Küreselleşmeyi kabaca özetlersek…

§.1. Ulus-devlet düşünürlerce keşfedilmiş bir toplum modeli değildir. Tarihsel bir normdur. Tarihin belli bir aşamasında, birçok nesnel sürecin kesiştiği noktada ve belli bir üretim biçiminde ortaya çıkmış, bu üretim biçimine en iyi denk gelen birikim mekânıdır, ekonomik-politik-sosyal bütünlüğü olan bir birimdir. Şehir-devletler, köle imparatorlukları, merkezî feodal imparatorluklar, Asya tipi üretim tarzı devlet-toplumları, gevşek federatif yapıya sahip feodal imparatorluklar gibi tarihsel bir olgudur, onlarla aynı soyutlama düzeyinde incelenebilir.

§.2. Ulus-devlet kapitalizmle birlikte doğdu, uzun bir süreç içinde gelişti. Kabaca beş yüz yıl süren ömrünün sonunda bugün can çekişiyor. Çünkü birikimin esas mekânı olma özelliğini kaybetmesi bir yana, sermaye birikimini giderek daha ciddi bir biçimde engelliyor. Ulus-devletin sermaye birikimindeki tarihsel işlevi sona ermiştir. Kapitalizme artık yararından çok zararı vardır. Bugün kapitalizm gerçek anlamıyla dünya çapında bir kapitalizmdir, birikim için dünya çapında bir mekân istiyor. Bu mekân uluslarötesi bir mekândır, küreselleşme bu mekânın oluşturan bir süreçler bütündür.

§.3. Ulus-devletin sermaye birikimindeki varoluşu, rolü, tarihsel misyonu, iki temel tanımlayıcı unsura dayanır :

1) Ulus-devlet sınır çeker: “Bu sınırlar içindeki mekân benim ulusal pazarımdır, ben bu ulusal pazarda, serada domates yetiştirir gibi kapitalist yetiştireceğim, varolan sermaye birikimine destek olacağım, hatta böyle bir birikim yoksa, bunun sıfırdan yaratılması için elimden geleni ardıma koymayacağım. Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması için kapitalistlerle el ele uğraşacağız. Ulusal ekonomiyi bu sınırlar içinde örgütleyeceğim, üretici güçlerin bu sınırlar içinde gelişmesi için ne gerekiyorsa onu yapacağım. Kapitalist üretim ilişkisini bu sınırlar içinde yayıp derinleştireceğim. Kapitalist sömürühudut polisleri ilişkisini bu sınırlar içinde yeniden ürettireceğim. Benim burjuvazim emeği direkt olarak bu sınırlar içinde sömürecek. Bu sınırları gerekirse savaşla koruyacağım, gerekirse savaşla genişleteceğim. Herkes nerede olduğunu bilsin diye ortaya, sınırlara, oraya, buraya bir de bayrak dikeceğim”, der.

2) Ulus-devlet para basar: “Bu ulusal pazarı oluşturmak için bu ülkenin içindeki bölgesel sınırları, iç gümrükleri ve yerel paraları yok ettim, serbest dolaşıma her türlü engeli kaldırdım. Artık para basmak benim hakkımdır. Sadece benim hakkımdır. Benden başka hiç kimse bu topraklarda para basamaz. Dışımdaki herkese para basmayı yasaklıyorum. Bu yasağı çiğneyeni mahvederim. Bu parayı, değeri bu ulusal pazarda değiştirebilmek ve dolaştırabilmek, sermaye birikimini gerçekleştirebilmek, kaynakları dağıtabilmek için basacağım. Bastığım paranın dünya çapında bir anlamı olacak, üretim fiyatlarını, şu veya bu ölçüde başka paralar kadar yansıtabilecek. Hem banknot basacağım hem kredi yaratacağıpara para param. Benim dışımdakiler kredi yaratacaklarsa benden izin alacaklar. Tüm dünya para basma hakkım olduğunu kabul edecek. Param başka ülkelerin paralarıyla değiştirilebilecek”, der.

§.4. Bu iki temel unsur, ulus-devletin dar anlamda ekonomiye geniş anlamda toplumsal yaşama müdahalesini tanımlayan iki asal işlevdir (primary functions). Yani asal renkler gibi (primary colors)… Nasıl gökkuşağının yedi asal renginden diğer bütün renkler türetiliyorsa, ulus-devletin bu iki asal işlevinden de diğer tüm işlevleri türetilir. Ulus-devlet yaşama binlerce farklı biçimde müdahale eder ama bütün bu müdahaleler, bu iki asal işlevden, ya birinden ya ötekinden ya da ikisinden birlikte kaynaklanır. Örneğin gümrük ve kotalar koymak, dış ticaret politikaları, bütçe politikaları, para politikaları, vergi politikaları, yatırım politikaları, meslek eğitimi, endüstrileşme politikaları, tarım politikaları, teşvik, sübvansiyon vb. ile bütün bunlara karşılık gelen hukuksal çerçeve ve politikalar, rejim, sömürünün örgütlenmesi, polis, şiddet vb. bu iki asal işlevden türer ve ulus-devlet bu iki ana işlevi varolabildiği sürece varolabilir, daha doğrusu varolmayı tarihsel olarak hak edebilir. Devlet-Ekonomi ilişkisi üzerine, “Günümüz Kapitalizmi ve Devleti Üzerine” kitabımın özellikle “Reel Kapitalizmin İşleyişinde Devletin Varlığı” (s.199-210) başlıklı alt bölümü referans verebilirim.

§.5. İşte “Ulus-devletin tarihteki rolü sona ermiştir” derken, ulus-devletin, asal işlevleri düzeyinde, tanımlayıcı unsurları düzeyinde, asal işlevler düzeyinde çözüldüğünü anlatmış oluyoruz. Ancak karıştırmamak gerekir: Ulus-devletin kurgusunda, etnik veya üst-kimlik olarak ulusal kimliğin rolü, devletin ekonomik rolünden çok daha dayanıklı, tarihsel olarak çok daha direngen görünüyor. “Ulus” olgusunun daha çok uzun bir süre yaşayacağı söylenebilir. Hem ulus-devlet hem de ulus-devleti eriten dinamiklerin ayrıntılı bir anlatımı için okura “Günümüz Kapitalizmi ve Devleti Üzerine” isimli kitabın “Küreselleşme: Uluslararası Ekonomiden Uluslarötesi Ekonomiye” başlıklı alt bölümüne (s.61-80) başvurmasını önerebilirim.

§.6. Dünyada hâlâ sınırlarını koruyan yüzlerce ulus-devlet var. Ancak değerin çok büyük bir kısmı, ulusal sınırların erimesiyle, artık alt-sistemlerde yaratılıyor. Her alt-sistem, kimisi geride kimisi ilerde, entegrasyon sürecinin farklı bir aşamasında duruyorlar. Kiminde henüz ancak meta serbest dolaşırken kiminde siyasi üstyapı bile oluşmuş durumda…ABD’nin kendisi bir alt-sistemdir şimdi daha da büyük NAFTA alt-sisteminin parçasıdır. AB alt-sistemi şimdilik 27 ulus-devletin çözülmesiyle oluşmuş bir alt-sistemdir. Şu anda 6 daimi üyesi, 4 üye adayı ülkeyle MERCOSUR, Latin Amerika ülkelerinin tek bir pazar olarak entegrasyonunu amçalayan bir alt-sistemdir. AFTA Pasifik ülkelerinin birleştiren bir alt-sistemdir. En son doğan Şanghay İşbirliği Örgütü (SCO) Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ı birleştirecek bir alt-sistemdir. Afrika’da da henüz çok zayıf alt-sistemler doğdu. Bu alt-sistemlerin dışında, yine başta Afrika olmak üzere her kıtada ulusal sınırları hukuken çözülmemiş ülkeler elbette var. Ama soru şudur: Bu sınırlar bu ülkelerin ulusal pazarlarını koruyabiliyor mu, yani ulusal bir kapitalizm geliştirebiliyor mu?

§.7. Evet, dünyada hâlâ para basan yüzlerce ulus-devlet de var. Ama dünyada değerin neredeyse tamamını ulusallığını çoktan yitirmiş evrensel paralar dolaştırıyor : Dolar, Euro, Yen, Sterling ve Çin’in büyüyen ekonomik gücüne bağlı olarak belki yakın bir gelecekte yeni bir para… Bir ulus-devlet, örneğin kaybettiği bir savaş sonucunda, geçici olarak para basma hakkını hukuken kaybedebilir, ama bu onun para basma işlevinin nesnel olarak sona erdiğini göstermez. Bugün gelinen aşamada, ulus-devletin para basma işlevi nesnel olarak o kadar ortadan kalkmıştır ki, örneğin Avrupa Birliğinde bu işlevi hukuken de kaybetmiştir. Öte yandan örneğin ABD Doları Panama ve Ekvator’da resmi parası olmuştur. Yüzlerce ulus-devletin para basabiliyor olması artık sadece hukuksal bir hakkın kullanımı anlamına geliyor, kapitalizm açısından pek bir anlam ifade etmiyor. Dünyada, üretim fiyatlarını, Dolar, Euro, Yen, Sterling kadar iyi yansıtamıyorlar, değer deposu işlevi göremiyorlar, uluslarötesi mali devrede değeri dolaştıramıyorlar. Ulusal para evrensel bir para olamayınca, küreselleşen kapitalizmin dışında ve ondan bağımsız ulusal bir kapitalizm de gelişemiyor. Çin de artık dolardan kurtulmak, kendi evrensel parasını basmak istiyor. Bugün tıkandığı bir nokta da budur.hep para

§.8. İşte küreselleşme, bir yandan uluslarötesi tekellerin kendi mekânında ve mantığında ama bir yandan da ulus-devletin enkazı üzerinden ilerliyor. Ulus-devletin norm olduğu bir dünyadan hızla küreselleşmenin norm olduğu bir dünyaya geçiyoruz. Bu gözlemin ışığında, küreselleşmeyi, “Sermayenin ve kârın hareket ettiği uluslarötesi bir dünya-mekânını oluşturan süreçlerin toplamı” olarak tanımlıyoruz. Hem ekonomik, hem siyasi, hem sosyal, hem kültürel süreçlerin toplamı…

*

“Küreselleşme” olgusunun devrimci anlamı ve teorik ayrıntıları için okura, “ÇIKIŞ HATTINA DOĞRU: Sosyalizm Kapitalizm Yazıları” isimli kitabımın blogda da yer alan “Küreselleşen Dünyada Çıkmaz Sokağı Seçen Sol” ve “İşçi Sınıfının Taarruz Çıkış Hattı” başlıklı yazılarını önerebilirim.

***

Editörün notu: “Ne Yapmalı’dan Önce” makalesindeki bir parçadan hareketle hazırlanan bu makale, yazarın küreselleşme ile ilgili geçmişte yayınlanmış yazıları için bir fragman işlevi görüyor. Tıpkı film fragmanlarında olduğu gibi, ilgili yazılarda detaylıca analiz edilen kimi noktalara burada sadece değiniliyor. Yazıyı pdf olarak yüklemek için: Coskun Adali – Kuresellesmeyi Kabaca Ozetlersek

Susuz küçük ada

(Yazıyı pdf formatında bilgisayarınıza indirmek için: Susuz kucuk ada – Coskun Adali – 7 Temmuz 2014)

Belki bilirsiniz, Tarabya Koyu’nda küçücük bir plaj var. Yazın sıcağında İstanbul’da kalanlar yüklüce bir giriş ücretine karşılık tahta iskelelerde güneşlenip buradan Boğaz’ın soğuk sularına atlıyorlar. Çok iyi yüzme bilen ve yüzmeyi çok seven arkadaşımız da sıcak bir öğle vakti buradan denize girsin. Ama amacı serinlemek değil, uzun uzun ama çok uzun uzun yüzmek… Uygulamaya konacak proje, altyapısı çok iyi örgütlenmiş devasa bir proje… Boğaz’ın Avrupa yakasını solunda bırakarak, karayı yakında tutarak, kuzeye doğru yüzmeye başlasın. Karadan uzaklığı hep en fazla 50 metre kadar olsun. Biz de tam donanımlı süper bir tekneyle usulca onu takip edelim. Artık kaç saat alırsa, Boğaz’ı bitirsin, dursun, bugünlük yeter, tekneye çıksın, duş alsın, iyi bir yemek yesin, iyi bir uyku çeksin, sabah yola erken çıksın.

Sabah suya atlasın, Boğaz çıkışından Batı’ya dönsün, Trakya’nın kuzey sahilleri boyunca yüzsün. Üşüdükçe, yoruldukça, susadıkça, acıktıkça, uykusu geldikçe, sıkıldıkça, bizle konuşmak, telefon etmek, müzik dinlemek, kitap okumak, twitter göndermek, mesajlarına bakmak, internette dolaşmak vb. istedikçe tekneye çıksın, canı istediği zaman denize dönsün, suyu fazla soğuk bulduğunda isterse bir dalgıç elbisesi giysin. Ancak maceraya son verip tekneyle geri dönmek yok.. Günler günleri kovalasın, Türkiye Trakya’sı bitsin. Bulgaristan sahilleri, Romanya sahilleri, Ukrayna sahilleri var… Haftalar haftaları kovalasın. Kırım’ın etrafından dönsün. Tüm yol boyu rastladığı irili ufaklı her adanın, adacığın, taşın etrafında bir tur atmadan yoluna devam etmesin. Kertch Boğazı’ndan girsin, her zaman olduğu gibi karayı hep solda bırakıp Azak Denizi’ni turlasın, çıksın. Rusya sahilleri… Gürcistan sahilleri…Aylar ayları kovalasın, Batum’a varsın. Hadi diyelim büyük kıyı kentlerinin liman sularına girmesin, pistir, kirlidir. Limanlarda sadece teknenin gereksinimlerini karşılamak için konaklansın. Anadolu’nun Karadeniz kıyıları boyunca yavaş yavaş gitsin ve nihayet İstanbul Boğazı’na ulaşsın. Boğaz’ın Anadolu yakasından inerken karşıda kalan Tarabya koyuna nostaljik bir el sallasın. Boğaz’dan çıkınca İzmit Körfezi’ne girsin, sonuna kadar gidip körfezin güneyine geçsin ve Marmara’nın güney kıyıları boyunca yüzüp Çanakkale Boğazı’na varsın. Çanakkale Boğazı’ndan çıktıktan sonra, Behramkale’ye gelince karşıya, Midilli’ye geçip adayı tüm girintisiyle çıkıntısıyla iyice bir turlasın, geri gelsin. Ege kıyısından güneye insin. Doğu Ege sahilleri boyunca hiçbir kaya parçasını, adacığı, adayı atlamadan, Sakız, On İki Adalar, Rodos, Girit, Kıbrıs, hiçbir sahili es geçmeden yoluna devam etsin. Anadolu’nun Akdeniz kıyısı boyunca yüzerek İskenderun Körfezi’ne varsın, oradan da tam güney yüzerek Türkiye’den çıksın. Akdeniz’in doğu kıyısı boyunca giderek Lazkiye, Trablus, Beyrut, Hayfa, Tel Aviv, Post Said ve İskenderiye’ye ulaşsın. Kuzey Afrika boyunca Akdeniz’in güney kıyısını yüzerek geçsin, Cebelitarık Boğazı’na varsın. Yıllar yılları kovalasın… Hep istediği zaman, istediği kadar yüzsün.

Cebelitarık Boğazı’ndan çıkınca, yine karayı solunda bırakarak tüm Batı Afrika’nın Atlas Okyanusu kıyısını geçsin, Ümit Boğazı’dan dönüp Kuzeye yönelsin. Madagaskar, Seychelles’ler vb. hiçbir adayı turlamayı ihmal etmeden Doğu Afrika’yı bitirsin, bir kıyısından Kızıl Deniz’e girsin öbür kıyısından çıksın. Basra Körfezi için de öyle…Bütün Güney Asya’yı, binlerce adasından hiçbirini unutmadan Endonezya dahil Uzakdoğu Asya’yı, iki kulaç atıp Avustralya ve Yeni Zelanda’ya da uğrayıp Japon adaları dahil Doğu Asya’yı yüzsün. Bering boğazına gelince bir kahve içip karşıya Alaska’ya geçsin, her zamanki gibi karayı yine solunda bırakarak Amerika’ları turlasın, Antarktika’yı turlasın, turun sonunda Bering Boğazı’nı yıllar önce terk ettiği noktaya geri gelsin ve yoluna Asya’nın kuzeyiyle devam etsin. Arktik, Grönland ve İzlanda gidiş-gelişleri dahil, İskandinavya, Baltık, Kuzey ve Batı Avrupa, Britanya adaları, İspanya, Cebelitarık…Bu kez Akdeniz’in Kuzey sahilleri, Korsika, Sardunya, Sicilya, İtalya, Adriyatik, Dalmaçya, Yunanistan, Batı Ege adaları, Kuzey Ege, Saroz Körfezi, Çanakkale Boğazı’nın kuzey sahili, Marmara’nın kuzey kıyısı, İstanbul Boğazı ve sonunda Tarabya koyu…

İşte en az yarım asırlık bir yolculuk…Yeryüzünün tüm kara parçalarının ve parçacıklarının yüzerek haritasını çıkarmak gibi bir şey… Mandelbrot fraktal kümesinin içinde yüzmek gibi bir şey…

Mandelbrot1

*

1977 yılının Ağustos ayının 20. günü neredeydiniz, ne yapıyordunuz ? O gün bir Cumartesiydi, belki hatırlarsınız. Ya da o günden iki hafta kadar sonra, 5 Eylül Pazartesi günü neredeydiniz, ne yapıyordunuz ? Ya da daha anlamlı bir soru, o günlerde siz bu dünyada var mıydınız ?

Neredeyse 37 yıl oluyor, o tarihlerin birincisinde Voyager 2 ikincisinde de Voyager 1 uzay aracı fırlatıldı. Amaç, Güneş sisteminin dış gezegenlerini, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün’ü ziyaret etmekti. Yüzyılda bir oluşturdukları elverişli geometrik konfigürasyon sayesinde her birinin çekim gücünü kullanarak bu uzay araçlarını oradan oraya savurmak olanağı doğmuştu. Bu iki uzay aracı aralarında, bu dört dev gezegeni, bu gezegenlerin 48 uydusunu, halkalarını ve manyetik alanlarını araştırdı. Birkaç ay arayla 1979’da Jüpiter’e ulaştılar. Satürn’e Voyager 1 1980’de, Voyager 2 1981’de ulaştı. Sonra birbirlerinden ayrıldılar, Voyager 2 gezegenleri rahatsız etmeye devam etti, 1986’da Uranüs’e, 1989’da da Neptün’e vardı, bu gezegenleri araştıran ilk uzay aracı oldu.

Sonra, yıldızlararası uzay boşluğuna (interstellar space) yönelen Voyager 1 ve Voyager 2 uzay araçlarının misyonu genişletildi, bizler 80’li yılların en sonundaki yılbaşını muhtemelen bol alkolle kutladığımız gecenin sonrası, 1990 yılının 1 Ocak günü Voyager’lerin “Yıldızlararası Misyonu”nun başladığı duyuruldu. 1990’ın 14 Şubatı’nda, Sevgililer Günü’nde, Güneş Sistemi’nin 60 fotoğraftan oluşan bir mozaik şeklinde sunulan son bir hatıra portresini çekerek dünyaya yolladılar. Bu “aile fotoğrafı” onların yolladığı son imaj oldu. Carl Sagan’ın girişimiyle çekilen bu fotoğraflardan biri de yeryüzünün 6,5 milyar kilometre uzaktan alınan bir fotoğrafıydı. Bu tarihsel fotoğraf, yine bu eşsiz insanın deyimiyle “bir soluk mavi nokta” adıyla evrensel bir üne kavuştu. Küçücük yeryüzünün uzaydaki yalnızlığının, bu küçücüklük içinde böbürlenip duran ve kendini ölümsüz sanan ama her biri tek örnek, iki deliği açık bir borudan fazla bir şey olmayan binlerce diktatörün acınası gülünçlüğünün sembolü haline geldi. Carl Sagan’ın aynı isimli kitabının olağanüstü güzel giriş yazısına konu oldu.

carl-saga-pale-blue-dot-cover1

Buradakileri ve birazdan yazacaklarımızı NASA’nın kendi internet sitesinden ve daha birçok siteden bulabilirsiniz. Voyager’lerin yolculuğunu, aldıkları yolun rakamlarındaki hızlı artışı canlı olarak izleyebilirsiniz.

İçlerine 12 inç çapında altın kaplama bir bakır plak yerleştirildi. Bir zaman kapsülü işlevi olan bu plakta, yeryüzünün evrendeki yerini gösteren, hikâyesini anlatan, insanları tarif eden, yaşam ve kültür çeşitliliğini gösteren şemalar, müzikler, sesler, görüntüler ve 55 dilde selamlaşma var. Evet, evet Türkçe dahil. Tabii bu plağın uzayda birilerinin eline geçme olasılığı, Sarayburnu’ndan şişe içinde atılan bir mesajın Şili açıklarında bir balıkçının eline geçmesi olasılığından bile çok çok az… Ama hiç önemli değil, ya tutarsa…

Hem bir uzay macerası olarak hem de bilimsel araştırmalardaki işlevleriyle, ayrıca Smartphone’u utandıracak 68 Kb’lık hafızalarıyla, sadece bir elektrik ampulü kadar enerji tüketmeleriyle Voyager 1 ve Voyager 2 projesi olağanüstü başarılıdır.

Şimdi rakamlara bakalım: Macera 1977’de başladı. Hızları saniyede ortalama 17 kilometre. Yani bir hapşırıkta Taksim’den Sarıyer’e gidiyorlar. Bu akıl almaz hızda, kesintisiz, neredeyse 37 yıldır uçuyorlar. Şu anda Voyager 1 dünyadan 19,1 milyar kilometre uzakta, gönderdiği ışık hızında bir sinyalin dünyaya varması 17 saatten fazla bir zaman alıyor, Voyager 2 dünyadan 15,6 milyar kilometre uzakta, gönderdiği ışık hızında bir sinyalin dünyaya varması 14 buçuk saat alıyor. Yörüngeleri farklılaştığı için yeryüzüne uzaklıkları da farklı. Şu anda, güneş sisteminde elektrik yüklü parçacıkların kabardığı bir tür güneş rüzgârıyla yıldızlararası ortam içine şişen bölgede, Heliyosifer’in en dış tabakasında uçuyorlar. NASA, Voyager 1’in 25 Ağustos 2012 tarihinde uzayın yıldızlararası boşluğuna girdiğini resmen ilan etti. Nerede olduğuna dair veriler sınırlı da olsa, Güneş Sistemi’ni terk ettiği şeklinde ciddi bir görüş birliği var. Neredelerse neredeler, hiçbir uzay aracının dünyadan bu ikisi kadar uzağa gitmediği kesindir.

Şimdi ne olacak? Kalan enerjileri yaklaşık 2025’e kadar bu iki aracın işlevselliğini sürdürmesini sağlıyor. Sonra da yıldızlara yönelecekler, “sabit hızla hareket etmekte olan bir cisim dışarıdan bir kuvvet uygulanmadıkça hareketini sürdürür” diyen eylemsizlik kanununa göre ve bulunduğu noktalara göre başka gökcisimlerin itim gücüyle, 40 bin yıl sonra Voyager 1 AC+79 3888 yıldızının 1,6 ışık yılı “yakınından”, Voyager 2 ise Ross 248 yıldızının 1,7 ışık yılı “yakınından” geçecek…Ve 296 bin yıl sonra Voyager 2 gökteki en parlak yıldızın, Sirius’un 4,3 ışık yılı “yakınından” geçecek. Sonra? Sonrası yok. Voyager ikizleri sonsuza kadar bizim galakside, Samanyolu Galaksisi’nin içinde dolaşıp duracaklar.

Diyelim belki milyonlarca belki milyarlarca yıl sonra, dünyalıların bu araçlarla gönderdiği plağı birtakım uzaylılar bulacak. Çok küçük bir olasılık ama bizim Eski Mısır hiyerogliflerini çözdüğümüz gibi onlar da bu plağı çözecekler. Belki o zaman yeryüzünde yaşam artık sürmüyor olacak veya insanlar başka yerlere “taşınmış” olacaklar.

Dünya tarihinin çok önemli bir anını yaşadığımıza kuşku yok. Yeryüzünde zeka ve birikim, daha da önemlisi üretken güçler, Güneş Sistemi’ni terk edebilecek, yıldızlara merhaba diyebilecek ve sonsuza kadar Samanyolu Galaksisi’nin derinliklerinde dolanabilecek iki uzay aracını üretmeye, göndermeye, bu araçlarla uzaydan yarım yüzyıl bilgi toplamaya yeterli bir düzeye ulaşmış…Ve bütün bunlar en fazla beş bin senede olmuş, emeği sayesinde insan, tür olarak olağanüstü hızlı evrilmiş. Bütün bunlar müthiş heyecan veriyor. Yabancılaşmış insanın potansiyelinin bile sınırsız olduğunu kanıtlıyorlar.

*

İnsana müthiş heyecan veren ama daha akıl alır başka olaylar da var. Ay’a seyahat bunların başında gelenlerden…Ay’a gidişi bir o kadar da Ay’dan dönüşü hayranlık duymadan düşünmek mümkün mü ? Yıl 1969. Bilgisayar ve bilgisayara dayalı teknoloji henüz emekleme döneminde. Birtakım insanlar, kağıtla, kalemle, tebeşirle birtakım hesaplar yapıyorlar, başka birtakım insanlar da bu hesaplara canlarını emanet ediyorlar. Düşünelim hele bir, yeryüzünde yaşamın ortaya çıkışından birkaç milyar yıl sonra ilk kez canlılar bildik yerçekiminden kaçıp, yerçekimi farklı başka bir gökcisimde dolaşıyorlar. İnsanlar ilk kez başka bir gökcismin üzerinde durup yeryüzünün fotoğrafını çekiyorlar. İnsanın yanında kağıt mendil taşıması gibi, bir küçük şişe su taşıması gibi, astronotlar bir haftalık oksijenlerini yanlarında götürüyorlar. Bir makine onları fırlatıyor (pek anlayamayacağımız nedenlerle astronotlar en çok o makineye hayran), ondan kopan başka bir makineyle Ay’a gidiyorlar. Uzayda Ay’ın etrafında dönerken o makineden da başka bir makine çıkıyor, onunla Ay yüzeyine alçalıp konuyorlar. O son makinenin ismi ABD’nin sembolünden gelen “Kartal”, konuş sinyali de “Kartal kondu”. Bu ismin ve bu sinyalin seçimindeki olağanüstü ve acımasız hayal gücü doğrusu insanda moral filan bırakmaz. İpincecik bacaklarıyla “Kartal”, pürüzlü, taşlık bir alana devrilmeden konuyor. Devrilse, maceracıların ömürleri oksijenleri bitene kadar. Daha sonraki Ay seyahatlerinde bu son makinenin içine bir de üstü açık plaj arabası gibi bir taşıt aracı koydular, sanki yeryüzünden 400 bin kilometre uzağa gitmeleri yetmezmiş gibi orada bir-iki kilometre de o plaj arabasıyla dolaştılar, bir işe yaramayan, o günün parasıyla 1 milyar dolarlık arabayı orada bırakıp geldiler. Hem de bunu birkaç kez yapıp, Ay’ı araba hurdalığına çevirdiler.Lunar.imaj1

Ay’da hayatta kalmak dahil her şeyde yapayalnızsınız. “Otoyolda araba bozuldu, cep telefonuyla tamirci çağırdık” gibi bir durum yok. İç içe geçmiş bin bir sistemde bin bir türlü bozukluğu, aksaklığı siz gidereceksiniz, gideremezseniz, “o kadar bekledik, tamirci gelmedi, eve taksiyle döndük” gibi bir durum hiç yok. Bu arada dünyadan, Houston’dan gelen lanet mesajlar da cabası, “GA’daki dördüncü lambanın yanmaması lazımdı”, “Ug2 göstergesinde az önce 39,7’ye yükselen değer 43,6’yı aşarsa mutlaka bize bildirin”, “Tamam, bütün CWT altsistemini sıfırlayalım, işlemlerin sırasını değiştirelim”, “Bir de şunu deneyin…” gibi. Bir tenekenin içinde bir yere iniyorsunuz. Dışarıda biraz dolaşıyorsunuz, birkaç saat taş topaç topluyorsunuz. Tabii unutmadan, bu arada elbiseniz epey bir süre aynı zamanda tuvaletiniz işlevini görüyor. Sonra o tenekeye geri dönüyorsunuz. Ertesi gün “normal olarak” sorun çıkarmaması gereken kalkış roketlerinin ateşleneceğine, tüy gibi havalanacağınıza ve uzayda dolaşıp duran öbür tenekeyle her nasılsa buluşacağınıza inanarak…Gerçekten de “Kartal” devrilmeden kalkıp kendini oralara getiren makineyle uzayda buluşuyor. Sonra yine her nasılsa kazasız belasız bir yolculuktan sonra dünyaya geri dönüyorlar, atmosferde yanmadan tutuşmadan okyanusa iniyorlar.

Ay yolculuğunun bütünü bir stres “destanıdır”. Gidiş-dönüş yolculuğunun dış koşulları olağanüstü bir stres yaratıyor, bu kaçınılmaz stres yetmezmiş gibi, bir de yolculuğun kendisi olağanüstü stres yaratıyor. Hatta bırakalım astronotları, ki döner dönmez “uzayda tanrıyı gördünüz mü?” gibi bir soruya da katlandılar, gelen her iyi haberde Houston kontrol merkezinde alkış kopuyor, herkes hep birden ayağa kalkıp aynı anda sigara yakıyor. Ay’a ilk yolculuğun 40. yıldönümünde, 2009’da, İngiliz bilim adamları yayınladıkları ortak bildiride o gün alınan risklerin bugün alınmasının mümkün olmadığını söylüyorlar.

*

Suyla haşır neşir olmak açısından, yarım asırda dünyanın tüm kara parçalarının haritasını yüzerek çıkarmak, bir sahilde ıslak kuma ayak başparmağıyla dokunmakla ne kadar kıyaslanabilirse, yol gitmek açısından da Voyager’lerin Samanyolu Galaksisi’ndeki gezintisi, Ay’a yolculukla o kadar kıyaslanabilir. İkisinde de çok çok büyükle çok çok küçüğü kıyaslıyoruz.

Başka türlü söylersek, denizin kıpırdamadığı bir yaz günü sabahının erken bir saatinde sessiz, sakin, ıssız bir Ege sahilinde ıslak kuma ayak başparmağıyla dokunmak Ay’a gitmek olsun. Bu durumda dünya haritasını yüzerek çıkarmak Voyager’lerin Samanyolu macerasıdır.

*

Ama evrenin gerçekten akıl almaz büyüklükteki boyutlarına göre her iki durumda da bir hiçle başka bir hiçi kıyaslıyoruz. Ayak başparmağıyla ıslak kuma dokunmak hiçbir şeydir, ama dünyanın bütün denizlerini yüzmek de hiçbir şeydir. Ay’a gitmek hiçbir şeydir, ama Samanyolu Galaksisi’nde hurda metal dolaştırmak da hiçbir şeydir.

Voyager’ler nihayet bizim galakside, bizim mahallede dolaşıyorlar. Evrenin sadece Hubble teleskopuyla gözlenebilen bölgesinde 176 milyar galaksi olduğu düşünülüyor. Önümüzdeki yüzyılda gözlem teknikleri ilerledikçe bu sayının 1 trilyona yaklaşacağı düşünülüyor. Yani Voyager’ler lafın gelişi değil, gerçekten bizim mahallede dolaşıyorlar, bizim mahalle gibi şimdilik varlığı bilinen 176 milyar mahalle daha var ! Şimdilik !… 176 milyar az değil. Tek bir madeni lira tek bir galaksiyi temsil etsin. Hiç durmadan her gün, günde 24 saat, her saniye 1 madeni lirayı, yani bir galaksiyi okyanusa atsak, 176 milyar liranın hepsini yani bugün için gözlenebilen galaksilerin tümünü okyanusa atmamız için 5600 yıla yakın bir zamana ihtiyacımız oluyor. Yani yazının icadının 400 yıl öncesinden başlayıp bugünlere, Mars’ta bir robotun dolanıp durduğu bugünlere kadar geçen bir zamana… Üstelik henüz sadece yıldızların “üst örgütlerinden”, galaksilerden konuşuyoruz. Pekiyi ya yıldızlar ? Onlardan da “epey” var: Bizim galakside, Samanyolu Galaksisi’nde 400 milyara yakın yıldız var. Güneş bunlardan sadece biri. Bazı spiral galaksilerde 1 trilyondan fazla yıldız var, elips şeklindeki dev galaksilerde ise 100 trilyon civarında yıldız var. İşte büyüklükler bunlar.

Tarih içinde ortaya sonradan çıktığı için bu tablo, TABLO-B olsun. Bu tablonun özünde bütün bir dünya görüşü saklıdır.

*

Tabii bütün bunlar herkese heyecan vermiyor. İnsan potansiyelinin her gün giderek artan bir hızla sergilenmesine içten bir hayranlık duyacaklarına, insan olmanın bilincine varacaklarına, kendilerini yine kendi yarattıkları birtakım metafizik güçlerin kulu olarak kabul etmekle ne kadar doğru bir iş yaptıklarını herkese bıkmadan usanmadan duyurmak isteyenler var. Aşırı bilgi yoksunluklarını bir de bilime tecavüz ederek saklamak istiyorlar.

İddialarına göre Kuran’da yer alan Kamer (Ay) suresinde, gelecekte Ay’a gidileceğine dair işaretler varmış. Söylediklerine göre, Kuran’da, Kamer (Ay) suresinden sonra 1389 ayet varmış. Hicri takvimde 1389 yılı, miladi takvimde 1969 yılına denk geliyor, 1969 ise insanın Ay’a gidiş yılıdır. Yani bu iddianın sahiplerine göre tüm Kuran, insanın Ay’a gidiş tarihi üzerine kurgulanmış oluyor. Bilimin neyin nesi olduğunu anlamaktan sonsuz uzak olan bu tavuk beyinliler, hem bilimin üzerinde hem de Kuran’ın üzerinde tavuklar gibi eşelenerek bilim için bir anlam ifade etmeyen ama Kuran’ı okuyanları aptal yerine koyan saçmalıklar üretiyorlar. Kuran’ı, insanın Ay’a gidişi gibi küçücük bir olay üzerine, insan potansiyelinde mikroskopik önemde bir olay üzerine kurgulatmakla, kendi küçük kafalarında insan eyleminin varacağı en son noktanın insanın Ay’a gidişi olduğunu söylemiş oluyorlar. Ay’dan dönüşün ise farkında bile gibiler. Ay’a gidiş, o küçük kafalarının sınırıdır, o küçük kafaları için bir mucizedir. Zaten mucize deyip duruyorlar. Allahlarına ve Kuran’a bu aynı sınırı koyan bu küçük kafalı din sapıkları bu sınırla Kuran’ı ve dinlerini yücelttiklerini sanıyorlar.Lunar.imaj2

Öte yandan Kuran’daki astrofizik ve kozmoloji şöyle : Ay bir nur, yani ışık kaynağıdır. Hilal, yarım ay, dolunay, ayın “duraklarıdır”, örneğin Ay’ın hilal hali, “hurma salkımının çöpü gibi yay haline dönmüş” duraktır. Yani bunlar Ay’ın görünümleri değil başkalaşım safhalarıdır, yani gece karanlıkta Ay’a bakınca görünen, gölge hatları keskin olmakla birlikte, yarı-aydınlık yarı-karanlık gölgeli bir küre değildir.…Havada asılı kandillere benzeyen yıldızlar ise dünyaya göre çok küçük şeylerdir, dünyaya düşüp dururlar ve şeytan taşlamaya yararlar. Göğü yıldızlarla süsleme işi meleklere bırakılmıştır. Henüz dünya yaratılmamışken dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşüyle tanımlanan bir günlük zaman biriminin uzunluğu nedir, gibi ayrıntılara kulun aklı ermez ama dünyayı yaratmak için dört gün gerekirken tüm evren için iki gün yeterlidir. Bunlara benzer bir iki şey daha var ama bu kadar derin bilgi yeter. Dinin diğer kitaplarında da benzer yaklaşım, varsayım ve derin düşünce vardır, bu konuda da aralarında bir süreklilik vardır.

Tarih içinde ortaya önce çıktığı için bu tablo TABLO-A olsun. Bu tablonun özünde de bütün bir dünya görüşü saklıdır.

*

Özünde bütün bir dünya görüşü saklı TABLO-B, özünde yine bütün bir dünya görüşü saklı TABLO-A’ya zerre kadar yüz vermeyen, bilgisine ve aklına güvenen, evrensel birikime kendi birikimlerini katan, yeryüzünün her tarafına yayılmış milyonlarca insan tarafından bin yıl içinde boyanmış bir tablo. Evet bin yıl… Sokrat öncesi materyalist filozofların dünya ve evren hakkındaki bilgilerinin TABLO-A’daki saçmalıklarla bir ilgisi yoktur. TABLO-B’de, cehalete karşı ölüm pahasına savaşan milyonlarca insandan herbirinin sık sık kana bulanmış bir fırça darbesi vardır.

TABLO-A’ya gelince, bu tabloyu bronz çağında yaşayan ve kara delikten daha kara, kapkara cahiller boyamaya başladı. Keçi güden, geleceklerini keçi bokundan fal bakarak planlayan bu insanlar yeryüzünün küçük bir bölgesinde, o günün uygarlıklarının bile kıyısında yaşadılar. Daha sonra bu aynı küçük bölgede, Roma İmparatorluğu’nun Roma’ya ve Roma Uygarlığı’na bu en uzak bölgesinde, bazıları zanaatkâr ama hepsi cahil birtakım insanlar, bu tablodan bir kopya çıkardılar ve bu kopyayı boyamaya başladılar. Birkaç yüzyıl sonra yine aynı bölgede başka cahiller, bu kez esnaflar ve çerçiler, o ana dek tamamlandığı kadarıyla bu kopyadan bir kopya çıkardılar ve onu birkaç yüzyıl boyadılar. Sonuçta, TABLO-A, rastgele, uyumsuz, estetikten yoksun ve acemi fırça darbeleriyle yaratılmıştır.

*

Evrenin iki farklı tablosu böyle. Din sapıklarının gülünç zavallılığı bizi ilgilendirmiyor. Konu onlar değil. Amacımız birçok aydında görülen ve “dine saygı” denen zayıflığın entelektüel korkaklığı gizlemeye yetmediğini, aksine entelektüel korkaklığı “dine saygı” denen kabuk içinde gizlemenin her geçen saniye daha zorlaştığını ve zorlaşacağını hatırlatmaktır.

TABLO-B ile TABLO-A arasında TABLO-B’yi zaten çoktan seçmiş olan bir tür aydın, yine de TABLO-A’yı mahkum edemez. TABLO-A’nın varlığına duyulması gerektiğini düşündüğü saygıyı duymaya veya saygı duyuyormuş gibi yapmaya devam eder. Bazen çok sıkışırsa, ya TABLO-A hiç yokmuş gibi davranır, bu tablonun varlığını bile konuşmaktan korkar, ya da TABLO-A’nın boyandığı çağların düşünceleri için, onun öyle olmadığını çok iyi bildiği halde, “O zamanın bilgisi öyleymiş” gibi uyduruk, kof bir savunma yapar. Yanlış ama diyelim ki “o zamanın bilgisi öyleymiş”, pekiyi o zamanın bilgisine bugün de inananlara, bugün de inananların inançlarına, bu inançlarına temel olan doktrine niçin saygı duyacakmışız ? Dine, inananlara, inançlarına, bu inançları uğruna herkesin yaşamını her gün zehir eden siyasi ve toplumsal baskılarına “saygı” duyulamaz, katlanılır. Çünkü boş yere duyulan bu saygı, çoğu bir düşünce sistematiğine alışık olmayan inanların gözünde yukarıda bir örneğini verdiğimiz kuru ceviz içi beyinli din tacirlerini de kapsar. Bu saygı onları da aklar. Bu saygı, dinsel yabancılaşma içinde yaşamaya mahkum yığınların bu yabancılaşma durumunu mazur gösterir, bağışlar.

*

Bir mimar arkadaşınızı eşiyle yeni taşındığınız eve akşam yemeğine davet ettiniz. “Akşam yemeği olması şart mı?” diye sordu. Siz, “Fark etmez, Pazar öğle yemeğine gelin” dediniz, ama yine de merakınız kabardı, akşam yemeğine gelmek istememesinin nedenini sordunuz. Size, “Yeni girilen evlerde akşamları öcü oluyor, ev sahiplerini değil ama misafirleri çok korkutuyor. Hayır ben yine pek korkmam da Tülay çok korkuyor”, dedi. Ciddi bir insan ve iyi bir mimar olan arkadaşınızın yepyeni bir boyutunu keşfettiniz. Şimdi onun bu öcü korkusuna, öcüye olan inancına saygı göstermeniz gerekiyor mu ? Tedavisi için ister sohbeti seçin, ister Tülay’la konuşun, ister grup terapisi önerin, isterseniz onu toplumsal etkinliklere ve eylemlere katılmaya çağırın, bu tedavi süreçlerinin herhangi birinin herhangi bir aşamasında onun “öcü korkusuna” saygı duymanız gerekiyor mu ? Soru budur. Ya bir de herkes öcüye ibadet ediyor diye o da kalkıp öcüye ibadet etse ?

*

Aydını terk edelim, türün tarihi yapan genel insanına gidelim. Yabancılaşmasını din şeklinde yaşayan veya yabancılaşmasını başka türlü yaşaması mümkün olmayan insan, kendisinden eksilttiğini tanrıya yükler, varlığının bilincinde bile olmadan kendisinde var olanı kendinden kopartır tanrıya yükler. Kendinden bir şeyleri koparttığı her anda, kendinden bir şeyler çalıp tanrıya verdiği her anda, biraz daha fakirleşir, kendine biraz daha yabancılaşır, kendini biraz daha kullaştırır. Yeryüzünde esir düştüğü gerçek maddi koşullardan kaçmak için ve bu maddi koşullarda hayatta kalabilmek için, kendini sürekli yücelttiği metafizik varlıkların boyunduruğuna sokar. Din bir ağrı kesicidir ama aynı zamanda bir uyuşturucudur. Ancak öte yandan insanlar, dışarıdan duydukları bir şeylere ikna olarak dinden vazgeçmezler, kendi eylemleri içinde kendileri değiştikçe dinden kurtulmaya başlarlar. Uyuşturucuyu yavaş yavaş bırakırlar. Burada konumuzun dışı bir noktaya parantez içinde çok ama çok kısaca değinelim : Yabancılaşma sadece din olarak ortaya çıkmaz. Kapitalizm altında yabancılaşma ayrıca özel bir biçim de alır. Meta fetişizmi ürünleri salt mübadele değerine indirger. ‘Değer’ ve evrensel biçimi ‘para’, metafizik bir varlığa dönüşür ve dinlerin tanrısı gibi insanlara hükmederek onları yabancılaştırır. Kapitalist üretim ilişkisi insanı kendi ürününe, emeğine, başka insanlara ve doğaya yabancılaştırır. Kapitalizmin son bulmasıyla bu yabancılaşma da son bulur. Parantezi kapatıyoruz.

*

Din konusunda, hiçbir metafizik gönderme yapmamak şartıyla, aforizma düzeyinde bile olsa, çok yanlış bir şeyler söylemek zordur. Marx, “kalpsiz dünyanın kalbidir” diyor, “kendini henüz bulamamış ya da bulup yeniden kaybetmiş insanın kendi hakkındaki bilincidir ve kendine değer vermesidir”, diyor, “tersine dönmüş dünyanın tersine dönmüş bilincidir” diyor. Freud, “din kolektif isteridir”, diyor. Başkaları, başka şeyler söylüyor. Ama dünyanın değiştirilebileceğine inanan veya dinin ne olduğunu bildiğini düşünen hiç kimse, “dine saygı göstermek gerekir” demiyor, “insanların dinsel inançlarına saygı göstermek gerekir” demiyor, “dine inanan insanlara saygı göstermek gerekir” demiyor.

İnsanları cüzzamdan kurtarmak istiyorsanız, cüzzamlıları tedavi etmek istiyorsanız, ne cüzzama ne de cüzzamlılara saygı duymanız gerekmiyor. Cüzzamlılara içten ilgi göstermek, onlara zaman ve kaynak ayırmak zaten hem hastanın tedaviyi kabulü için, hem de tedavinin kendisi için gereklidir. Hastaya veya hastalığa saygı anlamına gelmez. Cüzzama saygı duymak, cüzzamlının yaşamını az da olsa çekilebilir hale getirebilir, ama ne cüzzamın tedavisine bir katkı yapar ne de cüzzamın baskısı altında yaşamaktan bizi kurtarır, aksine üzerimizdeki bu baskıyı süregen kılar.

*

Aydın, dinin dayanılmaz baskısına başka türlü katlanamıyorsa, içinde yaşamak zorunda olduğu toplumun yapısı aydına başka türlü bir kişisel güvenlik ve huzur tanımıyorsa, başka bir gelecek vermiyorsa, yaşamın sürmesi için “dine saygı” bir kaçış, bir kurtuluş olabilir. Başka her tür düşüncesini serbest kılan ama tarihin insanı insan yapan tüm kazanımlarını görmezden gelmeyi gerektiren bir kaçış kurtuluş… O aydına tarihin insanı insan yapan tüm kazanımlarını görmezden gelme zorunluluğunu ve ezikliğini dayatan bir kaçış kurtuluş… Bilincinde olduğu gerçeklerden bir kaçış kurtuluş… Ruhunun suyunu kurutan bir kaçış kurtuluş… Bu kaçış kurtuluş, tehlikesiz, gürültüsüz, patırtısız, “asayiş” içinde, mide dolduracak bir yaşam sağlayabilir. Ama böyle bir yaşam deforme ve eksik bir yaşamdır. Yabancılaşmış insan okyanusunun ortasında biraz önce yanında yüzdüğümüz susuz küçük adada hapse mahkum bir yaşam…Ufukta kaybolan serin tekneyi hep özletecek bir yaşam…

Coşkun ADALI, 6 Temmuz 2014

Tanecik, parçacık

Yozgat ilinin Sorgun ilçesinin Belencumafakili köyünden epey uzak bir mezranın civarındaki bir tarlanın hemen kenarında küçük bir taş parçası düşünelim.

Bu küçük taş parçası o tarlaya ait özel ve ayrıcalıklı bir taş parçası mıdır ? O mezranın özel ve ayrıcalıklı bir taş parçası mıdır ? Belencumafakili köyünün ? Sorgun ilçesinin, Yozgat ilinin, Türkiye’nin ? Yeryüzünün ? Güneş sisteminin ? Samanyolu Galaksisi’nin ? Evrenin ?

Hiç düşünmeden bu soruların hepsine “Hayır” yanıtını verdik, gitti.

Aynı soruları başka bir örnekle de sorabiliriz. Büyük bir plajdayız. Patara olabilir, Konyaaltı plajı olabilir, ya da en iyisi Küba’nın bir plajındayız. Diyelim elimizde bir Mohito kokteyliyle kumlara uzanmışız, güneşte yanıyoruz. Boştaki elimizle sıcak kumları avuçluyoruz. Bir avuç kum aldık, biraz tuttuktan sonra attık. Mohito kokteylini tepsiye koyduk, boşta kalan elimizle kumlu elimizi silkeledik. Ama yine de bir tırnağımıza sıkışmış küçük bir kum taneciği kaldı.

Şimdi, bu kum taneciğinin az önce silkelediğimiz bir avuç kumda diğer taneciklere göre bir özelliği ve ayrıcalığı var mıdır ? Güneşlendiğimiz plajda bir özelliği ve ayrıcalığı var mıdır ? Yeryüzünün tüm plajlarında, yeryüzünde, tırnağımızın içindeki bu kum taneciğinin bir özelliği ve ayrıcalığı var mıdır ? Güneş sisteminde ? Samanyolu Galaksisi’nde ? Evrende ?

Yine hiç düşünmeden bu soruların hepsine “Yoktur” yanıtını verdik, gitti.

Niçin “Hayır”, niçin “Yoktur” ?

plajkum

Plaja bakalım. Bir avuç kumda yaklaşık 10,000 kum tanesi var. Bu bir avuç kumda bulutsuz bir gecede çıplak gözle görebileceğimiz yıldız sayısından daha fazla kum tanesi var. Ancak, bizim çıplak gözle görebileceğimiz yıldız sayısı evrende varolan yıldız sayısının çok ama çok çok altında : Yeryüzünün büyük, küçük, uçlu uçsuz, bucaklı bucaksız bütün plajarındaki tüm kum tanelerinin toplamından daha fazla sayıda yıldız var evrende… (Bknz : Carl SAGAN, Cosmos, s. 220-21) Öte yandan sadece güneşin sekiz gezegeni varken, hergün diğer yıldızların gezegenleri keşfedilirken, evrendeki toplam gezegen sayısını artık siz düşünün, mutlaka yıldızlardan kat kat fazla…

Ama hiç düşünmeden yukarıda verdiğimiz bu olumsuz yanıtlar yanlış ! Fena halde yanılıyoruz. Belencumafakili köyünün uzak bir mezrasının bir tarlasındaki küçük taş parçasının da, ya da plajda tırnağımıza takılan kum taneciğinin de bırakalım bulundukları yeri, evrende olağanüstü özel ve ayrıcalıklı bir yeri var.

Niçin ?

Çünkü tanrı, evrendeki yeri, gerek Belencumafakili köyünün uzak bir mezrasının bir tarlasındaki küçücük taş parçasının yeri kadar, gerekse plajda tırnağımızın içinde sıkışan kum taneciğinin yeri kadar anlamlı bir taş parçasına, bir şarkının liriklerinde dediği gibi “Güneşten itibaren üçüncü taşa”, bizim yeryüzüne, çok özel davranıyor ve sonsuz büyüklükte bir ayrıcalık tanıyor : Hıristiyanlığın bir doktrinine göre oğlunun kılığına girerek bizzat kendisi geliyor, başka bir doktrinine göre de çarmıha gerilmek üzere biricik oğlunu yolluyor.

toz parcacigiEvren sonsuz… Sonsuzluk kavramını algılayabilmek için diyemeyiz ama çok az da olsa hissetmek için varolan en iyi örnek evren… Yeryüzünden gözlenebilen en uzak kuasarlardan 13 küsur milyar yıl önce yola çıkan ışık daha anca bugün yeryüzüne varıyor. Yani saniyede 300.000 km yol alan ışık bu hızla giderek, birkaç saniye, birkaç dakika, saat, gün, hafta, ay, yıl sonra değil, binlerce yıl sonra değil, milyonlarca yıl sonra bile değil, ancak milyarlarca yıl sonra bize varıyor. Bu ışık neredeyse evrenin yaşına eşit bir süreyi yolda bize gelmek için harcıyor. Bu ışığın yolculuk macerasına kıyasla güneşten yeryüzüne 9 dakikada gelen “bizim” ışık komik kalıyor.

İşte evrenin bu akıl almayacak sonsuzluğu içinde, şu anda bunları yazarken ekran önünde havada uçuşan ve odanın perdesinden sızan ışık hüzmesi sayesinde görebildiğim toz parçacıklarından birinin kütlesiyle yeryüzünün kütlesi arasında bir fark yoktur, ikisi de eşit kabul edilir. Kum taneciğiyle yeryüzü kütlesi, evrenin sonsuz büyüklüğü içinde sonsuz küçüklükleri ile eşit kabul edilir. Bu teorik kabulün hiçbir pratik sakıncası yoktur. Yani tanrı, evrendeki bir toz parçacığına, evrendeki bir kum taneciğine geliyor ya da biricik oğlunu yolluyor. Delilik ötesi bir saçmalık… Kişisel yabancılaşmalarına çare olarak bula bula dini bulan ey ilkel aydınlar ! Sizin belanızı allahınız versin !

Tüm zamanların bu en büyük safsatasını uydurmak “şerefi” Hıristiyanlığa düşüyor ama diğer dinler de başka başka şekillerde tanrının yeryüzüne bu olağanüstü ilgisini aynen kabul ediyor. İslamın açılış duasında, amentü duasında, “Âmentü billahi ve melâiketihi ve kütübihî ve rusülihî…” dediği anda dindar kişi, hem o kitapların hepsini tanrının kitabı olarak kabul ediyor, hem tanrının yeryüzüne duyduğu olağanüstü ilgiden dolayı yolladığı kişileri peygamber olarak kabul ediyor hem de hediyelik pazar ilavesi cinsinden meleklerin varlığını kabul ediyor. Bilindiği gibi duanın devamı da var ama bu kadarı yeterli. Duanın örgütsel hiyerarşi sıralaması da ilginç, önce melek, sonra kitap, sonra peygamber. İnsanlar peygamberi insan olarak görüyor. Gösterdiği kitabı da eline alıyor ama nasıl geldiği konusunda somut kişisel bilgisi yok. Meleklerle ilgili ise hiç bir somut bilgisi yok. Yani inanç hiyerarşisinde, soyuttan somuta bir gidiş var, en inanılmaza inancını ilk olarak söyleyeceksin. Gerisi kolay.

cosmos

Kişisel yabancılaşmalarına çare olarak bula bula dini bulan ilkel aydınlar ! Ne kadar da iki yüzlüsünüz! “Dinsel inanca saygı” limanının dingin sularında size bir yer yok, fırtınalı okyanusta kaldınız. Çünkü toplumsal artık-değerden kişisel eğitiminiz için bu kadar kaynak çektikten sonra, bu kadar kaynak emdikten sonra, böyle bir olanağı bulamamış veya kasten cahil bırakılmış ve ancak tek çare olarak dinsel yabancılaşmanın pençesinde kıvranarak yaşayabilen yığınların bir bireyiymişsiniz gibi davranamazsınız. Böyle bir hakkınız yok. Daha doğrusu, tanrıya, dine, ibadete inanç hakkınız elbette var. Ancak bu hak, sadece hukuksal bir haktır. Entellektüel olarak böyle bir hakkınız yok. Değil iki bin yıl, bin yıl veya beş yüz yıl önceki aydınların konumuna, iki yüzyıl öncesinin aydınlarının konumuna bile sığınamazsınız. O konumlar o zamanlar içindi, çünkü evren konusunda çok az bilgileri olan o aydınlar, insanın bu çok az bildikleri evrenin içindeki yerini de kestiremeyebilirlerdi. Dinin boğucu baskısı altında da olsa yaşamak için uzlaşmak zorundaydılar. Bugün evren yine az biliniyor ama o günlere göre çok daha fazla biliniyor. En azından daha iyi bilineceği biliniyor. Bilinmiyor gibi davranamazsınız. Entellektüel “libidonuzu”, ya gördüğünüz veya hissettiğiniz baskılar yüzünden ya mideniz yüzünden, tanrı ve din fikrini sorgulamamak, beyninizde bu fikri sorgulamaya yönelik “tehlikeli” bir eğilim belirirse bu eğilimi hemen yoketmek yönünde kullanarak esasında, kendi kendinizi entellektüel anlamda hadım ediyorsunuz. Çaba sarfedip yabancılaşmanıza başka türlü bir çare bulmadıkça, sizden geriye, maddenin bir ucundan girdiği, enerjiye dönüşüp evrende sizin oradan oraya hareket etmenizi sağladıktan sonra diğer ucundan çıktığı iki deliği açık bir boru kalıyor.

Fasa Fiso

Tek katlı, bahçeli evlerden oluşan büyükçe bir semt düşünelim. Semtin düzgün sokaklarıyla birbirinden ayrılan, birbirine benzer ama yükseklikleri biraz farklı bu basit evler iki ya da üç odalı olsun. Evlerden birine girelim. Hayalimizde kolayca canlandıracağımız tam bildik bir ev olsun : Giriş, iki oda, bir salon, mutfak, banyo. Odaların büyük pencerelerinden içeriye bol güneş giriyor. Koridorlarda gömme dolaplar var. Badanası, boyası, elektrik, ısıtma, su, kanalizasyon tesisatı iyi. Yerler parke kaplanmış ve temiz. Masalar, mobilyalar ve diğer ev eşyaları basit ama kullanışlı. Tabağı, çanağı, tenceresi, çatalı, bıçağı, kaşığı vb eksik olmayan mutfakta bir elektrikli fırın ve bir buzdolabı var, banyoda da bir çamaşır makinası ve şofben.

Şimdi elektrikle, gazla çalışan bütün araç ve gereçleri atıyoruz. Bundan böyle lamba diye de bir şey yok. Gerek kalmadığı için elektrik sistemi de yok olsun. Masalar, mobilyalar, dolaplar da kaybolsun. Elimiz değmişken tabağı, çanağı, kaşığı, çatalı, bıçağı da atalım. Radyatörler, musluklar, lavabolar, küvet, tuvalet de uçsun gitsin. Isıtma, su, kanalizasyon sistemi diye de bir şey kalmasın. Bütün döşemeleri de söküp atıyoruz, boya badanayı da kazıyoruz. Şimdi girişi ve bütün koridorları iptal ediyoruz. Bütün odalar birbirine yapışık hale geldi. Artık bir koridora açılmadıklarına göre evin bütün iç kapılarını iptal ediyoruz. Peki odadan odaya nasıl geçilecek ? İki odanın paylaştığı her duvara yerden bir metre kadar yükseklikte insan geçecek kadar bir delik açıyoruz. Her deliğin altına üç-dört basamaklı küçük bir odun merdiven koyuyoruz, konut sakinleri deliğe doğru tırmansınlar, delikten öbür odaya insinler diye…Evin tüm dış pencerelerini iptal ediyoruz. Mekan en azından gündüzleri zifiri karanlığa gömülmesin diye çatıyı dümdüz yapıp bazı odaların tavanına bir delik açıyoruz bazı odalarda duvarların tavana bitiştiği yerlere küçük delikler açıyoruz. Güneş ışığı bu deliklerden giriyor. Ama şimdi tepesinde delik olan odalara dışardan yağmur ve kar giriyor, bu su girişini azaltmak için duvarları yükseltiyoruz.

Şimdi bu “tadilatı” bütün evlere yapalım. Sonra bahçeleri yokedelim ve semtin kendisine girişelim. Bir evde nasıl koridorları, yani insanların içerdeki dolaşım yollarını yok ettiysek aynı mantıkla ve aynı şekilde dışardaki yani semtteki dolaşım yollarını da yok edelim : Bütün sokaklar yok olsun. Evlerin hepsi bitişsin. Artık birbirinden ayrı evler yok, tek bir heyula yapı var. Evlerin eski bağımsız odaları yok, bütün odalar bu tek yapının odaları… Sokak diye bir şey kalmadığına göre semt diye bir şey de kalmadı. Eskiden semt dediğimiz şimdiki entegre yapı içinde insanlar nasıl dolaşacak? Kaybolan iç koridorların işlevini odaların yan duvarlarındaki delikler görecek. İnsanlar yapı içinde delikten deliğe geçerek dolaşacak. Hareket bununla sınırlı değil : Yüksek duvarlı bazı odalara ara kat yapılacak ve böyle bir ara kata odun bir merdivenle çıkılacak, o ara kattan başka bir merdivenle de odanın varsa tavanındaki deliğe ulaşılacak. İnsanlar oda tavanındaki deliklerden yapının damına çıkacak ve damda yürüyecekler. Dam, sokakların işlevini üstlenecek. Yapıdan tamamen ayrılmak, başka yerlere, örneğin işliklere gitmek için de bazı noktalarda damdan yere uzun odun merdivenler indirilecek. Her odanın yüksekliği biraz farklı olduğundan engebeli bir görünüm alan damda engebeleri aşmak için küçük merdivenler de bulunacak. Entegre yapının düz olmayan, inişli çıkışlı bu damı, bir zamanların sokakları gibi aynı zamanda bir kamu mekanı oluşturacak. Bu yapının dış duvarında hiçbir pencere, açıklık yok, gündüz ışığı odaların tavanlarındaki deliklerden veya tavana yakın açılan deliklerden giriyor. Odalar çoğu kez loş. Bu koşullarda ısınmak ve yemek yapmak için odalarda ateş yakılacak. Duman oda deliklerinden çıkacak…

Evet, 9000 yıl önceki Anadolu’da, Milattan Önce 7000 yılının Çatal Hüyük’ündeyiz. Mısır’daki ilk piramidin inşasına daha yaklaşık 4500 yıl var. Yazının henüz icat edilmediği bir dünyadayız.

Catal Huyuk

Yaklaşık 13 hektarlık bir alana kurulu Çatal Hüyük’ün cilalı taş devrinin en eski ve gelişkin yerleşim birimi olduğu konusunda görüş birliği var. AH1L07CHTarih içinde nüfusu ortalama 5000 ile 8000 arasında değişiyor. Çok “büyük” bir “kent”. Yüksek bir hayal gücüyle yapılmış korku filmlerinde bile görülemeyecek bu mekanda insanlar yaşıyorlar. Hem de en az 1700 yıl yaşıyorlar. Örnek olsun, Roma İmparatorluğu’nun Batı Roma-Doğu Roma diye ikiye ayrıldığı tarihten günümüze kadar gelen bir süre boyunca… Fiziksel gereksinimlerini Çatal Hüyük dediğimiz ve tarih içinde 18 yerleşim katmanı ayırdedilebilen bu kerpiç yapı içinde karşılıyorlar. Tarımla yaşıyorlar. Hastalığı önlemek için ölüleri “şehir” dışında açıkta bırakıyorlar, leş kargalarının cesetleri yemesini bekliyorlar ve sonra güneşte kuruyan kemikleri içeri alıyorlar, odalardaki sedirlerin altına koyuyorlar ya da oda tabanına açılan kuyulara gömüyorlar… İleri gelen kişilerin kafataslarını vücutlarından ayırıp sepet içinde saklıyorlar. Dinsel nedenlerle… Leoparlı bir ana tanrıçaya taptıklarını düşünen arkeologlar var. Bol ibadet ediyorlar. Odaların neredeyse yarısı özel olarak ibadete ayrılmış. Duvarlarına dinsel süs olarak boğa kafatasları yerleştirilmiş bu odalarda hayvan postlarına bürünüp ilkel animist dinlerinin kendilerince gereklerini yapıyorlar. Bu müthiş iç bunaltan “kentte”, doğa konusunda çok az şey bilerek, metafizik dünyalarıyla sarmaş dolaş, korku ve endişeleriyle boğuşarak kısa bir ömür yaşıyorlar, eften püften nedenlerden ölüyorlar. Geriye duvar resimleri, kemik, incik boncuk, toprak küpler ve yüzlerce küçük biblo bırakıyorlar. Yaşamlarını geride bıraktıklarından öğreniyoruz.

cities without streets

Bu toplumsal koşulların yarattığı bir insan bilinci var. Sahte, gerçek, rasyonel, irrasyonel, bilimsel, bilim-dışı hiç önemli değil, bu bilinç, o günkü toplumun bir arada yaşama iradesine hizmet ediyor, toplumu bir arada tutuyor ve hiç kimse de bu bilinçte bir eksiklik hissetmiyor.

catal-hoyuk-Jaume-Bosch-Martinez

Mahallede birlikte büyüdüğüm yakın bir arkadaşım var. Liseden sonra eğitimlerimiz ayrıldı, ama birbirimizin yaşamından çıkmadık. Zevklerimiz tıpatıp aynıydı ve hâlâ da aynı… King Crimson, Pink Floyd, Jimi Hendrix dinlerdik ve hâlâ dinliyoruz. Woody Allen çok hoşumuza giderdi. Eskiden Brezilya futboluna hayrandık şimdilerde Barcelona futbolunu seviyoruz. Birçok şehirdeki favori lokantalarımız bile aynıydı ve hâlâ aynı. Aynı şarapları içtik ve içiyoruz. Aynı yerleri gezdik gördük. Aynı filmleri izledik. Beraber çok zaman geçirdik. Çok şey paylaştık. Günlük yaşamın ayrıntılarında bile çok ortak yanımız var. Ama şu sıralar ortak olmayan bir yanımız ortaya çıkıyor : Hâlâ laikliği savunmakla ve hâlâ ibadetten uzak durmakla birlikte o, tanrı fikrine alışmaya, dine inanmaya başlamış…

İşte bana yakın olduğunu düşündüğüm bu arkadaşım, aslında, gelişme düzeyi henüz sokak kavramına varamamış, bireysel ev, ev kapısı, oda kapısı, koridor, pencere, mezar kavramlarına da varamamış bir toplumun ürünü olan bir insana, 9000 yıl önce yaşamış bir insana, olmayan güçlere şiddetle inanan insana daha yakın… Zamanda benden 9000 yıl uzakta. Daha doğrusu zaman içinde ikimizde aynı noktadayken o zaman makinasına bindi ve 9000 yıl geriye gitti.

Yabancılaşmasını böyle en ilkel şekliyle yaşamayı seçmesinin elbette nedenleri vardır. İçinde yaşadığı toplumla kavga etmek yerine zindanın loş dinginliğinde stresten uzak boş bir yaşam ona yabancılaşmasını daha az hatırlatıyor olabilir.

Demek ki biribirine benzer günlük yaşamlar sürdürmüşüz, sürdürüyoruz ama yabancılaşmamızı temelden farklı yaşamışız ve yaşıyoruz. Yabancılaşmamızı temelden farklı yaşıyor olmamız bizi en derinden farklılaştırıyor. İki insan arasında binlerce benzerlik bulabiliriz. Binlerce farklılık da bulabiliriz. Bu farklıkların hepsi ikincildir, hâlâ iki insanı aynı torbaya sokar. En derin fark olmayanın varlığına inanmakla olmayanın varlığına inanmamak arasındaki farktır. Bu fark iki insanı derhal aynı torbadan çıkarır. King Crimson, Pink Floyd, Jimi Hendrix, Woody Allen, Seleção, Barça hepsi fasa fisodur.

Yakın tarihten bir yaprak: Kocatepe Olayı – 1974

Kıbrıs Harekâtı sırasında Kocatepe muhribinin batırılması olayının çok önemli gördüğüm bir yönü var. TSK, “şu bölgeye giren gemiyi batırırım”, diyor, o bölgeye giren gemiyi batırıyor. Gemilerin Rodos’tan kalktığı ve Kıbrıs Rum kuvvetlerine yardım götürdüğü duyumu alınıyor. Bu duyumun gerçekliğinin, teyit edilip edilmemiş olmasının buradaki argüman açısından hiç önemi yok. Pilotlar, dolayısıyla Hava Kuvvetleri Komutanlığı, gemilerin savaş gemisi olduğunu görüyor. Hem duyuma hem de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın verdiği bilgiye göre bunlar Yunan savaş gemileri. O günün savaş ortamında başka türlüsü de olamazdı zaten…Hava Kuvvetleri, alınan kararı uyguluyor,kibris “doğru” hedefleri vuruyor. Hem de bu basit bir taciz operasyonu değil, bir imha operasyonu, ve çok başarılı bir operasyon. Tarihsel olarak, başta ABD, genel olarak Batı dünyası, özel olarak da NATO için bu saldırı tam bir şoktur, gelecek için büyük bir endişedir. Tarihte ilk kez, ve belki de son kez, bir NATO ülkesi başka bir NATO ülkesini vuruyor. Olay Kıbrıs krizi bağlamının çok ötesinde bir olaydır. TSK bir karar alıyor, bu kararı hiç eli titremeden, hiç siyasi yönlerine bakmadan, anında, tam bir askeri kararlılıkla uyguluyor, gemilerin durup demirlemesine bile izin vermiyor. “Şans” eseri yapılmış olan yanlışlık bir taraftan bu derin şoku gözlerden saklıyor, gizliyor, diğer taraftan da o gün NATO içinde büyük bir siyasi krizin ortaya çıkmasının nesnel temelini ortadan kaldırıyor. Ama korkutuyor.

Genişletilmiş Osmanlı Tarihi

Üç arkadaştık. Büyükçe bir şehrin bir kenar mahallesinde yaşıyorduk. Uzak kırlardan fakir gelmiştik, pek bir varlığımız yoktu, yani kaybedecek pek bir şeyimiz de yoktu. Geçinmek lazımdı. Küçük bir sokağın üç-beş esnafını haraca bağladık. Bileğimize güveniyorduk, bize ‘dur’ diyen olmadı, polis de buralarda etkisizdi. Geçinmesine geçiniyorduk da gereksinimler hergün artıyordu. Yandaki sokağı da haraca bağladık. Mahallede bizi seven gençlerden bize katılanlar olmasa bu ikinci sokağı alamazdık. Yani gelirler arttı ama giderler de arttı.son_osmanli Yavaş yavaş bize katılanlar çoğalıyordu, giderek daha fazla yer bizden sorulur oldu. Esnaf “korumak” bizim işimiz oldu. Esnafı “korurken” halkı “korumasını” da öğrendik. Bize duyulan korku ve “saygı” büyüyordu. Sayıca çoğaldıkça işleri incelttik, öğrendik. Uzmanlaştık. Gücümüze güç kattık. Şehrin ileri gelenlerinin bile dikkatini çektik. Aramızda işi çekip çevirenlerden saygın ailelerin kızlarıyla evlenenlerimiz bile oldu. Elbette bir şefimiz vardı, ama şefin altında bir hiyerarşimiz de vardı. Yoksa kalabalıklaşmamız mümkün olmazdı. Tabii tek şefli örgüt demek iktidar mücadelesi demektir. İktidar mücadelesi de ihanetsiz, hilesiz, yalansız, entrikasız, kansız olmaz. Ama ne yapalım olacak o kadar. Giderek daha güzel evlerde daha zengin yaşamlara alıştık. Servetimiz, gücümüz sanatın, güzelin yaratıcılarını bize bağladı. Halk bizi sevmiyordu. Ama korkusundan sinmişti, bize itaat ediyordu. Pek sorun çıkarmıyordu. Çıkarmaya kalkışanları da hallediyorduk. Halk “iyiydi”, ‘ver’ diyorsun veriyordu, ‘gel’ diyorsun geliyordu. Bizden sakladığı da vardı mutlaka, saklayacaktı elbette, soluk almalıydı, yaşamalıydı. Sokaklar sokaklara, semtler semtlere eklendi. Öyle büyüdük öyle büyüttük ki…. Ama yine de yetmedi. Yetemedi, yetemezdi de… Semtler semtlere eklenmekle kalsa yine iyi, şehirler şehirlere, yöreler yörelere, ülkeler ülkelere, kıtalar kıtalara eklendi. İşler baştaki kadar kolay değildi. Hiç değildi. Biz çoğaldıkça, büyüdükçe, yayıldıkça işler de çoğaldı, büyüdü, yayıldı. Ayrıca çeşitlendikçe çeşitlendi de…Artık elimizin kolumuzun uzandığı her yerde asayiş bizden sorulur oldu. Ticaret, nakliyat güvencemiz altındaydı. Tüccarı, mal nakledeni biz korurduk. Elimizin kolumuzun uzandığı her yerde onları biz ağırlardık, yedirirdik, içirirdik, yatırırdık. Yalnız onlar için değil herkes için huzuru biz sağlar olduk. Huzur bizdik. Bu huzur için öldük, öldürdük, öldürttük ama rahatlık ve zenginlik içinde yemeyi, içmeyi, zevki, sefayı da öğrendik. İnceldik.osmanli-da-derin-devlet

Sonra? Sonra dünya değişti. Elimizin kolumuzun uzandığı yerlerde yaşayanlardan tanrının kitabının dışında öğrenilecek bir şeylerin varolduğunu görenler, yüzyıllardır hep aynı şekilde gidileduran yerlere kalkıp başka türlü gidenler, kafalarını kaldırıp göklere bakanlar çıktı ortaya… Bu dünyada daha rahat yaşamak için durmadan bir şeyler icadedip durdular. Mal, mülk para biriktirenler, sermayelerine sermaye katmak için kullandılar onları. Bilgiden korkmaz oldular… Devletler çöktü, devletler doğdu. Kimse bizden huzur istemez oldu. Bizim koruduğumuz ve hep açık tuttuğumuz yollar kullanılmaz oldu. Ağırladıklarımız bizi terketti, malları denizden götürmeye başladı. Korumanın bedelini düşürdük, bizim yollarla bağlantı kurulabilecek limanları bedavaya kullandırttık, yetmedi. Biz fiyatları düşürdükçe denizin fiyatları da düştü. Verdikçe istediler. Üstelik varlığından haberimiz bile olmayan yeni yeni yerleri bulup yağmalayıp zenginliklerine zenginlik kattılar. Ödenemez borçlar almaya başladık. Elle tutulur, işe yarar ne varsa verdik. Giderek lüzumsuzlaşmaya başladık. Sonunda olan oldu, neredeyse kovulacak yer kalmayıncaya kadar kovulduk. Neyse, bugün başka türlü yaşıyoruz artık…

*

Yeterince genişletilmiş Osmanlı tarihi budur, gerisi mefruşattır, lafügüzaftır.

Böyle Ölümünüze Üzüldüm

Türkiye’nin kustuğu en zararlı faşistlerden birinin bir karakış günü bir helikopter kazasında ölümü üzerine:

Domuzlar çok aç kalırsa kendi dışkısını yer.

Hava soğuk mu soğuk. Eksi bilmem kaç…Kış, kıyamet felaket…Tipiden, kar fırtınasından göz gözü görmüyor… Tüm yabani hayvanlar aç.

Diyelim bu vahşi doğanın ortasında sıkışıp kalmışsınız. Diyelim sıkışmanın ötesinde, kımıldayamaz bir durumdasınız. Bel kemiğiniz ve boynunuz öyle iki yerden kırılmış ki, hiç bir yerinizi kıpırdatamıyorsunuz. Ama duyu organlarınız çalışıyor, bilinciniz açık, etrafınızda olup biten her şeyi görüyor, algılıyorsunuz…Ama sadece sağ elinizin parmakları hariç hiçbir yerinizi oynatamıyorsunuz.

Yerinizi önce kuzgunlar keşfediyor. Geliyorlar…Kuzu kellesinden göz yer gibi gözlerinizi oyup yutuyorlar. Çok acı çekiyorsunuz. Kuzgunlar sizi didikleyip dururken kan kokusunu alan kurtlar geliyorlar. Onları ulumalarından tanıyorsunuz, ne de olsa kardeşleriniz… Kuzgunlar kaçışıyor. Kurt kardeşlerinize kurt selamı veriyorsunuz bir umutla… Ancak onlar bu yaltaklanmanıza yüz vermiyorlar. Sizi bağırta bağırta yiyorlar…Yanaklarınızdan başlayarak…Aklınızı durduran acılar içinde yeniyorsunuz. Bundan sonrasında sizin sadece leşiniz var.

Yaban domuzları sürü halinde geliyorlar. Zaten doymuş olan kurtlar hafif hafif mekanı terk ediyor. Domuz bu, en ufak bir adabı muaşeret kuralı bilmez. Hapur hapur neniz kalmışsa mideye indiriyorlar. Kemikleriniz dahil…

Hayvanlar tarafından yenmekten daha korkunç bir ölüm şekli olamaz. İnsanlar bir şey için birbirini öldürür, kazaya uğrar ölürler, hastalıktan ölürler…Ama hayvanlar tarafından yenmek gerçekten hepsinden korkunç, çünkü hayvanlar öldürmek için yemiyor, karnını doyurmak için yiyor. Yani hayvanlar cani değil…Sizi öldürüp öldürmedikleri bile umurlarında değil. Bizim balık ya da tavuk yediğimiz gibi sizi yiyorlar.

Domuzlar ah domuzlar…Hınzırlar, sizi şu dünyaya nihayet yararlı olacağınız bir şekle sokuyorlar. Etiniz domuza besin oluyor, özümseme, yadımlama…Yararsız, zararlı kısımları dışkı olarak atılıyor. Bedeninizin geriye kalanı domuz için enerjiye dönüştüğünden, artık sadece bir domuz dışkısısınız. Sizi bulan domuzlar kadar şanslı olmayan başka domuzlar, dışkı mışkı, sizi tekrar yiyor. Birazınız domuza yine enerji oluyor, gerisi yine dışkı olarak atılıyor. Böylece siz biyolojik çevrime giderek azalan oranlarda ama asla sıfırlanmamak üzere ve sürekli hep domuz dışkısı olarak katılıyorsunuz. Teorik olarak sınırsız bir süre… Gördünüz mü? Hem en sonunda çevreye faydalı bir işlev kazandınız, hem de ölümsüzleştiniz. Domuz boku olarak…

Grek tragedyalarının son sahnesini hatırlatan o günün tanığı ve seyircisi yoktu ama galiba ne yazık ki bütün bunlar olmadı. Sadece öldünüz… Ona üzülüyorum.

yaban domuzu

Ne Yapmalı’dan Önce

Bizler sermayenin çelişkiler içerdiğini yadsıyacak son kişileriz, amacımız, aksine, bu çelişkileri sonuna dek geliştirmektir. (Marx, 1974 : 351)

Onlar, sermaye adına konuşanlar, ve biz, emek adına konuşanlar, aynı gerçekliğe bakıyoruz. Ama farklı sınıfsal gözlüklerle… Uzlaşmaz sınıfların uzlaşmaz gözlükleriyle… Onlar için küreselleşme, baştan beri projesiz, ütopyasız bir uygarlığın, aslında uygarlık olmayan bir “uygarlığın”, metafizik bir “tarih-ötesine” yürüdüğü sürecin adıdır. Oysa insanlık henüz tarih öncesini yaşıyor, yani gerçek tarihini yaşamaya başlamadı bile… Bizim için ise küreselleşme, doğuşundan beri kapitalizmin bağrında varolan bütün eğilimlerin ve potansiyelin reel olarak açığa çıktığı, reel düzeye yükseldiği, Marx’ın Manifesto’da tohumdan saptadığı dünyanın fidan olduğu, komünizmi ütopyadan reele çeken sürecin adıdır. İnsanlığı, nihayet gerçek tarihini yaşamaya başlayacağı noktaya molasız götüren sürecin adıdır. Küreselleşme insanlığa büyük acılar çektiriyor, ama bu acılarda, acılardan fazlasını görmek gerek. Bu sürecin dışında kalarak emekten yana politika üretilebileceğini, sürecin nesnelliği, kaçınılmazlığı, geri döndürülemezliği yadsınarak yaşama müdahale edilebileceğini düşünenler, aslında, komünizme giden yol yerine çıkmaz sokakları seçmiş oluyorlar.

*

§-1. Epey bir zamandır “Ne Yapmalı ?” sorusu solun gündeminin birinci maddesinde duruyor. Birlikte savaşacakların nesnel gerçekliğe bakıp aynı şeyleri görmeleri gerekir. Farklı şeyler görüyorlarsa, bu farklılığın boyutlarına bağlı olarak, yüzeysel, sınırlı ve geçici bir işbirliğinden birbirleriyle kıyasıya savaşmaya kadar yayılan bir politik yelpazede yer alırlar. Bu nedenle “Ne yapmalı ?” sorusundan önce “Nereye bakmalı, neyi görmeli ?” soruları var.

§-2. ABD’de Princeton Üniversitesi’nde yapılan bir doktora çalışmasında, şu anda dünyada yaşayan her insanın, yaşayan diğer insanlara en fazla beş etapta bağlanacağı tezi, olasılığa dayalı bir matematiksel modelleme yöntemiyle savunulmuş. Ayrıntıları bilmiyorum. İki insanın en az bir kez yüzyüze gelmiş olması bir etap sayılıyor. İlk etap sıfır ise en fazla beşinci etapta Senegal’de çalışan bir devlet memuru, bir Japon balıkçısına bağlanabiliyor, daha doğrusu bu iki insan ilişkilendirilebiliyor. İsveç kralı, bir Çin köylüsüne, Paraguaylı bir sığır çobanı bir Eskimoya ulaşabiliyor. Eğlenceli bir oyun olarak, okurun kendisini dünyada seçeceği herhangi bir insana en az kaç etapta bağlayabileceğini bulmaya çalışmasını öneririm. Bu insan kim olursa olsun etap sayısının beşi geçemeyeceğini görecek sanırım.

Bu tezin teorik geçerliliği tartışılabilir, ama bir çalışmaya konu olabilmesi bile bir şeyi gösteriyor : İnsanlar arasındaki ilişkiler giderek daralan mekânlara sıkışıyor, insan toplulukları arasındaki kopukluklar yokolmuş durumda, insanlık hızla küçülen bir dünyada yaşıyor. XIX. yüzyılda, insanlar değil beş etapta beş yüz etapta bile biribirine bağlanamıyordu, çünkü insanlığın büyük bölümü, birbirinden kopuk topluluklar halinde yaşıyorlardı. Aralarında sistemli ilişkiler yoktu. Hatta birbirinin varlığından habersiz nice topluluklar vardı. Birbirleri hakkında az şey bildikleri için, önyargı yüklü masallara daha rahat ve daha uzun süre inanıyorlardı. Örneğin, XX. yüzyıl öncesinin ‘ırk’ kavramı, sanki bilimsel bir kavrammış gibi akademik çevrelerde yaygın kabul görüyordu. Bugün bildiğimiz “ırkçılık”, XX. yüzyıl emperyalizminin politik-ideolojik bir ürünüdür, geçen yüzyılların cehaletinden doğan bir kavramın, ‘ırk’ kavramının, günümüzde politik amaçlar için manipüle edilmesidir.

§-3. Önceki yüzyıllarda, toplumların birbirlerinin toplumsal ve etnik yapılarına, kültürlerine yabancı kalmasının nedeni, aralarında ekonomik ilişkinin yokluğu ya da zayıflığıdır. Her bir toplum kendine yetiyor, kendi kendini üretip gidiyor, yani kendi yerel tarihini yaşıyordu. Dünya tarihi de bu yerel tarihlerin organik olmayan bir toplamını oluşturuyordu. Bugün ise dünya tarihi, artık birbirinde kopuk toplumların kendi özgül tarihlerinin toplamı değildir. Bu noktada sözü Yusuf Zamir’e bırakıyorum:

“Dünya-tarihselliği yaratan nedir ?

Tarih, kendinden önceki nesillerden devraldığı üretici güçleri eyleme sokan kuşakların peşpeşe sahneye çıkışlarından başka bir şey değildir. Ancak, her kuşak sahneye çıkıp devraldığı üretici güçleri işletirken, bu eylemiyle, bir yandan sahneyi bir yandan da kendini değiştirir. Böylece gelecek kuşağa insan eylemiyle değiştirilmiş yeni bir sahne, tarihsel süreçle geliştirilmiş yeni bir üretici güçler yığını bırakır.

Tarihte geriye gidildikçe, üretici güçler yığınlarının birbirinden yalıtık öbekler halinde kendi iç evrimlerini sürdürdüklerini görürüz. Üretici güçler yalıtıksa, onları işleten topluluklar da yalıtıktır, yaşadıkları tarih de yerel tarihtir. Çünkü o toplulukların geçim araçlarını üretmeleri için birbirleriyle anlamlı sıklık ve derinlikte ilişki kurmaları gerekmemektedir.

Dünya coğrafyasına dağılmış toplulukların maddi yaşamlarını üretmeleri için birbirleriyle anlamlı ilişkide olmalarını zorunlu kılan nesnel mekanizmalar, kapitalizm altında oluşmaya başlamıştır. Kapitalizmin yarattığı makinalı üretim, yani büyük sanayi, etkisini duyurduğu her alanda rekabeti evrensel rekabet boyutlarına taşıma işine girişmiştir. Ülkelerin ve o ülkelerde yaşayan bireylerin ihtiyaçlarının karşılanması dünya pazarına bağımlılaştığı ölçüde, böylece farklı ulusların içe dönük yaşamları perde perde açılıp dünyasallaştığı ölçüde, tarih, dünya tarihi olma yolunda ilerlemektedir. Demek ki, dünya-tarihselliği yaratan ve giderek içeriğini olgunlaştırıp yaşamın her alanında yüzeye vuran, üretici güçlerin mutlak olarak engellenemez gelişimidir. Üretici güçlerin ülkesel cendereleri patlatıp birbirleriyle kaynaşarak organik bir dünya-toplumsal bütün olmaya doğru yol almasıdır. Günümüzde dünya-tarihsel akışın içinde yer alabilmek demek, küreselleşme süreçlerine ayak uydurabilmek demektir. Dünya-tarihsel akışın günümüzdeki merhalesi küreselleşme atılımıdır. Dünya-tarihsel akışa bilinçle yön verebilme mekanizmalarının oluşumu, küreselleşme süreçlerinde geleceği yakınlaştırıcı doğru tutum alışlara bağlıdır.” (2001)

§-4. Kapitalizm, dünya-tarihsel bir sistemdir. Bu çıkarsama salt soyut teoriden yapılabilir. Bugün bu çıkarsamayı somut yaşamdan, gözlemlerden de yapabiliyoruz : Reel kapitalizm, bugün, reel olarak dünya-tarihsel bir sistem olmuştur.

Son cümledeki “bugün” sözcüğüne itiraz ediliyor. Marx’ın Komünist Manifesto’daki ünlü pasajı da bugünkü küreselleşmenin yeni bir olgu olmadığı yolundaki savı kanıtlamak için kullanılıyor. Pasaj şöyle :

“Burjuvazi, dünya pazarını sömürerek, bütün ülkelerde üretime ve tüketime kozmopolit bir karakter vermiştir. Gericileri çok üzecek bir şekilde, endüstrinin üzerinde dikildiği ulusal temeli altından çekip almıştır. Eskiden kurulmuş tüm ulusal endüstriler ya yokedilmiş ya da her gün yokedilmektedir. Ulusal endüstriler, kurulmalarının gerekliliği bütün uygar uluslar için bir ölüm kalım sorunu haline gelen yeni endüstriler tarafından, artık yerel hammaddeleri değil en uzak bölgelerden gelen hammaddeleri ürüne dönüştüren endüstriler tarafından, ürünleri yalnız içerde değil, yerkürenin dört köşesinde tüketilen endüstriler tarafından sökülüp atılmışlardır. Ülkedeki üretimle karşılanagelen eski gereksinimler yerine, karşılanmaları uzak toprakların ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni gereksinimler ortaya çıkıyor. Eski yerel ve ulusal içe kapanıklık, kendi kendine yeterlik, yerini, her yönde gelişen ilişkilere, ulusların birbirine evrensel bağımlığına bırakıyor. Bu sadece maddi üretim için değil entellektüel üretim için de böyledir. Tekil ulusların entellektüel eserleri herkesin ortak malı olmaktadır. Ulusal tek yanlılık, dar kafalılık giderek olanaksızlaşmakta, birçok yerel ve ulusal edebiyattan tek bir dünya edebiyatı doğmaktadır.” (1968 : 39)

Burada gerçekten de Marx, kendi yaşadığı günden çok, bizim yaşadığımız günü anlatmaktadır. O günün burjuvazisinin dünyayı henüz bu denli derinden değiştirmediği gerçeğinden yola çıkan kimileri Marx’ı, Manifesto’da burjuvaziye aşırı övgü yağdırmakla suçlar.

1848’de söylenen bu sözler bugünkü küreselleşmenin yeni bir olgu olmadığını mı gösteriyor ? Bu soruya evet diyebilmek için Komünist Manifesto’nun, Marx’ın eserindeki yerine ve ruhuna nüfuz edememiş olmak gerekir. Burada yeri gelmişken Manifesto’yla ilgili görüşlerimi, yazmak istiyorum.

Manifesto, bir ajitasyon bildirisi değildir. Yayınlanması ve dağıtımı 1848 devrimiyle üstüste düştüğü, bir anda sokakla buluştuğu için böyle düşünenler olmuştur. Manifesto bir program da değildir. Marx’ın bir ön çalışması, onun entellektüel gelişimindeki ilk sayfalardan biri de değildir. Manifesto, Marx’ın tüm entellektüel üretiminin sinopsisidir, özetidir. Çoğunlukla sinopis, yani özet, çalışma bittikten sonra yazılır. Marx ise tersini yapıyor, önce sinopsisi yazıyor. Manifesto’da Marx’ın daha sonraki eserlerinin ipuçları, genel hatları, yöntemi, hatta bazı tezleri vardır. Bütün bir çağın toplumsal-tarihsel hareketini kafasında çözümlemiş. Abartarak söylersek, kafasında yazıp bitirdiği eserlerinin kağıda dökülmeleri kalmış; abartmadan söylersek, master planı çıkarmış, ama eserlerini henüz araştırmayla, gözlemle, argümantasyonla sunulacak hale getirmemiş. Yani işin zor aşamasını, vizyon ve kendini ikna etmeyi gerektiren aşamasını tamamlamış, geriye sadece iğneyle kuyu kazmak kalmış…

Manifesto Marx’ın burjuvaziye “mat” duyurusu. Kafasında burjuvaziyi “mat etmiş”, ama tahtada henüz hamlelerini yapmamış. Bir duyuru… Bir sinopsis… “Tüm ülkelerin işçileri birleşin!” derken, ya da “İşçilerin kazanacakları bir dünya var” derken, ya da insanlığı sömürüden ve zulümden kurtarma misyonunda öncülüğü işçilere verirken, işçi sınıfının dünya çapında ne nicel ne de nitel bir gücü vardı. Hatta ezici çoğunluğu ne birleşmenin ne kazanılacak dünyanın ne de tarihsel misyonunun bilincindeydi. Marx bunları tohum halindeyken görüyor. Tohuma bakıyor, gelecekteki ormanı müjdeliyor.

Marx’ın yukarıda verdiğim ünlü pasajında bu mantık hakim. Marx, yıldızlara falan bakıp peygamberce bir kehanette bulunmuyor, ne erken konuşuyor ne de abartıyor. Kafasında tamamlanmış toplumsal-tarihsel hareketin sonuçlarını yazıyor. Kapitalizmin gelecekteki evrimini tohumdan saptıyor. Tohumu eline alıyor, “bu bir kayındır” diyor. Aradan 150 koca yıl geçiyor, kayın tohumu kayın ağacı, kayın ağaçları kayın ormanı oluyor. Bugün kayın ağacını, kayın ormanını tanımak bir marifet değil. “Bu kayın ormanı yeni bir şey değil, o zaman da vardı, Marx da söylemişti zaten” demek o günün Marx’ını bugünün sıradan bir gözlemcisi düzeyine indirgemektir. Marx’a haksızlıktır. Ancak Marx şunu diyebilirdi : “Bu küçük yeşil sert yuvarlak şey bir tohumdur, bir kayın ağacı tohumudur, bu tohum yeşerecek, fidan olacak, sonra da kayın ağacı, nihayet kayın ormanı olacak”. Diğer eserlerindeki sunuş yönteminde yaptığı gibi… Ama Manifesto’da öyle demiyor, tohuma bakıyor ve “bu bir kayın” diyor. Çünkü, Manifesto, tüm içeriğinden bağımsız olarak, aynı zamanda bir edebi eserdir. Politik literatür kategorisinde bir şaheserdir. Vurgulu sazlarla başlayıp bir kreşendo halinde sürüp giden bir senfonidir.

Ağaç hali kayının ne kadar geçerli bir varoluş biçimiyse, tohum hali de o kadar geçerli bir varoluş biçimidir. Zaman içinde birbirini izliyor olmaları bir varoluş biçimini öbürüne üstün kılmıyor. Marx’ın sonraki eserlerinde bu edebi boyut nispeten geri çekilmiştir, çünkü artık şiirselliğin yerini bilimsel araştırmanın hassas soğuk neşteri almıştır. 1970’li yıllarda, o dönemde İngiliz Komünist Partisi’nin teorik yayın organı olan “Marxism Today”de, edebiyat eleştirmenleri tarafından yazılmış ve Manifesto’nun salt edebi yönünü ele alan bir dizi makale yayımlandığını hatırlıyorum. O günkü gençlik avanaklığı içinde bize bir şey ifade etmediği için bir yerlere fırlatıp atmıştık.

Marx tohuma “kayın” diyor. Tohumda ağacı ve ormanı görüyor. Atın taşa çarpan nalından çıkan kıvılcımın bozkırı baştan başa tutuşturması, hasret gözyaşlarının pınar olup dağları delmesi gibi bir şey… Yerinde yapılan incelemelere ve keşif raporlarına göre bozkırda herhangi bir yangının çıkmadığı, ya da dökülen gözyaşı miktarının değil pınar olmaya, bir mendili ıslatmaya bile yetmediği söylenebilir. Ama o zaman Manifesto’nun 150 yıldır niçin yaşadığı anlaşılamaz olur. Marx orada yazdıklarını daha sonra, binlerce sayfalık eserinde zaten halı dokur gibi dokumuş, Manifesto’ya artık ne lüzum var ? Bu binlerce sayfadan sonra, çalışmanın kabataslağının işi bitmiş demektir. Ama öyle değil, Manifesto kabataslak değil, bir sinopsis, yaşıyor ve yaşayacak. Kayını tohumundan tanıdığı için ve tohuma “tohum” değil “kayın” dediği için…Şiirsel bir eserdir ve bir şiiri bir kişi yazar. Manifesto’nun kollektif bir eser olduğu yolundaki görüşlere kesinlikle katılmıyorum. Bireysellikten bu kadar korkmamalı, “yarin yanağı” yetmez !

Manifesto yazıldığı gün daha sonra gelecek olan söyleme kulakları açan bir işlevselliğe sahipti. O günün gelecekte yazılacak kitapları, bugünün dün yazılmış kitapları oldu. Bugün, Manifesto okunmaksızın da Marksizm öğrenilebilir. Ama bu öğrenme sürecinin fon müziği eksik kalmış olur. Manifesto Marksizmin fon müziğidir. Hatta diyebilirim ki, Manifesto, Marx’la her çağın okuru arasında duygu bağını kuran bir şaheserdir. Her şaheser gibi özümsenmesi büyük çaba gerektiren, geç ve güç özümsenen bir şaheser…

§-5. Küreselleşme acaba kapitalizmin yeni bir aşaması mı ? Bu sorunun yanıtı esasında yukarıdaki argümanda veriliyor. Kapitalizmin bir tekel öncesi aşaması var, bir de tekel aşaması var. Bu iki aşamanın farklılıkları tanımlanabiliyor. Küreselleşme bir aşama değil. Kapitalizmin doğduğundan beri bağrında, deyim yerindeyse genlerinde taşıdığı eğilimlerin ve potansiyelin açığa çıktığı sürecin adı. Küreselleşme, varlığı teoride kanıtlanmış, bilinen, çeşitli noktalarda uç da vermiş eğilimlerin ve potansiyelin, dünya çapında reel olarak açığa çıktığı, serpilip geliştiği, giderek total realiteyi şekillendiren bir güç haline geldiği tarihsel sürecin adıdır. Bünyedeki bir mikrobun varlığına ve aktiflik derecesine göre insanın bir sağlıklı aşaması bir de hastalıklı aşaması olmadığı gibi, kapitalizmin de bir küreselleşme öncesi aşaması bir de küreselleşme aşaması şeklinde iki aşaması yoktur.

Günümüzdeki küreselleşme olgusunun genel tarihsel anlamını burada noktalıyoruz. Buraya kadar kapitalizme dışardan baktık. Şimdi biraz da içerden bakalım.

§-6. Küreselleşmenin temelinde birbiriyle etkileşen iki temel dinamik var : Süregenleşen ve sürekli ivme kazanan bilimsel teknolojik devrim ve keskinleşen tekelci rekabet. Süregenleşen bilimsel teknolojik devrim ve kızışan tekelci rekabet üretim fiyatlarını hızla düşürüyor. Metanın üretimindeki emek-zamanı azaltıyor. Dün 1 saatte üretilen bir meta bugün 30 dakikada üretiliyor, yarın 15 dakikada üretilecek… Örneğin otomobil… Daha on yıl önce bir otomobil ortalama 48 saatte üretiliyordu, beş yıl önce 36 saatte üretilmeye başlandı, bugün bu süre 24 saate yaklaşıyor. Yani on yıl içinde üretim süresi yarıya düştü. Oysa bir otomobil hâlâ aynı sürede tüketiliyor, yani kullanım değeri aynı. Bu ne demektir ? On yılda dünya otomobil pazarının yarısı buhar olup uçtu gitti demektir. Belki gelecek on yılda da bugünkü pazarın yarısı buharlaşıp uçacak. Aynı zamanda pazarın buharlaşma süreci daha da hızlanacak.

Burada bir parantez açıp basitleştirici varsayımlarımızı da yazalım ki konu verimsiz tartışmalara çekilemesin.

§-7. Bu on yılda dünya pazarının büyüklüğünün değişmediğini varsayıyoruz. Oysa elbette bir miktar büyüme var. Hem yatay büyüme (bakir pazarlar), hem de düşey büyüme (eski pazarda bin kişi başına düşen otomobil sayısının artması)… Öte yandan tekeller, hem otomobilin kullanım ömrünü azaltmak (Örneğin daha az dayanıklı kaporta), hem de henüz tüketilmemiş parçaların sağlamken hurdaya çıkmasını yaygınlaştırmak (Örneğin otomobilin bir sisteminde bozulan parçayı değiştirmek yerine o parçanın ait olduğu sistemi komple değiştirmek) için uğraşıyorlar. Aşırı biriken ürünlerin yokedilerek sermayenin değersizleştirilmesi için her yolu deniyorlar. Ürün farklılaştırmasını, reklamların saldırısını vb. de hesaba katabiliriz. Ancak bütün bunlara rağmen son on yılda otomobilin kullanım ömrünün yarıya, yani on yıldan beş yıla düşmediği çok açık.

Bu süre içinde “dünya pazarının büyüklüğünün değişmediği” varsayımımızı geçerli kılan iki temel neden var. Birincisi, alım gücünü düşüren ekonomik konjonktürlerin pazarı genişletici faktörlere karşı işliyor olmasıdır. İkincisi, bilimsel teknolojik devrimin ivmesinin baskısı altında dünya pazarının daralma sürecinin hızlanıyor olmasıdır.

Pazarı daraltan dinamiklere karşı işleyen dinamikler, pazarın daralmasını durdurmaya yetmez, onu ancak yavaşlatabilir. Bunun temel nedeni ise şudur : Üretim güçleriyle üretim ilişkilerinin karşılıklı konumunda ve birlikteliğinde belirleyici olan üretim güçleridir. Pazarı daraltan dinamikler üretim güçlerinden, pazarın daralmasına karşı işleyen dinamikler ise üretim ilişkisinden kaynaklanır. Bu ikinciler, birincileri, yani belirleyici olandan kaynaklananı, durduramaz, yavaşlatır. Parantezi kapatıyoruz.

§-8. Üretim süresinin tüketim süresine oranı, şu meta için geometrik dizi türünden, bu meta için aritmetik dizi türünden küçülüyor. Bu şu demektir : Metada kilitli değerin gerçeklenmesi giderek zorlaşıyor. Ürünler yığışıyor, ürünlerin yığışma eğilimi süregenleşiyor. Aşırı sermaye birikiyor. Arzla talep arasında giderek büyüyen olağanüstü bir dengesizlik oluşuyor. Arz, dünyayı kıskacına alıyor ve kapitalizmi bunaltıyor. Kapitalizm, bu baskıyı hafifletecek, kendine bir soluk aldırabilecek her türlü efektif talep artışına, aşırı biriken sermayeyi değersizleştirecek her türlü mekanizmaya dört elle sarılıyor. Pazarın daralmasına direnmeye çalışıyor, aşırı birikmiş sermayeyi uluslarötesi mali sermaye devresinde değersizleştirmeye çalışıyor, üretken güçleri imha ediyor, savaşlar çıkarıyor. Kısacası, süregenleşen kriziyle barış içinde, krizi bir dünya savaşına büyütmeden yaşamaya çalışıyor.

§-9. Dünya pazarı daralıyor. Giderek hızlanan bir biçimde… Her meta için, Jumbo jetten ayakkabı çekeceğine kadar, durum aşağı yukarı böyle… İşte bu dinamik, ulusal sınır falan dinlemez, yırtar atar. Yalnız ulusal sınırları değil, küreselleşmeyi kavramadan yazılmış kitapları da yırtar atar. Kapitalizm denize düşmüş yılan arıyor, yılan ararken de giderek yoruluyor. Ulusalcılar iskelede durmuş ona, “sınır koyduk, bu şamandıraların bu tarafında yüzmek yasak, çık oradan” diyor.

Bu noktada sorumuzu soralım. “Küreselleşme geri döndürülebilir bir süreçtir, döndürülemez demek teknolojik determinizmdir” diyenlere, “Ulus-devlet ekonomide bir gün yine eski gücüne kavuşabilir” diyenlere, “Küreselleşme 1970’lerin başında, krize karşı uygulamaya sokulmuş bir stratejiden başka bir şey değildir” diyenlere, “Küreselleşme kaçınılmaz bir süreç değildir” diyenlere tek bir sorumuz var :

Kapitalizmin tarihi içinde üretiminde harcanan emek süresi giderek artmış bir meta var mıdır ? Bana öyle bir meta söyleyin ki bugünkü üretimi dünkü üretiminden daha uzun bir süre alsın… Küreselleşmeyi anlamadan yazılmış kitaplar hariç… çünkü dünya küreselleştikçe onların üretimi daha uzun bir süre alacak.

Tekrar vurgulayalım : Sermayenin hareketi açısından yokolup giden ulusal sınırlar, effektif talebin genişleme hızının çok üstünde bir hızda düşen üretim fiyatlarıyla ilgilidir. Öncelikle bu ilişkiyi kurmadan küreselleşme konusunda söylenecek teorik bir şey yoktur. Çünkü küreselleşmenin nesnelliği burada yatıyor.

§-10. Ulus-devlet, sermaye birikimindeki tarihsel misyonunu tamamladı. Ekonomideki rolünün bitişiyle, polis-devlete dönüştü. Düne kadar sermaye birikiminde oynadığı rolü artık alt-sistem devleti oynayacak. Bu konuları defalarca işlediğimiz için burada yinelemiyoruz (Örneğin Adalı : 1997). Burada konunun özgül bir yanına değineceğiz.

§-11. Ulus-devletin tarih sahnesinden çekilmesi, öncelikle yokolup giden ulusal sınırlarla ilgilidir. Bu sınırların emek için değil, sermaye için kalktığı gerçeğinden yola çıkarak, ulus-devlete ekonomik misyon yüklemeyi sürdürenler, yöntem hatası yapıyorlar. Burada, “ulusal bir sınıra kalktı diyebilmek için bu sınırın hem emek hem sermaye için kalkması gerekir”, denmiş oluyor. Emeğin serbest hareket edemediği doğrudur. Bunu söylerken, emeğin ait olduğu alt-sistemde rahatça hareket edebildiği gerçeğini, Portekizli bir işçinin dilediği gibi gidip Finlandiya’ya yerleşebildiği gerçeğini, bir an için göz ardı edelim, dünya düzleminde konuşalım. Gerçekten de Üçüncü dünyadan bir işçinin Metropole girişi neredeyse imkânsızdır. Hatta emeğin, bu düzlemde eskiye göre daha zor hareket ettiği bile gösterilebilir. Sermayenin ise sınır tanımadığı açıktır. Sermayenin kazandığı bu akışkanlık tarihsel bir gelişmedir. Nesnel, tarihsel, geri dönüşsüz… Emeğin bugün serbest hareket edemediği gerçeği ise tarihsel bir gelişme değildir. Ekonomik bazdaki güçlü tarihsel dinamiklere yanıt vermekte zorlanan kapitalist devletin politikalarıyla ilgilidir. Bilimsel-teknolojik devrim, yarattığı istihdamdan fazlasını yokediyor. Sürekli bir işgücü açığa çıkıyor, işsizlik büyüyor. İşin paylaştırılıp herkesin daha az çalışması yerine, aşırı sömürülen bir emek kitlesiyle, büyük bir işsizler ordusu birlikte ortaya çıkıyor. Kapitalist ilişkinin dar çerçevesi içinde, bu soruna tarihsel bir çözüm yoktur. Sınırları kapatmak geçici, palyatif bir önlemdir. Kapitalizmin işleyişine politik, tepeden bir müdahaledir. Buna bir de ekonomik konjoktürün etkisini eklemek gerekir. Kapitalizmin işgücüne büyük bir ihtiyacı olsa, emeğin akışkanlığına gerek duysa, sınırlar, emek için de kalkar. Hatta Üçüncü Dünya’nın köylerinden kentlerinden zorla işçi toplar, metropole getirirler. Köle ticareti döneminde, köylerinde dünyadan habersiz sakin sakin oturan, başka bir yerlere gitmeyi hiç düşünmeyen milyonlarca Afrikalı, zorla metropollere kaçırıldı. Emeğin yığınsal biçimde telef olduğu İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’daki emek yetersiz kalınca, yeniden inşa için gereken işgücü, en az yıkıma uğramış ya da yıkıma uğramamış ülkelerden emek transferiyle gerçekleşti. Örneğin Türkiye’nin en kalifiye işçi kuşağı Avrupa’ya törenlerle getirildi. Daha sonra düz işçiler de kolayca Avrupa’ya girebildi. “Böyle bir konjonktür yine doğabilir”, demiyorum. Uluslarötesi işbölümü çerçevesinde bazı sanayilerin delokalize edilmesi, emeğin dünya çapında serbest hareketine karşı duran bir gelişmedir. Hatta böyle bir konjonktürün doğma olasılığının düşük olduğunu da biliyorum. Ama bir olasılık var : Metropol nüfusu yaşlanıyor, periferi nüfusu gençleşiyor. Şimdi burada argümanımız açısından önemli olan yöntemsel nokta şu : Tarih içinde emeğin hareketliliği her zaman sermayenin ihtiyaçlarına bağlı kaldı. Sermayenin o gün emeğin akışkanlığına ihtiyacı varsa emek hareket ediyor, yoksa hareketi engelleniyor. Tarihsel deneyim bunu gösteriyor. Bugün sermaye, bilimsel-teknolojik devrimin işsizlik yaratma eğilimiyle boğuşmak zorunda. Üçüncü dünyaya karşı sınırları tepeden, ekonomi dışı müdahaleyle yükseltiyor. Sermayenin akışkanlığı ise üretken güçlerin gelişmesiyle ilgili bir olgu. Tarih boyunca üretken güçler hep geliştiği için de, sermayenin akışkanlığı tarihsel bir eğilim olarak hep artıyor. Elbette tarih düz bir çizgide yürümüyor, sermayenin akışkanlığının azaldığı dönemler de var. Ancak bu azalma, ekonomi dışı bir dinamikten değil bizzat sermayenin kendisinden kaynaklanıyor. Özetlersek, sermaye dilediği gibi hareket ediyor, çünkü etmesi lazım, üretken güçler öyle emrediyor. Emek bugün dilediği gibi hareket edemiyor, çünkü etmemesi lazım, sermaye öyle emrediyor. Gün gelecek, sermaye için kalkan sınırlar, sonunda emek için de kalkacak. Bunun kapitalizm altında olabilirliği, ya da nereye kadar olabileceği başka bir tartışma konusu, politika alanına giriyor ve sınıf savaşıyla bağlanıyor. Sosyalizm altında olacağı ise kesin.

§-12. Alt-sistemlerde ulus-devletin tarih sahnesinden çekilmesi, sınırlarını kaybetmesinin yanısıra para basma hakkını kaybetmesiyle de ilgilidir. Ulus-devlete misyonlar biçmeye devam edenler nasıl göremiyorlar anlamıyorum : Avrupa ulus-devletlerinin ezici çoğunluğu, ulusal para basma haklarını, oluşumu süren Avrupa alt-sistem devletine devrettiler. Avrupa’daki ulus-devletlerin büyük çoğunluğunun artık para basma hakkı yok. Yasak. Ortak para sistemine girmeyen geri kafalı burjuvaziler de pişman olmaya başladı bile. Girecekler, onlar da girecek. Euro’ya değilse Dolar’a girecekler. Avrupa Euro’ya, Kuzey ve Güney Amerika Dolar’a bağlandı. Yen de bu ikisi gibi bir işleve sahip. Geri kalan ulusal paralar, ya bu paralara birebir endekslenebildiği ölçüde yaşayabilir ya da çikletten çıkan paralara döner. Yani oralarda da ulus-devlet eriyor.

§-13. Ulus-devletin sınırları uçtu gitti, para da basamıyor, peki bayrak ne işe yarar ? Sopasıyla solcuları dövmeye ! Politik düzeyde devlet, sınırıyla ve parasıyla tanımlanır. Ulus-devlet budur ; sınır çeker, para basar. Elbette nasıl sınırı dilediği gibi çekemezse, parayı da dilediği gibi basamaz. Ama sınır çekemiyor, para basamıyorsa, kendi “ulusal” ekonomisinde söz hakkını başka bir güce devretmiş demektir. Bugün ulusal ekonomi denen şey artık ulusal devletin tasarrufunda değildir. Bu devletin ekonominin hiçbir temel konusunda ulusal tasarruf hakkı kalmamıştır. Politikacılar, ulusal bir mekânda varolabildikleri için, tersi bir görüntü vermeye çalışıyorlar. Dünya kapitalizminin genel çıkarlarına aykırı hiçbir kararı alamazlar. Ne paranın ne bütçenin ne sınırın ekonomik açıdan bir ulusallığı yoktur artık. Dünya kapitalizminin genel çıkarları ulus-devlete şunu diyor : “Para basma, sınırları kaldır, dünya pazarına entegre olmak için ne diyorsam onu yap, bütçende önceliği borç ödemelerine ver. Entegrasyonunla, kaynaklarınla ve borç ödemelerinle ilgili olarak işçilerle sorun çıkarsa sopa kullan. Polis-devlet ol. Asayiş ve tahsilat polisi ol”.

§-14. Küreselleşme konusunda her gün yeni bir görüş, yeni bir tez ortaya çıkıyor. Bu çeşitlilik de küreselleşmenin baskısıyla ortaya çıkıyor. Derece derece yanlış teşhislere dayalı bu çeşitlilik içinde, küreselleşmeyle ilgili dişe dokunur bir politika üretilemiyor. Yine de yaşam, görkemli eylemler içinden geçerek insanları yavaş yavaş doğrulara yaklaştırıyor ve yaklaştıracaktır.

§-15. Ulus-devletin ekonomideki rolünün azalmadığı iddiası, küreselleşmenin yeni bir şey olmadığı görüşü, küreselleşmenin seçilmiş bir strateji şeklinde ele alınması, ulus-devletle küreselleşme arasında “diyalektik” bütünlük bulma veya ulus-devleti küreselleşme süreçlerine “eklemleme, büklemleme, dolayımlama” vb., çabaları, yine ulus-devletle küreselleşme arasında icadedilen “düzlemlemeler, açılamalar, boyutlamalar” vb., iyi niyetliler için, bilinçaltlarındaki “Eyvah ulus-devlet elden gittiyse devrimi nerede yapacağız ?” kaygısının, kendi varlıklarını amaçlaştıranlar için ise “Ne olacak bizim tekkenin hali ?” kaygısının dışavurumudur. Yani ulus-devlete “kıyamamanın” politik bir yönü var. Oysa politik olarak ne yapılacaksa, küreselleşme olgusunun nesnelliği, kaçınılmazlığı ve geri döndürülemezliği veri alındıktan sonra yapılacaktır.

§-16. Şimdi küreselleşmeyle ilgili tartışmaya bakalım. Durmadan aynı sözcükleri yinelememek için tartışmanın taraflarının başına karton şapkalar giydirelim. Bir stereotipleme yaptığımızı unutmadan, bizim şapkalara “küreselleşmeciler” yazalım, karşı tarafınkilere “ulusalcılar”… “Küreselleşmeciler”, yaşanan sürece nesnel ve tarihsel bir süreç diyor. Yani tezin iki unsuru var. “Ulusalcılar” bu tezi eleştiren görüşler geliştiriyorlar. Sürecin tanımlayıcı özelliğinin öznellik olduğunu ileri süren ve sürecin tarihselliğini reddeden, yani tezin iki unsurunu da çürütmeye çalışan görüşler… Şimdi bakalım onların “çürüttüklerini” biz “küreselleşmeciler” nasıl çürütüyoruz.

§-17. Önce küreselleşme olgusunun bizzat varlığını reddeden görüş var. Bu görüşü savunanlar basit bir yöntem hatası yapıyorlar. Küreselleşmenin teorik çözümlemesiyle bugün yaşamın içinde, pratikte süregiden reel küreselleşme sürecini birbirinden ayıramıyorlar. Sürece “küreselleşme” diyebilmek için, bu sürecin dünyanın tümünü kapsaması gerektiğini söylüyorlar. Reel küreselleşmenin pozitif süreçleri bugün dünyanın tümünü kapsamadığı için de “küreselleşme yoktur”, diyorlar. Oysa tüm dünyayı kapsama koşulunu, küreselleşmenin tanımına kendileri sokuyor. Hatta bu tanımın belirleyici unsuru olarak kabul ediyor. Yani kendi sanıtlarıyla (conjecture), gerçekte varolanı karşılaştırıyorlar, sanıta benzemediği için de reddediyorlar. Kabaca şu duruma benziyor : Kedi havada uçan bir hayvandır şeklinde bir tanım yapıyorlar, yaşamın içindeki kedinin uçamadığını görünce “bu bir kedi değildir” diyorlar.

Dünyada küreselleşme sürecine giren mekânlar, pozitif entegrasyon durumundaki mekânlardır. Sürecin kapitalist anlamda yararlarını ve zararlarını aynı anda ve sürecin organik parçası olarak yaşıyorlar. Süreçten dışlanmış mekânlar, sürecin etkisi dışına çıkmış mekânlar değildir. Aksine, kapitalist anlamda bir yararını görmedikleri bu sürecin zararlı sonuçlarına, en ağır biçimde, katlanmak zorunda kalan mekânlardır. Bu mekânların durumu için daha önce “negatif entegrasyon” kavramını önermiştim. (Adalı, 1999 : 292)

Dünyada küreselleşmeden etkilenmeyen, günlük yaşamında küreselleşmenin şu veya bu sonucuyla boğuşmayan tek bir insan yoktur. Hatta hayvan ve bitki de yoktur. Aynen yerçekimi kanunundan kaçabilen canlı olmadığı gibi… Yanlış söyledim, yerçekiminden bile daha katı bir yasallık altında yaşıyoruz… Uzaya gidince yerçekiminden kurtulursun ama küreselleşmeden kurtulamazsın. Uzayda Coca-cola içiliyor, Pepsi reklamı yapılıyor, uzay turizmi başladı. Uydulardan üstümüze reklam yağıyor.

Kısacası, küreselleşme süreci bütün gezegeni kapsıyor, bütün dünyayı entegre ediyor, küçük parçayı pozitiften, büyük parçayı negatiften… Sefalet ve acıların, adaletsizlik ve vahşetin temel kaynağı da zaten bu kırılım. Bugünkü durum bu.

§-18. “Ulusalcıların” ikinci argümanı, küreselleşmeyi burjuva ideologlarının fetişleştirdiği bir kavrama, bir magazin kavrama, burjuvazinin sözcülerinin bir söylemine, propagandist, manipülatif bir söylemine, bu söylemin eylemini de bir komploya indirgeyen argüman… Bu argüman burjuvazinin söyleminden yola çıkarak küreselleşme kavramının teorik statüsünü reddediyor, hatta burjuvazinin ağzına sakız ettiği küreselleşme sözcüğünün kullanılmasına bile karşı çıkabiliyor. Görüldüğü gibi bu argüman, sürecin salt öznel bir olgu olduğu savı üzerine kurulu. Bu sav kanıtlanabilirse, sürecin tarihsel bir süreç olmadığı savı da otomatikman kanıtlanmış olur. Kanıtlanamazsa ikincisi de kanıtlanamamış olur. İkinci savın akıbetini, birinci savın kanıtlanıp kanıtlanmaması koşuluna bağladığı, bağımsız tarihsel çözümlemeye olanak tanımadığı için, bu argümana “zayıf argüman” diyorum.

Önce terminolojiden başlayalım… “Küreselleşme” sözcüğünün salt burjuvazinin terminolojisine aitmiş gibi görünmesinin nedeni, solcuların bu sözcüğe kavramsal bir içerik vermek yerine onu sadece hamaset amacıyla kullanıyor olmasıdır. Ayrıca, uzlaşmaz sınıfların ortak sözcükler kullanamayacağı doğru değildir. Kapital, işçi, emek, kâr vb ortak sözcüklerimiz. Bizde kapital yok, onlarda var, ama biz kapital sözcüğünü onlardan çok kullanıyoruz. Kapital yokolunca yalnız onlar için değil, herkes için yokolacak. Yani bizim hiç kapitalimiz olmayacak. Küreselleşme sözcüğünde hiç olmazsa “küre” var. Bu küre bizim küremiz ve bir gün fiilen de bizim olacak. Kısacası küreselleşme çok güzel bir sözcük. Kullanılmalıdır.

Bir entellektüel üretim olarak soyutlama ve kavramlaştırma olgusu, sınıflı toplumlardan önce de vardı, sonra da varolacaktır. Sınıflı toplumların özgüllüğü, bu kavramlaştırma sürecinin sonunda ortaya çıkan kavramların içinin her sınıfın ideolojisine uygun olarak doldurulmasıdır. Karşıt sınıflar aynı etikete sahip kavramları başka içeriklerle doldururlar. Örneğin “devlet” kavramına yanlı, yansız, amaçlı, amaçsız vb diyemeyiz. Bu kavram nesnel bir gerçekliğe karşılık geliyor. Ama burjuvazi, bu kavramı, kavramın anlattığı olguyu toplumun üstündeymiş gibi ele alarak kavramlaştırır, işçi sınıfı ise sınıfsallığın içine çekerek… Yani kavramlaştırma, kavramın ideolojik yönüdür, kavramın etiketinin ise mutlaka ideolojik temelli olması gerekmez. Böyle de olabilir, olmaya da bilir…

Dünyada bir süreç yaşanıyor. Bu sürece bakan iki uzlaşmaz sınıfın bilincinde iki uzlaşmaz görüntü oluşacaktır. Küreselleşmeden nesnel sınıfsal çıkarları olanların bir küreselleşme “teorisi” var. Onların teorisinden biz küreselleşmeyle ilgili gerçek bilgiye ulaşabilir miyiz ? Asla ! Burjuvazinin kapitalizm teorisi aracılığıyla kapitalizmle ilgili gerçek bilgiye ulaşma olasılığı neyse, burjuvazinin küreselleşme teorisi sayesinde küreselleşmeyle ilgili gerçek bilgiye ulaşma olasılığı da odur. Hiçbirimiz kapitalizmi burjuvaziden öğrenmedik. Hepimiz Marx’tan öğrendik. Hatta bazı uyanık burjuvalar da Marx’tan öğrendi. Karşı tarafın, yani süregiden küreselleşmeden sınıfsal çıkarı olanların, bu süreçle ve bu sürecin geleceğiyle ilgili olarak piyasaya sürdükleri ideolojik ve politik söylemlerle, sürecin nesnelliği mahkum edilemez. Bu bir yöntem hatasıdır. Nasıl kapitalistlerin kapitalizm “teorisi” kapitalizmin bir komplo olduğunu göstermezse, kapitalistlerin küreselleşme “teorisi” de küreselleşmenin bir komplo olduğunu göstermez. Kapitalistlerin kapitalizm “teorisi” gibi “küreselleşme” teorisi de insanları uyutabilir, kandırabilir. Ancak, bir kavramın teorik statüsü, o kavramla ilgili olarak tutturulan bir söylemin insan bilincindeki etkileriyle ölçülemez.

Şimdi teoriyi bırakıp somut söyleme geçelim :

Burjuva ideologlarının küreselleşme söylemi iyi biliniyor. Söyledikleri her söze karşı bin sözle karşı çıkabiliriz, getirdikleri her argümanı kolayca çürütebiliriz. Bunu yapıyoruz da… Ancak bu, onların söyleminin salt yalanlar üzerine kurulduğunu göstermez. Bir yerlerde gerçeklere de bulaşmış olması gerekir. Söylemleri esas olarak yalanlara değil — çünkü istatistikler var — yarı-doğrulara, saptırılmış gözlemlere ve doktriner inançlara dayanıyor. Biz bunları çürütebiliriz, ancak bu da bizim söylemimizin salt gerçekler üzerine kurulduğunu göstermez. Bizim de yalanlara bulaştığımız bir yerler var. Bizim söylemimizde de yarı-doğrulara, saptırılmış gözlemlere ve doktriner inançlara dayanan noktalar vardır. Ama zaten yaşamın içindeki ideolojik mücadele böyle bir şeydir. Bir bulamaçtır. Önemli olan, bizi sürekli olarak doğrulara yaklaştıran bir yöntem kullanıp kullanmadığımızdır. Bu yöntemi kullanabildiğimiz ölçüde teorinin yolu açılır. “Zayıf” argüman bu yolu kapıyor.

§-19. “Ulusalcıların” son argümanı, küreselleşmenin emperyalizmin günümüzdeki stratejisi olduğu şeklindeki argümandır. Bu argüman da yine sürecin ağırlıklı olarak öznel bir süreç olduğu savına dayanıyor. Elbette “küreselleşmeciler” de süreci katıksız nesnel bir süreç olarak, adeta bir doğa süreciymiş gibi görmüyor. Sürecin elbette bir öznelliği var. İnsanla ilgili her süreçte olduğu gibi… Her nesnel süreç gibi elbette politik düzeyle ilişkili olacak. Sürecin nesnelliği, bu öznellikten dolayımlanarak tanımlanmıyor, tersine, sürecin öznel yönü nesnelliğinden dolayımlanarak tanımlanıyor. Bu argüman “ulusalcılarla” “küreselleşmecileri” klasik öznel-nesnel tartışmasında buluşturuyor.

Strateji, tanımı gereği, değiştirilebilir bir şeydir. Küreselleşme bugünün bir stratejisiyse, yerini yarın başka bir stratejiye bırakabilir, bu da küreselleşmenin nesnel tarihsel bir süreç olmadığı anlamına gelir. Küreselleşme olgusunun bir strateji düzeyine indirgenebilmesi için, ulus-devletin, sermaye birikimindeki rolünü koruduğu, tarihsel olarak bitmediği, hatta bugün görülen gerilemesinin bir gün tersine çevirilebileceği kanıtlanmalıdır. Yazıda buraya kadar geliştirdiğim argümanlardan bunun aksinin kanıtlandığını düşünüyorum. Bu nedenle de “küreselleşme olgusu bir stratejiye indirgenemez”, diyorum. Burjuvazi küreselleşmenin verili nesnel çerçevesi içinde elbette stratejiler geliştiriyor. Bu süreçten en iyi nasıl yaralanabileceği, bu süreci emeğin aleyhine en iyi nasıl kullanabileceği üzerine kafa yoruyor, ekonomik politikalar oluşturuyor. Tekil kapitalistler de kendi tekil çıkarları için aynı şeyi yapıyorlar. İlaveten, küreselleşme silindirinin altında ezilmeden nasıl yaşarım, nasıl büyürüm hesabıyla uğraşıyorlar. “Küreselleşme bir stratejidir” savıyla, “Küreselleşme, burjuvaziyi yeni stratejiler bulmaya zorluyor” savı bambaşka iki savdır.

Ulus-devletin sermaye birikimindeki tarihsel rolünün sona erdiği görüşümüzü, devlet olgusunun sona erdiği şeklinde çarpıtan “ulusalcılar” da var. Ulus-devletin yerini alt-sistem devletine bıraktığını, uluslarötesi mekânın üstyapısının örgütlenmeye başladığını söyleyip durduğumuz halde… Hiçbir yerde, ekonomi dışının ekonomi içine müdahalesinin sona erdiğini söylemediğimiz halde… Sınıflı bir dünyada devlet nasıl ortadan kalkarmış ? Öyle şey mi olur ? Devlet metanın içinde var, metanın içinde gizli. (Adalı, 1997 : 133-143) Meta ortadan kalkmadıkça devlet de ortadan kalkmaz. Ulusal devlet ise devletin, kapitalizm tarihi içindeki biçimlerinden biridir. Bu devlet, işlevi değiştiği için biçim değiştiriyor. “Ulusalcılar”, ulusalcı oldukları için, ulusal devletten başka bir devlet biçimi düşünemiyorlar.

§-20. Küreselleşmenin dinamikleri, kapitalizmin içinde varolan dinamiklerdir. Küreselleşmeyle kapitalizme yeni bir dinamik eklenmiş değildir. Küreselleşme, kapitalizmin içinde potansiyel olarak taşıdığı dinamiklerin dünya çapında reelleşmesi, işler hale gelmesi gelmesidir. Bu ise, bütün bir insanlığın yaşamında niteliksel bir dönüşüm anlamına, komünizme doğru uygun adım ve molasız yürüyüşün başladığı anlamına geliyor. Kapitalistleşme ne kadar nesnel ve tarihselse, küreselleşme de o kadar nesnel ve tarihseldir.

§-21. Buraya kadar “ulusalcıların” argümanlarını, yöntemsel kolaylık açısından, üç başlıkta toplayarak ele aldık (küreselleşme yalandır, komplodur, stratejidir). Genelde bu üç argümana burada sunduğumuz saf biçimleriyle değil birbirine geçmiş olarak rastlıyoruz. “Ulusalcı” yazıların hemen hepsinde rastlanan, görüşleri güçlendirmek için başvurulan bir kaynak var : Paul Hirst ve Grahame Thompson’un ‘Küreselleşme Sorgulanıyor’ başlıklı kitabı, (1998) Okuduğum en az on yazıda bu kitaba referans yapıldığını gördüm. Belki bir on yazıda daha referans yapılacak. Burada açıkça şunu yazabiliyorum : Bu kitap didik didik edildikten sonra bir kenara konacak bir kitaptır. Küreselleşmenin henüz az anlaşılan bir olgu olduğunu kanıtlıyor. Ayrıntılı didikleme işlemini üniversite öğrencilerine bırakıp bazı yöntemsel noktalara değineceğim.

§-22. Önce şunu söyleyeyim. Gerek bu kitapta gerekse bu kitabı referans gösteren yazılarda, genel olarak, bir terminoloji bulanıklığı var. “Uluslarötesi” terimi kullanılıyor, ama “uluslararası” terimi bazen gerçekten “uluslararası” bazen de “uluslarötesi” anlamında kullanılıyor. Bunu kullanıldıkları bağlamlardan çıkarabiliyoruz. Ulus-devletin ekonomisi “ulusal” ekonomidir. Ulusal ekonomilerin aralarındaki ilişkiler, “uluslararası ilişkilerdir”. Yani ulusların arası kastediliyorsa, “uluslararası” terimi kullanılmalıdır. “Uluslararası ekonomi” ulusal ekonomilerin aralarındaki ekonomik ilişkilerin toplamıdır. Yani, “uluslararası ekonomi” ile “ulusal ekonomi” aynı soyutlama düzeyinin kavramlarıdır. Ulusların ötesinde, yani ulusallık bağlamında tanımlanmayan bir olgu kastediliyorsa “uluslarötesi” terimi kullanılmalıdır. “Uluslarötesi” kavramıyla “uluslararası” kavramı, farklı soyutlama düzeylerinin kavramlarıdır. Bu söylediklerimiz önemsiz bir ayrıntı değildir. Küreselleşme konusundaki kafa karışıklığını yansıtıyor. Biçimde bir bozukluk, içerikteki bir bozukluktan ya da eksiklikten kaynaklanır.

§-23. Paul Hirst ve Grahame Thompson, kitabın problematiğini oluşturan unsurları önsözde, soru-yanıt şeklinde sunuyorlar. Sonra da “Küreselleşme Gerekli bir Mit mi ? ” altbaşlığını taşıyan giriş bölümünde savlarını ilan ediyorlar (1998 : 27-28). Ne bu retorik sorular ne de ilgili savlar, küreselleşme karşıtı organik bütünlüğe sahip bir argüman oluşturamıyor. Yazarların bazı sorularını ve yanıtlarını, savlarla birlikte yöntem açısından ele alalım.

§-24. Temel soru olan birinci soru ve birinci sav, yazarların tüm argümanlarında özel bir yere ve farklı bir yapıya sahip. Sona bırakıyorum. Geri kalan soruların ortak özelliği şu : Soruya verilen yanıt doğru ama soru yanlış.

(i). Yazarlar, “ Sermaye Hareketliliği, İşler ve Yaşam Standartları için bir Tehlike mi ? Sermaye düşük ücret peşinde mi ?” diye soruyorlar. Yanıtları “Hayır”. 1980’lerden bu yana gelişmiş ülkelerden düşük ücretli Üçüncü Dünya ülkelerine doğru büyük bir sermaye akışı olmadığını, düşük ücretin sermaye çekmede yetersiz kaldığını gösteriyorlar. Olan sermaye akışının batıdaki istihdam ve üretimi önemsiz bir ölçüde düşürdüğünü, ayrıca gelişmiş dünyadaki iş kayıplarının ve işsizliğin, düşük ücretli ülkelerle yapılan ticaretle açıklanamayacak kadar büyük olduğunu söylüyorlar. Bunlar doğru, biz de söyledik ve söylüyoruz (Adalı, 1997). Ama soru yanlış. Yine, yaşanan sürece “küreselleşme” diyebilmek için, bu sürecin tüm dünyayı aynı yönde etkilemesi gerektiği varsayımı üzerine kurulu yanlış bir soru. Yazarların bu sorudaki retoriğe karşılık gelen savları ise şudur :

SAV : “Sermaye hareketliliği, gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru yoğun bir yatırım ve istihdam akışına sebep olmuyor. Hatta doğrudan yabancı yatırım, büyük ölçüde gelişmiş endüstriyel ekonomiler arasında yoğunlaşmış durumda ; Üçüncü Dünya yeni endüstrileşen birkaç ülke dışında, yatırım ve ticarette marjinal kalıyor.”

Bu sava tamamen katılıyorum. Ama bu savın küreselleşmeyle ne ilgisi var ? Küreselleşmeden neyi anlamak lazım ? Dünyanın bir küreselleşen parçası bir de bundan tamamen kopuk küreselleşmeyen parçası mı var ? Yüz yıl önce de dünya, kapitalist bir dünyaydı, oysa kapitalizm dışında kalan ülkeler, uçsuz bucaksız mekânlar vardı. Bu mekânların varlığı, dünyaya kapitalist dünya denmesini engelliyor muydu ? Önemli olan dünyaya damgasını vuran, dünyayı tanımlayan dinamiktir. Bu dinamiğin dünyadaki yayılımı değil. Yüz yıl önceki dünyaya kapitalist dünya diyorduk, çünkü kapitalizm, kapitalizm dışında kalan parçanın da varlığını derinden etkiliyordu, koşullandırıyordu. Hem de o mekânların özgül dinamiklerinden, kapitalist olmayan dinamiklerinden daha fazla etkiliyor ve koşullandırıyordu.

SAV : “Bazı iddialı küreselleşme taraftarlarının da kabul ettiği gibi, dünya ekonomisi gerçekten “küresel” olmaktan çok uzaktır. Ticaret, yatırim ve finansal hareketler daha çok Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika üçgeninde yoğunlaşmış durumda ve bu egemenlik süreceğe benzer.”

Bu savın ikinci cümlesi doğru. Birinci cümlesi ise yine küreselleşmeden ne anlamak gerektiğiyle ilgili.

Doğru soru şudur : “Sermaye hareketliliğinin metropol ülkelerde (Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Japonya ve Uzak-doğu) yoğunlaşması, düşük ücrete rağmen Üçüncü Dünyaya akmaması, Üçüncü Dünya ülkelerini giderek bütünleşen dünya pazarının etkilerinin dışında bırakıyor mu ?”. Soru böyle sorulduğunda küreselleşme sürecinin, dünyanın her yerinde fiilen yürüyen bir süreç olup olmamasıyla değil, etkilerinin dünya çapında etkiler olup olmamasıyla tanımlanması gerektiği ortaya çıkar. “Küreselleşme dışında kalan ülkeler” küreselleşme sürecinden bağımsızlık mı kazandılar ? Kesinlikle hayır ! Küreselleşmenin etkilerini, “küreselleşme sürecine girmiş” ülkelerden bile daha şiddetli bir şekilde yaşıyorlar. Onların durumunu anlatmak, kavram boşluğunu kapatmak için, önce de söylediğim gibi ben “negatif entegrasyon” kavramını kullanıyorum. İsteyen benzeri başka bir kavramla bu boşluğu kapatabilir. Yoksa yöntemde bir bozukluk ortaya çıkar. Yukarıdaki savda geçen, “Bazı iddialı küreselleşme taraftarlarının” kabulü de, yazarların yöntemi bozuk savlarını güçlendirmez.

(ii) Yazarlar, “Dünya Üretim ve Ticaretine Çokuluslu Şirketler mi Hâkim ? Bu Şirketler Ulusötesi Şirketlere Dönüşüp Ulusal Bağlılıklarını Bırakıyorlar mı ?” diye soruyorlar ve iki soruya da “Hayır” yanıtını veriyorlar. Birçok farklı kaynak, uluslarötesi üretimin, yani uluslarötesi tekellerin (yazarlar buna çokuluslu şirket diyorlar, önemli değil) üretiminin dünya üretimindeki payını %30’la %40 arasında bir rakama koyarken, yazarlar “…uluslararasılaşmış üretimin (çokuluslu şirketlerin kendi ülkeleri dışındaki üretimlerinin) dünya üretimindeki payı sadece % 7 civarındadır” diyen bir istatiğe göndermede bulunuyorlar. Bu iki istatistik de doğrudur, ikincisinde çokuluslu şirkete bir “ulusal kimlik” vermek şartıyla… Oysa uluslarötesi tekelin (ya da çokuluslu şirketin) ticaret siciline kayıtlı olduğu ülkedeki, yani “kendi ülkesindeki” üretimi o ülke ekonomisince belirlenen bir “ulusallığa” sahip değildir. Tekelin dünya çapındaki üretiminin o mekândaki bir parçasıdır, dünya çapındaki stratejisinin saptadığı bir üretimdir. O ülkede gerçekleştirilse bile, uluslarötesi mekânın üretimidir. Konunun daha derin bir yönü de var. Bugün tekelci üretimin dünyadaki payı tekel dışı üretiminkinden küçüktür. Yazarların mantığına göre bu verinin küreselleşmeye karşı bir veri olması lazım. Oysa tekelci üretim, tekel dışı üretimi de örgütler ve kendi üretiminin ihtiyaçlarına göre şekillendirir, moda deyimiyle kendine “eklemler”. Artık tekel dışı üretimin bağımsız bir varlığı sözkonusu değildir. Tekelci üretimin gereksinimlerine yanıt verebildiği ölçüde yaşar. Çünkü dünya kapitalizmi tekelci aşamadadır.

Yazarların bu retorik soruya karşılık gelen savları şudur :

SAV : “Gerçek ulusötesi şirketlere görece az rastlanır. Çoğu şirket ulusal temellidir, asıl ulusal üretim ve satış bölgelerinin gücüne göre çokuluslu ticaret yapmaktadırlar. Gerçek uluslarası şirketlerin büyümesi konusunda önemli bir değişim görülmüyor.”

Bu sav, bir tekelin hukuki varlığıyla, ekonomik varlığını birbirine karıştırıyor. Uluslarötesi mekânın uluslararası ticaret hukukundan bağımsız özel bir ticaret hukuku henüz tam oluşmadı. Şirket elbette bir yere kayıtlı olacak. Bu savın iki zayıflığı var. Birincisi, uluslarötesi bir tekelin kendi bünyesi içindeki değer dolaşımını, ki bugün büyük boyutlar almıştır, o tekelin ulusal temelinin bir göstergesi saydığı için, ulusal ekonominin bir bileşeni, ulusal üretim ve değişimin bir bileşeni olarak kabul ediyor. Oysa, hangi fiziki mekânda gerçekleşirse gerçekleşsin, uluslarötesi bir tekelin kendi bünyesindeki değer dolaşımı, ulusal değil uluslarötesi düzeye aittir. Realitede de bu iç dolaşım, ulusal müdahalelere kapalıdır, sadece o tekelin dünya çapındaki stratejisi çerçevesinde belirlenir. İkincisi, uluslarötesi tekelin, ulusal satış bölgesinin gücüne göre çokuluslu ticaret yapması kesin bir kural değildir. Sektörüne göre, böyle olur veya olmaz. Silah, uçak yapım, gemi yapım, petrol, hava ulaşım, medya tekelleri vb. hangi ulusal satış bölgesindeki gücüne göre çokuluslu ticaret yapıyorlar ? Birçok sektörde tekel, hem üretimi hem de satışı açısından daha doğarken kendini uluslarötesi mekânın içinde buluyor. Daha doğrusu, uluslarötesi mekânın içinde doğuyor. Ve gücünü, üretimi veya ulusal satış bölgesi değil, sermayesi belirliyor. Bu sermayeyi de uluslarötesi mali devreden buluyor. “Gerçek uluslarası şirketlerin büyümesi konusunda önemli bir değişim görülmüyor” savı ise gülünç. Uluslarötesi tekeller hergün birbirlerini yutarak büyüyorlar. Son birkaç yılın kırk gün kırk gece süren düğünlerle haberlerde birinci yeri işgal eden tekel evliliklerine bir göz atmak yeterli. Mercedes-Chrysler birleşmesi, Renault-Nissan birleşmesi, ELF-TOTAL birleşmesi, ki ismi Fransız ama sermayesinin büyük bölümü Fransız değil, Banka birleşmeleri, Havayolları şirketlerinin birleşmesi, AOL-Time-Warner birleşmesi, vb. say sayabildiğin kadar…

(iii) Yazarlar “Uluslararası Finans Piyasaları Ulusal Para ve Maliye Politikalarını Belirliyor mu ?” diye soruyor. Yanıtları yine “Hayır”, ama soru yine yanlış. Uluslararası finans piyasalarının (bir türlü uluslarötesi diyemiyorlar !) başıboş ve belirsiz olmadığını, düzenlenebilirliğini belirten yazarlar, “bu piyasaların çözülmeyi önleyecek kadar yönetildiklerini” söylemektedirler. Bu doğru ama, uluslarötesi mali devrenin küreselleşme sürecindeki temel nesnel işlevi, ulusal para ve maliye politikalarını belirlemek değildir. Küreselleşme sürecinde aşırı biriken üretken sermayeyi fiktif sermayeye dönüştürerek değersizleştirmektir. Yani uluslarötesi mali devre, şurada veya burada kurbanlar vererek bir anlamda krizin işlevini üstlenir. Doğru soru şudur : “Uluslarötesi finans kuruluşları ulusal para ve maliye politikalarını belirliyor mu ?” Bu sorunun yanıtı kesinlikle “Evet”tir. İnanmayan Kemal Derviş’e sorabilir.

§-25. Gelelim yazarların temel sorusuna, yani ilk soru-yanıtına ve buna karşılık gelen sava. Soru kısa ve öz : “Küreselleşme Yeni mi ?” Yanıtları elbette yine “Hayır”. Sav ise şöyle:

SAV: “Bugünün büyük ölçüde uluslararasılaşmış (bir türlü uluslarötesileşmiş diyemiyorlar-C.A.) ekonomisi öncesiz değildir : Ekonominin modern endüstriyel teknoloji üzerine kurulmasının yaygınlaştığı 1860’lardan bu yana var olan birtakım farklı uluslararası ekonomi konjonktürlerinden ya da durumlarından biridir. Mevcut uluslararası ekonomi, bazı yönleriyle, 1870-1914 yılları arasında hüküm süren rejimden daha az açıktır ve daha az bütünleşmiştir.”(italikler yazarların)

Yazarlar “Küreselleşme Yeni mi ?” sorusunu sorar sormaz yanıta bir şerh koyuyorlar : “Eğer küreselleşmeyi, ülkeler arasında büyük ve artan bir ticaret akışı ile sermaye yatırımının gerçekleştiği açık bir uluslararası ekonomi diye yorumlarsak, bu sorunun cevabı kesinlikle olumsuzdur.”

Buraya kadar yazdıklarıma şu veya bu düzeyde katılan bir okurun, küreselleşmenin böyle tanımlanmasına (ya da yorumlanmasına) itiraz edeceğini umarım. Yazarların kendileri de kitabın başka yerlerinde küreselleşemeyi hiç bu şekilde yorumlamıyorlar. Yani entellektüel bir hokkabazlık sözkonusu.

Dünyanın bugünden daha fazla “küresel” olduğu iddia edilen dönemin bildik bir ülkesinden, Osmanlı İmparatorluğu’ndan örnek verelim.

İstanbul’da yaşam ithalata bağımlıydı. Yani İstanbul’un dünya ticaretiyle tek başına bütünleşmesini gerektiriyordu. “İmparatorluğun ekonomik yapısı içinde en büyük tüketim merkezi olan İstanbul’la Batı ve Balkan ekonomileri arasındaki bütünleşmenin Anadolu’nun iç kısımlarıyla İstanbul arasındakinden daha kuvvetli olduğunu” hatırlatan Çağlar Keyder, “Osmanlı dönemi boyunca, hatta yeni bir fiyat politikasının uygulanmasına kadar (1924-C.A.), İstanbul’a denizyoluyla gelen ithal mallarının navlun ücreti, ülke içi demiryolu nakliye maliyetinden daha az tutuyordu. Örneğin, Haziran 1924’te New York’tan İstanbul’a bir ton buğday nakletmek için 5,06 dolar ödenirken, aynı miktar buğdayın Ankara’dan İstanbul’a trenle taşınması için 8,84 dolar ödenmesi gerekiyordu. Bu durum tahıl ithalatını körüklemekteydi.”, diyor (1982 : 46, 50).

Bu durum Osmanlı ekonomisinin “küreselleştiğini ” mi gösterir ? Hayır aksine, küreselleşemediğini, bu yüzden de dar bir kanaldan, ticaret kanalından dünya ekonomisine bir “kanca attığını” gösterir. Osmanlı borçları da yine bu dar kanaldan birikmiştir. Osmanlı ekonomisinin iç entegrasyon düzeyi çok düşüktür. Dünya pazarına açılması, ekonomisinin güçlülüğünden değil zayıflığındandır. Bugün ise küreselleşme sürecine katılabilen pazarlar, sürece pozitif entegre olan ekonomiler, minimum bir iç entegrasyon düzeyine ulaşmış pazarlardır, belli bir güce ulaşmış ekonomilerdir. Yeterli iç entegrasyon düzeyine ulaşılmadan dünya pazarıyla organik bir bütünleşme olmaz, pazara en fazla ticari ve mali bir eklenme olur. XIX. yüzyıldaki uluslararası ticaretin düzeyiyle günümüzdeki küreselleşmeyi karşılaştırabilmek için, küreselleşme kavramının içini dar bir merkantilist anlayışla boşaltmak, küreselleşme olgusunda ticaretten fazlasını görememek ve entegrasyon kavramını atlamak gerekir. Ticaret küreselleşmenin sadece bir boyutudur ve tanımlayıcı boyutu değildir. Dış ticaretin GSMH’ya oranı gibi analitik yöntemlerle ülkelerin birbirlerine ve dünya pazarına o günkü ve bugünkü açıklık oranlarını karşılaştırmak, o günün daha “açık” olduğunu saptamak, buradan da küreselleşmenin yeni bir şey olmadığı sonucuna, hatta burada da duramayarak günümüz küreselleşmesinin bir mit olduğu sonucuna varmak, yaşadığımız süreci salt dolaşım alanında bir süreç olarak görmektir. Birinci yöntem hatası budur. Oysa küreselleşme, herşeyden önce üretimin küreselleşmesi, yani uluslarötesileşmesi, sonra da mali devrenin küreselleşmesi, yani uluslarötesileşmesidir. Genel olarak konuşursak, küreselleşme karşıtı tezler, dünya pazarını da yanlış kavrıyorlar. Ulusların aralarındaki ticaretten uluslarötesi ticarete geçemiyorlar. Ayrıca daha önce de dediğimiz gibi, tekelin kendi bünyesi içindeki değer dolaşımını uluslarötesi bir ticaret gibi değil, ulusların arasındaki ticaretin bir parçasıymış gibi gösteriyorlar. Bunu yapabilmek için de ulularötesi tekelin “ulusallaşması” gerekiyor, onlar da bunu yapıyor ve uluslarötesi tekeli, ticaret odasında kayıtlı siciline bakıp “ulusallaştırıyorlar’. Böylece büyük boyutlar alan tekel-içi değer dolaşımı, uluslarötesi ticaretin bir bileşeni olmaktan çıkıyor, ulusal ticaretin bir bileşeni oluveriyor. İkinci yöntem hatası da budur.

Yer yer, “Şöyle yapmamak lazım, böyle yapılsa daha iyi olur. İyi bir durum değildir bu” türünden, kimin adına konuşulduğu belli olmayan cümlelerin yeraldığı, ampirik çözümlemelere ağırlık verirken konunun özünü kaçıran bu kitabın eleştirisini burada noktalıyoruz.

§-26. Reel küreselleşmeyle tanımlanan günümüz dünyası Titanik’e benziyor. Titanik, Yeni Dünya’ya gitmek için yola çıktı, buzdağına gitti. Ama bu onun kaderi değildi. Yani Titanik, yolculuğunun her anında hem Yeni Dünya’ya hem de buzdağına doğru gidiyordu. Ne olacaksa bu geminin içinde olacak. Evet gemide büyük haksızlıklar var. Üçüncü sınıf yolcular aşağılanıyor, hayvan muamelesi görüyor. Kuru ekmek yiyor. Pislik var, bit var, hastalık var, açlık var. Birinci sınıf yolcular ise debdebe içinde seyahat ediyor. Havyar yiyor, şampanya içiyor, kumar oynuyor. Ama üçüncü sınıf yolcular bilet parasını ödeyip gemiye binebilmek için birbirini yedi. Şimdi de yoldalar, ve hâlâ pisliğe ve açlığa rağmen kimse denize atlayıp bu iğrenç gemiden kurtulmak istemiyor. Hiçbiri bindiğine pişman olmadı. Oysa buzdağına çarpacaklarını bilselerdi mutlaka isyan da çıkarırlardı. Gemide kalınacak, çünkü alternatif, okyanusun karanlık, soğuk suları ve köpek balıkları… Geminin dışından yapılacak bir şey yok, ne yapılacaksa içinden yapılacak. Geminin yönetimini ele geçirmek, birinci sınıf yolcuların egemenliğine son vermek, gemiyi doğru rotaya çevirmek, buzdağından kurtarmak… En başta gemiye binmemek bir çözüm değil, ebediyen o geminin sefalet koşullarına benzer koşullarda yaşamak anlamına geliyor.

§-27. Küreselleşmenin alternatifi küreselleşmemek değildir, küreselleşme süreçlerine negatif entegrasyondur. Küreselleşmenin dışında kalıp bütün olumsuz sonuçlarına katlanmaktır. Bu durumda, yaşamın bize sorduğu soru “Küreselleşmeyi geri çevirmek istiyor musun istemiyor musun ?”, değildir. “Bugünkü verili çerçevede, son derece eşitsiz süregiden bu reel küreselleşmenin çizdiği verili çerçevede, savaşacak mısın savaşmayacak mısın ?”dır.

Hava raporu, “Yarın şiddetli sağanak yağmur var”, diyor. “Bu yağmur sellere neden olabilir mi, nasıl korunabiliriz, bu sulardan nasıl yararlanabiliriz” gibi konuları tartışacağımıza, “yok bu yağmur haberi yalandır, maksatlıdır”, vb türünden boş laflarla vakit harcıyoruz.

§-28. Küreselleşme süreçleri derinleştikçe, “ulusalcılık”ta ısrar edenlerle “küreselleşmeciler” arasındaki teorik ayrışma daha da belirginleşecek. Şimdiki küçücük pürüzler önce kum tanelerine sonra koca koca kayalara dönüşecek. Bu ayrışmayı iyi izleyelim, “ulusalcıların” argümanlarının teorik düzeyinin giderek düşeceğini, artan dozlarda hamasete kayacağını ve teorik düşüncenin önünü kesmeye çalışacağını göreceğiz. Tarihte sol içinde ortaya çıkmış bütün diğer ayrışmalar gibi, bunun da nesnel sınıfsal nedenleri var. Burjuva ideolojisinin egemen olduğu, solun marjinalleştiği bir dünyada, yaşamı asıl etkileyen ayrışma, burjuvazinin içindeki “ulusalcı” “küreselleşmeci” ayrışmasıdır. Gerçek yaşamı derinden etkilediği için bu ayrışma, diğer sınıfların ideolojik görüşlerine de izdüşüyor. Onları etkiliyor. Teorik gelişmenin canalıcı önemini kavramamış olanları oradan oraya savuruyor. Sözü “Bilincin çapası var” diyen Yusuf Zamir’e veriyorum :

“Öteki kapitalist ilişkiler gibi, dünya pazarının da hareketi önceden tahmin edilemez. Sadece geriye doğru, o da bir hayli zaman geçtikten sonra analiz edilebilir. İnsanlar günlük bilinçle dünya pazarının sırrına eremez. Bundan ötürü dünya pazarı insanlara kontrol dışı, yabancı bir güç olarak görünür. Çarşısal, kırsal, içe kapanık, geri ilişkilerin sözcüleri onun bir dış etki olduğunda hemfikirdirler. Maddi yaşamı küçük meta üretimi çevresinde hâlelenen esnaf ve köylü sözcüler, canhıraş ifadelerle devletin bu dış düşmana karşı kendilerini korumasını isterler. Bu koroya zaman zaman, dünyasal açılımın asıl sahibi olan işçi adına konuştuğunu vehmedenlerin ulusal bağımsızlıkçı ve çarpık anti-emperyalist söylemleri de karışır.” (agy)

Tekel dışı kapitalizm, uluslarötesi mekâna kayan tekelci kapitalizmin gereksinimlerine yanıt verebildiği ölçüde, ya da tekellerin tekelci aşırı kâr oranını bulamadığı için girmediği alanlarda boğuşarak yaşayabiliyor ; pazar, sermaye ve teknoloji açısından tekellerin ağır baskısı altında “ulusallaşıyor”. Solun “ulusalcıları” da özünde onunla dayanışıyor. Teori ayağa düşüyor. Küreselleşme konusunda adeta bir “teori esnaflığı” doğuyor. Teorinin esnaflığını yapabilmek için esnafın teorisini yapmak gerekiyor.

§-29. Bu yazının başlığının altında Marx’tan kısa bir alıntı var. Çelişki tam geliştiğinde, en saf ve çıplak biçimini aldığında çözümünün önkoşulları da yaratılmış demektir. Küreselleşme, emekle sermaye arasındaki parazitleri, çelişkinin uzlaşmazlığını gizleyen tüm perdeleri ortadan kaldırıyor. En büyük “küreselleşmeci” olan Marx 1848’de Brüksel Demokratik Birliği’nde yaptığı konuşmayı şu cümlelerle bitiriyor :

“…genel olarak, serbest ticaret sisteminin yıkıcılığına karşılık, günümüzün korumacı sistemi de tutucudur. Serbest ticaret sistemi, eski ulusları parçalar ve proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı uç noktasına iter. Tek sözcükle, serbest ticaret sistemi toplumsal devrimi hızlandırır. İşte yalnızca bu devrimci anlamdadır ki baylar, ben serbest ticaretten yana oy kullanıyorum.” (1973 : 195)

*

Yeni yeni başlayan “ulusalcı”/”küreselleşmeci” ayrışmasını önleyebiliriz. Henüz vaktimiz var. Amerikalı araştırmacılar, dünyadaki 6 milyar insanı kaç etapta ilişkilendirebileceklerini araştıradursunlar, bizler, politik anlayış farklılıklarımıza rağmen, küreselleşmenin teorik çerçevesinde anlaşarak tek etapta birleşmeye çalışalım.

Paris, 04 Haziran 2002

Kaynakça

Adalı C., Günümüz Kapitalizmi ve Devleti Üzerine, Sarmal Yayınları, Istanbul, 1997.

Adalı C., Çıkış Hattına Doğru, Sarmal Yayınları, İstanbul 1999.

Keyder Ç., Dünya Ekonomisi içinde Türkiye (1923-1929), Yurt yayınları, Ankara, 1982

Marx K., Engels F., Manifesto of the Communist Party, Selected Works in One Volume, Londra, 1968, p. 39)

Marx K.,“On the Question of Free Trade”, The Poverty of Philosophy içinde, Progress Publishers, Moskova, 1973.

Marx K., Grundrisse, Penguin Books, Middlesex, 1974,

Hirst P., Thompson G., Küreselleşme Sorgulanıyor, çevirenler : Çağla Erdem, Elif Yücel, Dost Kitabevi, Ankara, 1998

Zamir Y., Küreselleşme Krizi, t-k-p.org internet sitesi, 12 Mayıs 2001 tarihli yazı,