Bir aşırılık bilançosu: 2013’te iklim değişimi

Not: Bu yazı, Climate and Capitalism sitesinde 24 Mart 2014 tarihinde yayınlanan Climate change drove extreme weather in 2013 başlıklı makalenin çevirisidir.

Dünya Meteoroloji Örgütü onayladı: Küresel ısınma dur durak bilmiyor. Kaydedilen en sıcak 14 yılın 13’ü 21. yüzyılda gerçekleşti ve geçtiğimiz üç on yıllık dönemin her biri bir öncekinden daha sıcaktı.wmo_1130

2013 yılı bir kez daha kuraklık, sıcak hava dalgaları, su baskınları ve tropik kasırgaların gezegenin dört bir yanında hem insanlar hem de eşyalar üzerinde yıkıcı etkiler gösterdi, diyor Dünya Meteoroloji Örgütü’nün yaptığı İklimin Durumu Hakkında Yıllık Açıklama.

Rapor, uzun vadeli küresel ısınma trendini sürdüren 2013’ün kayıt altındaki en sıcak yıllar içinde altıncı sırayı 2007 senesiyle paylaştığını teyit ediyor. Rapor, bölgesel ve ülke bazlı sıcaklıkların ve aşırı hava olaylarının bir dökümünü sunmanın yanı sıra, buz örtüsünün, okyanus ısınmasının, deniz seviyelerindeki artışın ve sera gazı konsantrasyonlarının detaylarını da veriyor – hepsi de değişen iklimimizin birbiriyle bağlantılı ve tutarlı göstergeleri.

Kayıt altındaki on dört en sıcak yılın on üçü 21. yüzyılda gerçekleşti ve geçtiğimiz üç on yıllık dönemin her biri bir öncekinden daha sıcaktı: 2001-2010 dönemi kaydedilen en sıcak on yıllık dönem oldu. 2013 yılında ortalama küresel toprak ve okyanus yüzey sıcaklığı 14.5 °C oldu, yani 1961-1990 ortalamasının 0.50°C üstünde ve 2001-2010 dönemi ortalamasının da 0.03 °C üstünde.

Güney Yarımküre’nin birçok bölgesi özellikle sıcaktı: Avustralya tarihinin en sıcak yılını yaşarken Arjantin en sıcak ikinci yılını geçirdi.

Dünya Meteoroloji Örgütü Genel Sekreteri Michal Jarraud şunları söyledi:

“Volkanik patlamalar veya El Niño ve La Niña gibi doğal olarak gerçekleşen olaylar daima iklimimize katkıda bulunmuş, sıcaklıkları etkilemiş, kuraklık ve su baskını gibi afetlere yol açmıştır. Ancak 2013 yılındaki aşırı hava olaylarının birçoğu, insan kaynaklı iklim değişiminin sonucunda bekleyeceklerimizle tutarlıdır. Daha çok yağış gördük, daha yoğun sıcaklar gördük ve deniz seviyesi artışına bağlı olarak, fırtınaların ve kıyı bölgelerdeki sellerin verdiği zararlarda ciddi artış gördük – Filipinler’deki Haiyan tayfununun trajik biçimde gösterdiği gibi.

“Küresel ısınma dur durak bilmiyor. Okyanuslarımızın ısınması hızını arttırdı ve daha derinlere ulaştı. Sera gazlarının tuttuğu enerji fazlasının yüzde 90’dan fazlası okyanuslarda hapsediliyor. Bu sera gazları rekor seviyelere ulaştı. Yani, atmosferimiz ve okyanuslarımız asırlar boyunca ısınmaya devam edecek. Fizik kanunları pazarlık kabul etmiyor.

“Hava tahminleri (fırtınalar ve başka tehlikeler de dâhil) son yıllarda çok daha hünerli hale geldi. Ekim ayında, modern kayıtlar tutulduğundan beri Hindistan’ı vuran en büyük ikinci kasırga olan Phailin kasırgasında görüldüğü üzere, daha iyi tahminler ulusal direnç inşa etmek ve barınak sağlamak üzere hükümetin etkin çalışmasıyla birleştiğinde ölümleri büyük ölçüde azaltıyor. Hazırlıklarımızı ve erken uyarı sistemlerimizi güçlendirmeye ve afet riski azaltımında çoklu-tehlike yaklaşımını benimsemeye devam etmeliyiz.”

İklimin Durumu Raporu ayrıca Avustralya’da 2013 yılındaki rekor sıcaklıklarla ilgili bir vaka analizi de içeriyor. Melbourne Üniversitesi’ndeki ARC Centre of Excellence for Climate System Science’tan [Avustralya Araştırma Konseyi, İklim Sistemi Biliminde Uzmanlık Merkezi] bilim insanlarının çalışması, en gelişkin dokuz küresel iklim modeli kullandı ve Avustralya’da yazın gerçekleşen aşırı sıcaklıkların olasılığındaki değişimin insan etkilerine bağlı olup olmadığını inceledi. Araştırma şu sonuca vardı:

spm3b
Birleşmiş Milletler IPCC AR5 raporundan.

“İnsan faktörünü içeren ve içermeyen iklim modellerini kıyasladığımızda görüyoruz ki Avustralya’da 2012/13 yazında gerçekleşen rekor sıcaklıkların gerçekleşme ihtimali, iklime insan kaynaklı etkiler hesaba katıldığında beş katına çıkıyor ve ısı hapseden gazlara insan katkısı olmasa 2013 yılında sıcaklık rekorunun kırılması neredeyse imkansızdı. Bunlar, kimi aşırı hava olaylarının iklim değişimi sebebiyle daha muhtemel hale geldiğini gösteriyor.”

WMO’nun açıklaması uluslararası ölçüde güvenilir bilgi kaynağı olarak kabul ediliyor. Açıklama, 2013’ün önemli iklim olaylarının altını çiziyor:

  • Toprak kaymasına sebep olan, tarihteki en güçlü fırtınalardan Haiyan (Yolanda) Tayfunu Filipinler’in merkezi bölgelerini harap etti.
  • Güney Yarımküre’de karanın üstündeki yüzey hava sıcaklıklar çok yüksekti ve sıcak hava dalgaları yaşandı; Avustralya yıllık rekor sıcaklık yaşadı, Arjantin en sıcak ikinci yılını yaşadı, Yeni Zelanda ise en sıcak üçüncü yılını geçirdi.
  • Soğuk kutup havası Avrupa’nın bir kısmına ve ABD’nin güneydoğusuna aniden düştü.
  • Angola, Botswana ve Namibya aşırı kuraklıklar yaşadı.
  • Şiddetli Muson yağmurları Hindistan-Nepal sınırında şiddetli su baskınlarına yol açtı.
  • Şiddetli yağmurlar Çin’in kuzeydoğusunu ve Rusya Federasyonu’nun doğusunu etkiledi.
  • Şiddetli yağmurlar ve sel baskınları Sudan ve Somali’yi etkiledi.
  • Büyük bir kuraklık Çin’in güneyini etkiledi.
  • Brezilya’nın kuzeydoğusu, son 50 yılın en kötü kuraklığını yaşadı.
  • Gelmiş geçmiş en geniş tornado, ABD’nin Oklahoma eyaletinde El Reno’yu vurdu.
  • Aşırı yağışlar Avrupa’nın Alpler bölgesinde, Avusturya’da, Çek Cumhuriyeti’nde, Almanya’da, Polonya’da ve İsviçre’de şiddetli su baskınlarına yol açtı.
  • İsrail, Ürdün ve Suriye, eşi benzeri görülmemiş kar yağışlarıyla karşılaştı.
  • Atmosferdeki sera gazı konsantrasyonları rekor seviyelere ulaştı.
  • Küresel okyanuslar yeni rekor seviyelere yükseldi.
  • Antarktika deniz buzu miktarı günlük maksimum rekoruna ulaştı.

Açıklama bölgesel trendlerle ilgili derinlikli analizler sunuyor. WMO böylece bölgesel ve ulusal düzeyde iklim değişkenliği ve değişimine uyum sağlanması için daha çok veri sağlamayı amaçlıyor. Açıklama, 23 Mart Dünya Meteoroloji Günü sebebiyle yapılan etkinlikler dahilinde yayınlandı.

Denizler Yükselirken İklim Siyaseti Batıyor: Gerçekçi Çözümler ve IPCC Raporu

IPCC, yani Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli, Eylül 2013’te 5. Değerlendirme Raporu’nu (AR5) yayınlamaya başladı. Küresel iklim değişimi konusunda günümüz şartlarında mümkün olan en kapsamlı araştırma olan bu rapor, binlerce bilim insanının altı yıllık emeğiyle hazırlanıyor. Hem içerdiği emeğin niteliği açısından, hem de raporun da dediği gibi “eşi benzeri görülmemiş” bir iklim kriziyle karşı karşıya olduğumuz için bu raporun gündemimizde sadece birkaç gün değil aylarca kalması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu yüzden, Ekim 2013’te IPCC’nin ne olduğunu anlattığımız ve AR5’te atmosferle ilgili sunulan bilgileri içeren  “Küresel İklim Değişimi ve IPCC Raporu: “Eşi Benzeri Görülmemiş” bir sorun” başlıklı bir yazı hazırladık. Ardından, geçtiğimiz Şubat ayında iklim modellerinin nasıl çalıştığını açıklayan, AR5’in okyanuslar ve karbon döngüsü hakkındaki bölümlerini özetleyen ve uluslararası iklim siyasetinde son durumu değerlendiren “İklim Modelleri, IPCC Raporu ve Aymazlar” yazısını yayınladık. Bu son yazıda AR5’ten buzullar ve deniz seviyeleri ile ilgili bölümleri inceleyecek, ardından uzun vadede (bu yüzyılın sonunda) iklimin nasıl görüneceğini açıklayacağız. Böylece AR5 özetimiz tamamlanacak. Son olarak, gerçekçi ve hakiki çözümlere değineceğiz.

Okuyucularımızın dikkatini çekmek istediğimiz bir nokta var: Bu üç yazımızın bilimsel ömrü en az altı yıldır. Yani bugünden yarına unutulacak metinler değil, yeni bir IPCC raporu hazırlanana kadar eldeki en kapsamlı bilgilerin özetini okuduğunuzu hatırlatmak isteriz.

Buzullar

Grönland ve Antarktika’da bulunan buz tabakası her geçen gün azalıyor ve dünya çapında buzullar küçülmeye devam ediyor. Kuzey Kutbu deniz buzulları ve kuzey yarım küre bahar kar örtüsü büyük orada düşüş gösteriyor ve IPCC raporu bunun için yüksek güvenilirlikli bilgi sınıflandırması yapıyor. Aşağıda gördüğünüz grafik de görsel olarak da düşüşün ne kadar hızlı ve ciddi oranlara ulaştığını bize bir kere daha göstermiş oluyor.

spm3b
Kuzey Kutbu’ndaki Temmuz-Ağustos-Eylül (yaz) ortalama deniz buz kütlesi. Renkli gölgelendirme, hata aralığını göstermektedir.

  • Dünyanın bütün buzullarında gerçekleşen kayıp muhtemelen 1971-2009 yılları arasında 226 Gt/yıl iken, 1993-2009 yılları arasında büyük ihtimalle 275 Gt/yıl olarak hesaplandı.
  • Grönland buz tabakası ortalama kaybı 1992-2001 yılları arasında 34 Gt/yıl iken 2002-2011 yılları arasında 215 Gt/yıl’a yükseldi. Yine aynı tarih aralıkları için Antarktika’da bu rakamlar 30 Gt/yıl ve 147 Gt/yıl oldu.
  • Kuzey Kutbu deniz buzulları yıllık ortalaması 1979-2012 arasındaki on yıllık süreler için çok büyük ihtimalle %3,5-4,1 oranında bir düşüş gösterdi.
  • Kalıcı buzulların (permafrost) sıcaklıkları da çoğu bölgede arttı. Kuzey Alaska ısınma 3°C’yi bulurken (1980’lerden 2000’lerin ortalarına kadar) Rusya ve Avrupa’nın kuzeyinde 2°C artış gerçekleşti. (1971-2000)

Böyle giderse Kuzey Kutbu deniz buzulları daralmaya ve incelmeye devam edecek; iklim modelleri 21. yüzyılın sonunda Kuzey Kutbu deniz buzullarının Eylül ayı için yüzde 43 – 94, Şubat ayı içinse yüzde 8 – 34 azalacağını gösteriyor.

Ayrıca Kuzey Yarımküre bahar kar örtüsünün yüzde 7 – 25 oranında azalması bekleniyor. Yüzeye yakın permafrostların ise yüzde 37 – 81 oranında azalacağı tahmin ediliyor.

Deniz Seviyesi

Sıcaklıklar arttıkça buzullar eriyor, eriyen buzullar da deniz seviyelerinin artışına etki ediyor. 19. yüzyıl ortasından bu yana deniz seviyesi yükselme oranı geçtiğimiz iki bin yıldan çok daha büyük oldu. 1901-2010 yılları arasında küresel ortalama deniz seviyesi artışı 19 cm [17-21 cm] kadar yükselmiştir.

spm9
21.yüzyılda, 1986-2005 aralığına kıyasla küresel ortalama deniz seviyesi artışı öngörüleri. “Muhtemel” aralığı gölgelendirilmiş şeritle gösterilmiştir ve iklim modellerinin her biri belirtilen renkle çizilmiştir.

Küresel ortalama deniz seviyesi artışı 1901-2010 yılları arasında 1.7 mm/yıl iken, 1971-2010 arasında 2.0 mm/yıl, 1993-2010 yılları arasında ise 3.2 mm/yıl olarak gerçekleşti. Bu verilerin doğruluk oranı IPCC tarafından “kuvvetle muhtemel” olarak belirtiliyor.

Ayrıca projeksiyonlardaki güvenilirliğin deniz seviyesi bileşenleri konusunda gelişmiş fiziksel kavrayış, süreç temelli modeller ve gözlemlerin uyuşmasındaki gelişmeler ve buz tabakasındaki dinamik değişikliklerin de hesaba katılması nedeniyle son rapordan bu yana yükseldiğini söylemekte de fayda var.

İklim modelleri de genel olarak 21. yüzyılda küresel ortalama deniz seviyesinin yükselmeye devam edeceğini söylüyor. Deniz seviyesi yükselme oranı, artan okyanus sıcaklığı ile buz tabakaları ve buzul kaybına bağlı olarak, 1971-2010 gözlemlerini kuvvetli olasılıkla aşacak.

Gelecek

Gelecek konusunda yazdığımız eski iklim yazılarına da referansla söylenebilecek ilk şey sera gazı salmaya devam ettikçe ısınmanın ve iklim sistemindeki bütün bileşenlerinde değişimin de devam edeceği olacak. İklim değişimi sınırlamak ise somut ve devamlı azaltımlar ile mümkün olacaktır. AR5’in verileriyle konuşacak olursak da rapor şöyle diyor:

  • Kümülatif toplam karbondioksit salımları ve küresel ortalama yüzey sıcaklığının cevabı yaklaşık olarak doğrusal ilişkili.

spm10

  • İklim değişiminin büyük bir bölümü, uzun süreli olarak büyük miktarda karbondioksit atmosferden temizlenmedikçe birkaç yüzyıldan bin yıla kadar bir sürede geri döndürülemez bir etkiye sahip. Net insan kaynaklı karbondioksit emisyonlarının tamamen durdurulmasından yüzyıllar sonra bile yüzey sıcaklıkları yüksek seviyelerde olacak. Okyanus yüzeyinden derinlerine ısı transferinin uzun sürmesi nedeniyle okyanuslar yüzyıllar boyunca ısınmaya devam edecek. Salınmış olan karbondioksitin yüzde 15-40’ı 1000 yıldan daha uzun bir süre atmosferde kalacak. Küresel deniz seviyesi 2100 sonrasında da yükselmeye devam edecek. Devamlı buz tabakalarını kaybediyor olmamız da deniz seviyelerinin yükselmesine katkı sağlayacak ve bu kaybın bir kısmı geri döndürülemez olacak.

Peki Çözüm?

Açıkçası ortalık “çözüm”den geçilmiyor. “Kendi haline bırakalım, piyasalar zaten çözer.” gibi fantastik önerilerden “Hepimiz evimizdeki ampülleri değiştirsek..” gibi çocukça önerilere, uluslararası iklim diplomasisi isimli tiyatro oyununa bel bağlayan önerilerden Türkiye’nin yaptığı gibi “Yokmuş gibi davranırsak belki kendiliğinden gider.” tutumuna kadar, birçok “çözüm” var.

Tabii bir de anti-kapitalist çözümler var.

Bu çözümler sıklıkla “gerçekçi” olmamakla itham ediliyorlar. Oysa “gerçek” sözcüğünün her iki anlamıyla da, gerçekçi çözümler anti-kapitalist olmak zorunda.

Birincisi, “gerçekten” iklim krizini çözmek istiyorsak, piyasanın, ekonomik parametrelerin dışında bir etikle hareket etmek zorundayız: Ekonomik olarak, Hindistan’daki yüzlerce insan (tüketici olarak okuyun), Amerikalı bir insan etmiyor. Dolayısıyla, ekonomik olarak, ABD’de bir insanın yaşam tarzını korumak, yüzlerce Hint’i hayatta tutmaktan daha mantıklı. Şimdi ülkeleri değil, sınıfları düşünün. Alım gücü bir burjuvanın binde biri dahi olamayan bir işçi, dünyanın neresinde olursa olsun, ekonomik olarak burjuvanin binde biri değerindedir. Bu insanlar eskiden açlıktan ya da soğuktan ölüyorlardı. Şimdi fırtınalar ve kuraklık yüzünden evlerinde olmaları çok az şey ifade ediyor. Hiçbir ekonomik değeri olmayan “börtü böcek” ya da “boşa akan dereler” konusuna girmiyoruz bile. Gerçekten iklim krizini çözmek istiyorsak, kapitalizmin kar mantığını reddetmek zorundayız – gerçekten.

İkincisi, yenilenebilir enerjilere veya enerji verimliliğine odaklanan, giderek nükleer enerjiye göz kırpan “Siz hangi dünyada yaşıyorsunuz? Bu dediklerinizi yapabileceğinizi mi sanıyorsunuz?” diyen “gerçekçiler” var. Tuhaf ama görünen o ki bu “gerçekçi”ler fizik kanunlarıyla pazarlık edecek kadar gerçeklerden kopmuş durumdalar. Atmosferdeki karbondioksit miktarını “biraz azaltmak” istemiyoruz, şu anda 400 ppm (milyonda parçacık) seviyesine ulaşmış olan karbondioksit miktarını 350 ppm’e indirmek istiyoruz. Gerçekçi çözüm budur. Evet, bu çözümün kapitalizmin doğasıyla pek de uyumlu olmadığının farkındayız.

Oysa, uygulamak için dünya sosyalist devriminin tamamlanmasını beklememize gerek olmayan, yeterli politik irade ile hemen yarın uygulanabilecek gerçekçi bir çözüm stratejisi var: Dünya kamuoyunun ilgisini küresel iklim değişimine çekmekte tarihi bir rol oynamış olan iklim bilimci Prof. James Hansen’in önerdiği “harç ve temettü” (fee and dividend) sistemi.

Bu sistemde, fosil yakıtı şirketlerinden açtıkları petrol, maden kuyusu ya da giriş noktası başına karbon harcı alınıyor, toplanan harç ücretlerinin yüzde 100’ü aylık olarak (her aileye çocuk başına iki hisse olmak üzere) kişi başına temettü olarak dağıtılıyor.

Temettüler doğrudan banka hesaplarına gönderilecek. Karbon ücreti kademeli olarak arttırılacak. Tüm bunlara ek olarak, karbon yakıtı sanayine verilen sübvansiyonlar kaldırılacak.

John Bellamy Foster’ın Monthly Review’ın 33. sayısında yayınlanan makalesinden alıntılıyoruz:

“[Hansen,] 2009 yılında Kongre’ye verdiği, 2007 verilerine dayanan bilgilerde, ABD’nin fosil yakıtlardan çıkan her bir ton karbondioksit için 175 dolarlık bir harç alması durumunda (bir galon benzinin fiyatında 1 dolarlık, elektriğin kilovat saatinde 8 sentlik bir artışa denk düşüyor) temettü olarak 670 milyar dolarlık bir gelir elde edilebileceğini söylüyordu. Her yetişkin vatandaş yılda 3.000 dolar değerinde bir hisse alacaktır. İki çocuklu bir aile ise yılda 9.000 dolar alacak, banka hesaplarına ayda 750 dolar yatırılacaktır. Bu durumda, enerji şirketlerinin son kullanıcılar için fosil yakıtı fiyatlarını arttırmaya çalışması halinde ise fosil yakıtlarına talep düşerken, alternatif enerjide yenilikler teşvik edilecektir. Nüfusun yaklaşık yüzde 60’ı bundan net bir iktisadi kazanç elde edecektir; yani temettü olarak geri aldıkları, artan fiyatlarla ödediklerini aşacaktır.” (s.71)

James Hansen bu öneriyi geçtiğimiz yıllarda yayınladığı bir seri makalede detaylandırdı.

Önerinin belki de en önemli boyutu, bu harçların fiyatlara yansımasının etkilerinde görülüyor: Düşük gelirli insanların emisyonlarını azaltarak ciddi kazanımlar elde etmesi mümkünken, “birden çok evi olan ya da sıklıkla uçak seyahati yapanlar temettü ile elde ettiklerinden daha fazlasını artan fiyatlar için ödeyecekler.” (s.72) Yani harç ve temettü sistemi, gerçekten de asıl sorumluların bedel ödediği ve sera gazı emisyonlarının gerçekten nitelikli ölçüde azaltılması anlamına gelecek bir çözüm öneriyor.

Görünen o ki, bugünden yarına uygulanabilecek öneriler içinde “harç ve temettü sistemi” açık arayla öne çıkıyor. (Daha doğrusu, savaşları durdurmak ya da reklamcılık ve bankacılık sektöründeki anlamsız tüketimi ortadan kaldırmak vb. önerilerle birinciliği paylaşıyor diyelim.)

İklim krizi hakkında kafa yoran herkesi bu öneri üzerine düşünmeye, iklim krizi hakkında henüz kafa yormayan herkesi de durumun ciddiyetini fark etmek için iklime ilgili güncel gelişmeleri derlediğimiz yazıları okumaya ve ardından Hansen’ın önerisi üzerine düşünmeye davet ediyoruz.

Son durak. İnerken basamağa dikkat. – Rachel Smolker

Not: Rachel Smolker’in “We have arrived – Please mind the gap as you step off” başlıklı şiiri, Climate Connections’ta 7 Mart 2014 tarihinde yayınlanmıştır.

 

mind the gap
Evet, gezegen yok oldu, ama yine de, tarihin kısa bir bölümünde hissedarlar için bol miktarda değer ürettik.

Onlarca yıl uyarıldık,
Gezegen ısınıyor
Okyanus ekşiyor
Ormanlar soluyor

Suçlu kim, kimin hatası?
Tartıştık da tartıştık
Kim ödesin? Kim ölsün?
Etki nasıl azaltılsın?

PPM, CDM, IPCC ve REDD?
350, 450, metan ve karbon
Başımı ağrıtıyor
Onca manasız jargon

Devrilme noktasına yaklaşırken
Yanıt lazım acilen
Felaket eli kulağında
Her şey kaybedilmeden

Uyarıldık ama dinlemedik
İşte vardık, burası son durak
Kuraklıklar, yangınlar ve su baskınları
Çocuklarımdan kaçı hayatta kalacak?

İşte buradayız. Son durağa vardık.
Haklıymışlar, işte şimdi her şey açıkwatch your step

Eşyalarınızı toplayın
Koltuğunuzdan kalkın
Basamağa dikkat edin
Isınmaya başlayın.

İklim siyaseti en az iklim krizi kadar radikal olmalı – Simon Butler

Eğer iklim eylem hareketi, hedeflerinin kapitalist bir ekonomi içinde izin verilenler tarafından şekillendirilmesine göz yumarsa zaten çoktan kaybetmiş demektir.

Simon Butler Avustralya’nın Sydney kentinde Socialist Alliance üyesidir. Ian Angus’la beraber Too Many People: Population, Immigration, and the Environmental Crisis kitabını yazmıştır.

Not: Bu yazı 8 Aralık 2013’te Climate & Capitalism‘de Simon Butler imzasıyla yayınlanan Climate politics must be as radical as the climate crisis başlıklı makalenin çevirisidir.

İklimi değil, sistemi değiştir.
İklimi değil, sistemi değiştir.

İklim değişimini durdurmak için yürüteceğimiz bir kampanyayı savaş karşıtı bir kampanyayla aynı şekilde yürütebileceğimizi düşünmek yanlış. Bütün kanıtlar o aşamayı çoktan geçtiğimizi gösteriyor. Yani, mucizevi bir şekilde yarın Dünya üzerindeki tüm karbon kirlenmesi pat diye duruverseydi de, başımız hala belada olurdu.

O kadar çok seragazı Dünya atmosferine pompalandı ki, güvenli üst sınırın – yani 350.org iklim aktivizmi grubuna da ismini veren, milyon parçacıkta 350 adet CO2 sınırının – çok ötesine çıktık.

Bugünün 400 ppm’lik seviyesi, Kuzey Kutbu’ndaki deniz buzunda bir “ölüm sarmalı” tetiklemeye yeterli oldu. Buz tabakasının dörtte üçünden fazlası son 30 yılda eridi gitti.

Bilim insanları, bu buz tabakası kaybının (Kuzey Kutbu bölgesinin narin ekosistemini mahvetmenin yanı sıra) küresel ısınmaya vites atlatacak başka olayları tetikleyeceğini öngörüyorlar. Bunlardan en büyük ikisi, devasa Grönland buz katmanının erimesi ve deniz tabanında buz benzeri kristaller içinde donmuş olarak bulunan muazzam metan gazı deposunun serbest kalması.

Bu iki olayın da çoktan yolda olduğunu gösteren endişe verici kanıtlar var.

Tehlikeli ısınma çoktan burada

Geçtiğimiz sene Grönland buz tabakasının geçmiş rekorları alt üst edecek bir oranda eridiği görüldü. Birleşmiş Milletler’in iklim bilimiyle ilgili IPCC (Hükümetler Arası İklim Değişimi Paneli) raporunda 2011’e kadarki on yıl boyunca Grönland’daki buz erimesinin bir önceki on yıla kıyasla altı kat daha fazla olduğu söylendi.

Bilim insanlarınca yayınlanan Arctic News blogu, Kuzey Kutbu’ndaki metan emisyonlarının “tavan yaptığı”nı belirtti. İki hafta önce, araştırmacılar, her yıl Doğu Siberya kıyısındaki okyanus tabanından atmosfere 17 milyon ton metan yayıldığını duyurdular; bu, önceden tahmin edilenin iki katı. Metan gazı 20 yıllık bir süre içerisinde karbondioksitten 100 kat daha fazla ısınmaya sebep oluyor.

Bu metan darbesi olmasa da Dünya ısınmaya devam edecek. Princeton Üniversitesi’nden araştırmacılar 24 Kasım’da yayınladıkları bir çalışmada emisyonlar aniden dursa bile “Dünya atmosferinde hali hazırda bulunan karbondioksit gezegenimizi yüzlerce yıl ısıtmaya devam edecektir” dediler.

Tüm bunların üstüne deniz bilimciler, Ekim ayında, okyanuslarda iklim değişimi kaynaklı bir kitlesel yokoluş olayının yolda olabileceği uyarısında bulundular. Bu, büyük ölçüde, okyanusların ısınması ile suda çözünen karbondioksitin yol açtığı asitleşmenin birleşik etkisinden kaynaklanıyor. Okyanus son 300 milyon yıldır hiç şimdiki kadar asidik olmamıştı.

Dünya’nın sanayileşmeden beri sadece 0.8°C ısınmasıyla tüm bu etkiler yolda. Emisyonlar hızla düşmediği takdirde ısınma 4°C’ye ulaşacak – belki 2060 gibi yakın bir tarihte hem de. Yani, böyle-gelmiş-böyle-gider bir mantık bizi şimdikinden beş kat daha kötü bir küresel ısınma rotasına sokuyor.

İklim beklemez.
İklim beklemez.

Fosil yakıtlarla felekten bir gece

Tüm bu bulgulara rağmen dünyanın büyük kirletici şirketleri (ve onları finanse eden bankalar) fosil yakıtlarla felekten geceler çalmaya devam ediyorlar. Sırf geçen yıl şirketler yeni petrol, gaz ve kömür yatakları bulmak ve geliştirmek için 674 milyar dolar harcadılar.

Uluslararası Enerji Ajansı yeni fosil yakıt rezervleri çıkarmaya ve işlemeye ayrılacak küresel yatırımların 2012-2035 yılları arasında 22,87 trilyon dolar gibi sersemletici bir miktara ulaşacağını öngörüyor. Ve konvansiyonel fosil yakıt kaynakları azaldığı için, bu yatırımların artan miktarda bir kısmı daha da fazla kirleten ama konvansiyonel-olmayan kaynaklara aktarılacak: hidrolik kırılmayla (fracking) elde edilen gaz ve petrol, zift (tar sands) petrolü, kaya (shale) petrolü, ekstra ağır ham petrol, derin deniz sondajı ve yeni erişilebilir hale gelen Kuzey Kutbu deniz tabanı.

ABD’li enerji analisti Michael Klare Tomdispatch.com’da yakın zamanda yayınlanan bir makalesinde meseleyi dobra dobra ifade etti:

“Birçoğumuz ikinci karbon çağının, yani Petrol Çağı’nın, yakında Yenilenebilirler Çağı ile sonlanacağına inanıyoruz (ya da inanmak istiyoruz). … Tek bir karın ağrısı var yalnız: şu anda baş aşağı gittiğimiz yol hiç de böyle değil.

“Enerji endüstrisi yenilenebilir enerjiye hiçbir kayda değer yatırım yapmıyor. Bunun yerine, tarihsel karlarını yeni fosil yakıt projelerine yığıyor. … Sonuç tartışma götürmez: insanlığın yenilenebilir enerji kaynaklarının ağır basacağı bir döneme girdiği falan yok. Aksine, üçüncü bir karbon çağına öncülük ediyor, Konvansiyonel-olmayan Petrol ve Gaz Çağı’na.”

Yakın zamandaki bir makalesinde Amerikalı iklim bilimci James Hansen, büyük kirletici şirketler işlerine geleni yaptıklarında varacağımız korkutucu noktayı şöyle özetledi: “Eldeki en iyi bilimsel kanıtlara dayanarak, tüm fosil yakıtları yakmanın sadece buzsuz değil ayrıca insansız bir gezegene yol açacağını söylemek hiç de abartı olmaz.”

Dünya Halkları İklim Değişimi Konferansı, Bolivya.
Dünya Halkları İklim Değişimi Konferansı, Bolivya.

Üç çeşit inkar

Hali hazırda tehlikeli ve geri döndürülemez bir iklim değişiminin dünyasında yaşıyoruz. Emisyonları keskin bir biçimde kesip işlerin daha da kötüye gitmesini önlemeliyiz, ama aynı zamanda yoldaki değişimlere de uyum sağlamak üzere hazırlık yapmalıyız. Radikal toplumsal değişimler – eşit erişime, insani dayanışmaya ve sürdürülebilir üretime dayanan ekonomik ve siyasi sistemler – en önemli uyum tedbiri olacak.

Eğer daha sıcak bir dünyada hayatta kalmak istiyorsak, bunu ilüzyonlardan kurtularak yapmak zorundayız. Eğer ana akım söylemler bu kadar umarsız inkar, arsız bahaneler ve sinsi sessizliklerle dolu olmasa, iklim değişimi tehdidi çok daha az iç karartıcı olurdu.

İnsanlığın bu gezegende güvenli bir geleceğe sahip olması açısından, kar uğruna Dünya’nın canına okunma yarışı delilikten başka bir şey değil. Yine de bu durum, karlarına sımsıkı sarılan güçlü şirketler için ve bir bütün olarak kapitalist sistem açısından, gayet öngörülebilir bir şey. Gezegenimizin yaşam veren özelliklerinin düzenli yıkımı “görünmez el”in görülür sonucu.

Bolivya’da 2010 yılında düzenlenen Dünya Halkları İklim Değişimi Konferansı çoğu küresel güneyden gelen 20 binden fazla iklim kampanyacısını bir araya getirdi. Konferans “Halkların Sözleşmesi” bildirisiyle kapitalizmin “sınırsız ve yıkıcı kalkınma modeli”nin ve onun “sınırsızca kar arayışına dayanan üretim ve tüketim sistemi”nin iklim krizinin nihai suçlusu olduğu sonucuna vardı.

Halkların Sözleşmesi’nde ayrıca “kalkınmış denen ülkelerin şirketleri ve hükümetleri, bilim camiasının bir kesiminin yardakçılığıyla, bizleri iklim değişimini sadece sıcaklık artışıyla ilgili bir sorun olarak tartışmaya ve asıl sebebini, yani kapitalist sistemi sorgulamamaya yöneltti” deniyor.

İklim aciliyetine yanıt vermek üzere kitle hareketleri inşa ettikçe, bir yandan kirletici şirketlerce arka çıkılan iklim bilimi inkarcılığıyla karşı karşıya gelmemiz gerekecek. Bunun yanı sıra bilimi kabul eden ama krizin ekonomik ve toplumsal kökenlerini inkar edenlerle de karşı karşıya gelmemiz gerekecek.

ABD’li Marksist John Bellamy Foster ekolojik inkarın en az üç çeşidi olduğunu söylüyor. İlki, herhangi bir sorun olduğunu topyekün ve mutlak olarak inkar; karları tehdit altında olan “şirketlerin genel otomatik tepkisi”. Tütün şirketleri yüzünden iyice itibarsız kalmış bir inkar çeşidi bu. Bu inkarcılar, gözlerini tamamen kapatıp, iklim değişiminin gerçekleşmediğinde veya insanların bunda bir rolü olmadığında ısrar ederler.

İkincisi, “ilk çeşitten bir geri çekilme” türü. Sorunu tanır ama mevcut toplumsal sistemin asli bir mesele olduğunu kabul etmeye yanaşmaz. Bu tür inkar, semptomlarla sebepleri birbirine karıştıran çevreci çözümlere yol açar. Tipik olarak, nüfus miktarını, tüketim alışkanlıklarını veya teknolojik değişiklikleri yalıtarak en önemli iklim meselesi haline getirenler bu ikinci seviye ekolojik inkarda takılıp kalmışlardır.

Foster, üçüncü tür inkarın bir “hendek savunması” olduğunu ve “inkarlar içinde en tehlikelisi” olduğunu söylüyor. Bu inkar çevresel sorunlarımızın mevcut haliyle kapitalizmin başarısızlığı olduğunu teslim eder ama kapitalizmi yeşil ve sürdürülebilir kılmaya uğraşmamız gerektiğinde ısrar eder.

“Argüman farklı şekiller alabilir” diyor Foster, “ama genellikle kapitalizmin mümkün olan en verimli ekonomik sistem olduğu minvalinde bir imayla başlar … ve ekolojik sorunların yanıtının daha önce sistem tarafından dışsallaştırılan çevresel masraflarının içselleştirilmesi yoluyla daha da verimli hale getirilmesi olduğunu söyler.”

Bu inkar biçimi, iklim değişimiyle her tür baskı, eşitsizlik ve sömürü ilişkisini koruyarak mücadele edebileceğimizi söyler. Doğayı korumanın en iyi yolunun onun pazarlanabilir bir metaya dönüştürülmesi olduğunu söyleyen inkar çeşididir. Bu inkar çeşidine göre kapitalizm potansiyel kurtarıcıdır, her ne kadar şu anki yok edici olsa da.

İklim adaleti
İklim adaleti

Ekolojik devrim

Bu üç çeşit inkarı reddetmek, geniş kapsamlı bir ekolojik devrim stratejisini sahiplenmek demektir. Halkların Sözleşmesi’nde söylendiği şekliyle:

“Hem doğayla hem de insanlar arasında uyumu yeniden inşa eden yeni bir sistem kurmak zorunluluktur. Ve doğayla aramızda bir denge olabilmesi için, öncelikle insanlar arasında eşitlik olması gerekir.”

Bu bir devrim gelsin diye beklemekle aynı şey değil. Fosil yakıtları yer altında bırakmak için ve yeni, sürdürülebilir bir altyapının kurulması için kampanyalar yürütmek çok önemli. Mesele şu ki, eğer iklim eylem hareketi hedeflerinin kapitalist bir ekonomi içinde izin verilenler tarafından şekillendirilmesine göz yumarsa, zaten çoktan kaybetmiş demektir.

Eğer yapılması gerekenler konusunda taviz vermeyi reddederse, o zaman nihayetinde bütün sistemle karşı karşıya gelmek ve onu baştan kurmak durumunda kalacaktır.

Bu son derece zor ve meşakkatli bir yol. Yüz yüze geldiğimiz tehlikeyi inkar edemeyiz. Ama bunun yanında insanlığın hayatta kalması ve gelecekte serpilmesi için gereken devrimci değişimleri de inkar etmemeliyiz. İklim aciliyetine yanıt verirken, politikamızın da en az gerçekliğimiz kadar radikal olması gerek.

planetBEge M. Diren

 

Isınıyoruz, Fark Ettiniz mi?

(Küresel iklim krizi – güncel gelişmeler 9)

Fark ettiniz mi acaba, geçtiğimiz Kasım ayında Birleşmiş Milletler’in 19. İklim Zirvesi gerçekleşti Varşova’da. Hani, tarihteki en kuvvetli tayfunlardan birinin, Haiyan tayfununun saatte 320 km şiddetle Filipinler’i vurduğu, binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan, 12 milyon kişinin etkilendiği, haftalarca süren felaketin hemen ardından. Üstelik zirve sürerken, Akdeniz’in ortasında, Sardinya adasında çıkan bir fırtınada 16 kişi yaşamını yitirdi. Peki ama, biz neden bu Varşova zirvesi hakkında pek bir şey duymadık?

Filipinler
Filipinler

Bunun iki sebebi var. Birincisi, artık alıştığımız üzere, Türkiye medyası konuyla zerre kadar ilgilenmedi. Yeşil Gazete’den Ümit Şahin’in günbegün izlenimlerini aktardığı yazı dizisi dışında, zirveyle ilgili nitelikli habercilik yapılmadı. İkincisi ise, zirvede gerçekten de duyulacak pek bir şey olmadı. Ada devletlerinin çabaları, Filipinler temsilcisinin açlık grevi ve Varşova’da gerçekleştirilen eylemler dışında, sonuç sayılabilecek hiçbir yere varılamadı. Gelişmiş ülkeler iklim taahhütlerini düşürdüler. Nihayetinde, hiçbir somut sonuç alınmadı ve (Semra Cerit Mazlum’un da ifade ettiği gibi) bundan önceki Doha zirvesinde hortlatılan diplomasiden umutlanma atmosferi de yok edildi.

Bizse bu yazıda başka şeylerden bahsetmek istiyoruz. Sadece geçen üç ay içerisinde, yani 2013’ün Ekim, Kasım ve Aralık aylarında küresel iklim krizinin gündeminde neler yaşandığını anlatmak istiyoruz. Bir yandan Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporu alarm veriyor, bir yandan işimiz gücümüz yokmuş gibi inkarcılarla uğraşıyoruz. Bir de, Türkiye medyası gibi, konuyu hiç umursamayarak çözenler var. Oysa durum sandığınızdan ve sanabileceğinizden daha ciddi.

ISINIYORUZ VE BATIYORUZ

Kuzey Kutbu yaz sıcaklıkları geçen yüzyılda, son 124 bin yıldaki en sıcak yüz yılı geçirdi ve kutuplarda buz kayıpları hızla devam ediyor.

kuzey kutbunun hali
Kuzey Kutbu’nda 2013 minimum değerleri (beyaz) ile geçmişteki buzul sınırları (turuncu çizgiler)

Isınmanın sonucunda kara ekosistemlerinin yüzde 80’inin, bu yüzyıl içerisinde ciddi bir dönüşüm geçirmesi bekleniyor.[1] Dünyanın her yerinde, kurak alanların daha da kuraklaşacağı ve verimsizleşeceği öngörülüyor. Isınma, doğrudan etkilerinin yanında, ısınmayı arttırıcı bir etkide de bulunuyor; çünkü örneğin sıcaklıkların 4°C artması halinde bitkilerin karbon yutma kapasitelerinin ciddi oranda düşmesi söz konusu olabilir. Ayrıca Doğu Sibirya’daki donmuş toprak (permafrost) erozyonunun son kırk yılda ikiye katlandığı hesaplanıyor. Donmuş toprakların derinliklerinde saklı metan gazlarının serbest kalması ısınmayı daha da arttıracağı için, bu bölgede karasal ısınmayı hızlandıracak her türlü gelişme endişe uyandırıyor. Mesela Kuzey Sibirya’daki metan salımlarının geçmiş tahminlerden iki kat fazla olduğu ortaya çıktı. (Bu arada, ABD’nin metan salımlarının hükümetin açıkladığı değerlerden yüzde 50 daha fazla olduğu gözlemlendi. Hükümetler ve uluslararası siyaset konusuna sonra tekrar geleceğiz elbette.)

İşin kötüsü, atmosferde mevcut karbondioksit yüzünden bu ısınma trendinin yüzyıllarca süreceği tahmin ediliyor.

Sıcaklık artışının en önemli etkilerinden biri, aşırı hava olaylarının şiddetinde ve sıklığında artış yaşanması.[2] Uruguay’dan ABD’ye kadar tüm Amerika kıtası Ekim ayı boyunca bunun örneklerini yaşadı, birçok yerde olağanüstü fırtınalar gözlendi. Keza en gelişmiş bilgisayar modelleri de Avrupa’da aşırı hava olaylarının artacağını hesaplıyorlar.

Uruguay'daki fırtınada telef olan hayvanlar
Uruguay’daki fırtınada telef olan hayvanlar

Karalarla beraber okyanuslar da ısınıyor[3] ve dahası, hızla asitleniyor. Üstelik karbondioksit çözünmesine bağlı bu asitlenme, son 300 milyon yılda görülmemiş bir miktara ulaştı ve uzmanlar asit miktarının yüzyılın sonuna kadar yüzde 170 daha artacağı uyarısında bulunuyorlar.

Alpler’de binlerce yıldır sabit duran buzullar eriyor. Kutuplardan buzullara kadar tüm bu erimeler artık öyle bir boyuta ulaştı ki, Dünya’daki kütle dağılımındaki değişim yüzünden gezegenin eksen eğikliği değişti ve Kuzey Kutbu 1.2 metre hareket etti!

Deniz seviyelerindeki artışın da, özellikle ada ülkelerindeki biyoçeşitlilik için büyük riskler barındırdığı biliniyor.[4]

ISINIYORUZ VE YOK OLUYORUZ

Bu alt başlıktaki “biz”, elbette Dünya üzerindeki tüm canlıları kapsıyor. Kuzey Amerika’daki ren geyiklerinden Avustralya’daki koalalara, kelebeklerden mercan kayalıklarında yaşayan balıklara, Kanada’daki ladin ağaçlarından kaplumbağalara kadar birçok türün varlığını riske atacağı belirtiliyor.

Doğa ile insan arasındaki varoluşsal bağı açıklamak için iklim değişimi çok güzel bir örnek. Şimdi, yukarıdaki tür kayıplarına, sadece 2°C ısınmada bile 500 milyondan fazla insanın su kıtlığı yaşayacağını ekleyin. Dahası, ısınma sebebiyle tatlı su kaynaklarındaki azalmaların, tarımda sadece ısınma yüzünden yaşanacak kayıpları[5] ikiye katlayacağını hesaba katın. Bunların üstüne de İsveç’te bir araştırmanın iklim değişimi sebebiyle ülkedeki erken ölümlerde artış yaşandığını ortaya koyduğunu ekleyin.

Son olarak, Kiribati adasında yaşayan, ancak ada batmakta olduğu için Yeni Zelanda’ya iltica talebinde bulunan ve talebi mahkeme tarafından reddedilen Ioane Teitiota’nın öyküsünü okuyun. Böylece iklim politikalarındaki son gelişmelere geçelim.

ISINIYORUZ VE HÜKÜMETLERİN UMRUNDA DEĞİL

Evet, tüm bu olan bitenler, düzenin bekçileri için pek az şey ifade ediyor. Bu yazının başında Varşova’daki Birleşmiş Milletler zirvesinde umursamazlıklarından bahsetmiştik. Şimdi biraz daha yakından inceleyelim bu durumu.

Bir yandan IPCC raporu yoksul ülkelerin iklim değişiminden daha çok etkileneceğini söylerken; bir yandan da iklim değişiminin sebebinin hep tekrarlandığı üzere nüfus değil, ilgili nüfusa ait insanların tüketim alışkanlıkları olduğunu ortaya koyan bir araştırma yayınlandı.

Ancak iklim değişiminin gerçek sorumlusunu, sadece 90 şirketin insan kaynaklı küresel ısınmanın üçte ikisinden sorumlu olduğunu hesaplayan araştırma gözler önüne seriyor. Sanırız bu da, Varşova’daki zirveden birkaç hafta önce yine Polonya’da kirleten sanayilerin temsilcilerini bir araya getiren bir buluşma organize edilmesini açıklıyordur.

“Odada bir fil var: iklim değişiminin şu anki ve gelecekteki etkileri. Ama tuhaf bir şekilde, birçok insan bu duruma gözlerini kapamış gibi görünüyor.” diyor iklim değişiminin etkilerini incelemek üzere oluşturulan disiplinler arası bir araştırmada yer alan Hans Joachin Schellnhuber. Benzer şekilde, Doğu Asya’da 23 kentte yaşayan 12 milyon insanın deniz seviyesindeki artıştan etkilenmesini önlemek için gayri safi yurt içi hasılanın sadece binde 3’ünün yeterli olacağı bilinirken, hükümetlerin dur otur öteledikleri ve erteledikleri emisyon azaltım hedefleri ile bir yere varmak mümkün görünmüyor.

Hal böyleyken, gözlerimizi kapatmak veya diplomasiden medet ummak yerine, durumun ciddiyetinin farkına varmamızın ve iklim krizini gündemimize almamızın zamanı çoktan geldi.

emel & Ege M. Diren

***

Notlar:

[1] Tüm dünya çapında ormanlardaki dönüşümleri Maryland Üniversitesi önderliğinde hazırlanan şu haritadan inceleyebilirsiniz.
[2] National Academy of Sciences, Kasım ayında küresel yağış rejimleriyle ısınma arasındaki ilişkiyi inceleyen yeni bir araştırma yayınladı.
[3] Denizlerin ısınması, ayrıca, balıklardaki cıva oranını arttırabilir.
[4] 18 ülkeden 90 iklim uzmanıyla yapılan bir ankette bilim insanları bu yüzyılın sonuna kadar denizlerin bir metre yükselmesini beklediklerini söylediler. Bu IPCC raporunun çok üstünde bir tahmin ve IPCC raporunun yazımında lobi faaliyetlerinin aldığı boyutla ilgili ilginç bir ipucu veriyor.
[5] Isınmanın tarıma doğrudan etkisi, bitkilerin filizlenme dönemlerinde gizli. İlkbaharda erken ısınma, erken filizlenmeye yol açıyor. Bunun üstüne gelecek bir don, tüm bitkileri yok edebiliyor.

Küresel İklim Krizini Takip Et.

(Küresel iklim krizi – güncel gelişmeler 7)

Neden Kimse Küresel Isınmadan Bahsetmiyor?

Küresel iklim değişimi, gündemin en önemli başlıklarından biri olması gerekirken, hakkındaki bilimsel uzlaşmayla hiç de uyuşmacak bir biçimde unutuluyor, unutturuluyor.

Çok tuhaf. Sadece birkaç haber başlığını alt alta yazmak bile insanın öfkeden deliye dönmesine yetmeliyken, iklim haberlerinin hem sıklığı hem de içeriği azalıyor. Atmosferdeki karbondioksit miktarı 400 ppm’i daha yeni aşmışken1, dünyada varolan bitki türlerinin yarısı ve hayvan türlerinin üçte biri 2080 yılına kadar yaşam alanlarının yarı yarıya azalması tehlikesi ile karşı karşıyaykenve insan kaynaklı iklim değişiminin türler üzerindeki baskısının evrimden 10.000 kat daha hızlı olduğu ortaya konmuşken, ne televizyonların ne de holding gazetelerinin Başbakan’ın laflarından başka manşet atmıyor olmalarında bir tuhaflık yok mu sizce de?2Hele ki Türkiye’nin sera gazları geometrik olarak artmaya devam ederken

Küresel ısınmayı önemseyen ancak Türkiye’deki gündemin telaşesinden iklim gündemine yetişemeyenler için, iki yıldır düzenli olarak yaptığımız gibi, geçtiğimiz dört ayda (Nisan, Mayıs, Haziran ve Temmuz ayları) olup bitenleri özetlemek ve hatırlatmak istedik. Daha temel iklim bilgileri için, Climate Reality Project‘in hazırladığı kısa videoları izleyebilirsiniz.

Öncelikle, boş işlerle uğraşmıyoruz: İklimle ilgili makalelerin %97’si kürenin ısındığı ve bunun sebebinin insan faaliyetleri olduğu konusunda anlaşıyor.3Öyle ki, geçtiğimiz Nisan ayında, NASA Goddard Enstitüsü’nün başındaki James Hansen iklim politikalarına daha fazla zaman ayırabilmek için görevinden istifa etti.

İnsan kaynaklı küresel ısınma hakkında görüş beyan eden iklim makalelerinin %97’si küresel ısınmanın gerçekleştiği ve sebebinin biz olduğumuz konusunda hemfikir.

Kemerlerinizi bağlayın, küresel iklim değişiminin insanı dehşete düşüren dünyasında kısa bir tura başlıyoruz.

İklim Gündeminden, Gözünüze Çarpmamış Olanlar

Antarktika’daki buzullara ne olduğunu tam olarak kestiremiyoruz; bir araştırmarekor hızda erime tespit ederken başka bir araştırmaGüney Kutbu’nun soğuyor olabileceğini belirtiyor. Kuzey Kutbu’yla ilgili ise böyle bir belirsizlik yok; bu kış Kuzey Buz Denizi’nin en düşük beşinci buz kütlesi kaydedilirken, bazı uzmanlar Kuzey Kutbu’nda hiç buzun kalmayacağı yazların 2050’den önce gelebileceğini ifade ediyorlar. Bunun müthiş miktarda metanın serbest kalmasına yol açabileceği düşünülüyor. Benzer haberler dağ zirvelerinden geliyor: Everest dağının buzulları her geçen yıl daha hızlıazalıyor, Şili’de And dağlarının buzulları da son otuz yılda yüzde 30-50 oranında azaldı. Üstelik, 2003-2009 yılları arasında eriyen dağ buzullarının deniz seviyesindeki artışa etkisinin kutup buzullarının etkisine eşit olduğu hesaplanıyor. Buzulların erimesi yüzünden Alaska’daABD’nin ilk iklim ilticasıyaşanıyor.

Sandy kasırgasının sel suları  New York’ta Hoboken PATH istasyonunun asansör şaftından içeri doluyor.Fotoğraf: Reuters/Port Authority Trans-Hudson

Eriyen buzullar sebebiyle (ve ısınan denizler sebebiyle, Amerika’nın kuzeybatısındaki gibi örneğin) ciddi ölçüde bozulan su döngüsüyle fırtına (örneğin büyük yıkıma yol açan Sandyve Barbarakasırgaları) ve aşırı yağış haberleri geliyor.4Su döngüsünün bozulması aynı zamanda kuraklığa da yol açıyor. Brezilya‘dan Avusturalya‘ya kadar birçok yerden aşırı sıcak ve kuraklık haberleri geliyor. Nitekim, Birleşmiş Milletler’e bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü de, geçtiğimiz on yılda, eşi benzeri görülmemiş miktarda aşırı iklim olayına tanıklık ettiğimizi vurguluyor.

Dünya son 1400 yılda hiç olmadığı kadar hızlı ısınıyor, hem de bu ısınma – tam iklim modellerinin tahmin ettiği gibi – yüzey sıcaklığını her yerde eşitleyecek şekilde gerçekleşiyor. Ancak dünya, türlerin uyum sağlaması için fazla hızlıısınıyor. Balıklar yüksek enlemlere doğru ilerlerken Kuzey Buz Denizi hızla asitleniyor.

Tüm bunlar, şu anda yaşadıklarımız. Bizi nelerin beklediğine göz atmadan önce, the International Displacement Monitoring Centre and Norwegian Refugee Council tarafından hazırlanan, 2012 yılında afetler sebebiyle yerinden edilenlerin gösterildiği haritayı incelemenizi öneririz.

2012’de afet sebebiyle yerinden edilmeler.Pembe: Yeni yerinden olma gerçekleşen ülkelerKırmızı: 50 binden fazla kişinin yerinden olduğu ülkelerSiyah çizgi: Nüfusun %1’inden fazlasının yerinden olduğu ülkeler

Holding Gazetelerini Okursanız Gelecekte Gözünüze Çarpamayacak Olanlar

Küresel ısınmanın beklenen etkileri” deyince hep aklımıza geldiği gibi, hangi türlerin nasıl zarar göreceğinden bahsedebiliriz. En son araştırmaların değindiği üzere, koalaların yaşam alanlarının daraldığından, Güney Avusturalya’da yunus ölümlerinden, kutup ayılarını etkilemeye başlayan patojenlerden, ısınma sebebiyle dişi oranı artan renkli kaplumbağalardan, kör kalan aç çitalardanve küresel ısınmanın etkisinin yeni fark edildiği onlarca türden bahsedebiliriz.

Ormanlık bitki örtüsüne çarparak bir gözünü kaybeden çita, Namibya.Fotoğraf: The AfriCat Foundation

Ya da, “börtü böceğin” insanlığın geleceğiyle ilişkisini kuramayanlar için, doğrudan doğruya deniz seviyesindeki artışlar sebebiyle Küba’dabinlerce binanın sular altında kalırken Finlandiyasahil şeridinin ciddi ölçüde değişeceğinden, kasırgalarınşiddet ve sıklığının artacağından, şarap üretiminintehlike altına girmekte olduğundan, sıtmanınİngiltere’ye kadar ulaşma ihtimalinin oluştuğundan, New York’tasıcak hava dalgalarına bağlı ölümlerin %22 artmasının beklendiğinden, Pakistan’dasıcak hava dalgalarının daha da şiddetleneceğinden ve Havai’de hem daha az yağışhem de daha çok hortumyaşanacağı gibi şaşırtıcı araştırmalardan bahsedebiliriz.

Tüm yukarıdakilerin iklim açısından çok önemli olduğunu düşünüyoruz.5Yine de, bu yazıda özellikle öne çıkarmayı uygun bulduğumuz birkaç husus var:

Vurgulayalım: Küresel iklim krizi kapıda değil, kapıyı zorluyor da değil. Küresel iklim krizini şu anda yaşamaktayız. Bu kriz her geçen gün derinleşiyor ve daha da derinleşmesi bekleniyor. Hükümetler finansal krizi bahane ederek karbon salımı konusunda taahhüt vermekten kaçınırken, araştırmalar çok radikal adımlar atılması gerektiğini gösteriyor.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) en son raporunu yayınlamaya 27 Eylül’de başlayacak. Bir bilimsel raporun insanları sokaklara döktüğü görülmüş şey değil, ama şu son zamanlarda sokaklarda, parklarda ve meydanlarda, şimdiye kadar hiç görülmemiş birçok şey de olmuyor değil hani.

 

1Atmosferdeki karbondioksit seviyesinin 400 ppm’i aşması, 399 ppm’i aşmasından daha önemli değil elbette, ama durumun aciliyetini hatırlamak için iyi bir fırsat olabilir. Guardian’ın hazırladığı interaktif haberi incelemeden geçmeyin.
 
2 Daha kötüsü de var. Wall Street Journal’da yayınlanan “In Defense of Carbon Dioxide” başlıklı yazıdaki saçmalıklar bir yana, iklim inkarcılarının fonladığı Heartland Enstitüsü Çin’in iklim değişimi konusunda şüpheci olduğu gibi ipe sapa gelmez bir iddia yayınladı.
 
3 Aman dikkat: Bu konuda Wall Street Journal’da “Science Is About Evidence, Not Consensus” başlıklı bir yorum yayınladı. Bu yorum hakemli bilimsel makalelere referans vermediği gibi, küresel ısınmanın temel birkaç fenomenini de yanlış anlamakta ısrar ediyor.
 
4 Guardian’dan Homa Khaleeli ve Emine Saner, üst üste gelecek on yağmurlu yazın yol açacağı 40 şeyi listelemişler.
 
5Bunlara, görece daha az önemli olduğunu düşündüğümüz şu araştırmayı da ekleyelim: Hava akımlarındaki düzensizleşmeyle beraber uçak yolculuklarında türbülansın da artacağı öngörülüyor.
 
6Kiribati’nin yaşadıklarıyla ilgili fotoğraf galerisine bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
emel & Ege M. Diren