Ya biz her şeyi değiştireceğiz, ya da iklim.

(Küresel iklim krizi – güncel gelişmeler 18)

Ve evet, en sıcak yıl rekoru yine kırıldı: 2014 yılı, kayıt altındaki en sıcak yıl oldu. En sıcak 15 yılın 14’ünün 2000 yılından sonra gerçekleştiğini düşünürsek, şaşılacak bir şey yok gibi. Oysa şaşılacak çok şey var. Mesela hala küresel ısınmayı inkâr edenlerin olması inanılır şey değil. Ya da örneğin, 2014 yılında tespit edilen 15 sıcak noktadan biri Orta Doğu iken, Türkiye’de kimsenin iklim krizini dert etmemesi, hayretler uyandırıcı.

Gerçi, bilim insanları “acil, küresel ölçekte uykudan uyanma çağrısı” yayınlasalar da, fosil yakıt şirketlerinin kültür ve hayırseverlik kurumlarındaki etkisinin artması, konunun neden görmezden gelindiğini anlamamızı sağlayabilir.

Ama önce ne durumda olduğumuzu kısaca özetleyelim:

Şu anda bilinen petrol rezervlerinin üçte biri, doğal gaz rezervlerinin yarısı ve kömür rezervlerinin de en az yüzde 80’i, yeraltında bırakılmazsa ve 2050’den önce kullanılırsa, sıcaklık artışı 2°C sınırını geçecek.

Peki bu sınırın ötesinde ne var?

Bu soruyu yanıtlamadan önce, sınırın altındaki (şimdiye kadar, sanayi devrimine kıyasla 0.85°C’lik bir ısınma gerçekleşti) durumdan örnekler verelim.

Bunlar şimdiye kadar olanlar. 2°C’den fazla bir artış ise, tüm dünyayı geri dönüşü olmayan bir felaketler silsilesiyle baş başa bırakabilir. Bu “geri dönüşü olmama” olgusuna, pozitif geri besleme mekanizmaları sebep oluyor. (Örneğin Kuzey Kutbu’ndaki buzullar eridikçe ve denizler ısındıkça buzulların erime hızı artıyor.)

Geçtiğimiz aylarda yayınlanan bilimsel raporlarda şu noktalar vurgulanıyor.

İklim felaketinin ölçeğini daha iyi anlamamızı sağlayacak yeni bir araştırma, salınan her ton karbonun getireceği maliyet olarak tanımlanan “karbonun sosyal maliyeti”ne odaklanıyor. ABD’deki resmi araştırmalarda 37 $/ton olarak kabul edilen bu değerin aslında 220 $/ton olduğuna işaret ediyor araştırma. Yani diyor ki, bugüne kadar öngördüğümüz ne varsa, aslında bizi bunun altı katı bir tehlike bekliyor!

Peki şirketler bu konuda ne düşünüyor? Anlaşılan, olayı pek dert ettikleri yok. Yakın zamanda CEO’lar arasında yapılan bir ankette iklim öncelikli kaygılar listesine bile giremedi. Anlaşılan, 1972’de “Büyümenin Sınırları” raporunun yazarları arasında yer alan Jørgen Randers’in en son Davos zirvesi öncesinde söylediklerinde haklılık payı var: “Dünyayı cehenneme yollamak kârlıdır.”

Ben Jennings 01.01.15
– Bununla ilgili herhangi bir şey yapmam gerekiyor mu? – Bir BM konferansı daha düzenleyebilirsin.(Ben Jennings)

Nitekim Brezilya’da çelik endüstrisi emisyonlarını ikiye katlarken, ABD’nin Florida eyaleti çareyi devlet çalışanlarına “iklim değişimi” sözcüklerini kullanmayı yasaklamakta buldu. İngiltere ise geçtiğimiz yıllarda ülke dışındaki fosil yakıt projelerine 1.7 milyar sterlin (yaklaşık 7 milyar TL) aktardı.

Hükümetlerin ilgisizliğine (veya daha kötüsü, fosil yakıtlara yakın ilgisine) rağmen, sorun karşımızda duruyor.

Alman enerji şirketlerine tazminat davası açan Perulu çiftçi Saul Luciano Lliuya ve Avustralya’nın en büyük kömür madeni olacak 16 milyar dolarlık Carmichael maden projesini durdurmak için direnen Aborijinler önderlik ediyor iklim adaleti mücadelesine. Ve dünyanın dört bir yanında yankılanıyor sesleri. Londra’da binlerce insanın katıldığı Harekete Geçme Zamanı eyleminden, şimdiye kadarki en hızlı büyüyen yatırım çekme kampanyasının düzenlediği Küresel Yatırım Çekme Günü’ne kadar.

İşte bu çoğalan sesi yükseltmenin zamanı şimdi.

Naomi Klein’ın söylediği gibi: İklim değişimi, her şeyi değiştirecek.

güney afrika

İklim Değişimi Cephesinde Son Durum

“Fosil yakıtlara yatırım yapmayın!” İki gündür bütün dünyada yüzbinlerce insan bunu söylüyor. Çünkü 13-14 Şubat Global Divestment Day (Küresel Yatırımı Geri Çekme Günü). Bütün devletler, şirketler, kurum ve kuruluşların fosil yakıt yatırımlarından elini çekmesi talep ediliyor, elbette. İklim için!

Her zaman söylüyoruz, iklim değişiminin etkilerinden kurtulmak için bir an önce fosil yakıtlardan vazgeçmek zorundayız, daha doğrusu vazgeçirmek zorundayız. Bunun kolay olduğunu söylemiyoruz elbette. Zira fosil yakıtlara yatırım için yıllık 500 milyar dolar destek verilirken, iklim değişiminin etkileriyle baş etmeye çalışan gelişmekte olan ülkelere yardım etmek için oluşturulan Yeşil İklim Fonu’na şimdiye kadar sadece 6 milyar dolar toplandı. Vaat edilen mi? 2020’ye kadar yılda 100 milyar dolar olması!

Bunun yerine devletlerin yöneticileri daha önemli işlerle uğraşıyor. Mesela IPCC’nin binlerce bilim insanı tarafından ortaya çıkarılan değerlendirme raporlarının yönetici özetlerinden önemli paragrafları çıkartmak için politik baskı oluşturmak.

Ancak durum ciddi. Uçak bileti fiyatlarından, et tüketimine oradan tarımsal üretime kadar her alanda akıllı davranmamız gerekiyor. Mesela eğer beslenme alışkanlıklarımıza çeki düzen vermezsek gelecekte hem gıda güvenliği hem de iklim değişimi açısından ciddi sorunlar ortaya çıkacak. Şu anda sahip olduğumuz fosil yakıt kullanan santraller ömürlerini tamamlayana kadar 300 milyar ton karbon salımı yapacak. Bu da “Amaan böyle gelmiş böyle gider” dersek bilimsel eşik değer kabul edilen 2 derecelik sıcaklık artışının haydi haydi aşılması demek.

Öte yandan, salım azaltımı konusunda da doğru şekilde çalışmak gerekiyor. Çünkü neyi temiz enerji olarak aldığımız da gerçek çözüm noktasında önemli. Temiz enerji olarak Afrika’da ve Güney Amerika’da ormanların, yerli halkların yaşam alanlarının biyoyakıt plantasyonlarına dönüşmesi iklim değişiminin durdurmayacak. Ayrıca temiz enerji deyince fosil yakıt endüstrisinin belki de ilk aklına gelen doğal gaz da elbette tek başına iklim değişimini durdurmak için yeterli olmayacak. Aynı zamanda Türkiye’de ve aslında bütün gelişmekte olan ülkelerde mantar gibi türeyen hidroelektrik santraller de iklim değişimine çözüm değil. Çünkü tüm bu “çözüm”lerin ıskaladığı bir şey var: Sorunumuzun ismi “iklim değişimi” değil, “iklim adaleti”. İklim krizinden sağ (ve hatta eskisinden de zengin) çıkacak çok küçük bir grup var (nam-ı diğer “%1”, veya yeni rakamlara bakılırsa %0.1). Bu kişiler açısından iklim değişimi bir sorun değil, bir yatırım alanı olarak görülüyor. İşte teknolojik çözümler tam da bu insanların yatırım sorunlarını çözüyor, ancak bir yandan da iklim adaletsizliği sorununu derinleştiriyor. Örneğin, HES’ler temiz su kaynaklarının yok olmasına, ormansızlaşmaya neden oluyor; adaletsizliğe ve iklim değişiminedönüşüyor. Veya, en azından 37 milyar karbon toplulukların sahip olduğu ormanlarda tutulurken ve eğer topluluk halkları güçlendirilirse bu ormanlar güvende olacakken, bu doğal koruma durumunu yok ediyor.

Homes-of-Sengwer-people-s-012
Embobut Kenya’da, Sengwer halkının evleri yakılıyor.

Hileli (!) salım azaltım hesaplarını da unutmamalı. Mesela, Avrupa Birliği karbon emisyonlarının azaltılması ve iklim değişiminin durdurulması konularında hep en başı çekiyor. Ancak sadece üretim kaynaklı salımları değil de tüketimden kaynaklanan salımları da hesapladığımızda Avrupa Birliği’nin toplam emisyonu iddia edilenin aksine artıyor. Elbette her iyi adım iklim hanesine yazılıyor ancak rakam aldatmacaları maalesef iklim hanesine yazdığımız puanları sildiriyor. Üstelik şimdi kömürcü Polonya başbakanı da AB’de başkanlık görevine başladı, bakalım neler olacak göreceğiz.

Bunların hepsini aklımızda tutarak, iklim politikasının ve mücadelesinin peşini bırakmamak gerekiyor. 2015 oldukça önemli bir yıl, çünkü Aralık’ta Paris’te yapılacak 21. Taraflar Toplantısı’nda (COP-21) sonuçlandırılması beklenen Kyoto-sonrası anlaşmanın gerekli emisyon azaltımını gerçekleştirmesi mümkün değil. Naomi Klein’ın da dediği gibi, iklim diplomasisinin bugünkü durumundan Aralık’ta nitelikli bir iklim anlaşmasına giden bir güzergah imkansız; bu yüzden yüzümüzü yöneticilere değil birbirimize çevirmeli ve “İklimi değil sistemi değiştir.” sloganına içerik kazandırmaya ağırlık vermeliyiz.

 

İklim değişimi ya da çok taraflı büyük bir vaka

2014 bitti! İklim adına önemli toplantıların, zirvelerin raporların yılı oldu. Hatta biz de 2014’teki önemli iklim gelişmeleri derleyip bir zaman tüneli hazırladık. Ama bu kadar toplantı, zirve ve rapor her zaman ve belki de deneyimlerimizin gösterdiği üzere çoğu zaman iyi iklim politikası anlamına gelmiyor. Ancak yine de toplumsal anlamda iklim değişiminin şu ya da bu şekilde bir sorun, tartışma ya da araştırma konusu olarak daha fazla gündemde olduğunu ve değişik açılardan araştırıldığını görüyoruz.

Toplumun iklim algısı…

Buna örnek olarak görebileceğimiz bir araştırma Avustralya’dan: Araştırmaya göre kendilerini belli bir ulusa değil fakat dünyaya ait hisseden (genellikle kadın, genç ve kendilerini bir dine ait görmeyen) kişilerin iklim değişimini insanlar tarafından yaratılmış bir sorun olarak görmesi ve harekete geçmesi daha muhtemel. ABD’de yapılan diğer bir araştırma siyasi parti yakınlığımız ile iklim değişiminin var olduğuna inanma arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Sağ kanada yakınsanız küresel ısınma sizin için şüpheli iken sola kanatta iseniz küresel ısınmanın varlığına inanma olasılığını artıyor. Nasıl oluyor da oluyor diye soracak olursanız, Naomi Klein da yeni kitabı This Changes Everthing’de (Bu Her Şeyi Değiştirir) bunun üzerine epey bir konuşuyor.

Bu ilginç (bana çok da ilginç gelmiyor gerçi) bir sonuç olsa da elbette bunu bir önyargı haline getirmeyip uzmanların da dediği üzere iklim bilimini çeşitlendirmek gerekiyor. Yani daha kapsayıcı olması ve kadınlar, farklı renk ve etnisiteden insanlara da hitap edecek şekilde iletişiminin yapılması gerekiyor. Eğer bunu hepimizin sorunu olduğunu göstermeye çalışıyorsak kapalı kapılar ardında kendi kendine devam eden çalışmalar yerine dâhil edici bir iletişim daha önemli. Zaten araştırmalar da yurttaş biliminin çevre okuryazarlığını ve toplumsal farkındalığı arttırdığını gösteriyor. Mesela, Kanadalıların %80’i geçtiğimiz dört yılda dünyanın sıcaklığının arttığını, %65’i de bu ısınmanın insan kaynaklı olduğunu düşünüyor. Yurttaş biliminin öneminin arttığı aşırı hava olayları dönemlerinde de Google’da iklim değişimi ve küresel ısınma konusunda yapılan aramalarda artış yaşanıyor.

Ve politikacıların iklim algısızlığı

Bu bilgilerin tamamı iklim krizi ile mücadele için kullanılabilecek toplumsal durumlar olarak bir kenarda dursun. Gelelim politik tarafta ne gibi gelişmelerin olduğuna.İlginç gelişmeler olmadı değil. ABD Savunma Bakanlığı iklim değişiminin politik istikrarsızlık, yoksulluk, göçler yoluyla çatışmaları artıracağını söyledi. Bu yüzden de pek çok askeri ağızdan iklim değişimine karşı harekete geçmek için zamanımızın kalmadığını duyduk. Leonardo DiCaprio bile iklim zirvesinde “İklim değişimi histeri değil gerçek.” dedi.

leonardo-di-caprio

Brisbane’de yapılan G20’de ev sahibi Avustralya’nın aksine politikacılar Yeşil İklim Fonu’na desteklerini açıkladılar. ABD, Japonya, Çin gibi tekere çomak sokmakla ünlü salım devleri de Yeşil İklim Fonu’na yaptıkları katkılarla ve emisyon azaltım hedefleri koyarak, harekete geçeceklerini gösterdiler. Neden yeterli, neden değil tartışması başka bir yazının konusu olmakla, açıklıkla bunun yeterli olmadığını söyleyebiliriz.

B20

Sonrasında New York’ta gerçekleştirilen iklim zirvesinde de dünya “liderleri” iklim değişimi ile ilgili “kararlılıklarını” bildirdiler. İklim değişiminin güçlü nedenlerinden ormansızlaşmayı 2020’ye kadar yarılayacaklarına, 2030 yılında ise durduracaklarına söz verdiler: 120 devlet başkanı, 100’den fazla büyük şirketin CEO’su. 110 milletten 345 kiliseyi temsil eden Dünya Kiliseler Konseyi de artık fosil yakıtlar bir tercih değil dedi. Avrupa Birliği sera gazı emisyonlarını 2030 yılına kadar %40 azaltacağı sözünü verdi. Bu veri ne kadar iyi gibi görünse de bu 1990 yılı salımlarına göre ve zaten AB şimdiye kadar %20 azaltım yaptı. Dolayısıyla bu rakam 2050’de %80 salım azaltımı yolunda iyi ancak yeterli olmayan bir hedef. Yeni çıkan bir başka rapor ise iklim değişimine karşı hemen harekete geçmenin ekonomilere zarar vermeyeceğini, aksine düşük karbon ekonomilerinin daha hızlı ekonomik büyüme, daha iyi ve yeşil bir yaşam getireceğini söylüyor.

Bütün bu tartışmalar devam ederken ada devletlerinden gençler iş ve eğitim için iklim değişimi nedeniyle batmakta olan ülkelerini terk ediyor, zira okyanus her geçen gün evlerine daha da yaklaşıyor. Dünyanın pek çok yeri yanıyor, yerli halkların mücadeleleri devam ediyor.

İşte bu noktada insanların bu süreçlere nasıl dâhil edildiği ya da daha en başta dahil edilip edilmediği sorusu karşımızda duruyor. Uzmanlar en önemli karbon yutaklarından ormanları korumanın en iyi yolunun zaten asırlardır birlikte yaşadıkları topluluklara vermek olduğunu söylüyor. Ancak Birleşmiş Milletler palmiye gibi tek kültürlü ağaç ekim alanlarını iklim değişimine çözüm olarak kabul ediyor. Elbette en başta halk ve pek çok bilimsel araştırmanın söylediği üzere, bu ekim alanları hem yerli toplulukları yaşam alanlarından koparıyor, hem ormansızlaştırmaya neden oluyor, hem de biyoçeşitliliğe zarar veriyor.  Yeşil ekonomi, yeşil teknoloji yalanları iklim değişimine karşı bir önlem olmanın ötesinde, böyle-gelmiş-böyle-gider mantığına katkı sağlıyor.

Amazon
Amazon ormanlarındaki kayıp

Yani sonuç olarak iklim değişimi o ya da bu şekilde bilim insanlarının, değişik alanlardan insanların ve sıradan insanların hayatlarına giriyor. Pek çok açıdan araştırılıyor. Ama en nihayetinde bu çözülmesi gereken bir sorun ve sadece sorunun ortaya koyulması yetmiyor, aynı zamanda çözülmesi gerekiyor. Şu sistem içinde çözülebilmesi ise dünya “liderlerine” kalıyor. Ancak bu yazıda ve daha önce yazdığımız onlarcasında görüldüğü üzere, onların yaptıkları (ya da yapmadıkları) pek işe yarıyor gibi görünmüyor. Dolayısıyla belli ki bu krizi çözmek için önümüzdeki günlerde daha güçlü, sürekli iklim hareketlerine ihtiyacımız olacak ki bu da başka bir yazının konusu oluyor.

Küresel iklim adaleti için “Inception” ya da Fikir Aşılama

(Küresel iklim krizinde güncel gelişmeler – 15)

Pasifik Okyanusu’nda bir ada ülkesindesiniz, mesela Kiribati’de. Okyanus, yavaş yavaş evinize yaklaşıyor. Her gece uyumadan önce pencerenizden bakıyorsunuz. Deniz, dün neredeyse bugün de oradaymış gibi görünüyor. Öyle yavaş ki okyanusun ilerleyişi… ama yavaş olduğu kadar da emin adımlarla ilerliyor. Yüzyılın sonuna kadar 180 cm’ye kadar yükselebilir deniz, diyor bilim insanları.

O an aklınıza geliyor evinizin güneye baktığı. Karşınızda, uzakta, çok uzakta Antarktika var. Antarktika’nın denizin ilerleyişine direnişini canlandırmaya çalışıyorsunuz gözünüzde. Artan kar yağışına rağmen hızla eriyor buzulları, ama bir yandan da deniz buzullarında rekor artış gözleniyor. Aslında sizin için de direniyor Antarktika; oradaki bir erimenin deniz seviyelerine katkısı 37 cm olarak hesaplanıyor.

Yerden 37 cm yüksekliğin nerenize geleceğini hesaplamaya çalışıyorsunuz gözünüzle. Sonra yine aklınıza 180 cm geliyor. Dünya genelinde buzullar rekor hızda eriyor ve küçülüyorlar. Eylül başında düzenlenen ‘Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletleri Konferansı’ geliyor aklınıza, gündem yine iklim değişimi. Sanki herkes sizi konuşuyor. Peki, neden kimse bir şey yapmıyor?

2030 yılına kadar ülkenizin tamamen sular altında kalacağı öngörülüyor. Tuvalu Başbakanı durumu kitle imha silahlarına benzetiyor, Filipinler iklim müzakerecisi Yeb Sano 40 gün boyunca toplam bin kilometrelik bir İklim Yürüyüşü ile ülkesinin gördüğü hasara dikkat çekiyor, Pasifik İklim Savaşçıları da Avustralya’da eylem düzenliyor konuyu gündemde tutmak için. Kiribati ise Fiji adalarından toprak satın almakta buluyor çareyi. Sürekli bir seferberlik halinde yaşıyorsunuz. İklim mültecisi sıfatıyla göç etmiş olanların hikâyelerini konuşuyor herkes etrafınızda. Oysa siz ülkenizdeki sorunlar sebebiyle veya iş bulmak için iltica ediyor değilsiniz ki. Göç etmek zorunda kalmanızın sorumlusu, gelişmiş ülkeler. Tek tek mülteci sıfatıyla değil, topluluk halinde onurlu bir biçimde göç etmeniz gerekir, Solomon adalarının planladığı gibi.

yolanda-tacloban

Deniz seviyelerinde artışın sırf Avustralya’ya vereceği hasar 226 milyar dolar olacak, ABD içinse bu sayı 500 milyar dolardan başlıyor. Oysa 2020 itibariyle yılda 100 milyar dolar toplanması beklenen Yeşil İklim Fonu’nda dört yılda ancak 10 milyar dolar toplanabildi. Risk altında iki milyar insandan bahsediliyor, böyle giderse.

Bunları düşünürken uykuya dalıyorsunuz.

Rüyanıza giriyor okyanus. Rüyanızda, Avustralya’da, Büyük Set Resifi’nde bir mercansınız. Otuz yıldır süren yıkımı izliyorsunuz ağır ağır. Bu sene tarihin en yüksek okyanus sıcaklıkları ölçüldü. Yalnız değilsiniz, Karayipler’de de tehdit altında mercan kayalıkları.

Isınmayla beraber asitleniyor okyanus. Okyanus yüzeyinin iklim fonksiyonlarından Alaska’da balıkçılığa kadar etkileri var bunun. Sizinle dalga geçer gibi, daha basit canlıların iklim değişimine daha kolay uyum sağlayacağını bulmuş bilim insanları. Mercan aklınıza erdiremiyorsunuz durumu. Balıklar on yılda 26 kilometre yüksek enlemlere doğru ilerliyorlar, yengeçler hayatta kalma mücadelesi veriyorlar, ama tabii o basitlik araştırmasını yapanlar sizi dâhil etmemişler karşılaştırmaya.

acidification

Tıpkı politikacıların iklim bilimini dâhil etmemeleri gibi hesaplarına: BM raporu “İklim değişikliği kati, eylem şart” diye bas bas bağırırken, biyologlar Yerküre’nin altıncı kitlesel yok oluşun başlarında olduğu uyarıları yaparken, Avustralya hükümeti mevcut karbon vergisini dahi kaldırmakla meşguldü. Hükümetin iklim aktivistlerince sürrealist iklim politikaları sirki olarak nitelenen uygulamaları ülkeyi tüm dünyadan izole ediyor.

Sanki tüm dünya politikacıları sizinle alay ediyor.

Kan ter içinde uyanıyorsunuz! Mercan değilsiniz. Hepsi bir rüyaymış, ya da kâbus diyelim. Kiribati’deki odanızdasınız. Aşırı hava olayları insanlarda iklim değişimine adaptasyon konusunda bilinçlenme yaratıyormuş, bu rüyalar da yan etkisi olmalı. Dünya artık çok daha tehlikeli bir yer. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün raporuna göre fırtınalar, su baskınları ve sıcak hava dalgaları gibi felaketler 1970’li yıllara kıyasla beş kat arttı.

Kan ter içinde uyanıyorsunuz! Kiribati’de falan değilsiniz. Hepsi bir rüyaymış, ya da kâbus diyelim. Türkiyeli bir ekoloji aktivistisiniz. Gece boyunca yüzlerce bilimsel kaynağın içinde dolaşmış, küresel iklim değişimiyle ilgili son altı aydır yaşanan gelişmeleri derlemeye çalışmışsınız. Bilgisayarınız önünüzde açıkken uyuyakalmışsınız. Ekrana bakıyorsunuz. Kâbus değil hiçbiri, rüyanızda ve rüyanızın içindeki rüyanızda gördükleriniz ve düşündüklerinizin hepsi gerçek.

Tüm engellere, tüm olanaksızlıklara rağmen, umuttu yarım milyon insanı Eylül 2014’te Halkların İklim Yürüyüşü’nde bir araya getiren. Derin bir soluk alıyorsunuz ve yazmaya başlıyorsunuz: “Pasifik Okyanusu’nda bir ada ülkesindesiniz, mesela Kiribati’de. …”

İklim Krizinin 2014’ü

2014 yılında iklim krizine dair neler oldu? Önemli başlıklardan hepimize hatırlatma olacak bir zaman tüneli hazırladık.

2015, iklim krizi konusunda daha fazla mücadele edilmesi gereken bir yıl olacak. Hepimize kolay gelsin!

Zaman tüneline erişmek için lütfen aşağıdaki resme tıklayın:

People's Climate March New York

Küre ısınıyor, iklim adaleti mücadelesi kızışıyor.

(Küresel iklim krizi – güncel gelişmeler 14)

2014’ün ikinci yarısında küresel iklim krizi açısından birçok önemli ana tanık olduk.

IPCC (Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli) 5. Değerlendirme Raporu’nun son kısımlarını yayınladı ve karbon emisyonlarında acilen köklü kesintilere gidilmesi gerektiğini vurguladı.

Bu rapordan hemen önce, 23 Eylül’de, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un çağrısıyla New York’ta bir iklim konferansı düzenlendi. Küresel karbon emisyonlarının gidişatı en az 3.5°C ısınmayı garanti ederken, konferans boyunca büyük şirketlerin şovunu izledik. Yıllardır alıştığımız üzere hükümet temsilcileri birçok vaatlerde bulundular ve hiçbir taahhüdün altına imza atmadılar. Bunu bilen iklim aktivistleri de, aynı tarihlerde tarihin gelmiş geçmiş en büyük iklim protestosunu, sadece New York’ta 400 bin kişinin katıldığı, dünya genelinde 162 ülkede 2600’den fazla eylemin gerçekleştirildiği Halkların İklim Yürüyüşü‘nü örgütlediler.

NY Sep20

Ardından, Aralık’ın ilk iki haftasında Peru’nun başkenti Lima’da COP-20, yani 20. Taraflar Konferansı düzenlendi. Bu toplantıda sözde Kyoto Protokolü’nü takip edecek yeni bir anlaşmanın ana hatları çizilecek, sonrasında bu anlaşma Aralık 2015’te Paris’te yapılacak COP-21’de sonuca bağlanacaktı. Öyle bir şey olmadı.

Yani uzun lafın kısası, uluslararası siyasette pek çok gevezelik, pek az iş gördük. Politikacılar ve iş dünyası fizik ve kimyayla pazarlık ededursun, biz bu yazıda son aylarda iklim gündeminde neler olduğunu özetlemek istedik.

Paris’te yapılacak iklim zirvesi için tüm dünyada iklim adaleti aktivistleri hazırlıklara başlamışken, küresel iklim krizindeki son gelişmelerle ilgili bu güncellemenin faydalı olacağını umuyoruz.

Bilim Cephesinde Yeni Çok Şey Var.

Öncelikle, iklim hakkında her zamankinden daha bilgiliyiz: NASA, atmosferde ölçümler yapan on yaşındaki Aura uydusuna ek olarak yeni bir uzay aracı daha gönderdi. OCO-2 (Yörüngeli Karbon Gözlemevi – 2) özel olarak atmosferdeki karbondioksit miktarını ölçecek ve gezegenin nefes alıp verişlerini takip edecek. Her gün 100 bin adet yüksek kalitede ölçüm yollayacak OCO-2’nin yanı sıra İngiltere Meteoroloji Ofisi de dünyanın en büyük meteoroloji süper-bilgisayarını inşa ediyor.

OCO2

Uzun lafın kısası, Yerküre şimdiye kadar sandığımızdan daha hızlı ısınıyor ve ısınma aralıksız devam edecek – eğer hemen harekete geçmezsek tabii. Şimdi lafın uzununa bakalım.

Artık Antarktika’nın en kapsamlı haritasına, iklim modellerinin işini çok kolaylaştıracak bir “zaman makinesine”, sera gazı ölçümü yapan lazer tabanlı teknolojilere ve okyanus döngülerini hassas biçimde hesaba katan modellere sahibiz.

Peki, tüm bunlar bize ne anlatıyor?

Sıcaklıklar Yükseliyor, Aşırı Hava Olayları Artıyor.

Küresel aylık sıcaklık değerleri, Haziran 1976’dan beri (!) yani 350 küsur aydır ortalamanın üzerinde seyrediyor. Bu yetmezmiş gibi 2014 yılında kayıt altındaki en sıcak Nisan, en sıcak Mayıs, en sıcak Haziran, en sıcak Ağustos, en sıcak Eylül ve en sıcak Ekim (tek tek yazıyoruz bak tehlikenin farkına varasınız diye) ayları yaşandı. Bu arada 2014 yılı da en sıcak yıl olma yolunda ilerliyor.

Bu ısınmayı hem küresel ölçekte toprak neminde, hem de Avustralya’dan ABD’ye kadar, Japonya’dan Alaska’ya kadar dünyanın dört bir yanında görüyoruz. Isınmanın dolaylı etkileri arasında, yıldırım düşmelerinde (her 1°C için yüzde 12) ve çalı yangınlarında artış da var, ancak muhtemelen etkileri en iyi aşırı hava olaylarında görülebilir. İklim değişimi 2013’teki sıcak hava dalgalarının sorumlusu, üstelik daha da fazlası bekleniyor.

Atlas Okyanusu’nun ısınması Pasifik Okyanusu’ndaki ticaret rüzgarlarını kuvvetlendiriyor. Öte yandan bu, Kuzey Kutbu’nun erimesi yüzünden, jet rüzgarlarıyla birleşince aşırı hava olaylarına yol açıyor ve örneğin hortumların sıklığını arttırıyor. Üstelik bu gibi dinamiklerin etkileri çeşitli olabiliyor: Önümüzdeki birkaç on yıl için Avrasya’da bunun anlamı aşırı sert kış mevsimi olurken aynı anda dünya genelinde sıcak hava dalgalarında artış bekleniyor ve kuvvetli yağışların yüksek enlemlere kayması öngörülüyor.

Bunların arka planındaki bilim kabaca şöyle: Okyanuslardan gelen atmosferik dalgalar sıcak karayla karşılaşınca tıkanıklıklar oluşturuyorlar ve şiddetli hava olaylarına yol açıyorlar. (örneğin kasırgaların şiddetini arttırıyor veya ani su baskınlarını sıklaştırıyor.) Filipinler’deki Luis tayfununu ve Japonya’daki Neoguri tayfununu geçmişteki tayfunlardan ayıran işte bu.

Isınmanın ve Aşırı Hava Olaylarının Etkileri

Elbette küresel iklim değişiminin başka yönleri de var (buzullar, deniz seviyelerinde artış gibi); ancak şimdilik ısınmanın doğrudan etkilerine odaklanalım yoksa – tüm yazı boyunca kendimizi sadece son altı ayda yayınlanan makalelerle sınırlamamıza rağmen – bu yazının sonu gelmeyeceğe benzer.

Küresel ısınma orman ekosistemlerinde dengesizliğe yol açıyor. Bunun sonuçlarını Avrupa’daki orman yangınlarında ve Amazonlar’da görebiliriz. Tüm bu karamsar tablonun içinde iyi sayılabilecek tek haber, Orta Doğu ve Akdeniz bitkilerinin görece dayanıklı olduklarının ortaya çıkması olabilir – gerçi bölge için ciddi kuraklık uyarıları yapılmaya devam ediliyor.

amazonin

Hayvanlar üzerindeki etkileri ise, örneğin, tropik bölgelerde yaşayan türlerde, kurbağalarda, kuzeye göç etmekte olan işgalci türlerde, tatlı su balıklarında, timsahlarda, keçilerde ve kuşlarda gözlemlendi son aylarda. “Tazmanya canavarı” da tehlikede ! WWF’nin raporuna göre son kırk yılda dünyada vahşi yaşamın yarısını kaybettik.

Isınmanın doğrudan insanlara etkileri ise şehir merkezlerinde aşırı sıcaklık artışıyla başlıyor ki bu da kalp kaynaklı ölümleri arttırıyor. Kamu sağlığı sorunlarının (mesela böbrek taşı, dang humması, Buruli ülseri, kalp ve damar hastalıkları, şark çıbanı ve Batı Nil humması gibi salgınlar ve sıtmada artış) yanı sıra tarım da büyük zarar görüyor ve gıda güvenliği tehlike altına giriyor. (Aynı anda hem ABD’de hem Hindistan’da buğday üretiminde düşüşler kaydedildi geçtiğimiz aylarda.)

Sırada Ne Var?

New York’taki Halkların İklim Yürüyüşü iklim krizini tekrar gündeme getirmeyi başardı. Sıcaklık artışını 2°C’nin altında tutma şansımız gün geçtikçe azalıyor. Bunu başarmak sanılandan çok daha kolay olsa da, şirketlerin yönettiği bir dünyada şirket temsilcilerinin ele geçirdiği toplantılardan medet ummak için pek az sebebimiz var. İklim adaleti mücadelesi açısından, sırada Paris’teki iklim zirvesi var.

Öte yandan, altı aydır elimizde biriken iklim makalelerinin yarısına bile değinmedik henüz. Dikkat ettiyseniz ne buzullardan, ne okyanus asitlenmesinden, ne de deniz seviyelerinden bahsettik. İklim derlemelerimiz açısından, sırada bunlar var. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

İklim değişimi neler yapıyor? Ve biz iklimle ilgili ne yapıyoruz?

(Küresel iklim krizi – güncel gelişmeler 13)

İklim zirvesini, dünyanın dört bir yanında geniş katılımla gerçekleşen iklim yürüyüşlerini geride bıraktığımız ama yine de Türkiye basınının büyük bir kısmının ve siyasetin iklim değişimiyle değil sadece iklim zirvesinde Erdoğan’ın boş koltuklara çektiği Ortadoğu azarıyla ilgilendiği bir zaman diliminden geçtik gittik. Şimdi de bir kan gölünün ve nefretin içinde debeleniyoruz. Özgür Gürbüz yakın tarihli bir yazısında “Vicdani retçiler, barış eylemcileri ve pasifistler için en zor zamanlar, havada kuşların değil kurşunların uçtuğu günlerdir” diye yazmıştı, iklim yazısı yazmak da aslında o kadar kolay değilmiş. Ama bir yandan da bütün bunların kaynağının bir olduğunu düşününce mücadeleye devam etmek gerekiyor elbette.

Yakın zamanda tespit edilen etkiler

Gelelim son dönemdeki iklim gündemine. Elbette iklim değişimi Çin’de yeşil çayın kalitesine dahi zarar verecek şekilde etkilerini genişletmeye ve artırmaya devam ediyor. Buğdaylarda yaprak yanması hastalığı iklim değişimi ile bağlantılı olarak artacak zira bu hastalık bitkinin çiçeklenme dönemi sulu bir döneme gelmişse ortaya çıkıyor. İklim değişimi de çiçeklenme dönemini erkene çekerek bu hastalığa davetiye çıkaracak. Ciddi bir salgın döneminde bu hastalığın ürünün neredeyse yüzde 60’ını yok edebildiği biliniyor. Yine atmosferdeki yüksek karbondioksit oranı gıda maddelerinin protein üretimini engelleyerek bitkilerin besin değerlerini düşürüyor. Avrupa’yı sıcaklık artışları ve kuraklıklar nedeniyle ciddi hasat kayıpları bekliyor. Bilim insanlarına göre, ciddi etkileri olacak gıda kıtlığına ise sadece 40 yıl uzaktayız, özellikle yüzyılın ikinci yarısında bu etki en yüksek olacak.

İklim değişimi Kamerun’da pamuk üretimiminde artış sağlamak gibi küçük pozitif etkiler yapacak olsa da dünyadaki milyarlar için daha pek çok olumsuzluğu ve yıkımı beraberinde getiriyor. İklim değişiminin yüksek enlemlerde sıcaklığı artırması nedeniyle sıtma gibi hastalıklarda artış görüleceği konusunda çeşitli bilgiler var. Bilim insanları Kolombiya ve Etiyopya’nın yüksek enlemlerinde gerçekleştirdikleri çalışmalarla bu artışı ortaya koyuyor. 1 derecelik sıcaklık artışı Etiyopya’da 3 milyon daha fazla sıtma vakası anlamına gelebilir. İngiltere’de aşırı sıcaklık nedeniyle ölümlerde 2050 yılına kadar %257’ye varan artış bekleniyor. Sıcaklık artışları aynı zamanda erken doğumlara da neden oluyor. Bir araştırmaya göre, sıcaklıkların 6-7 gün süreyle 32 derece dolaştığı bir yaz mevsiminde erken doğum riski normal bir yaz mevsiminden %27 daha fazla. İklim değişiminin etkilerine maruz kalmak ayrıca bireylerin mutluluğuna ve memnuniyetine de olumsuz bir etkide bulunuyor. Buna benzer şekilde Avustralya’da yapılan bir araştırma intihar oranlarının artışının küresel iklim değişimi ile bağlantısını kuruyor.

İklim politikalarında son gelişmeler

Bir yandan bilim insanları araştırmaları ve yayınladıkları raporlar ile iklim değişiminin etkilerini ortaya koyarken, bir yandan da iklim değişiminin önlenmesinin tek yolu devletlerin bu konuda ciddi adımlar atması. Lakin şimdiye kadar bunu görmüşlüğümüz yok, göreceğimiz de şüpheli. Ancak küçük de olsa gelişmeler de yaşanmıyor değil. Ekvador ve Dominik Cumhuriyeti’nden sonra Tunus, iklim değişimini anayasasına koyan 3. ülke oldu. Tunus, yenilenebilir enerji payını 2014’te %5 artıracak ve 2030 yılında bu payı %25’e çıkaracak. Almanya’nın Hamburg kenti 20 yıl gibi bir sürede Yeşil Ağ Projesi ile tamamen yayalaşacak ve otomobilden arınmış hale gelecek. Kuzey Kore, tarımdan enerjiye kadar köklü dönüşümlerle iklim değişimine karşı mücadelede şampiyonluğa oynayabilecek düzeyde bir çalışma içinde. ABD dahi yeni düzenlemelerle kömürlü termik santrallerin neden olduğu salımları 2030 yılına kadar 2005 yılına göre %30 azaltmak için harekete geçti.

Avrupa Birliği şimdiye verilmiş en iyi taahhüdü vererek 2030 yılına kadar salımlarını %40 azaltacağı ve enerjisinin %27sini yenilenebilir enerjilerden sağlayacağını söyledi. Derken kirli enerji lobileri bütün güçlerini kullanarak yenilenebilir enerji hedeflerinin bağlayıcılığını ortadan kaldırdı. IPCC raporlarının üçüncüsü iklim değişiminin yıkıcı etkilerinin önüne geçmek için yenilenebilir enerjinin enerji üretimi içindeki payının 2050 yılına kadar üçe katlanması gerektiğini belirtiyorken hem de. Almanya bir yandan iddialı adımlar atarken bir yandan da koyduğu hedeflere ulaşmakta zorlanacak gibi: 2050 yılına kadar ev ısıtmasından kaynaklanan salımlarını %80’ne kadar azaltmayı umuyordu ancak yeni yapılan bir çalışma bu şekilde devam ederse bu oranın %25’te kalacağını gösteriyor.

Aslında bu iki ileri bir buçuk geri adımlarımızın nedeni şirketlerin çılgın lobi faaliyetleri ve reklam çalışmaları. Hepimiz bir fosil yakıt olan petrolün iklim değişimi için ciddi bir sorun olduğunu biliyoruz, ancak petrol devlerinden Exxon’a göre “eğer toplum iklim değişikliğine karşı petrol tüketimine sınır getirirse, bunun kendisi gibi petrol şirketlerinin değerini askıya alma anlamına gelecek”. Türkiye hükümetinin de bu konularda Exxon’dan farklı düşünmediğini biliyoruz. TUİK’in yakın sayılabilecek bir zamanda açıkladığı istatistikler bunu gösteriyor. Kyoto Protokolü’ne göre ülkelerin sera gazı salımını 1990 yılının yüzde 5 altına çekmesi gerekirken Türkiye’de 1990’a göre karbon emisyonu artışı yüzde 133.4.

kisibasi

Geriye attığımız bir buçuk adımda önemli yeri olan ülkelerden biri Kanada. Kanada hükümetinin kendi tahminlerine göre katran kumu (tar sand – petrollü kumlardan petrol elde etme) yatırımları nedeniyle salımları 2030 yılına kadar %38 artış gösterecek. Kendileri aynı zamanda dünyanın her noktasında katran kumu çıkartmaya kararlı gibi. Polonya kaşla göz arasında Ukrayna krizini fırsat bilip kömür, doğal gaz ve kaya gazı konularını hemen Avrupa Birliği gündemine getirdi. Ayrıca ABD, Rusya ve daha birçok ülke katran kumundan petrol üretimi için canla başla çalışıyor.

Bir yandan da aslında iklim konusunda çok ortalarda olmayan ama ciddi katkıları olan endüstriler var. Endüstriyel hayvancılık kadar Oxfam’ın yakın zamanda yiyecek-içecek firmaları hakkında çıkardığı rapor da ciddi veriler sunuyor. Mesela Oxfam diyor ki 10 büyük yiyecek-içecek şirketi Nordik (Finlandiya, İsveç, Danimarka, Norveç ve İzlanda) ülkelerinden daha fazla iklim değişimine katkıda bulunuyormuş. Herhalde isimlerini de duysanız şaşırmazsınız: Associated British Foods, Coca-Cola, Danone, General Mills, Kellogg, Mars, Mondelez International, Nestlé, PepsiCo ve Unilever.

Bunlar yetmezmiş gibi bir de iklim değişimini durdurmak için özellikle BM Temiz Kalkınma Mekanizması (Clean Development Mechanism) tarafından da desteklenen projeler iklim değişimini katkıda bulunmaya ve halkların başlarını ağrıtmaya devam ediyor. Örneğin, biyodizel üretimi nedeniyle desteklenen palmiye yağı üretiminin ormansızlaştırma dışında başka bir konudan daha sabıkası çıktı: üretim sürecinde ortaya çıkan atık su ciddi miktarda metan gazı barındırıyor. Daha önceki yazılarda da defaatle bahsettiğimiz üzere iklim değişimi konusunda metan gazı karbondioksitten daha tehlikeli bir gaz. Öyle ki mesela Endonezya’da bu yıl atık sulardan çıkan metan gazının Endonezya’nın toplam sera gazı salımının %30’una denk düşmesi bekleniyor. Peru’da doğalgaz çevrim santralinin genişletilmesine onay verilmesi bölgedeki ormanlara ve şehir yaşamından izole yaşayan yerli halkların yaşamına ciddi zararlar verecek. Benzer bir durum Kenyalı Sengwer halkı için de geçerli.

Hükümetler ve şirketler el birliği ile gezegeni bir ateş çukuruna sürüklerken dünya halkları iklim değişimine ve bu kirli politikalara karşı boş durmuyor ve bu kirli enerji politikalarına karşı mücadele vermeye devam ediyor. Peru Pumatalya’da yerli halk iklim değişiminin etkileri ile şimdiden ciddi şekilde karşı karşıya. Ancak Perulular boş durmuyor ve iklim değişimine adaptasyon için İnkaların qocha kaynak sistemi ile meteoroloji verilerini kullanarak su sorunu konusunda çözüm geliştiriyorlar.

Ekvador’da Yasuni Milli Parkı’nda yapılmak istenen petrol araştırmaları için yapılacak referandumu reddetti. Aktivist grup Yasunidos biyoçeşitlilik konusunda oldukça zengin olan bu alanda kesinlikle böyle bir araştırma yapılmasına karşı olduklarını ve buna karşı mücadele edeceklerini belirtiyor. Kanadalı aktivistler de boş durmuyor ve her fırsatta Kanada’nın çılgın kaya gazı ve katran kumu planlarına karşı eylemlerini devam ettiriyorlar.

powershift
Powershift Kanada iklime ve su kaynaklarına zarar verecek fosil yakıt yatırımlarına karşı eylemde.

Montreal’de McGill Üniversite’sinde madencilik endüstrisinin kongresine de aktivistler damga vurdu. ABD’de Kuzey Kutbu’nda petrol çıkarılması üzerine açılan davalardan birisi kazanıldı ve büyük şirketlerin Alaska’nın Kuzey Batı sularında petrol çıkarma planları askıya alındı.

Aktivistlerin şirketler ve devletler ile mücadelesi devam ediyor ve dünyayı ateş çukurunun kenarından kurtaran kadar da devam edecek. Zira durum ciddi ve dünya ölüyor ya da Utah Philips’in dediği gibi “Dünya ölmüyor, öldürülüyor. Ve öldürenlerin isimleri ve adresleri var!”. O zaman bu isimlerin kapılarını yumruklamaya ve mücadeleye devam!

Sıçrayan Salyangozlar, Bilim ve Vurdumduymazlığımız

Yandaki resimde gördüğünüz, bir deniz salyangozu, sıçrayan salyangoz. Daha önce hiç gördünüz mü bilmiyorum ama ben görmedim, herhalde görme şansım da olmayacak. Çünkü normal şartlarda avcılardan kaçmak için sıçrayan bu deniz salyangozları, denizlerdeki karbondioksit oranının artması nedeniyle bu yüzyılın sonuna doğru artık sıçrayamayacak ya da sıçramak için hazırlanması daha uzun zaman alacak.

İklim konusundaki tek sorunumuz sıçrayan salyangozlar değil elbette. İmparator penguenleri eriyen ve küçülen buzullar nedeniyle yumurtlama alanlarını değiştirmek zorunda kalıyorlar. Okyanus asitlenmesi ve yayılmacı avcılar nedeniyle ABD’nin batı kıyılarındaki istiridyeler ciddi tehdit altında. Kutup ayıları ise buzulların erimesi ya da incelmesi nedeniyle artık buz üzerinde avlanamadığı için daha fazla karada kalmak ve avlanma çeşitlerini değiştirmek zorunda kalıyor ve daha fazla stres hormonu salgılıyorlar. Yırtıcı kuşlar yıllık göç mesafelerini 7-8 kilometre kısaltıyorlar. İklim değişimi doğrudan Macellan penguenlerinin yavrularını sıcaklık ve şiddetli yağmurlar gibi etkenler sonucu doğrudan ölüme sürüklüyor. Birçok tür daha kuzey enlemlere doğru hareket ederken zaten Kuzey Kutbu’nda olan kutup ayıları gibi türler daha da kuzeye gidemeyecekleri için nesillerinin tamamen tükenmesi tehdidi ile karşı karşıya.murchos

Sadece hayvanlar değil, bitkiler de ciddi şekilde iklim değişiminden etkileniyor. Bilim insanları “böyle gelmiş böyle gider” şeklinde devam edersek yerel türlerin özellikle yüksek enlemlerde artık yetişmeyeceğini söylüyor. Ayrıca Hükümetler Arası İklim Değişimi Paneli’nin (IPCC) son raporu da bunu doğruluyor. Geçtiğimiz 20 yılda Avrupa’nın tamamında bitki ve hayvan nüfusları 37 ile 114 kilometre kuzeye kayarken, İsviçre’de de 2003-2010 yılları arasında bitkiler, kelebekler ve kuşlar 8 ile 42 metre yükseğe kaydı.

Aslında bunlar sadece birer örnek ve orkide arılarından orman ekosistemlerine, yayılmacı türlerin yarattığı tehditlere kadar pek çok şekilde iklim değişimi dünyamızı ciddi anlamda tehdit ediyor ve yine IPCC’ye göre bunlar sadece başlangıç.

Ama iklim değişiminin neden olduğu bu sorunlar hızla yayılıp çoğalırken, bilim insanları da bu konuda yeni gelişmelere imza atıyor. Hava durumlarını anlamanın artık eskisi gibi karmaşık ve zor olmamasına yardım edecek, insanların gerçekleştirdiği değişikliklere toprağın tarım üzerinde nasıl cevap vereceğini anlayabileceğimiz ve buzulların erimesi ya da artışının ölçümünü gerçekleştirebilecek çalışmalar yapılıyor. Bilim insanları artık havadaki karbondioksit ve metan gazlarını doğru olarak ölçmeyi başarabilecek bir yöntem geliştirmeyi başardı, böylece iklim değişimini anlama konusunda daha fazla yol kat edebileceğiz. Daha önce iklim değişimi konusunda hesaba katılmayan ya da detaylı veri alamadığımız konuları artık detaylıca inceleyip iklim değişimini anlamada daha net adımlar atabilir haldeyiz. Sonra artık dünya buzulların ölçüleri ve yerlerini dahi ayrıntılarıyla biliyoruz.

worldograph
Çizim: Jared Rodriguez / Truthout

Ama bilimsel gelişmelerin yanında yukarıda sıraladığımız türlerin can çekişiyor olması maalesef ilgimizi bir türlü çekemiyor ki bu yılın Nisan ayında 350 ppm (milyonda parçacık) olması gereken atmosferde karbondioksit yoğunluğu 400 ppm’de uzunca bir süre kaldı ve daha önceki 800.000 yıl görülmüş bir durum değil bu.

Aslında kısaca durum şu: Elimizde iklim değişiminin kesinlikle var olduğunu kanıtlayan yeterince bilimsel veri var, üstelik değişimin etkilerini inceleyebileceğimiz bilimsel olanaklar da mevcut. Şimdi iki seçeneğimiz var: Bütün bunlara rağmen nesli tükenen hayvanlarla bitkilere ve iklim mültecilerine üzülüp – eğer onların farkındaysak ve/veya onları umursuyorsak tabi – Uruguay’a taşınma hayalleri kurmakla yetinebiliriz. Ya da, bu yazı ve daha önceki yazılarımızda anlattıklarımızı aklımızda tutarak Uruguay rüyası dışında bir şeyler yapmaya girişebiliriz. Bir ipucu verelim: Uruguay hepimizi alacak kadar büyük bir yer değil ve maalesef iklim değişikliği konusunda da kırılgan yerlerden biri.

uruguay

Emel Türker

[Bu yazıyı “Herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine: Küresel iklim değişimi dosyası” kapsamında hazırladık.]

Kendi Kuyumuzu Nasıl Kazıyoruz Öyküsünden Bir Parça

[Bu yazıyı “Herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine: Küresel iklim değişimi dosyası” kapsamında hazırladık.]

İnsanlık olarak pek çok şeyde oldukça başarılıyız ama çok ustalaştığımız bir konu varsa o da ekosistem için yani temelde bizim için de yararlı olan her şeyi bozmaktır. Mesela neyi diye soranlarınız olursa, yakın zamanlardan daha iyi fark ettiğiniz şekilde iklimi kırdık! Neler neler var daha önceki yazılarımızdan okuyabilirsiniz. Ama bu yazının konusu kırdığımız iklimle bağlantılı iki durum: birincisi karbon döngüsü ve diğer döngüler, diğeri ise buzullar ve deniz seviyeleri.

Bu döngülerin konumuzla ne ilgisi var diye düşünecek olursanız şunu görebilirsiniz: Ekosistemi ayakta tutan, karbon döngüsü, azot döngüsü, su döngüsü gibi döngülerin işler durumda olması; ama yol açtığımız iklim değişimi onlara da zarar veriyor. Mesela ormanları kesip Burger bilmem nelere patates tarlaları açtığımız Kongo havzasında yaptığımız gibi, küresel ısınmayı ve elbette iklim değişimini hızlandırıyoruz. Hâlbuki toprağında besin maddesi bol olan ormanlar daha fazla karbonu tutup, küresel ısınma konusunda bize yardımcı oluyor.

Üstelik yapılan çalışmalar hava sıcaklıklarının artışının dolaylı yoldan karbondioksit emisyonunun artıracağını gösteriyor. Çünkü ısınma okyanus yüzeyindeki demir seviyesini, o da karbondioksiti bünyesinde tutan planktonları etkiliyor ve böylece okyanuslarda daha az karbon tutulmuş oluyor. Bir başka haber de, okyanusların karbondioksiti bünyelerinde tutma yetilerinin de zamanla azalacağı. Ayrıca bu yüzyılda karbondioksit seviyesi artmaya devam ettikçe bazı tahılların ve baklagillerin besin seviyesi de kayda değer biçimde düşecek. Bu da gıda güvenliği bağlamında en başta iklim adaleti sorununu başımıza taç gibi takmamız gereken bir dünyada canımızı oldukça yakacak bir durum.

Bir de sera etkisi karbondioksitten 32 kat daha fazla olan metan var ki aslında onu hiç rahatsız etmesek en iyisi. Ancak sıcaklıklar artıkça metan salımı da artıyor. Yine sıcaklık nedeniyle kutup bölgelerindeki yarı donmuş topraklar erimeye başlarsa, sularda ciddi miktarda metan oluşumuna neden olan etkileşimler başlayacak ve %10’dan %166’ya kadar fazla metan atmosfere salınabilir bu etkileşimler sonucu. Hatta temiz su kaynaklarını bile ısınma sonucu metan kaynaklarına dönüştürebiliriz.

Etkilediğimiz bütün bu döngüler elbette bizi ciddi şekillerde etkiliyor, etkileyecek. Mesela iklim değişimi nedeniyle kış olimpiyatları dâhi etkilenecek, geçmişte kış olimpiyatlarına ev sahipliği yapmış 19 yerden 11’i önümüzdeki kış olimpiyatlarını düzenleyebilecek kadar soğuk olacak. Bilim insanlarına göre dünya kültürel mirasının neredeyse beşte biri küresel ısınmadan etkilenecek ve bunların arasında suların yükselmesi tehdidiyle karşı karşıya olan Sydney opera binası ve daha nereler var. Mesela 62 milyon nüfuslu 52 ada devleti! ‘Yok canım o kadar da yükselmez artık’ diye düşünüyorsanız, şurada Kuzey Kutbu’nda buzullara neler olduğunu gösteren harika bir video var.

Kış buzullarının seviyesi ve yayıldıkları alan her geçen gün daha da azalıyor, yaşlı ve kalın buzulların yerini genç buzullar alıyor. Bu da daha kolay eriyen buzullar demek, daha kolay eriyen buzullar koyu renkli okyanusta ısının tutulması ve daha fazla erime demek; yani bir kısır döngü. NASA uyduları da Kuzey Kutbu’nda koyu rengin gün geçtikçe artığını gösteriyor. Üstelik tek sorunumuz buzulların erimesine bağlı olarak suların yükselmesi de olmayacak. Buzullar eridikçe açılan yeni geçitler istilacı türlere de geçit olabilecek.

arctic sea ice extent
Ortalama aylık Kuzey Kutbu deniz buzu alanı. Mart 1979-2014.

Bizim bütün bu bozgunculuğumuza karşı doğanın elbette kendine göre yöntemleri var. Mesela, genellikle iklim değişiminin baharı bu vesileyle de yapraklanma ve çiçeklenme zamanını daha erken zamanlara çekmesini bekliyoruz ama bazı ağaç türleri bulundukları enlemler nedeniyle kendilerini daha sonra gelebilecek donlara karşı korumak için tersine bir tepki gösteriyor. Ama her şeyi de doğadan bekleyeceksek, emin olun ki kendisi bizi sırtından silkeleyip yoluna devam edebilir ve belki de bir gün Nuh’un gemisine doluşmak zorunda kalabiliriz hep birlikte.

noesumbrella

Tersine gittik, ama burada havalar oldukça kötü.

[Bu yazıyı “Herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine: Küresel iklim değişimi dosyası” kapsamında hazırladık.]

Türkiye’nin durulmak bilmeyen gündemi içinde iklim değişiminin kendine bir yer açacağı, iklim değişimine karşı Türkiye’de bir şey yapılacağı, iyimser olmaya çalışırsak en azından ufukta görünen bir şey değil. Ama iklim değişimi bizi beklemeden şu anda tam biz bu yazıyı hazırlarken gerçekleşmeye devam ediyor. Bizim iklim değişimi üzerine yazamadığımız zaman diliminde pek çok şey oldu. O yüzden son zamanlarda neler olduğuna biraz bakmamız gerekecek. Bu yazı geride bıraktığımız zaman dilimi için bir güncelleme serisi olacak olan serinin, iklim değişiminin son zamanlarda neler yaptığını anlatacak ilk yazısı olacak. Öyleyse buyurun:

İklim değişimi kendini dünyaya birçok şekilde hissettirmeye devam ediyor. Küresel ısınma bağlantısı nedeniyle aklımıza ilk gelen şey sıcaklık artışı ve kuraklıklar oluyor. Bu konuda, Dünya Meteoroloji Örgütü kayıtların tutulduğu 160 yıldır en sıcak 14 yılın 13’ünün 21. yüzyılda yaşandığını, 2010’un kayıtlardaki en sıcak yıl olduğunu ve 2013’ün ise en sıcak 6. yıl olduğunu belirtti.

temperatures
Küresel ortalama sıcaklık değişimi

Avrupa Komisyonu Birleşik Araştırma Merkezi ve Almanya Kassel Üniversitesi’nin birlikte gerçekleştirdiği bir çalışma Avrupa’nın, özellikle de Güney Avrupa’nın iklim değişimi ve artan nüfus nedeniyle ciddi bir kuraklık ile karşılaşılacağını gösteriyor. Başka bir araştırma ise, yüzyılın ortasında İngiltere ve Galler’de sıcak nedeniyle ölümlerde %257 artış olacağını belirtiyor. ABD’nin bir numaralı meyve-sebze üreticisi olan Kaliforniya büyük bir kuraklıkla mücadele ediyor. Teksas’ta sıcaklık artışları sebebiyle yetkililer yılanlara karşı dikkatli olunması yönündeki çağrılarını arttırdı. Bütün bunların yanında, Avustralya’nın son iki yılı tarihinin en sıcak yılları olarak kayda geçti ve bu sıcaklıklar kendini sadece yazın değil, kışın da hissettiriyor. Avustralya için 2030 için tahmin edilen en sıcak gün sayısı ise şimdiden geçildi. Amazon, Orta Amerika, Endonezya ve bütün Akdeniz iklim kuşağında ise iklim değişimine bağlı olarak kurak gün sayısı yılda 30 güne kadar artacak. Araştırmalar ABD’nin yarısının kuraklıkla karşı karşıya olduğunu, neredeyse %15’inin ise ‘aşırı kuraklık’ ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Kuraklıklar ise ciddi orman yangınlarına neden oluyor.

Wildfires in California, America - 14 May 2014
Kaliforniya’da bu sene gerçekleşen yangınlardan bir kare. (Kaynak: ZUMA/REX)

Diğer yandan kuraklık sorunu sadece yağış rejimlerinin değişmesi ile ilgili değil; araştırmalar kuraklığın aynı zamanda buharlaşmanın artmasıyla da ilgili olduğunu gösteriyor. Yani bazı bölgelerde yağışlar artsa bile sıcaklık artışı ve buharlaşma nedeniyle kuraklık sorunu varlığını sürdürecek. Yağış rejimi değişiklikleri nedeniyle toprakların %12’si kuraklık sorunu ile karşı karşıya gelirken, buna buharlaşma da eklenince bu oran %30’a çıkacak.

Bir yandan da iklim değişimine yol açan nedenler ve iklim değişiminin kendisi dünya tropik kuşağının genişlemesine neden oluyor. Kuşağın genişliyor olması bazı bilim insanları tarafından ‘doğal’ bir sürecin sonucu olarak görülse de yapılan araştırma bunda insanlığın da parmağı olduğunu gösteriyor. “Bu kuşak genişlese n’olur canım” diyorsanız hemen ekleyelim ki bu bize fırtınalar, kuraklık gibi şekillerde geri dönecek. Örneğin, özellikle Akdeniz bölgesi gibi yarı kurak bölgelerde kuraklığın şiddeti de artabilecek.

Ne kadar aklımıza ilk gelen doğrudan sıcaklık ile ilgili değişimler olsa da iklim değişimi yağış rejimlerini de ciddi olarak etkiliyor. Kurak alanlar için kuraklık daha can alıcı bir hal alırken, dünyanın başka bir yerini eşzamanlı olarak ama hiç de normal olmayan şekilde sel götürüyor, başka bölgeler ise tayfunlar ve fırtınaların pençesinde kıvranıyor.

Bir araştırma Avrupa Birliği’nin 2000-2012 yılları arasında seller nedeniyle 4.9 milyar Euro’luk bir kayıp yaşadığını ama 2050 yılına kadar bu kaybın 23.5 milyar Euro’ya kadar çıkabileceği belirtiliyor. Ayrıca sellerin sıklığı da 16 yılda bir kereden her on yılda bire yükselecek 2050 yılına kadar deniyor. 2100 yılına kadar güney İngiltere’de sağanak yağışlar günümüze göre 5 kat daha fazla gerçekleşecek, bu da daha fazla ani su baskını anlamına geliyor. Bu sorun sadece İngiltere için değil dünyanın birçok yeri için de geçerli bir sorun haline gelecek.

ingilterede yüzenler

Öte yandan deniz yüzeyi sıcaklığının artışı ve kıyı bölgelerinde atmosferdeki sirkülasyon yapısının değişimi nedeniyle daha güçlü hortumlar meydana geliyor. Tropik hortumlar sayıları artmamakla birlikte yüzlerini güney okyanuslarına doğru çeviriyorlar. İklim değişimi nedeniyle Kuzey Kutbu üzerinde atmosfer basıncının azalmış olması bu bölgede şiddetli fırtınaları berberinde getiriyor. Bu fırtınalar ise zaten tehdit edici olan kıyı erozyonu ve kıyılarda bulunan permafrost (yarı erimiş) tabakanın erimesini artırıyor.

Amanın halimiz kötü galiba diyorsanız bir de şunu ekleyelim: Isınma nedeniyle Kuzey Kutbu’nda donmuş halde bulunan topraklar da çözünüyor ve bu bize karbondioksit ve metan olarak geri dönüyor, bunlar daha fazla ısınmaya ve elbette o da daha fazla çözünmeye. Unutmamak gereken başka bir nokta ise bu yarı donuk topraklarda tropik ormanlardan 3-7 kat daha fazla karbon tutuluyor olması. Tehlikenin farkında mısınız?

Dünyadan bize ne diyor olabilirsiniz ama Türkiye’de de durum farklı değil. Samsun il sınırlarında bulunan ve Türkiye’nin en büyük barajlarından olan Altınkaya Baraj gölünde balıkların yerinde keçiler otluyor, Kızılırmak’ta akarsuyun debisi 7 kat azaldı. İlkbahar aylarında sürekli sel baskını haberleri almamıza rağmen Türkiye’nin kuraklık haritası su endişe verici halde.

kuraklik

Kuraklık haritası bu haldeyken, pek çok yerden sel haberleri gelmeye devam ediyor. Barajlardaki su oranı korkutan İstanbul’da ise sel nedeniyle ilginç görüntüler yaşanıyor.

boğazda minibüs sefası

Birleşmiş Milletler Dünya Meteoroloji Örgütü son zamanlarda yaşanan aşırı sıcak, soğuk havaların ve yağışlı havaların birbiriyle bağlantılı olduğunu belirtiyor ve verileri incelemek için biraz daha zaman ihtiyaç duyduklarını belirtmek ile birlikte bütün bu olanların iklim değişimi ile ilgili olduğunu söylüyor. Sonuç olarak, evet iklim değişimi şu anda farklı yerlerde farklı şekillerde yaşanıyor ve Profesör Anders Hammer Strømman’ın dediği gibi “1000 yıl boyunca bizim saldığımız CO2 %15-40 oranında atmosferde kalmaya devam edecek”. Yani iklim değişimine bağlı bu zarar ve yıkım gerçek anlamda çok uzun bir süre devam edecek gibi. Bu etkileri azaltabilecek olan tek şey ise hemen şimdi iklim değişimi ile mücadele konusunda gerekli düzenlemelerin yapılması ve karbon salımı azaltımı ve adaptasyon için harekete geçilmesi.

barajgolu
Baraj gölünde keçiler…