İklim Adaletini Nerede Aramalı? – Sinan Eden

Aylardır Oxfam’ın “Wealth: Having it all and wanting more” (Zenginlik: Her şeye sahip ve dahasını istiyor.) raporundaki iki grafiğe bakıyorum. Ekolojik adaleti dert eden herkesi çileden çıkaracak iki grafik. Ama bana anlattıkları başka bir öykü daha var bu grafiklerin, birçok insanın ıskaladığını sandığım başka bir anlamları daha var. Ekoloji mücadelelerinin çerçevesiyle ilgili bir anlam bu. Önce grafiklerle başlayalım:

oxfam1
Küresel zenginliğin tepedeki %1 ile alttaki %99 arasındaki paylaşımı; kesik çizgiler 2010-2014 trendini gösteriyor. 2016 yılında tepedeki %1 toplam küresel zenginliğin %50’den fazlasına sahip olacak.

oxfam2
En zengin 80 kişinin zenginliğinin, alttaki %50’nin zenginliğiyle kıyaslaması, 2000-2014

Yüzde 1 hakkında hiçbir fikrimiz yok.

Her şeyden önce: Yüzde 1 hakkında hiçbir fikrimiz yok. Ne yerler, ne içerler? Gerçekten ne kadar zenginliği kontrol ediyorlar? Nerelerde yaşarlar?

Düşüncelerinde sayıların kaç basamağa kadar önemi olduğunu dahi hayal edemiyoruz. Neil deGrasse Tyson muhteşem konuşmalarından birinde büyük sayıları anlatırken kendi zenginliğini Bill Gates’inkiyle kıyaslıyor. (Şurada: https://www.youtube.com/watch?v=gNA6sAcQMmU ) Özeti: Akla hayale sığmasına imkan yok.

Benzer şekilde, Türkiye’de yolsuzluk skandalı sırasında o zamanki Başbakan şimdiki Cumhurbaşkanı/Sultan/Diktatör Tayyip Erdoğan’la oğlu arasındaki telefon görüşmeleri sızdı basına. Polis baskınından kaçırmak için evlerindeki nakitten kurtulmaları gerekiyordu. Bu yüzden parayı başkalarına verdiler, birine 35 milyon dolar, diğerine 20 milyon dolar… Tüm ödemeleri dikkatle planladılar. Dikkatinizi çekerim, bunlar bir İsviçre bankasındaki birikimler değil, yatırımlar değil, gayrimenkuller değil! Bunlar, evde bulundurdukları nakit para!

Bu paranın ne kadar yer tutacağını gözümün önüne getirmeye çalıştım. Tabii benim hayatımda gördüğüm en değerli kağıt para 100 Euro olduğundan, doğru dürüst hayal dahi edemedim.

Yüzde 1, bizim erişimimizin dışındadır. Onlarla hiçbir temasımız yok, hayallerimizde bile kontrol ettikleri zenginliği anlayamayız. (Şehir içinde gördüğünüz 4×4 araba sahipleri, 5 yıldızlı otellerde kalan turistler falan… Evet, anlaşılan onların da tatlı bir hayatı var, ama onlar yüzde 1 değiller.)

Ve tabii sonra bir de en zengin 80 kişi var, kapitalizmin laik rahipleri. Yüzde 0,000001’lik kesim. Üç buçuk milyar insanın toplamından daha çok zenginliğe sahipler.

Bu bilgileri hazmetmek için kendinize zaman tanıyın.

Ve büyük BİZ: Yüzde 99

Sonra bir de yüzde 99 var, dünyadaki tüm zenginliğin yaratıcıları. Büyük BİZ. Oxfam’ın raporunda “alttaki yüzde 99” dediği kesim. Biz, farklı zamanlarda ve farklı ölçülerde, 350.org’un deyimiyle “iklim yıkımı”nın ceremesini çekiyoruz. Biz, ülkemiz sular altında kalacağı için yurdumuzu terk etmek zorunda kalıyoruz. Biz, dünya genelinde su ve gıda kıtlığı çekiyoruz. Biz, 2005’te Katrina fırtınasında ABD’nin New Orleans eyaletinde gördüğümüz gibi, “acil durumda son kurtarılacaklar”ız.

Şimdi, çevreciler insan-kaynaklı küresel ısınma hakkında konuştuklarında hemen sözlerini kesesim geliyor: Hangi insan? Tabii bu retorik soruyu sorarken aklımda, kapitalizm-kaynaklı küresel ısınma tartışmasını başlatmak var.

Esasında daha enteresan bir şey daha var. Sorumlulukların ve risklerin eşit paylaşılmadığını anladıktan sonra bile, iklim değişimine karşı neler yapılabileceği konusunda da bir fark var.

Açıkça söyleyeyim: Çevreci söylemdeki nüfus kontrolü ve tüketici tercihi argümanları hakkında, daha doğrusu bu argümanlar aleyhinde konuşuyorum.

Hangi nüfus ne tüketiyor? Hangi nüfusu “kontrol” etmek istiyorsunuz?

Tereddüt halinde grafiklere bakın: Üç buçuk milyar insanı “kontrol” etmenin ekonomik etkisi, 80 kişi “kontrol” etmeye eşit. 80 kişiden kurtulun, devasa bir ekolojik ayakizini silmiş olacaksınız. Ama bu ultra-zengin 80 kişiyi dikkatle ayıklamanız gerekecek. Tabii burada mesele tam olarak 80 birey değil, bu bireylerin sistemdeki yapısal rolleri. Biri ortadan kalkarsa koltuğu anında 81. ultra-zengin tarafından doldurulacaktır. Neredeyse tüm üretimi kontrol eden bu koltuklar, bu 80 kişinin toplumsal rolleridir.

Benzer şekilde, şu soruyu sorabiliriz: Şu değil de o elmayı satın almayı seçme konusunda “sorumlu” davranması gerekenler, hangi tüketicilerdir?

organic apple

Tereddüt halinde grafiklere bakın: Eğer yüzde 99’un her birini ikna ederseniz, ekonominin yarısından azına etki edecek güce sahip olursunuz. Bizim ekonomik çoğunluk olmamız imkan dahilinde değil. Ve yeşil ürünlere takıntımızla geçirdiğimiz her an sırf manasız değil, ayrıca bu anlar gerçek çözümlerden uzaklaşmamıza sebep oluyorlar.

Değişimin sistem içinde yapılacak “sorumlu” tercihlerde gizli olduğunu düşünmek gerçekten de insanın içini rahatlatıyor: Çocuk yapma. Ahlaklı bir insan olmak için ürünlere daha çok para öde. (yani: “Fiyatlarımızı görmeden ahlak satın almayın! En ucuzu biziz!”)

Ama gerçekçi olmalıyız. İklim adaleti benim karbon ayakizimdeki minnacık değişimlerle ilgili bir mesele değil. Küresel karbon emisyonlarını birkaç on yıl içinde %65 azaltmakla ilgili bir mesele. Savaşlarla, gereksiz mega-projelerde, %1’in lüks tüketimiyle, reklamlarla ilgili bir mesele, kapitalizmle ilgili bir mesele. Ve tek gerçekçi ve sorumlu tercih, kapitalizme karşı mücadele etmek.

İklim adaletini nerede aramalı?

Gerçekçi çözüme giden yol, yukarıda yazdığım cümlenin düzeltmesinde yatıyor: “Bizim ekonomik çoğunluk olmamız imkan dahilinde değil.” Bu cümle ancak üretimden sonra geçerli. Çünkü biz yine de çoğunluğuz, ve burada sayıları kıyaslamıyorum sadece. Biz yüzde 99’uz, “dünyadaki tüm zenginliğin yaratıcıları,” ultra-zenginlerin cebinde biriken zenginliğin hepsini biz yarattık, bu eşitsizliklere yol açan sosyoekonomik sistemin yeniden üretiminde biz de işbirliği yapageldik.

İklim adaleti için bir kısayol yok, çünkü adalet için kısayol yok. (İklim adaletini biricik kılan aciliyeti sadece.) Ya birbirimizi yeni bir tişört almaktansa ikinci el tişört aldığımız için tebrik etmeye devam edeceğiz, ya da gerçekleri doğru anlayıp mücadeleye girişeceğiz.

İklim mücadelesi Paris’i beklemez: Vive la resistance – Bill McKibben (2.kısım)

Makalenin ilk kısmına şuradan ulaşabilirsiniz.

Her boru hattıyla ayrı ayrı savaştıkça, şirketler nihayetinde galip gelecekler.

İşte bu yüzden iklim hareketi alışıldık savunma pozisyonunu terk etti ve saldırgan oynamaya başladı: endüstrinin bekasını sağlayan sermayenin boru hattını dondurmaya çalışarak. Kurumları fosil yakıt hisselerini satmaya zorlayan kampanya – ki Oxford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre şimdiye kadarki en hızlı büyüyen yatırım çekme kampanyası – kayda değer zaferler işledi hanesine. Stanford’dan Sydney’e üniversiteler hisselerini elden çıkarmaya başladılar. Endüstri en başta umursamaz göründü – lobicileri patronluk taslayan bir gülümsemeyle, “başkaları alır hisseleri” dediler. Şapşal çocuklar.

Ama yatırımı geri çekme hareketi hiç BP’yi kısa sürede iflas ettirebileceğini düşünmemişti. Bunu yerine: düşünsel, ahlaki ve politik iflas. Kampanyacıların anlatacak bir öyküsü vardı, ilk kez Londra’daki Karbon Takip İnisiyatifi’nin derlediği zorlu yeni matematiğe dayanan bir öykü. Sermaye Piyasaları Denetleme Kurulu belgelerine, yıllık raporlara ve diğer resmi verilere dayanan rakamlar gösteriyordu ki, fosil yakıt endüstrisinin ispat edilmiş rezervlerinde, bilim insanlarına göre sıcaklık artışını 2C’nin altında tutma umudumuz olması için yakabileceğimizden dört kat daha fazla karbon vardı. (Daha 1C’nin bile Kuzey Kutbu’nu erittiğini düşünürsek, 2C olsa olsa aptallar için bir hedef olabilir – gerçi bu noktada bizi Homo sapiens olarak nitelemekle eşdeğerde mantıklı görünüyor.) Bu sayıları bildikten sonra Shell hakkında görüşünüz kökten değişiyordu. Fosil yakıt şirketleri (ve fosil yakıt şirketi gibi çalışan ülkeler – Kuveyt gibi) bir grup serseri. Eğer duyurdukları iş planına uyarlarsa gezegeni mahvedecekler.

Matematik öyle basit ve temel ki hemen diğerlerinin hakkından geldi. 2013’te bir avuç öğrenci kampanyacının çığlığı , 2015’e geldiğimizde yaygın görüş haline geldi: trilyonlarca dolarlık kömür,petrol ve doğalgazdan oluşan ve yer altında bırakmamız gereken bir “karbon balonu” var. İşte mesela Dünya Bankası başkanının Davos’taki konuşması: “Akıllıca bir durum tespiti yapmalıyız. Değişen dünyada, vekalet sorumluluğunun ne anlama geldiğini baştan düşünmeliyiz. Bu, basitçe, öz-çıkardır. İklim riskini inceleyen her şirket, yatırımcı ve banka, basitçe pragmatik davranmaktadır.” HSBC’deki radikaller, süper-zenginleri koruyan vergilerin arasında, sayıları incelediler: eğer dünya gerçekten de 2C vaadine sadık kalırsa, fosil yakıt endüstrisinin değeri yarıya düşecekti.

divestmentmckibben
Sayılarla yatırım geri çekme kampanyası

İngiltere Merkez Bankası başkanı Mark Carney, geçtiğimiz Ekim ayında bir konferansta endüstriye kötü haberi vermek için elinden geleni yaptı: gezegenimizin karbon rezervlerinin “büyük çoğunluğu yakılamaz”, dedi. Geçen ay Shell’in patronu fosil yakıtlardan hızla uzaklaşmanın “naifçe” bir fikir olduğunu söylediğinde ona gereken yanıtı veren eski bir Tory ve meclis enerji komitesi başkanı Tim Yeo oldu: “Karaya vurmuş mal varlıkları sorununun gerçek olduğuna inanıyorum. Yatırımcıların düşüncesi şu; 2030’a geldiğimizde dünya iklim değişimi konusunda öyle bir panik halinde olacak ki, ister yasa ister fiyatlandırmayla olsun, fosil yakıtları şu anki gibi yakmamız çok zor olacak.”

Deniz seviyelerindeki artışı bir an için unutun – bu deniz değişimi, hem de şu anda gözlerimizin önünde gerçekleşiyor. Eski düzene güven yıkılmaya başlıyor. Geçen Eylül ayında, ilk fosil yakıt ailesi olan Rockefeller’lar “ahlaki ve ekonomik” sebeplerle tüm hayır kurumlarındaki yatırımları kömür, petrol ve gazdan çektiklerini açıkladılar. Rockefeller Kardeşler Fonu başkanının sözleriyle, “Eminiz ki eğer John D. Rockefeller bugün hayatta olsaydı, geleceği gören zeki bir iş adamı olarak, fosil yakıtlardan uzaklaşır ve temiz, yenilenebilir enerjilere yatırım yapardı.” Bu, Papa’nın Vatikan’daki penceresine safran urba içinde çıkıp onu dinleyen kitleye bundan sonra Hare Krishna olduğunu söylemesine veya Richard Dawkins’in mayoyla Lourdes’e hacca gitmesine denk.

300 yıllık tarihinde ilk kez ciddi bir hesaplaşmayla karşı karşıya kalan fosil yakıt endüstrisi, hiçbir şey olmuyormuş gibi davranmaya çalıştı. Rekor kârlardan sadece bir iki yıllığına feragat etmişlerdi, kendi başlarına raporlar yazıp dünyanın fosil yakıtlara nasıl bağımlı kalacağını ispat ettiler (ki bu raporlar Shell ve BP’nin miniminnacık yenilenebilir departmanlarını kapatıp hidrokarbonları ikiye katlamalarını sağladı). Exxon’a bakın mesela, yatırım çekme kampanyacılarının aptal olduklarını çünkü firmanın kendi tahminlerine göre 2040’ta küresel enerji arzının “yüzde 4’ten azı rüzgar, güneş ve jeotermal enerjiden sağlanacağını” İdda ediyor. Shell daha da pervasızdı: “Mevcut rezervlerin hiçbirinin yolda kalacağına inanmıyoruz.”

Kendilerini git gide daha çok halkla ilişkilere adadılar. Kimi firmalar, daha önceden tütün endüstrisi için çalışmış olan ve gizli kaydedilen bir endüstri toplantısında çevrecilere “sonsuz savaş” ilan etmiş olan Rick Berman isimli bir PR gurusunu işe aldılar. Ama bu muhteşem hücumları, yeşillere “fosil yakıtları bugünden yarına sonlandıramayacağımız” konusunda ahkam kesmekten ibaret cılız bir çemkirmeden öteye geçemedi. Berman’ın “Küresel Yatırım Çekme Günü” öncesinde piyasaya sürdüğü bir dakikalık çizgi film; çevreci arkadaşlarının ısrarları sonucu, bir petrol varili olan kız arkadaşından ayrılan ve bu yüzden artık cep telefonunu kullanamayan, yemek yiyemeyen ve genel olarak pek bir şey yapamayan bir çocuğun hikayesini anlatıyordu. (Ayrıca benim bedensiz kafam da dik dik bakan bir şeytan rolünde yer alıyor.)

Tabii ki kimsenin bir sabah kalkıp tüm fosil yakıtları devre dışı bırakacağımızı düşündüğü falan yok; bunun zaman almasını garanti altına alan birkaç yüzyıllık altyapı var işin içinde. Ve tabii endüstrinin argümanı, doğru olsaydı, iyi bir argüman olurdu. Felaket küresel ısınmayla karşı karşıya olsak da, enerji kullanmayı bırakacak değiliz. Bu kaba gerçek karşısında “fosil yakıtları dondurmak” çok iddialı görünebilir.

İşte tam bu noktada “güneşin buzlarını çözmek” giriyor devreye. Çünkü fosil yakıt endüstrisi kıstırılmış durumda. Aylar geçtikçe, aktivistler endüstrinin büyümesini durduruyorlar ve ününü zedeliyorlar. Ve her geçen ay mühendisler endüstrinin argümanlarının altını oyuyorlar. Son altı yılda güneş paneli fiyatları %75 düştü ve şimdi panelleri çatınıza koymanın ruhsat maliyetleri de aynı hızla düşüyor – Deutschebank iki yıl içinde %40 ucuzlayacaklarını tahmin ediyor.

mckibben
Görsel: Judy Watson

Exxon, 2040’a Bir Bakış: Enerji Görünümü raporunda, güneş ve rüzgarın 2040’ta dünyanın enerjisinin %4’ünü temin edeceğini mi düşünüyor? Danimarkalılar geçen yıl meyve sularının yüzde 40’ını rüzgar türbinleriyle sıktılar ve işin fenası Danimarka rüzgarı tekeline almış falan da değil. Geçtiğimiz yaz kimi günler Almanya’nın elektriğinin %80’i güneş panellerinden sağlandı – ki Almanya, ortalama olarak, ancak Alaska kadar güneş ışığı alır. En hızlı kazanımlar, enerjiye en çok ihtiyaç duyulan güneş zengini tropik bölgelerde olacak. Ben Bangladeş’e kurulan ilk güneş panelini kendi gözlerimle gördüm: Bir okul binasının 90’ların sonlarında bir fırtınada uçup giden çatısında. Daha şimdiden Bangladeş’in 15m güneş enerjisi tertibatı ve her ay 60.000 ev ekleniyor listeye: ülkenin planı, 2020 itibariyle tamamen güneşlenmek. Hindistan’da Andra Pradeş eyaleti geçen Ekim’de yeni bir enerji projesi için ihale açtığında, kazanan büyük bir güneş enerjisi tarlası oldu – kömür ithal etmeye kıyasla 2 cent/kWh daha ucuza hem de.

Teknolojik skalanın her iki ucunda da erozyon gerçekleşiyor: Hint çiftçiler, cep telefonlarını, cep telefonu kulelerini çalıştıran güneş panellerinde üretilen ekstra enerjiyle şarj ediyorlar. Ve Apple Kaliforniya’da, Danimarka’da ve İrlanda’da tamamen yenilenebilirle çalışan veri merkezleri inşa ediyor. Yatırımcılar büyümenin nerede olacağını görüyorlar: Geçen yıl her ay 2500 araba üreten Tesla’ya, ondan 300 kat fazla üreten General Motors’un yarısı kadar değer biçiliyor. Elektrik arabalar çoğaldıkça petrol talebi sallanmaya başlayacak ve dört tekerli piller daha da yaygınlaşacak.

Fosil yakıtçıların tahmin edip durduğu sorunların hiçbiri yenilenebilirlerin önünü kapatıyor gibi görünmüyor. Evet, güneş akşam batar, ama bu aynı anda rüzgarın da hızlanması anlamına geliyor ne tesadüfse. Üretimin zirve yaptığı anlarda üretilen enerjiyi depolamanın bir dünya yolunu buluyoruz: Kaliforniya yeni bir enerji santrali ihalesini, ekstra güneş enerjisini suyu dondurmak için kullanan böylece gün boyunca suyun erimesiyle üretilen enerjiyi arz eden bir şirkete verdi. Şofbeni gerekmediğinde söndüren akıllı sayaçlar tüm dünyada talebi dengelemeye başladılar. Akıllı şirketler ya geleceği görüyorlar ya da derslerini aldılar: Almanya’nın en büyük kamu kuruluşu E.ON, geçen yıl rüzgar ve güneşe odaklanacağını duyurdu. “Enerji dünyasındaki değişimden gerekli sonucu çıkaran ilk kuruluşuz.” dedi genel müdür Johannes Teyssen gazetecilere. “Enerji firmalarının başarılı olmak istiyorlarsa iki enerji dünyasından birine odaklanmaları gerektiğine iknayız.”

Tabii kamu kuruluşu genel müdürlerinin çoğu bu kadar ileri görüşlü değil – ABD’de, Koch Brothers örneğinde olduğu gibi, birçoğu hala daha tüketicilerin çatılarına güneş paneli koymalarını zorlaştırmak için fiyatları yukarda tutmakla uğraşıyorlar. Ama baskı sırf çevrecilerden değil, Tea Party (Çay Partisi) muhafazakarlarından da geliyor – Georgia gibi güneyin tutucu kesimlerinde bile başarıya ulaşan “Yeşil Çay” koalisyonu gibi. Tea Party kurucularından Debbie Dooley’in söylediği gibi: “Bu konu seçme ve kendi elektriğini üretme özgürlüğüyle ilgili.”

Anketler gösteriyor ki iklim değişimine şüpheyle yaklaşanlar bile içten içe kendi enerji kaderlerini kontrol edebilmenin faydalarını görüyorlar. Emek hareketinin büyük öğeleri, tüm ekonomiye kıyasla iş imkanlarının çok daha hızla arttığı (ve kârların Koch Brothers gibi baş düşmanlarına gitmediği) yenilenebilir enerjinin cazibesini fark ediyorlar.

Haberlerin en iyisi elbette yenilenebilir enerjinin en çok kalkınmakta olan ülkeler için anlamlı olması. Ülkeler bütün olarak, tıpkı doğrudan cep telefonu kullanmaya başladıkları gibi, kömürün üstünden atlıyorlar. Bunu başarmak için paraya ihtiyaçları var – işte bu yüzden Paris’teki en kilit kararlar da fakir ülkelerin finansmanı hakkında olacak – ama temel girdiye sahipler: güneş ışığı.

İşte yarış başladı. Üç takım var. Birinci takımın forması yeşil: bunlar iklim adaleti aktivistleri ile güneş enerjisi mühendisleri, derme çatmalar ama birlikte çalışarak kazanıyorlar. İkinci takım kırmızı formasıyla fosil yakıt endüstrisi. Ciddi bir avantajla başlıyor ama temel bir sıkıntısı var, çabuk yoruluyor. Peki ya üçüncü? Bu, yarışmacıların en gizemlisi ve kesinlikle en önemlisi, fizik. Fizik, bir derecelik ısınmanın tüm Kuzey Kutbu’nu eritmeye yeteceğini söylüyor. Deniz seviyeleri merhametsizce yükseliyor ve her fırtınayı, her gelgiti risk haline getiriyor. Çeyrek yüzyıl önce düşündüğümüzden çok daha hızlı ve çok daha korkunç yaşanıyor bunlar.

Çeyrek yüzyıl önce harekete geçmiş olsaydık, fizik şimdi bizim tarafımızdaydı. Adalet duygusuyla harekete geçebilirdik, zira küresel ısınmanın doğasında adaletsiz bir sorun – soruna en az sebep olanlar en çok acı çekenler oluyor – olduğu daha baştan barizdi. Ya da, ne bileyim, rasyonel davranabilirdik: Sol, sağ, merkez, bütün ekonomistler bir nesil boyunca fosil yakıt şirketlerinin karbonu atmosfere öylece atıvermesinin anlamsız olduğunu söyleyip durdular, iklim değişimine engel olmanın maliyetinin etkilerinin yaratacağı maliyetin çok altında kaldığını söyleyip durdular.

Ancak, benim gereğinden uzun sürede anladığım üzere, bu mesele adalet veya akıl yoluyla çözülmeyecek. Biz tartışmayı çoktan kazandık, ama bunun hiçbir etkisi olmadı: diğer tüm kavgalar olduğu gibi, bu da iktidarla ilgili bir kavga. İnsanlık tarihinin en zengin endüstrisi mevcut güzergahında birkaç yıl daha devam etmek istiyor, bu tüm gezegeni şarampolden aşağı yuvarlamak anlamına gelecek olsa bile. (Kuzey Kutbu’ndaki erimeyi görür görmez oradan daha da petrol çıkarmak için kolları sıvayanın yine bu endüstri olduğunu bir an için bile akıldan çıkarmayın.) Güçleri paraya ve bu paranın satın alabileceği politik kayırmalara dayanıyor; bizim gücümüz ise hareket inşamızda ve bu hareketin yaratacağı politik tehditte yatıyor. Başlarının belada olduğunun farkındalar ve delirmiş gibi para saçıyorlar (ikinci takımdan Koch Brothers gelecek ABD seçimlerinde 900 milyon dolar harcama planlarını açıkladılar, ki bu Cumhuriyetçi ve Demokrat Partiler’in harcayacaklarından daha fazla). İşte bizim de delirmiş gibi örgütlenmemiz gerekiyor.

Ve eğer örgütlenirsek, bir şansımız var. Kopenhag iklim zirvesi bir fiyaskoydu, ama sebebi bilimin açık olmaması falan değildi – 2009 yılında da dünya rekor sıcaklıkta bir yıl yaşıyordu. Kopenhag bir fiyaskoydu çünkü çevreciler liderlerimizin doğru olanı yapacağını ummuşlardı. Ama bu sefer yağma yok. Biz elimizden gelen baskıyı yapacağız, ve eğer bunu yaparsak Paris’ten önce, Paris’ten sonra ve önümüzdeki yıllarda güzel şeyler olacak. Görevimiz fena halde zor ve acı verici ölçüde basit: karbonu yerin altında bırak.

***

Orijinali Guardian’da “Climate fight won’t wait for Paris: vive la résistence” başlığıyla yayınlanan bu makaleyi 19-20 Mayıs #iklimadaleti kampanyamız dahilinde çevirdik. Kampanya metni şurada, diğer yazılar ise şurada.

İklim mücadelesi Paris’i beklemez: Vive la résistance – Bill McKibben (1.kısım)

Resmi görüş: Tüm gözler, Aralık’taki iklim konferansının yapılacağı Paris’e çevrildi. Bu konferans “gelmiş geçmiş en önemli diplomatik buluşma” ve “insanlık için son şans” olarak görülüyor. Devlet başkanları özel jetleriyle gelecekler, kapalı kapılar ardında gergin toplantılar yapılacak, gazeteler müzakerelerin kırılma noktasına geldiğini yazacaklar, ve son saniyede bir tür anlaşma çıkacak ortaya ve “ciddi eylem için bir başlangıç” olarak övülecek.

Hikayenin aslı: Paris’te olacaklar, en iyi ihtimalle, iklim öyküsünün küçük bir parçası, iklimin selametine giden uzun, sıkı yolda bir çarpışmadan ibaret olacak. Öncesinde ve sonrasında olacakların önemi daha büyük. Ve Paris’in önemine gelirsek, konferansın başarısı liderlerin karakterine değil, yeniden dirilmekte olan iklim hareketinin fosil yakıt endüstrisini ne kadar zayıflattığına ve politikacıları ne kadar birtakım kararlar almak zorunda hissettirdiğine bağlı olacak.

İyi haber, bu baskının artıyor olması. İşin aslı, amansız iklim hareketi dünyanın dört bir yanında büyük, eşi benzeri görülmemiş zaferler kazanıyor, temiz enerji geleceğinin ne kadar yakın olduğuyla ilgili genel kanıyı – yatırımcılar arasında bile – hızla yeniden şekillendiren zaferler. Temeli sokaklarda olan ve fotovoltaik çatılara erişen bir hareket bu. Ve düşüncesi bir mantrayla özetlenebilir kolayca: Fosil yakıtları dondur. Güneşin buzlarını çöz. Yer altında bırak..

Galibiyet kesin değil – aslında, hızla artan seller ve kuraklıklar ve eriyen buzulların da gösterdiği üzere, birçok büyük kayıp olacağı kesin. Ancak küresel ısınmanın büyük bir kamusal mesele haline geldiği geçtiğimiz çeyrek yüzyılda ilk kez avantaj Exxon’ların, BP’lerin elinden, yerli halklar, gençler, cephe topluluklarında imkansız havayı soluyan insanların liderliğindeki ayak takımına ve fosil yakıt direnişine geçti. Mücadele Paris’i beklemeyecek – mücadele her gün ve bütün kıtalarda yaşanıyor.

Önce, “fosil yakıtları dondurmak” üzerinde duralım

day3
Görsel: Judy Watson

24 Şubat’ta Barack Obama, kongrenin Kanada’da Alberta’dan ABD körfez kıyısındaki rafinerilere petrol taşıyacak Keystone boru hattı inşası girişimlerini veto etti. Dört yıl önce, Washington enerji uzmanları arasında yapılan bir anket %91’in boru hattını inşa etmek isteyen Kanadalı şirket Transcanada’nın izinleri hızlıca ve kolayca alacağını düşündüğünü ortaya koymuştu. Şirket kendinden o kadar emindi ki, ülkenin ortasından geçirecekleri hattın üzerindeki otları dahi kesti. Ancak bu kolayca açıklanabilecek kibir (bu çaptaki bir altyapı projesi şimdiye kadar hiç durdurulmamıştı), Yerli Amerikalılar, çiftçiler, iklim bilimciler ve aktivistlerden oluşan, yorulmak bilmeyen bir güruhla karşılaştı. Bu güruh, rekor sayıda tutuklamalar yaşadı, kamu açıklamaları yayınladı ve genellikle de boyun eğmeyi reddetti. Yarattıkları baskı şimdiden Kanada’nın 17 milyar dolarlık yeni tar kumu projelerini iptal ettirdi ve geçen ay başka bir büyük proje daha rafa kaldırıldı. Petrol şirketleri Keystone için bastırmaya devam ediyorlar, bu son boruyu inşa ettikten sonra Kanada’nın karbon konusunda nasıl da iyi davranacağı konusunda gittikçe zıvanadan çıkan vaatlerde bulunuyorlar. Bu son dakika pazarlıkları tar kumu için günü kurtarabilir hala – şimdiye kadar başkan sadece kongrenin çabalarını reddedip elini güçlendirdi, iznin kendisine dokunmadı. Ancak Obama bu kış hayır derse, bu bir dönüm noktası olacak.

Ve her halükarda, asıl büyük etki, her tür karbon-yoğun yeni altyapı muhaliflerini güçlendirmek oldu. Kanada’daki tar kumu boru hatları İlk Milletler aktivistleri tarafından [İlk Milletler – Premieres Nations: Kanada’da toplam 850 bin kişiyi ve 630 topluluğu içeren yerli halklar – ç.n.] umutsuzca birbirine katılmış durumda. New York eyaletinin kuzeyinde yürekli yerel örgütçüler güçlü yönetici Andrew Cuomo’yu hidrolik kırılma yöntemini yasaklamaya zorladılar, ki bu yasak şimdi İskoçya ve Galler’e taşındı ve İngiltere’nin de büyük bir kısmı da aynı yolda ilerliyor. Fransa’da hidrolik kırılma yöntemini kullanamazsınız, ve Tazmanya da kendi moratoryumunu yayınladı. Cezayir Sahrası’nda binlerce insan teknolojiye karşı amansız bir savaş veriyor ve suyun ziyan edilmesiyle ilgili argümanları, eyaletteki rekor kuraklıkla yönetici Jerry Brown’un üstündeki baskının arttığı Kaliforniya’dan yankılanıyor.

Petrol ve doğalgaz – hem de kömür. İki yıl önce, ABD’nin batı yakasında altı devasa kömür limanı inşaatı önerildi. Amerika kömür kullanımını kıstıkça onların planı Wyoming’in Powder nehir havzasını – ki devasa bir kömür deposudur ve dünyanın en büyük kömür madenidir – Çin’e, orada kolayca yakılması için yollamaktır. Ancak, şimdiye kadar kampanyacılar limanların dördünü iptal ettirdiler, diğer ikisi de ipin ucunda.

days
Görsel: Judy Watson

Başka bir devasa kömür deposu olan Avustralya’da, Galilee Vadisi’nde dünyanın en büyük madeni için hazırlanan proje, Queensland anketlerinde hükümet partisinin aldığı hezimetle birlikte bataklığa saplanıyor ve mevzu bahis madene verilen hükümet teşviklerini sorgulatıyor. Mücadele, büyük uluslararası sonuçlar doğuruyor – madenin Hint sahipleri kömürü, yeni hükümetin kömür tüketimini ikiye katlamayı planladığı Hindistan’a yollamak istiyorlar. Ancak taze veriler bölgenin dünyanın en kirli havasına sahip olduğunu gösteriyor; her altı Hintli’den biri bina içinde ve açık havadaki hava kirliliği sebebiyle ölüyor – daha fazla kömüre karşı yerel direniş yükseliyor, tıpkı Çin’de olduğu gibi.

Örneğin Hindistan’ın güneyindeki Andhra Pradesh’te Sompeta’da altı yıldır süren bir kampanya (ki iki aktivist polisin ateş açması sonucu ölmüştü) devasa bir kömür santralini bloke etti. Fosil yakıt direnişi, aynı fosil yakıt endüstrisi gibi, çok yönlü olarak genişliyor. Ve her galibiyet onlarca yıl boyunca yankılanıyor, çünkü bu uzun boru hatları ve kömür santralleri uzun süre çalışacak şekilde yapılıyorlar. 2015’te kazanılan, 2055’in görüntüsünü değiştiriyor. İşte bu yüzden, eğer politikacılar önderlik etmek istiyorlarsa, yeni fosil yakıt gelişimini hemen durdurmaları gerekiyor. Bugünden itibaren 20 yıl için ne olması gerektiğini anlatan bir kağıt parçası satmak onlar için pek kolay, ama atmosferik kimya böyle şeyleri umursamıyor. Hilary Clinton örneğin, iklim değişiminin tehlikeleri hakkında doğru şeyler söylüyor, ama ta en baştan Keystone tarafından destekleniyor – manasız bir kombinasyon.

Sorumsuz politikacılar sayesinde endüstri de bazı mücadelelerde kazanan taraf oluyor – Dakota’larda ve Teksas’ta hidrolik kırılma yönteminin patlamasıyla Obama’nın ABD’si Suudi Arabistan’ı ve Rusya’yı geçerek dünyanın en büyük petrol ve gaz üreticisi haline geldi mesela. Her boru hattıyla ayrı ayrı savaştıkça, şirketler nihayetinde galip gelecekler.

İşte bu yüzden iklim hareketi alışıldık savunma pozisyonunu terk etti ve saldırgan oynamaya başladı.

Devamı, makalenin ikinci bölümünde.

*

Orijinali Guardian’da “Climate fight won’t wait for Paris: vive la résistence” başlığıyla yayınlanan bu makaleyi 19-20 Mayıs #iklimadaleti kampanyamız dahilinde çevirdik. Kampanya metni şurada, diğer yazılar ise şurada.

#iklimadaleti

Yeb Sano’yu hatırlar mısınız acaba? Kendisi Varşova’da 19. Taraflar Toplantısı’ndan (COP-19) iklim için doğru kararlar çıkması için açlık grevi yapmıştı. Bunu hatırlamazsanız, toplantıda Filipinler’i temsil eden Sano’yu bu açlık grevini yapmaya götüren felaketlerden biri olan Haiyan tayfununu kesin hatırlarsınız.

haiyan

Sano’nun ve diğer pek çok iklim aktivistinin temel bir talebi var: iklim adaleti.

İklim krizine neden olanlar ve iklim krizinin sonucu olan felaketlerle baş etmek zorunda kalanlar farklı. Aslında bu fark, mevcut küresel adalet sorunu ile de örtüşüyor.

İklim aktivistleri bu sorunu her fırsatta dile getiriyorlar. Bunun için bu yıl önümüzdeki fırsatlardan biri, 1-12 Aralık’ta Paris’te yapılacak olan 21. Taraflar Toplantısı (COP-21). Bu toplantıya kadarki süreç için kararlaştırılmış uluslararası bir eylem takvimi var. Bu takvimin ilk ayağı 30-31 Mayıs’la başlıyor. Ardından Haziran ayı boyunca odağında “sorun” ve “sorumlular” olan etkinlikler gerçekleşecek. Eylül sonunda ise “çözümler” ve “öneriler” vurgulanacak. Ve bu iki basamak bizi Aralık’ta yapılacak COP-21’e taşıyacak.

Out For Beyond olarak biz de, Yeşilist, Yeşil Gündem ve Evrim Ağacı ile birlikte #iklimadaleti hashtag’i ile yazdığımız yazıları, yaptığımız çalışmaları paylaşacağız.

Bundan sonrasında da uluslararası takvimi ve ülke takvimini takip etmeye devam edeceğiz. Katkı sunmak isteyen, bir yerinden de ben tutarım diyen herkese de kapımız açık.

Ya biz her şeyi değiştireceğiz, ya da iklim.

(Küresel iklim krizi – güncel gelişmeler 18)

Ve evet, en sıcak yıl rekoru yine kırıldı: 2014 yılı, kayıt altındaki en sıcak yıl oldu. En sıcak 15 yılın 14’ünün 2000 yılından sonra gerçekleştiğini düşünürsek, şaşılacak bir şey yok gibi. Oysa şaşılacak çok şey var. Mesela hala küresel ısınmayı inkâr edenlerin olması inanılır şey değil. Ya da örneğin, 2014 yılında tespit edilen 15 sıcak noktadan biri Orta Doğu iken, Türkiye’de kimsenin iklim krizini dert etmemesi, hayretler uyandırıcı.

Gerçi, bilim insanları “acil, küresel ölçekte uykudan uyanma çağrısı” yayınlasalar da, fosil yakıt şirketlerinin kültür ve hayırseverlik kurumlarındaki etkisinin artması, konunun neden görmezden gelindiğini anlamamızı sağlayabilir.

Ama önce ne durumda olduğumuzu kısaca özetleyelim:

Şu anda bilinen petrol rezervlerinin üçte biri, doğal gaz rezervlerinin yarısı ve kömür rezervlerinin de en az yüzde 80’i, yeraltında bırakılmazsa ve 2050’den önce kullanılırsa, sıcaklık artışı 2°C sınırını geçecek.

Peki bu sınırın ötesinde ne var?

Bu soruyu yanıtlamadan önce, sınırın altındaki (şimdiye kadar, sanayi devrimine kıyasla 0.85°C’lik bir ısınma gerçekleşti) durumdan örnekler verelim.

Bunlar şimdiye kadar olanlar. 2°C’den fazla bir artış ise, tüm dünyayı geri dönüşü olmayan bir felaketler silsilesiyle baş başa bırakabilir. Bu “geri dönüşü olmama” olgusuna, pozitif geri besleme mekanizmaları sebep oluyor. (Örneğin Kuzey Kutbu’ndaki buzullar eridikçe ve denizler ısındıkça buzulların erime hızı artıyor.)

Geçtiğimiz aylarda yayınlanan bilimsel raporlarda şu noktalar vurgulanıyor.

İklim felaketinin ölçeğini daha iyi anlamamızı sağlayacak yeni bir araştırma, salınan her ton karbonun getireceği maliyet olarak tanımlanan “karbonun sosyal maliyeti”ne odaklanıyor. ABD’deki resmi araştırmalarda 37 $/ton olarak kabul edilen bu değerin aslında 220 $/ton olduğuna işaret ediyor araştırma. Yani diyor ki, bugüne kadar öngördüğümüz ne varsa, aslında bizi bunun altı katı bir tehlike bekliyor!

Peki şirketler bu konuda ne düşünüyor? Anlaşılan, olayı pek dert ettikleri yok. Yakın zamanda CEO’lar arasında yapılan bir ankette iklim öncelikli kaygılar listesine bile giremedi. Anlaşılan, 1972’de “Büyümenin Sınırları” raporunun yazarları arasında yer alan Jørgen Randers’in en son Davos zirvesi öncesinde söylediklerinde haklılık payı var: “Dünyayı cehenneme yollamak kârlıdır.”

Ben Jennings 01.01.15
– Bununla ilgili herhangi bir şey yapmam gerekiyor mu? – Bir BM konferansı daha düzenleyebilirsin.(Ben Jennings)

Nitekim Brezilya’da çelik endüstrisi emisyonlarını ikiye katlarken, ABD’nin Florida eyaleti çareyi devlet çalışanlarına “iklim değişimi” sözcüklerini kullanmayı yasaklamakta buldu. İngiltere ise geçtiğimiz yıllarda ülke dışındaki fosil yakıt projelerine 1.7 milyar sterlin (yaklaşık 7 milyar TL) aktardı.

Hükümetlerin ilgisizliğine (veya daha kötüsü, fosil yakıtlara yakın ilgisine) rağmen, sorun karşımızda duruyor.

Alman enerji şirketlerine tazminat davası açan Perulu çiftçi Saul Luciano Lliuya ve Avustralya’nın en büyük kömür madeni olacak 16 milyar dolarlık Carmichael maden projesini durdurmak için direnen Aborijinler önderlik ediyor iklim adaleti mücadelesine. Ve dünyanın dört bir yanında yankılanıyor sesleri. Londra’da binlerce insanın katıldığı Harekete Geçme Zamanı eyleminden, şimdiye kadarki en hızlı büyüyen yatırım çekme kampanyasının düzenlediği Küresel Yatırım Çekme Günü’ne kadar.

İşte bu çoğalan sesi yükseltmenin zamanı şimdi.

Naomi Klein’ın söylediği gibi: İklim değişimi, her şeyi değiştirecek.

güney afrika

İklim adaletine ulaşmanın beş yolu – Helena Kennedy

İklim adaletsizliğini görmeyi öğreniyoruz. Paramparça olan yaşamlar, destansı kuraklıklar, seller ve tayfunlar, yerinden edilmiş aileler ve halkların öykülerinde görüyoruz iklim adaletsizliğini. İklim değişiminin kendisinden daha hukuki bir mesele değil iklim adaletsizliği ilk bakışta: ekonomik, politik ve bilimsel bir mesele. Ancak, her geçen yıl yüzümüzü tekrar hukuka dönüyoruz ve her yeni iklim görüşmesinden uluslararası bağlayıcılığı olan bir anlaşma umuyoruz.

Bugün, iklim değişiminin insani bedeliyle yüzleştiğimizde, dünyanın her yerinde insanlar hukuka başvuruyorlar yardım için, çare bulmak için, telafi için, ve bunun tekrar başlarına gelmemesini güvence altına almak için. İklim adaletinin karşısındaki zorlu görev budur.

Şimdiye kadar hukuk bu görevi boşlamış görünüyor. Gerçekten de, Uluslararası Barolar Birliği (International Bar Association – IBA) Çalışma Grubu’nun yakın zamanda yayınlanan raporunun (pdf) da gösterdiği üzere, hem ulusal hem uluslararası kimi yasalarımız iklim eylemini kolaylaştıracağına zorlaştırıyor. Ancak rapor birçok da öneride bulunuyor. İşte büyük bir fark yaratabilecek ve politik olarak mümkün beş öneri.

1. İklim değişimi mağdurlarının varlığını tanı.

İklim değişiminin mağdurları olduğunu kabul etmemiz ve onlara yasal bir yer açmamız gerekiyor. Rapor, devletlerin, iklim değişiminden doğrudan etkilenenlere kapı açabilecek bir “iklim değişimi için yasal model statü” benimsemelerini öneriyor. Bu büyük ölçüde prosedürlerin netleştirilmesi meselesi. Bir sonraki adım olarak IBA böyle bir model  statü için bir taslak hazırlıklarına başladı bile.

2. İnsan haklarını güçlendir.

İklim değişiminin insan haklarına zarar verdiği uzun zamandır gayet açık. Pek o kadar açık olmayan ise, mahkemelerin bu ihlalleri incelerken mevcut yasaları ve hukuki emsalleri kullanıp kullanamayacakları. Nihayetinde tüm hukuk, iklim değişiminin devasa boyutu ve aciliyeti göz önünde bulundurulmadan geliştirilegeldi. Ancak, aynı diğer insan hakları ihlallerinde olduğu gibi, iklim değişiminde de aktörler, mağdurlar ve hasarlar var. Nedensellik ilişkisini kurmak için öyle pek de hukuki hayal gücüne gerek yok. Politikacılar, avukatlar ve uluslararası toplum bu bağlantının netleştirilmesinde yardımcı olabilir.

3. Şirketlerden hesap sor.

Şu anda, çok-uluslu şirketler karbon hesap verebilirliğinden kaçabilirler – tıpkı sıklıkla yurtdışındaki iştirakleri ve tedarikçilerinin yol açtığı insan hakları ihlallerinden kaçabildikleri gibi. İnsan haklarında olduğu gibi burada da ihtiyacımız, basitçe gereken özeni göstermek. Uluslararası tedarik zincirinde karbon emisyonlarının üretimden dağıtıma ve satış noktasına kadar doğru hesap edildiğini garanti etmek olmalı hedef.

4. Uluslararası kurumları güçlendir.

Konu çevresel anlaşmazlıklar olduğunda ülkeler pek seyrek olarak uluslararası hukuki anlaşmazlıklar için dünyadaki birincil mahkeme olan Uluslararası Adalet Divanı’ndan (UAD) faydalanıyorlar.

İklimle alakalı hiçbir eylem ulaşmadı mahkemeye şimdiye kadar. Elbette bunun ardında politik nedenler var, ancak ayrıca son derece teknik meselelerde mahkemenin salahiyetiyle ilgili de endişeler mevcut.

UAD’nin güçlendirilmesi lazım. Divanın adli heyetine yapılan yeni atamalar yardımcı olabilir. Yakın zamanda ortadan kaldırılan çevre heyeti yeniden kurulabilir ve güçlendirilebilir. Mahkemeler böyle meselelerde en azından arabulucu heyetlerinden daha iyidirler. Ama, özellikle enerji yatırımcılarıyla çevre politikaları arasındaki anlaşmazlıklarda olduğu üzere, devletlerin arabuluculuğa başvurmayı seçtiği durumlarda her şey tamamen şeffaf biçimde yürütülmeli – bugün böyle bir durum yok. IBA ayrıca Lahey’deki Daimi Arabuluculuk Konseyi’nin çevresel uzmanlığını kullanmayı öneriyor.

5. Ticaret sistemini düzelt.

Ticari kuralların düşük karbon ticareti politikaları gibi iklim eylemlerini cezalandırmamasını sağlamalıyız. Onlarca yıldır bir iklim anlaşması muhabbeti çeviren hükümetler bunu yerine DTÖ’ye bakanlarını yollayarak bu meseleyi çözebilirler. Bugünkü durumda, örneğin yüksek-karbon ithalatını vergilendirmek isteyen hükümetler DTÖ’nün adli mercilerinden bir tokat yemekten korkabilirler. Bakanlıklar düzeyinde bir deklarasyon yayınlayarak bu gibi düzenlemelerin yasallaştırmak çok daha kolay bir mesele.

Elbette benzer düzenlemeler, şu anda müzakere edilen TPP (Transpacific Partnership) ve TTIP (Transatlantic Trade and Investment Partnership) gibi bütün çift-taraflı ve bölgesel ticaret anlaşmalarına da içerilmeli. Bunlar ve gelecekteki başka anlaşmaların hepsine son halleri verilmeden önce uzun vadeli iklim etkileri gözetilerek incelenmeli.

*

IBA raporu bu öneriler dışında birçok başka noktaya değiniyor ve bence tüm avukatların ve politikacıların okuması zorunlu kılınmalı. İklim değişiminin yol açtığı insani hasarları önlemek ve tazmin etmek konusunda ciddi kafa yormaya başlamamızın tam zamanı.

***

Müsteşar Helena Kennedy, IBA Başkanlığı İklim Değişimi Adaleti ve İnsan Hakları Çalışma Grubu eşbaşkanı ve IBA İnsan Hakları Enstitüsü’nün eşbaşkanı.

Bu yazının orijinali 12 Ocak 2015’te Guardian‘da “Five ways to achieve climate justice” başlığıyla yayınlandı. 

İklim Değişimi Cephesinde Son Durum

“Fosil yakıtlara yatırım yapmayın!” İki gündür bütün dünyada yüzbinlerce insan bunu söylüyor. Çünkü 13-14 Şubat Global Divestment Day (Küresel Yatırımı Geri Çekme Günü). Bütün devletler, şirketler, kurum ve kuruluşların fosil yakıt yatırımlarından elini çekmesi talep ediliyor, elbette. İklim için!

Her zaman söylüyoruz, iklim değişiminin etkilerinden kurtulmak için bir an önce fosil yakıtlardan vazgeçmek zorundayız, daha doğrusu vazgeçirmek zorundayız. Bunun kolay olduğunu söylemiyoruz elbette. Zira fosil yakıtlara yatırım için yıllık 500 milyar dolar destek verilirken, iklim değişiminin etkileriyle baş etmeye çalışan gelişmekte olan ülkelere yardım etmek için oluşturulan Yeşil İklim Fonu’na şimdiye kadar sadece 6 milyar dolar toplandı. Vaat edilen mi? 2020’ye kadar yılda 100 milyar dolar olması!

Bunun yerine devletlerin yöneticileri daha önemli işlerle uğraşıyor. Mesela IPCC’nin binlerce bilim insanı tarafından ortaya çıkarılan değerlendirme raporlarının yönetici özetlerinden önemli paragrafları çıkartmak için politik baskı oluşturmak.

Ancak durum ciddi. Uçak bileti fiyatlarından, et tüketimine oradan tarımsal üretime kadar her alanda akıllı davranmamız gerekiyor. Mesela eğer beslenme alışkanlıklarımıza çeki düzen vermezsek gelecekte hem gıda güvenliği hem de iklim değişimi açısından ciddi sorunlar ortaya çıkacak. Şu anda sahip olduğumuz fosil yakıt kullanan santraller ömürlerini tamamlayana kadar 300 milyar ton karbon salımı yapacak. Bu da “Amaan böyle gelmiş böyle gider” dersek bilimsel eşik değer kabul edilen 2 derecelik sıcaklık artışının haydi haydi aşılması demek.

Öte yandan, salım azaltımı konusunda da doğru şekilde çalışmak gerekiyor. Çünkü neyi temiz enerji olarak aldığımız da gerçek çözüm noktasında önemli. Temiz enerji olarak Afrika’da ve Güney Amerika’da ormanların, yerli halkların yaşam alanlarının biyoyakıt plantasyonlarına dönüşmesi iklim değişiminin durdurmayacak. Ayrıca temiz enerji deyince fosil yakıt endüstrisinin belki de ilk aklına gelen doğal gaz da elbette tek başına iklim değişimini durdurmak için yeterli olmayacak. Aynı zamanda Türkiye’de ve aslında bütün gelişmekte olan ülkelerde mantar gibi türeyen hidroelektrik santraller de iklim değişimine çözüm değil. Çünkü tüm bu “çözüm”lerin ıskaladığı bir şey var: Sorunumuzun ismi “iklim değişimi” değil, “iklim adaleti”. İklim krizinden sağ (ve hatta eskisinden de zengin) çıkacak çok küçük bir grup var (nam-ı diğer “%1”, veya yeni rakamlara bakılırsa %0.1). Bu kişiler açısından iklim değişimi bir sorun değil, bir yatırım alanı olarak görülüyor. İşte teknolojik çözümler tam da bu insanların yatırım sorunlarını çözüyor, ancak bir yandan da iklim adaletsizliği sorununu derinleştiriyor. Örneğin, HES’ler temiz su kaynaklarının yok olmasına, ormansızlaşmaya neden oluyor; adaletsizliğe ve iklim değişiminedönüşüyor. Veya, en azından 37 milyar karbon toplulukların sahip olduğu ormanlarda tutulurken ve eğer topluluk halkları güçlendirilirse bu ormanlar güvende olacakken, bu doğal koruma durumunu yok ediyor.

Homes-of-Sengwer-people-s-012
Embobut Kenya’da, Sengwer halkının evleri yakılıyor.

Hileli (!) salım azaltım hesaplarını da unutmamalı. Mesela, Avrupa Birliği karbon emisyonlarının azaltılması ve iklim değişiminin durdurulması konularında hep en başı çekiyor. Ancak sadece üretim kaynaklı salımları değil de tüketimden kaynaklanan salımları da hesapladığımızda Avrupa Birliği’nin toplam emisyonu iddia edilenin aksine artıyor. Elbette her iyi adım iklim hanesine yazılıyor ancak rakam aldatmacaları maalesef iklim hanesine yazdığımız puanları sildiriyor. Üstelik şimdi kömürcü Polonya başbakanı da AB’de başkanlık görevine başladı, bakalım neler olacak göreceğiz.

Bunların hepsini aklımızda tutarak, iklim politikasının ve mücadelesinin peşini bırakmamak gerekiyor. 2015 oldukça önemli bir yıl, çünkü Aralık’ta Paris’te yapılacak 21. Taraflar Toplantısı’nda (COP-21) sonuçlandırılması beklenen Kyoto-sonrası anlaşmanın gerekli emisyon azaltımını gerçekleştirmesi mümkün değil. Naomi Klein’ın da dediği gibi, iklim diplomasisinin bugünkü durumundan Aralık’ta nitelikli bir iklim anlaşmasına giden bir güzergah imkansız; bu yüzden yüzümüzü yöneticilere değil birbirimize çevirmeli ve “İklimi değil sistemi değiştir.” sloganına içerik kazandırmaya ağırlık vermeliyiz.

 

İklim değişimi ya da çok taraflı büyük bir vaka

2014 bitti! İklim adına önemli toplantıların, zirvelerin raporların yılı oldu. Hatta biz de 2014’teki önemli iklim gelişmeleri derleyip bir zaman tüneli hazırladık. Ama bu kadar toplantı, zirve ve rapor her zaman ve belki de deneyimlerimizin gösterdiği üzere çoğu zaman iyi iklim politikası anlamına gelmiyor. Ancak yine de toplumsal anlamda iklim değişiminin şu ya da bu şekilde bir sorun, tartışma ya da araştırma konusu olarak daha fazla gündemde olduğunu ve değişik açılardan araştırıldığını görüyoruz.

Toplumun iklim algısı…

Buna örnek olarak görebileceğimiz bir araştırma Avustralya’dan: Araştırmaya göre kendilerini belli bir ulusa değil fakat dünyaya ait hisseden (genellikle kadın, genç ve kendilerini bir dine ait görmeyen) kişilerin iklim değişimini insanlar tarafından yaratılmış bir sorun olarak görmesi ve harekete geçmesi daha muhtemel. ABD’de yapılan diğer bir araştırma siyasi parti yakınlığımız ile iklim değişiminin var olduğuna inanma arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Sağ kanada yakınsanız küresel ısınma sizin için şüpheli iken sola kanatta iseniz küresel ısınmanın varlığına inanma olasılığını artıyor. Nasıl oluyor da oluyor diye soracak olursanız, Naomi Klein da yeni kitabı This Changes Everthing’de (Bu Her Şeyi Değiştirir) bunun üzerine epey bir konuşuyor.

Bu ilginç (bana çok da ilginç gelmiyor gerçi) bir sonuç olsa da elbette bunu bir önyargı haline getirmeyip uzmanların da dediği üzere iklim bilimini çeşitlendirmek gerekiyor. Yani daha kapsayıcı olması ve kadınlar, farklı renk ve etnisiteden insanlara da hitap edecek şekilde iletişiminin yapılması gerekiyor. Eğer bunu hepimizin sorunu olduğunu göstermeye çalışıyorsak kapalı kapılar ardında kendi kendine devam eden çalışmalar yerine dâhil edici bir iletişim daha önemli. Zaten araştırmalar da yurttaş biliminin çevre okuryazarlığını ve toplumsal farkındalığı arttırdığını gösteriyor. Mesela, Kanadalıların %80’i geçtiğimiz dört yılda dünyanın sıcaklığının arttığını, %65’i de bu ısınmanın insan kaynaklı olduğunu düşünüyor. Yurttaş biliminin öneminin arttığı aşırı hava olayları dönemlerinde de Google’da iklim değişimi ve küresel ısınma konusunda yapılan aramalarda artış yaşanıyor.

Ve politikacıların iklim algısızlığı

Bu bilgilerin tamamı iklim krizi ile mücadele için kullanılabilecek toplumsal durumlar olarak bir kenarda dursun. Gelelim politik tarafta ne gibi gelişmelerin olduğuna.İlginç gelişmeler olmadı değil. ABD Savunma Bakanlığı iklim değişiminin politik istikrarsızlık, yoksulluk, göçler yoluyla çatışmaları artıracağını söyledi. Bu yüzden de pek çok askeri ağızdan iklim değişimine karşı harekete geçmek için zamanımızın kalmadığını duyduk. Leonardo DiCaprio bile iklim zirvesinde “İklim değişimi histeri değil gerçek.” dedi.

leonardo-di-caprio

Brisbane’de yapılan G20’de ev sahibi Avustralya’nın aksine politikacılar Yeşil İklim Fonu’na desteklerini açıkladılar. ABD, Japonya, Çin gibi tekere çomak sokmakla ünlü salım devleri de Yeşil İklim Fonu’na yaptıkları katkılarla ve emisyon azaltım hedefleri koyarak, harekete geçeceklerini gösterdiler. Neden yeterli, neden değil tartışması başka bir yazının konusu olmakla, açıklıkla bunun yeterli olmadığını söyleyebiliriz.

B20

Sonrasında New York’ta gerçekleştirilen iklim zirvesinde de dünya “liderleri” iklim değişimi ile ilgili “kararlılıklarını” bildirdiler. İklim değişiminin güçlü nedenlerinden ormansızlaşmayı 2020’ye kadar yarılayacaklarına, 2030 yılında ise durduracaklarına söz verdiler: 120 devlet başkanı, 100’den fazla büyük şirketin CEO’su. 110 milletten 345 kiliseyi temsil eden Dünya Kiliseler Konseyi de artık fosil yakıtlar bir tercih değil dedi. Avrupa Birliği sera gazı emisyonlarını 2030 yılına kadar %40 azaltacağı sözünü verdi. Bu veri ne kadar iyi gibi görünse de bu 1990 yılı salımlarına göre ve zaten AB şimdiye kadar %20 azaltım yaptı. Dolayısıyla bu rakam 2050’de %80 salım azaltımı yolunda iyi ancak yeterli olmayan bir hedef. Yeni çıkan bir başka rapor ise iklim değişimine karşı hemen harekete geçmenin ekonomilere zarar vermeyeceğini, aksine düşük karbon ekonomilerinin daha hızlı ekonomik büyüme, daha iyi ve yeşil bir yaşam getireceğini söylüyor.

Bütün bu tartışmalar devam ederken ada devletlerinden gençler iş ve eğitim için iklim değişimi nedeniyle batmakta olan ülkelerini terk ediyor, zira okyanus her geçen gün evlerine daha da yaklaşıyor. Dünyanın pek çok yeri yanıyor, yerli halkların mücadeleleri devam ediyor.

İşte bu noktada insanların bu süreçlere nasıl dâhil edildiği ya da daha en başta dahil edilip edilmediği sorusu karşımızda duruyor. Uzmanlar en önemli karbon yutaklarından ormanları korumanın en iyi yolunun zaten asırlardır birlikte yaşadıkları topluluklara vermek olduğunu söylüyor. Ancak Birleşmiş Milletler palmiye gibi tek kültürlü ağaç ekim alanlarını iklim değişimine çözüm olarak kabul ediyor. Elbette en başta halk ve pek çok bilimsel araştırmanın söylediği üzere, bu ekim alanları hem yerli toplulukları yaşam alanlarından koparıyor, hem ormansızlaştırmaya neden oluyor, hem de biyoçeşitliliğe zarar veriyor.  Yeşil ekonomi, yeşil teknoloji yalanları iklim değişimine karşı bir önlem olmanın ötesinde, böyle-gelmiş-böyle-gider mantığına katkı sağlıyor.

Amazon
Amazon ormanlarındaki kayıp

Yani sonuç olarak iklim değişimi o ya da bu şekilde bilim insanlarının, değişik alanlardan insanların ve sıradan insanların hayatlarına giriyor. Pek çok açıdan araştırılıyor. Ama en nihayetinde bu çözülmesi gereken bir sorun ve sadece sorunun ortaya koyulması yetmiyor, aynı zamanda çözülmesi gerekiyor. Şu sistem içinde çözülebilmesi ise dünya “liderlerine” kalıyor. Ancak bu yazıda ve daha önce yazdığımız onlarcasında görüldüğü üzere, onların yaptıkları (ya da yapmadıkları) pek işe yarıyor gibi görünmüyor. Dolayısıyla belli ki bu krizi çözmek için önümüzdeki günlerde daha güçlü, sürekli iklim hareketlerine ihtiyacımız olacak ki bu da başka bir yazının konusu oluyor.

Küresel iklim adaleti için “Inception” ya da Fikir Aşılama

(Küresel iklim krizinde güncel gelişmeler – 15)

Pasifik Okyanusu’nda bir ada ülkesindesiniz, mesela Kiribati’de. Okyanus, yavaş yavaş evinize yaklaşıyor. Her gece uyumadan önce pencerenizden bakıyorsunuz. Deniz, dün neredeyse bugün de oradaymış gibi görünüyor. Öyle yavaş ki okyanusun ilerleyişi… ama yavaş olduğu kadar da emin adımlarla ilerliyor. Yüzyılın sonuna kadar 180 cm’ye kadar yükselebilir deniz, diyor bilim insanları.

O an aklınıza geliyor evinizin güneye baktığı. Karşınızda, uzakta, çok uzakta Antarktika var. Antarktika’nın denizin ilerleyişine direnişini canlandırmaya çalışıyorsunuz gözünüzde. Artan kar yağışına rağmen hızla eriyor buzulları, ama bir yandan da deniz buzullarında rekor artış gözleniyor. Aslında sizin için de direniyor Antarktika; oradaki bir erimenin deniz seviyelerine katkısı 37 cm olarak hesaplanıyor.

Yerden 37 cm yüksekliğin nerenize geleceğini hesaplamaya çalışıyorsunuz gözünüzle. Sonra yine aklınıza 180 cm geliyor. Dünya genelinde buzullar rekor hızda eriyor ve küçülüyorlar. Eylül başında düzenlenen ‘Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletleri Konferansı’ geliyor aklınıza, gündem yine iklim değişimi. Sanki herkes sizi konuşuyor. Peki, neden kimse bir şey yapmıyor?

2030 yılına kadar ülkenizin tamamen sular altında kalacağı öngörülüyor. Tuvalu Başbakanı durumu kitle imha silahlarına benzetiyor, Filipinler iklim müzakerecisi Yeb Sano 40 gün boyunca toplam bin kilometrelik bir İklim Yürüyüşü ile ülkesinin gördüğü hasara dikkat çekiyor, Pasifik İklim Savaşçıları da Avustralya’da eylem düzenliyor konuyu gündemde tutmak için. Kiribati ise Fiji adalarından toprak satın almakta buluyor çareyi. Sürekli bir seferberlik halinde yaşıyorsunuz. İklim mültecisi sıfatıyla göç etmiş olanların hikâyelerini konuşuyor herkes etrafınızda. Oysa siz ülkenizdeki sorunlar sebebiyle veya iş bulmak için iltica ediyor değilsiniz ki. Göç etmek zorunda kalmanızın sorumlusu, gelişmiş ülkeler. Tek tek mülteci sıfatıyla değil, topluluk halinde onurlu bir biçimde göç etmeniz gerekir, Solomon adalarının planladığı gibi.

yolanda-tacloban

Deniz seviyelerinde artışın sırf Avustralya’ya vereceği hasar 226 milyar dolar olacak, ABD içinse bu sayı 500 milyar dolardan başlıyor. Oysa 2020 itibariyle yılda 100 milyar dolar toplanması beklenen Yeşil İklim Fonu’nda dört yılda ancak 10 milyar dolar toplanabildi. Risk altında iki milyar insandan bahsediliyor, böyle giderse.

Bunları düşünürken uykuya dalıyorsunuz.

Rüyanıza giriyor okyanus. Rüyanızda, Avustralya’da, Büyük Set Resifi’nde bir mercansınız. Otuz yıldır süren yıkımı izliyorsunuz ağır ağır. Bu sene tarihin en yüksek okyanus sıcaklıkları ölçüldü. Yalnız değilsiniz, Karayipler’de de tehdit altında mercan kayalıkları.

Isınmayla beraber asitleniyor okyanus. Okyanus yüzeyinin iklim fonksiyonlarından Alaska’da balıkçılığa kadar etkileri var bunun. Sizinle dalga geçer gibi, daha basit canlıların iklim değişimine daha kolay uyum sağlayacağını bulmuş bilim insanları. Mercan aklınıza erdiremiyorsunuz durumu. Balıklar on yılda 26 kilometre yüksek enlemlere doğru ilerliyorlar, yengeçler hayatta kalma mücadelesi veriyorlar, ama tabii o basitlik araştırmasını yapanlar sizi dâhil etmemişler karşılaştırmaya.

acidification

Tıpkı politikacıların iklim bilimini dâhil etmemeleri gibi hesaplarına: BM raporu “İklim değişikliği kati, eylem şart” diye bas bas bağırırken, biyologlar Yerküre’nin altıncı kitlesel yok oluşun başlarında olduğu uyarıları yaparken, Avustralya hükümeti mevcut karbon vergisini dahi kaldırmakla meşguldü. Hükümetin iklim aktivistlerince sürrealist iklim politikaları sirki olarak nitelenen uygulamaları ülkeyi tüm dünyadan izole ediyor.

Sanki tüm dünya politikacıları sizinle alay ediyor.

Kan ter içinde uyanıyorsunuz! Mercan değilsiniz. Hepsi bir rüyaymış, ya da kâbus diyelim. Kiribati’deki odanızdasınız. Aşırı hava olayları insanlarda iklim değişimine adaptasyon konusunda bilinçlenme yaratıyormuş, bu rüyalar da yan etkisi olmalı. Dünya artık çok daha tehlikeli bir yer. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün raporuna göre fırtınalar, su baskınları ve sıcak hava dalgaları gibi felaketler 1970’li yıllara kıyasla beş kat arttı.

Kan ter içinde uyanıyorsunuz! Kiribati’de falan değilsiniz. Hepsi bir rüyaymış, ya da kâbus diyelim. Türkiyeli bir ekoloji aktivistisiniz. Gece boyunca yüzlerce bilimsel kaynağın içinde dolaşmış, küresel iklim değişimiyle ilgili son altı aydır yaşanan gelişmeleri derlemeye çalışmışsınız. Bilgisayarınız önünüzde açıkken uyuyakalmışsınız. Ekrana bakıyorsunuz. Kâbus değil hiçbiri, rüyanızda ve rüyanızın içindeki rüyanızda gördükleriniz ve düşündüklerinizin hepsi gerçek.

Tüm engellere, tüm olanaksızlıklara rağmen, umuttu yarım milyon insanı Eylül 2014’te Halkların İklim Yürüyüşü’nde bir araya getiren. Derin bir soluk alıyorsunuz ve yazmaya başlıyorsunuz: “Pasifik Okyanusu’nda bir ada ülkesindesiniz, mesela Kiribati’de. …”

Yeşil İklim Fonu: beş kilit gerçek – Suzanne Goldenberg

The Guardian’dan Suzanne Goldenberg Yeşil İklim Fonu’nu sizin için özetliyor.

1. Bu fon da neyin nesi?

Yeşil İklim Fonu, kalkınmakta olan ülkelerin sera gazı emisyonlarını kısabilmeleri veya gelecekteki iklim değişimi için planlama yapabilmeleri için ana finansman kaynağı olarak tasarlandı.

Pratikte bunun karşılığı güneş enerjisi tarlaları yatırımları olabilir, yükselen deniz seviyelerine karşı deniz surları inşa etmek olabilir, veya tarım mahsülleriyle ilgili araştırmalar olabilir.

Bu pratik hususların yanında fonun çok büyük bir sembolik değeri var.

Kalkınmakta olan ülkeler, fonu, iklim değişimine en az sebep olanların en kötü sonuçlara katlanmak zorunda kaldıklarının kabul edilmesi olarak görüyorlar.

Bu kendini fonun yapısında da gösteriyor. Diğer uluslararası finansal kurumların aksine, Yeşil İklim Fonu’nun yönetimi zengin ve fakir ülkeler arasında eşit olarak bölünmüş durumda.

2. Fonda ne kadar para var?

Obama’nın vaadiyle beraber şu anda toplam 6 milyar dolar. Bu, kurucularının hayal ettiği rakamın çok altında: bu ayın (Kasım 2014) sonuna kadar 10-15 milyar dolar düşünülmüştü.

Ancak ABD’nin güçlü taahhüdü – ve ardından Berlin’de yapılacak konferans – ile miktarın artması bekleniyor.

3. Bu 10 milyar dolar yeterli olacak mı?

Yanına bile yaklaşamaz. Bu anca başlangıç sermayesi olabilir. Sanayileşmiş ülkeler iklim finansmanını 2020’ye kadar yıllık 100 milyar dolara çıkaracaklarını vaat ettiler. Bu fonun büyük bir kısmı özel sektörden gelecek, hükümetlerden değil.

4. Sadece zengin ülkeler mi ödeme yapıyor?

Hayır. Birleşmiş Milletler iklim müzakerelerinin diğer boyutlarının aksine, bu fona hem kalkınmakta olan ülkelerin hem de sanayileşmiş ülkelerin para koyması öngörüldü. Güney Kore, Endonezya ve Meksika hali hazırda katkı koydular. Peru ve Kosta Rika’nın da vaatte bulunması bekleniyor.

5. Para nereye gidecek?

Orası henüz belli değil. İlk olarak 2010’da önerilen fon anca geçen ay (Ekim 2014) tam kadro çalışmaya başladı. Projeleri kimin kontrol edeceği ve paranın nasıl harcanacağına fonun mu yoksa ulusal hükümetlerin mi karar vereceğiyle ilgili bayağı kavga gürültü oldu. Ancak, projelerin emisyon azaltımı ve iklim riskini düşürme arasında eşit olarak paylaşılması konusunda genel anlamda bir anlaşmaya varılmış durumda.

*

Not: Bu yazı 15 Kasım 2014’te Guardian’da Green Climate Fund: five key facts başlığıyla yayınlandı.