3. Doğal kaynakların çıkarılması ve işlenmesinden uzaklaşmak için, (Keystone XL gibi boru hattı altyapı çalışmaları da dahil olmak üzere) tüm yeni petrol, bitumen kumu, kaya gazı, kömür, uranyum ve doğalgaz arama ve çıkarma çalışmalarına yasak konmalı.

4. Rüzgar, güneş, jeotermal ve medcezir enerjisi gibi yenilenebilir enerji alternatifleri, daha fazla kamu ve topluluk mülkiyeti ve kontrolüne dayalı biçimde genişletilmeli ve bu geçiş hızlandırılmalı.

5. Halkın temel gereksinimlerinin karşılanması için dayanıklı ürünlerin tüketimi ve yerel üretim teşvik edilmeli, yerel olarak üretilebilen ürünlerin nakliyesinden kaçınılmalı.

6. Küresel süpermarket için sanayileşmiş ve ihracata dayalı tarımdan gıda egemenliğine dayanan ve yerel gıda ihtiyacına odaklanan topluluk-temelli üretime geçiş özendirilmeli.

7. Çöplerin öğütülmesi ve geri dönüştürülmesi için ve binaların ısıtma ve soğutma sırasında enerjiyi koruması için iyileştirilmesi için Sıfır Atık stratejileri benimsenmeli ve uygulanmalı.

8. Kent merkezlerinde ve kentsel bölgelerdeki şehirler arasında insanların ve eşyaların taşınmasında verimli trenler aracılığıyla toplu taşıman güçlendirilmeli ve genişletilmeli.

9. Dünya sisteminin dengesini yeniden kuracak yeni iş alanları yaratmak üzere ekonomide yeni alanlar oluşturulmalı – örneğin sera gazı emisyonlarını azaltmak için iklim işleri veya Dünya restorasyonu işleri.

10. Savaş kaynaklı sera gazı salımlarını azaltmak üzere savaş sanayi dağıtılmalı, askeri altyapı sökülmeli ve savaş bütçeleri hakiki barışı teşvik etmeye yönlendirilmeli.

Yanlış Reçete

Aynı zamanda, her eylemin uygun eylem olmadığının ve kimi girişimlerin durumu daha da kötüleştirebileceğinin farkında olmak zorundayız. Karşımızdaki belki de en büyük mesele, büyük şirketlerin, krizleri avantaja çevirecek yeni iş fırsatları yaratmak için, iklim gündemini ele geçirmekte olmalarıdır. Buna cevaben şirketlere net ve gür biçimde “İklim Değişimi Trajedisini Sömürmeyi Bırakın!” mesajını vermeliyiz.

Özellikle, aşağıdaki politikaları, stratejileri ve önlemleri reddederek, ‘sermayenin yeşillenmesi’nin bir çözüm olarak sunulmasına karşı durmalıyız:

  • Doğaya fiyat biçen ve eşitsizlikleri arttırmak ve doğanın yıkımına hız kazandırmak dışında hiçbir işe yaramayacak yeni türev piyasalar oluşturan sahte bir “yeşil ekonomi” gündemi öne sürülmesi yoluyla doğanın işlevlerinin metalaştırılması, finansallaştırılması ve özelleştirilmesi.
  • Bu, REDD’e (Reducing Emissions from Deforestation and Forest Degradation: Ormansızlaştırma ve Ormanların Kötüleştirmesine Dayalı Salımların Azaltılması) … İklim-Akıllı Tarım’a, Mavi Karbon’a ve Biyoçeşitlilik telafisine Hayır demek anlamına gelir – bu mekanizmaların tamamı şirketler için yeni kâr alanları yaratmak için tasarlanmıştır.
  • Jeo-mühendislik, genetiği değiştirilmiş organizmalar, tarımsal yakıtlar, endüstriyel biyoenerji, sentetik biyoloji, nanoteknoloji, hidrolik kaya gazı çıkartma, nükleer projeler, atık yakımına dayalı atıktan enerji üretimi vb. “teknoloji harikası” “çözüm”ler.
  • Toplumun ihtiyacı olmayan ve sera gazlarına net katkı koyan devasa ve gereksiz altyapı projeleri – örneğin dev barajlar, abartılı büyük otoyollar, dünya kupaları için stadyumlar vb.
  • Kâr için ticareti teşvik eden, ev içi emeğin fiyatını kıran, doğayı yok eden ve ulusların kendi ekonomik, toplumsal ve çevresel önceliklerini ciddi ölçüde azaltan serbest ticaret ve yatırım sistemleri.

Önleyici Tedavi

Son olarak, doğru ve yanlış reçetelerin ötesine geçmemiz ve bu gezegensel ateşe sebep olan hastalığın adını koymamız gerekiyor. Eğer bunu yapmazsak, ateş yeniden ve yeniden, üstelik daha da agresif bir biçimde geri gelecek. Fırtınadan sağ çıkmak için hastalığın kökenlerine inmemiz gerekiyor.

Bilim insanları sorunun izini açık bir biçimde sera gazı emisyonlarının 250 yıl önce sanayi devrimiyle beraber artışında ve geçen yüzyıldaki ani yükselişinde takip ediyorlar. Bu analiz açıkça ortaya koyuyor ki sorunun birincil sebebi, bir avuç insanın kârı için artan miktarda kaynak çıkarımına ve üretimciliğe dayanan endüstriyel modeldir. Kapitalist sistemin sürekli daha fazla ve daha fazla kâr etmek amacıyla yücelttiği sonsuz büyüme modeli yerine, insanlarla doğa arasında uyumu hedefleyen yeni bir sistemle değiştirmeliyiz kapitalizmi. İklim değişimini insan haklarıyla ilişkilendiren, göçmenler gibi saldırıya açık toplulukları koruyan ve yerli halkların haklarını tanıyan bir sisteme ihtiyacımız var.

Toprak Ana ve onun doğal kaynakları, bu küreselleşmiş modern sanayi toplumunun tüketim ve üretim ihtiyaçlarının ağırlığını taşıyamaz. Bir avuç seçkinin değil çoğunluğun ihtiyaçlarına odaklanan yeni bir sisteme gerek duyuyoruz. Bu yönde ilerlemek için, şu anda yüzde 1’in kontrolünde olan zenginliğin yeniden dağıtılması gerekiyor. Bu da, gezegendeki tüm yaşam için refah ve esenliğin, Toprak Ana ve Doğa’nın haklarını kabul ederek baştan tanımlanmasını gerektiriyor.

Eylül ayında, New York’ta ve tüm dünyada, iklim krizini önünde sürükleyen yapısal sebeplere dönük bir dönüşüm sürecini zorlamak için acilen harekete geçmeli ve örgütlenmeliyiz.

***

İmzacı örgütlerin listesine şuradan ulaşabilirsiniz.