Tek bir oy eksik kaldı: Haydi sandığa!

[Yazıyı pdf olarak bilgisayarınıza indirmek için: Haydi Sandiga – Coskun Adali ]

Bugün HDP’ye oy atacağız. Çünkü :

1) AKP’nin karanlığına karşı bir ışık açacağız;

2) Seçim barajının çökmesini istiyoruz, Türkiye’de toplumsal ilerlemenin önünü açmak istiyoruz;

3) Devrimciler olarak Türkiye’yi bugün bu seçimlerde politikasız bırakmak istemiyoruz;

4) HDP seçimlere, “ezilenlerin partisi”, “halkların partisi”, “demokrasinin, özgürlüğün partisi”, “Türkiye’nin partisi” olarak giriyor; bunun aksini düşünmek HDP’ye iftira atmaktır; kaldı ki eylemiyle aksini kanıtlayana kadar HDP’nin bu iddialarını aynen kabul etmek gerekir;

5) HDP’ye oy atmak, bileşenleri içinde Kürt ulusal hareketine, sosyalizme en yakın unsurların ağırlığını koyduğu bugünkü büyük şansı kaçırmamak, bu büyük tarihsel şansı heba etmemektir;

6) HDP’ye oy atmak Kürt halkıyla HDP arasındaki özel ve üzerinde çok düşünülmeden kavranması güç ilişkiyi anlamaya başlamak demektir;

7) HDP’ye oy atmak, Türk soluyla Kürt halkı arasındaki ilişkinin, bir zamanlar İngiliz emperyalistleriyle Hindistan halkı, Fransız emperyalistleriyle Cezayir halkı arasındaki ilişkiye dönüşmesini önlemek demektir;

8) HDP’ye oy atmak Kürt halkıyla köprüleri atmamak demektir; Türk halkıyla, Kürt halkı ve HDP’nin haklarını savunduğu azınlık halklar arasında, onarılması güç ve uzun zaman alacak yaralar açmamak demektir;

9) HDP’ye oy atmak, HDP’yi eleştirme hakkımızı korumak demektir; gerektiğinde HDP’den hesap sorabilmek demektir;

10) HDP’ye oy atmak, tarihsel-siyasal gelişmesinde bugün vardığı noktada laiklik ilkesini henüz bir ölüm-kalım sorunu olarak görmeyen, laiklik için henüz tarihsel bir talebi olmayan, yani Türk halkının neredeyse yarısının içinde bulunduğu durumda bulunan Kürt halkının bu durumundan nefes alan, hayat bulan, hayat bulmakla kalmayıp HDP’nin bağrına, yönetime sızan çapsız din simsarlarına karşı HDP’de laikliği ve laik unsurlarını desteklemektir; HDP’yi ve Kürt halkını korumaktır;

Bütün bu sayılanlar sizi ikna edemiyorsa, hâlâ HDP’ye oy atmayarak AKP’ye oy vermek istiyorsanız, yine de son bir kez Türkiye devrimini düşünün ve HDP’ye atacağınız oyunuzu bir politik taviz olarak görün. Ve HDP’ye oy atın, bu tavizi verin. Devrimci siyaset der ki “devrimciler politik taviz verebilirler”. Geri alması kolay olmak şartıyla…HDP’ye oy atmakla vereceğiniz tavizi geri almaktan daha kolay ne var ? Başka bir seçimde HDP’ye oy vermezsiniz, olur biter.

DEMIRTAS OY

Coşkun ADALI, 06 Haziran 2015

Recebin komünistleri tarihe geçiyor

(Churchill’in bir sözündeki formüle öykünerek)

HDP’ye oy vermeyecekler, verilmesini de istemeyecekler.

Bir tanesi “HDP gericiliğe göz kırpıyor” demiş. “Bu seçimin özelliğini, HDP’yi, barajı, Recebi, geleceği, kendimi anlamak istemiyorum” demiş yani…

8 Haziran 2015’te Türkiye siyaset tarihine şu iki dipnottan biri düşülecek:

Türkiye tarihinde hiçbir zaman, bu kadar az insan bu kadar küçük kişisel hesapları uğruna bu kadar çok insana bu kadar uzun erimli bu kadar büyük bir zarar vermeye yeltenmemiştir.

Ya da

Türkiye tarihinde hiçbir zaman, bu kadar az insan bu kadar küçük kişisel hesapları uğruna bu kadar çok insana bu kadar uzun erimli bu kadar büyük bir zarar vermemiştir.

Tarihin çöplüğü cennetleri olsun !

DEMIRTAS OY

Coşkun ADALI, 03 Haziran 2015

Bir soru bir sonuç

Bu sabah karga geldi, kondu, “Mübeccel” dedi, “Samiye” dedi, uçtu gitti. Biz bu söylediklerinden şunları çıkardık:

Bir trafik kazasında hayatını kaybeden altmış yaşındaki gencecik oğlu Selahattin’in yasını tutan, daha önce hiçbir seçimde oy vermemiş Mübeccel nine bir sabah kalkıyor ve “HDP’ye oy vereceğim” diyor, daha sonra görüştüğü bütün ahiret arkadaşlarına da “HDP’ye oy vereceksiniz, yoksa iki elim ahirette yakanızda olur” diyor. Niçin? Çünkü bu kararını aldığı sabahtan önceki gece uykusunda yıllar önce kaybettiği eşi İsmail Hakkı dede ona “Mübeccel, oyunu Selahattin’e vereceksin”, demiş.

SORU: Kestane pazarının girişinde, yerde, kaldırım üstünde satılan yazarı belirsiz “Rüya Tabirleri ve Tefsirleri” kitabından dahi habersiz Mübeccel ninenin eylemi mi devrimcidir, yoksa HDP’ye oy vermememin haklı olduğuna kendini ikna etmek için aylardır kendi kendine konuşan, aylardır kendi kendine yazan, sanki bugünlerde bir seçim yokmuşçasına, mezarlıktan geçerken ıslık çalar gibi aylardır abuk sabuk yazılarıyla okurunu kandıran, eğitimi için emdiği devasa boyutta toplumsal kaynağı sadece ve sadece, küçük ama küçücük kariyer hesapçığı için çarçur eden bir oportünistin eylemi mi devrimcidir ?

*

İlk oyunu 1950 seçimlerinde Adnan Menderes’e karşı İsmet İnönü için kullanmış ve o gün bugündür, kapatıldığı dönem hariç, her seçimde CHP’ye oy atmış olan 84 yaşındaki Samiye nine, hiç kimse kendisine tek bir sözcük dahi söylemediği halde dupdururken bugün “Kılıçdaroğlu tamam, ben Demirtaş’a oy vereceğim, yoksa bu adam gene kazanacak” dedi.

SONUÇ: Recebin komünistlerine layık oldukları küfürü bulabilmek olağanüstü bir hayal gücü istiyor. Onlar için, “artık bu kadarını da haketmiyorlar” denebilecek düzeyde bir hakareti bulabilmek olağanüstü bir hayal gücü istiyor. Ne yazık ki o da bizde yok.

Yakın tarihin son on günü

[Yazıyı bilgisayarınıza indirmek için: Coskun Adali – Yakin Tarihin Son On Gunu]

§.1- Kürt Ulusal Hareketi bir devlettir, “devlet olmayan devlettir”. Ulusal sınırlar ve para basma yetkisi istemeyen bir devlet, ama bir devletin bunlar dışındaki özelliklerinin çoğuna sahip bir devlet…

§.2- Bu devletin dayandığı toplum sınıflıdır, proleteryası ve işbirlikçi burjuvazisi esas olarak Türkiye’de gelişmiştir, ancak ulusal burjuvazisi hiçbir yerde gelişkin değildir. Kürt Ulusal Hareketi, hem son kırk yıldaki kendi gelişim tarihinin, hem de Kürt sınıflarının etkisi altındadır.

§.3- Bu “devlet olmayan devlet” dört bileşenden oluşmaktadır:

i. Abdullah Öcalan
ii. KCK ve Kandil
iii. HDP
iv. PKK Avrupa örgütü

Her bileşen, ötekinden bıçak keskinliğinde ayrılan bir sınıf bloğunu temsil etmiyor. Kürt hareketinde emekçi, kır ve kent yoksulu sınıf karakteri baskın ve hegemondur. Ama “devlet olma” hali nedeniyle Kürt burjuvaları da giderek daha büyük oranlarda hareket içinde yer almaktadır. Bu dört bileşen arasında olağanüstü bir orkestrasyon ve koordinasyon vardır. Ama aynı zamanda farklı zamanlarda, farklı sosyal temellere ve farklı müteffiklere dayandıkları için çelişki ve itişme-kakışma da vardır. Ortaya çıkan politika, bu dört bileşenin güç dengelerine bağlı olarak ortaya çıkan bir “bileşke politika”dır. Bir röportajında Selahattin Demirtaş’ın “PKK’yla organik bağımız yoktur” sözü tam da bu farklı iradeleri anlatıyor.

§.4- Kürt işbirlikçi burjuvazisi tamamen AKP yanlısıdır. Konumuz dışındadır, onu geçelim. Geçen Mayıs ayına kadar rüzgâr, Kürtlerin ulusal haklarına kavuşacağı bir “başkanlık sistemini” isteyen Kürt ulusal burjuvazisinden yana esiyordu ve Abdullah Öcalan, mecburen Recep Tayyip Erdoğan’ı destekliyordu. Çünkü Türk tarafından şimdiye kadar kendisiyle masaya oturan tek politikacı Recep Tayyip Erdoğan’dı.

§.5- Bundan bir yüzyıl sonra tarih mutlaka Abdullah Öcalan’ı çok olumlu bir konuma koyacak, feodal artıklarla ve egemen ulus-devletle savaşarak Kürt ulusunun toplumsal ilerlemesinin önünü açan başarılı bir gerilla lideri olarak kaydedecektir. Türkiye solu, Abdullah Öcalan’ın kadro kalitesinin farkında değildir. Sırf komünizm düşmanı olduğu için Mustafa Kemal’in tarihsel kişiliği ve kadro kalitesinin bile farkında olamayanlar elbette Abdullah Öcalan’ı da değerlendiremez. Yani Abdullah Öcalan, tarihin değişik bir kesitinde, değişik bir toplumun “Atakürtü”dür.

§.6- Ancak Newroz 2013 konuşması Abdullah Öcalan için sonun başlangıcı oldu. Abdullah Öcalan artık yavaş yavaş yokuş aşağı gidiyor. Müzakere süreci denen şeyin “Ergenekon” türü bir süreçten çok da farklı bir şey olmadığını gördü ama kendisiyle konuşan tek insanla, verimsiz de olsa, konuşmayı sürdürmekten başka seçeneği de yok. Hiçbir şey almadan verdi, verdi de verdi. Avrupa’da PKK’nin üç üst düzey yöneticisinin, yine bizzat Kandil’in kanıtladığı gibi, MİT tarafından infazını görmezden geldi. Gezi’ye karşı tutum aldı. 17-25 Aralık olayını Recebi devirmek isteyen “paralel devletin işi” olarak gördü. Recep ne dediyse onu aynen doğruymuş gibi savundu. Böylece vere vere bir gün de Recebin kendisine bir şey vereceğini düşündü. Sürecin bir aşaması için bir son tarih ilan etti, hiçbir şey olmadı, bu tarih geçti gitti. Yeni bir “son tarih” ilan etti. O da geçti gitti. Olmadı, başka bir aşama için başka bir son tarih ilan etti vs. Recebe karşı zayıf bir cumhurbaşkanı adayı çıkaracak, böylece Recep ilk turda cumhurbaşkanlığını alamazsa ikinci turda Kürtlere, “haklarımızı vermeye en yatkın adaya oy verin” diyerek de facto o gün müzakereyi sürdüren Recebi destekleyecekti. Elindeki bütün kartları bitirdi, hatta 24 Nisan 2014’te bir Kürdistan İslam Konferansı örgütleyerek Recebin öz bahçesine bile daldı. Bu konferans tam bir fiyaskoyla bitti. Bir müzakere masasında karşı tarafa hiçbir şey almadan durmadan taviz verilirse, o taraf bu tavizleri alır cebe atar, o kadar, kendisi bir mukabil taviz vermez. Abdullah Öcalan zayıflamıştır.

§.7- Sonra bu zayıflama sürecinin ortasında, Mayıs 2014’te bir şey oldu. Bilemiyoruz, belki de Selahattin Demirtaş rest çekti, Abdullah Öcalan’a, son kırk yıllık tecrübesine dayanarak ve haklı olarak Türkiye soluna hiç ama hiç güvenemeyen liderine, “Ben ezilenlerin adayı olarak seçime katılacağım ve Türkiye solundan destek arayacağım” dedi. Selahattin Demirtaş gerçekten böyle bir şey söylediyse Abdullah Öcalan’ın gücünün bunu reddetmeye yetmeyeceğini düşünebiliriz. Yine de Recebin “fazla endişelenmemesi” gerektiğini, ister başka bir aday ister Selahattin Demirtaş olsun, sonucun değişmeyeceğini kendini ikna etmiş olabilir.

§.8- Sonra? Sonra, solcuların bir kısmının seçimi boykot etmesine rağmen, Selahattin Demirtaş %9,8 oranında oy aldı. Her şey altüst oldu. İşte HDP’yi bugün seçimlere sokan bu rakamdır. Bugün artık Selahattin Demirtaş güçlüdür ve güçlenmeye devam etmektedir. Bugün ilk kez “ezilenlerin bir partisi” barajı aşabilecek oy gücüne ulaşıyor.

§.9. Selahattin Demirtaş güçlüdür ama tek güç değildir. Bu nedenle attığı her adım çok dikkatlidir, söylediği her söz kuyumcu terazisiyle tartılmıştır ve Kürt Ulusal Hareketinin dört bileşeninin o anki dengelerini yansıtır. Diğer bileşenlerden 100 gram koparıyorsa 50 gram da onlara veriyor. HDP’nin programında LGBT’lerin haklarının savunulması, “Kürtler dururken” Ermeni adayların HDP listesine girmesi, hatta HDP’nin Recebin sinirini bozacak ekoloji programı, Selahattin Demirtaş’ın profiline çok uygundur, ama Kürt hareketinin diğer bazı bileşenleri tarafından rahatça sindirilebilir nitelikte değildir. Öte yandan Selahattin Demirtaş Recebi meclise girdiğinde ayakta alkışladı. Bu hareket Selahattin Demirtaş’ın söylemine göre yanlıştır, ama büyük bir olasılıkla Abdullah Öcalan’a verilmiş bir tavizdir. Recebi ayakta alkışlıyor, ona “Sayın” diyor, ama başka bir gün “Yargılanabilir” diyor, psikolojik savaşı kazandığını ilan ettiği gün de “Ama tek bir cümle ile ben bütün bir Türkiye’ye bütün bu sorunların çözümünün anahtarını hatırlatmak ve bunun sözünü vermek istiyorum. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, HDP var oldukça, HDP’liler bu topraklarda nefes aldığı müddetçe sen başkan olamayacaksın. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız” diyor. Bu böyle devam edip gidecek.

§.10- HDP aday listelerinde yobazlar var. Örneğin Hüda KAYA tavizdir, asla yutulamaz. Boğazımızda tutuyoruz. Konuyu 8 Haziran’dan sonra konuşacağız. Bugün bağrımıza taş bastık. Selahattin Demirtaş’ın Kürt hareketi içinde bugün verdiği her tavizi biz de aynen vermeye hazırız. Bu tavizlerin hepsi birer birer geri alınacak. Bu türden daha bir çok olumsuzluklar var, zamanı gelince eleştirilecek, ama onları eleştirme hakkını almak için 7 Haziran’da HDP’ye oy vermek şarttır. Solculardan HDP’ye oy vermeyenler, Türkiye siyasetinden ebediyyen dışlanacaktır. Selahattin Demirtaş’ın son bir röportajındaki “koalisyona gönderme” de imalı bir tavizdir. Selahattin Demirtaş’ı dikkatle dinleyelim. Neyi, ne zaman, kime hitaben söylüyor? Bütün Türkiye’ye ne zaman, ne diyor? Anlamaya çalışalım. “HDP’liler bu topraklarda nefes aldığı müddetçe sen başkan olamayacaksın” lafı bütün Türkiye’ye, aynı zamanda özel olarak da Kürt hareketinin bütününe söylenmiştir.

§.11- Selahattin Demirtaş’ın neyi, kime söylediğini anlamaya başladığımız gün göreceğiz ki herşey kesilmiş resim parçalarını birleştirerek tamamlanan bir bozyap bulamacasındaki gibi yerli yerine oturacak, anlaşılmaz görünen her şey tek bir mantık ipinin üzerine dizilecektir. Selahattin Demirtaş’ın kişisel duruşuna güvenimiz sonsuzdur.

§.12- Recebin en büyük kabusu Selahattin Demirtaş’tır. Recebin en büyük korkusu HDP’dir. HDP’yi geriletmek için seçim gününe kadar provokasyonlara gereksinimi vardır. Bu provokasyonlar sayesinde HDP’ye yeni, taze kazanılmış seçmenleri korkutacak. Yani AKP’den daha yeni vazgeçen Kürtleri ve hâlâ kararsızlığını koruyan eski CHP yeni HDP seçmenlerini korkutmak isteyecek. Bu ikircimli seçmenler, “iç savaş”, “PKK’yla silahlı savaşa devam” gibi şiddet dolu alternatifler yüzünden, bunlar blöf bile olsa, korkarlar ve sandığa gitmeyebilirler. Bu “provokasyonları” hem boşa çıkarmak, hem de anında çok iyi sergilemek lazım. Bu seçimin yapılması lazım.

§.13- Bir olasılıkla Demirtaş, seçim kampanyasının sonuna doğru, AKP’ye barışçıl ve yumuşak göndermelerde bulunabilir. Bu göndermeler bizi ilgilendirmez, Recebi ilgilendirir ve Recebin canını çok fena sıkar. Çünkü son ana kadar tasarlamaktan vazgeçemeyeceği “provokasyonları” zorlaştırır.

§.14- Seçim gününe kadar şunu hep aklımızda tutalım: Herşey Recebin istediği gibi giderse ülke bir karanlığa yuvarlanır. Ama biz karanlıkta da yaşarız, karanlıkta yaşayan canlılar gibi. Oysa Recep kaybederse onu, ailesini ve parti ileri gelenlerini binlerce yıllık ağır hapis cezaları bekliyor. Hepsi ölünceye kadar hapiste kalacaklar. Hem de olağanüstü yasa çıkarmaya gerek kalmadan, mevcut yasalar ve anayasa temelinde yargılanacaklar…Yani bu dünyada onların arkasından ağlayacak bir tek kişi olmayacak, her şey tüm dünyanın tanıdığı meşru burjuva hukuku çerçevesinde yapılacak. Ve Recep bunun çok iyi bilincinde. Seçimi kaybetmemek için binlerce insanın bile ölümüne “evet” der. Çünkü aksi takdirde kendisi hapiste ölecek.

§.15- Selahattin Demirtaş Türkiye devrimci hareketi için inanılmaz bir şanstır. Müthiş bir şanstır. Selahattin Demirtaş’ın söylemi için kimseye hele hele Recebin HDP’ye oy vermeyen komünistlerine ve Cemaat yandaşlarına filan hesap vermemiz gerekmiyor. Onların hiçbir hakkı yok. Selahattin Demirtaş’ı hem kendi hareketi içinde, hem de Türkiye içinde gözümüz gibi korumamız lazım.

§.16- Recebin HDP’ye oy vermeyen komünistleri aslında fiilen AKP’ye oy vermiş olacaklar. Dediklerine göre HDP’ye oy vermemelerinin gerekçesi, sınıf politikasının bağımsızlığını korumakmış. Oysa sınıf politikasının bağımsızlığını temsili bir demokrasinin, üstelik Türkiye için bir de kısıtlı bir burjuva demokrasisinin seçimlerinde verilecek oya indirgemek sağ oportünizmdir. Oy, toplumsal ilerlemenin o anki gereğine göre kullanılır. Bu yüzden zaman olmuş devrimciler sosyal demokrat bir partiye bile oy atılmasını istemişlerdir. Sosyal demokrat parti toplumsal ilerlemeyi getireceği için değil, sosyal demokrat partinin iktidarında devrimciler toplumsal ilerleme için daha etkin savaşacakları ve sosyal demokratları bu savaşta sergileyip zayıflatacakları için…Bugün sosyal demokrat CHP’yi desteklemek gibi bir durum bile sözkonusu değil, çünkü işçi sınıfı ve emekçiler için çok daha iyi bir alternatif var, ezilenlerin partisi HDP var.

§.17- Yazıyı şu argümanla bitiriyoruz: Mantıksal çıkarsama yönteminde en saçma uca gidelim. Şimdi diyelim bizler hepimiz robotuz, biz, siz, Selahattin Demirtaş dahil bütün HDP’liler hepimiz robotuz. Abdullah Öcalan’ın elinde bir uzaktan kumanda var, bir düğmeye basıyor ve robotlar onun istediğini yapıyor. HDP meclise 60 milletvekiliyle girdi, AKP 260’ta kaldı, hükümet olamıyor. Abdullah Öcalan bir düğmeye bastı, AKP-HDP koalisyonu kuruldu ve koalisyon hükümet oldu. Birincisi, seçimleri boykot etmek bu koalisyonu engelleyemiyor, çünkü boykot edecekler zaten AKP seçmeni değil, AKP muhalifi seçmen. Yani boykot Recebin işine yarıyor. İkincisi, 7 Haziran seçimleri sonucunda devrimci komünist bir iktidarın kurulamayacağını herhalde rahatlıkla varsayabiliriz. O zaman iki durum var: HDP barajı aşamazsa AKP, 320 adet parmak kazanıyor. Milletvekili demiyorum, “parmak” diyorum. 320 adet Recep parmağı… HDP barajı aşarsa mecliste “60 adet Öcalan parmağı + 260 adet Recep parmağı” olacak. Başka alternatif olmadığını gördük, o halde “en saçma” senaryoya göre seçim bu ikisi arasında, “320 adet Recep parmağı” mı istiyorsunuz, yoksa “60 adet Öcalan parmağıyla birlikte 260 adet Recep parmağı” mı istiyorsunuz ? Yöntemin en saçma ucu bile HDP diyor.

HDP başaracaktır !

DEMIRTAS OY

Coşkun ADALI, 28 Mayıs 2015

Baharda Yaprak Dökümü – Ek: Alper Taş ve 7 Haziran

[Yazıyı pdf olarak bilgisayarınıza indirmek için: Alper Tas ve 7 Haziran – Coskun Adali – 19 Mayis 2015 ]

Baharda yaprak dökümü” başlıklı, 7 Nisan 2015 tarihli son yazımızda, “HDP’ye oy vermemek için bahane bulma yarışması” için jüri üyeliklerine isimler önermiştik. Jüri kontenjanı dolduğu için o gün önermediğimiz son bir üyeyi artık hakettiği için yedek jüri üyesi olarak bu kısa ek yazımızda takdim ediyoruz ve öneriyoruz. Jürinin yedek üyesi olmalı, çünkü bahane seçmede ilginç olmakla birlikte bahane seçme kapasitesi ötekiler kadar kuvvetli değil.

Alper Taş ve 7 Haziran

Alper Taş seçimlerdeki tavrı ile ilgili önümüze bir “torba tavır” koyuyor. Bu torbada “HDP’ye oy verelim” önerisi elbette yok. Bu torbadaki görüşleriyle aynı zamanda, bir siyasi lider için inanılması güç bir siyasi acemilik sergiliyor. İçindekileri kayda geçirmek için bu torbaya bakalım.

Yön Haber’den Erkut Tekin’e gündemi değerlendiren ve ÖDP internet sitesinde 06 Mayıs 2015 tarihinde yar alan röportajda Alper Taş:

• “Haziran’ın seçim tavrı bizim de tavrımızdır”, diyor ve BHH’nin seçimlere ilişkin tavrını ‘anca beraber kanca beraber’ deyip parti olarak onayladıklarını söylüyor.

5 Mart 2015 tarihli “Laf salatalı cambazlık” başlıklı yazımızda BHH’nin seçimleri fiilen boykot anlamına gelen bir laf salatasıyla AKP ile HDP arasında AKP’yi seçtiğini yazmış ve bu görüşümüzü gerekçelendirmiştik. Alper Taş da bu politikayı aynen onaylıyor. Böylece o yazının bir muhatabı da Alper Taş’tır. “Anca beraber kanca beraber” lafı ilginç. Batağa saplanmış BHH atının sırtında hâlâ hep birlikte binik vaziyette görünmeyi bir “disiplin” gereği olarak sunuyor, kaldı ki Dupond’la Dupont ve daha bir çoğu o attan çoktan indi. Yani anca-kanca’nın kancası eksildi. Karar alırken siyasi vicdana göre davranılması gereken haller vardır ve böyle hallerde “emirlere göre davranmak” ya da “disiplin gereği davranmak” vicdansızlığın yanında bir de çapsızlığı sergiler. Hele o “disiplin” hayali bir disiplinse, vicdansızlığın boyutu aynı kalmakla birlikte çapsızlık iki kat büyür. Tarih “disipline uydum” türünden lafların hiçbir yerde meşru bir savunma gerekçesi oluşturamadığını gösteriyor. Olmuyor Alper Taş, olmuyor, BHH’nin AKP’yi seçen politikasının olmayan “disiplininin” arkasına saklanmak için gerekçen yeterli değil.

• “Biz, bu seçimlerde kendisini seçim pusulasında sınayan bir eğilimden uzak durduk. Haziran’ın günlük mücadelenin bir parçası olması ve Haziran Meclislerinin geliştirilmesi çalışmalarını temel aldık. Doğal olarak seçim platformunda seçime katılım hakkını kullanmaktan da vazgeçtik.” diyor.

Torbadan çıkan incilerden bazıları bu pasajda saçılmışlar, parıldıyorlar. “Bu seçimlerde kendisini seçim pusulasında sınayan bir eğilimden uzak durduk”, diyor. Bir seçimde oy istemeye, “seçim pusulasında kendini sınamak” diyor. Evet, ne var ? Oy istersin, kendini sınarsın. Bu kötü bir şey değildir. Hele bir parti için hiç de kötü bir şey değildir. Seçimleri boykot etmeyen bir partiysen seçimlerde kendine oy istersin. Kendine değil de başkasına oy istiyorsan, niçin o başkasına oy istediğini söylersin. “Kendime oy istemiyorum, başkasına da oy istemiyorum, seçimi de boykot etmiyorum”, diyemezsin. Bir rivayete göre seçimler, seçmenler partilere oy atsın, partiler de seçmenlerden oy alsın diye yapılır. Esastaki saçmalık üsluptaki saçmalıkla tamamlanıyor: “Seçime girmiyoruz” yerine “seçimlerde kendisini seçim pusulasında sınayan bir eğilimden uzak duruyoruz” diyor. Bu küçük burjuva politikacılığı ne büyük bir laf cambazlığıdır yarabbi akıl almıyor! Bu ne yetenektir ! “Seçime girmiyoruz” şeklindeki iki sözcüklü bir lafı büyük bir maharetle nasıl da dokuz sözcüğe “sığdırabiliyor” !

Seçimlere girmiyor, çünkü bizce bıkmış, bu kez her zamanki gibi rezil olmak istemiyor. Seçimlerde oy istemek yerine, “Haziran’ın günlük mücadelenin bir parçası olması ve Haziran Meclislerinin geliştirilmesi” için çalışacakmış. Önümüzdeki on beş gün içinde “Haziran’ı günlük mücadelenin bir parçası” yapabilirse ve de “Haziran Meclislerini geliştirebilirse”, sosyalizm kapıda demektir. Böyle bir şey olamayacağını bildiği için, önümüzdeki on beş gün içinde çalışmalarında kaç arpa boyu gittiğinin görülemeyeceğini bildiği için, yani rezil olamayacağı için, seçimlere katılmak yerine bir şeyler yapıyor görünmeyi tercih ediyor. Seçimlere katılmadığını sanıyor, ama esasında bal gibi katılıyor ve fiilen AKP’ye oy veriyor. Bu kadar “yoğun” çalışma varken, “doğal olarak” da, artık bunun neresi doğalsa, “seçim platformunda seçime katılım hakkını kullanmaktan da vazgeçiyor.” Yine iki sözcüklü “Seçime girmiyoruz” lafı üzerine bu kez sekiz sözcüklü değişik bir çalışma yapıyor. Yine ciddi bir yaratıcılık söz konusu ! Bir yerde daha seçimlere girmeyeceklerini söylemek isterse, şunu denesin (bu leziz çorbada bizim de tuzumuz olsun değil mi?) : “toplumsal ilerlemeyi ülke çapında harekete geçirmek gibi ilerici bir perspektifi, bugünkü kısıtlı demokrasinin seçim sandıklarına sıkıştıran tek boyutlu ve dar politik stratejiyi tercih etmiyoruz” Nasıl ama, iki sözcüklü “Seçime girmiyoruz” lafını tam 24 sözcüğe “sıkıştırdık”. Seçimlere girmiyor, çünkü dediğine göre başka işleri var. Küçük odanın duvarlarına sıva çekilecek, bahçe kapısı tamir edilecek, mutfağın prizleri değişecek. Bu aşırı meşguliyet bize pek doğal gelmiyor. Bize, hiç olmazsa önümüzdeki on beş gün içinde ikisini birden, hem seçim işini hem de başka işlerini birlikte yapabilir gibi geliyor. Aynı anda ciklet çiğneyip kitap okuyabilenler varmış, yemek yaparken şarkı söyleyebilenler varmış, duyuyoruz. Neden olmasın?

• Yine aynı torbada, “ÖDP, sandıkta büyük bir seçim ittifakı olması gerektiğini kendi siyasi fikri olarak daha önce ortaya koydu. Yani CHP, HDP ve sosyalistler, Gezi isyanının şekillendirdiği altı temel başlık etrafında bir ittifak oluştursun istedik. Ancak bunun bizim dışımızdaki nedenlerle gerçekleşme imkanının olmadığı görüldü. Seçimde sandıkta büyük koalisyonun mümkün olmadığı koşullarda Haziran Meclisleri’nin ana yönelimi de bağımsız bir duruş ekseninde oldu.”, diyor.

ÖDP’nin istediği büyük koalisyon, ÖDP’nin dışındaki nedenlerden dolayı mümkün olmamış. Bu nedenleri niçin belirtmez anlamak zor. Koalisyona girmek isteyen partiler, birbirlerinin güçlerini ve koalisyonun kendilerine ne getireceğini, kendilerinden ne götüreceğini değerlendirirler. CHP-HDP diye bir koalisyon olsa bu koalisyon zaten büyük bir koalisyon olur. Bu koalisyona fasulyeden bir ÖDP’yi katmak koalisyonu büyütmez, aksine küçültür, tabanını daraltır. Senin koalisyona getireceğin ve 80 bini bulmayan oyun, o koalisyonun toplamı 15 milyona varan oyunu arttırmaz, eksiltir. Koalisyonun oy kaybı senin getireceğin o 80 bin oydan bile fazladır. ÖDP’nin kendini politik bir şey sayması kendi bileceği iş, ama kendi dışındaki güçler onu politik bir şey saymayınca niçin BHH politikası doğru oluyormuş ? Oysa toplumsal ilerlemenin çıkarları tüm partilerin çıkarlarının üstündedir. O dış güçler ne derse desin, o dış güçler seninle işbirliği yapsın veya yapmasın, hatta sana düşman olsun, onların sana karşı olan tavrına göre değil, toplumsal ilerlemenin çıkarlarına göre bir politika izlemen gerekir.

• Devam ediyor: “Arkadaşlar” derken Dupond’la Dupont’u kastederek, “Arkadaşlar seçime katılma gerekçelerini ‘kime oy vereceğiz’ üzerine kuruyorlar. Yani HDP’ye, CHP’ye oy vermek istemiyoruz, doğal olarak bir yere oy vermek gerekiyor, burada bir boşluk var ve biz seçime giriyoruz diyorlar. Şimdi bu bakış açısı, şu an Haziran’ın kararını eleştiren, niye HDP veya CHP’ye oy verme çağrısı yapmıyorsunuz diyen arkadaşların eleştirisiyle aynı kapıya çıkıyor.Yani seçim siyasetini oy vermeye indirgiyor.”, diyor.

Dupond’la Dupont’u eleştirdikten kısa bir süre sonra onların da belki bir konuda haklı olabileceklerini hiç düşünmemiştik doğrusu. Boykot edilmeyen bir seçimde oy vermek gerekir, diyorlarmış. Belki çok “dogmatik” bir yaklaşım ama katılıyoruz. Bir seçimi boykot etmiyorsan, o seçimde oy da vermiyorsan, seçim siyaseti olarak hangi alternatif kalmış oluyor ? Alper Taş’ın bunu açık açık söylemesi lazım. Ama söyleyemez, çünkü o anda ağzına bir laf gelmiş öylesine boş boş konuşmuş. Boykot etmediği bir seçimde, “Seçim siyaseti oy vermeye indirgenemezmiş”. Gerçekten övünç duyulacak bir laf…

Boykot etmediğin bir seçimde oy vermen lazım. Belki çok az öğrenci bunun farkında ama, sınavı geçmek için iyi not almak lazım, diploma almak için sınavları geçmek lazım. Yolcular bilmiyor ama kaçırmamak için kalkış saatinden önce trene binmek lazım. Yine belki çok az insan bunun farkında ama, elektriğin kesilmemesi için elektrik faturasını ödemek lazım.

Alper Taş, senden, HDP’ye oy vermeni ve HDP’ye oy verme çağrısı yapmanı istiyoruz, çünkü bunu yapmıyorsan seçim barajının yerinde durmasına destek oluyorsun, kendi seçim siyasetini AKP’ye oy vermeye “indirgemiş” oluyorsun. Recebin başkanlığına oy vermiş oluyorsun. Bugünkü seçimin özgün karakteri bu. Sen bunu hâlâ anlamıyorsan yediğin ekmek sana haram olsun ! Belki de böyle laflar edersek anlayacaksın.

• Röportajda Alper Taş’ın attığı bir tweet konuşuluyor. Bu tweet’teki görüşünü ayrıca röportajda da aynen yineliyor. O tweet’te “HDP ile CHP koalisyon kursun biz de sol muhalefet edelim” demiş. Alper Taş “Sanki ben orada CHP ile HDP koalisyon kursun, biz de ortağı olalım demişim gibi eleştirenler var” diyor. Ve lafını saptıranlardan yakınıyor. Biz lafını saptırmıyoruz, kendisine başka bir şey soruyoruz: CHP ile HDP’nin kuracağı veya kurmayacağı koalisyondan sana ne ? İster kursunlar ister kurmasınlar sen yine eleştir. Sen bu partilere üye değilsin, bırak desteği, oy bile vermiyorsun, ama onlara akıl satmak hakkını kendinde buluyorsun. Sırf sen sol muhalefet et diye, senin olmayan hatırın için, bu iki parti kalkıp koalisyon mu kuracak ? Tabii küçük bir ayrıntı daha var: Ya hem CHP hem HDP “Yaşasın Alper Taş, bize doğru yolu gösterdi” deyip aralarında bir koalisyon protokolu imzalarsa ve senin vermediğin ve verdirmediğin oylar yüzünden HDP barajı aşamazsa ve o çok istediğin ve sayende gerçekleşen koalisyon kuvveden fiile çıkamadan çökerse ne olacak ? Ortada hararetle eleştirmeyi beklediğin koalisyon diye bir şey olmazsa ne olacak ? “Üzüldüm” deyip yaz tatiline çıkarsın herhalde…

• Şimdi geldik çıplak iki yüzlülüğe. Alper Taş, “Ben elbette bu seçimlerde HDP’nin barajı aşmasını istiyorum, elbette CHP’nin oylarının artmasını istiyorum. Çünkü ben AKP’nin gerilemesini istiyorum.”, diyor.

HDP’nin barajı aşması için oy alması lazım. Öyle deniyor. AKP’nin gerilemesi için oy kaybetmesi lazım. Yine öyle deniyor. Bunu artık ilkokul çocukları görüyor. CHP’nin oy artışına kafasını yormasın, oya ihtiyacı olan HDP. Alper Taş, iki yüzlülükten vazgeçsin, söylemiyle eylemi tutarlı olsun. “HDP’ye oy vermiyorum ve verilmesini istemiyorum, çünkü HDP’nin barajı aşmasını istemiyorum, çünkü AKP’nin gerilemesini istemiyorum” desin. Yaptığıyla söylediği arasındaki tutarlılık bunu gerektirir. Bunu diyemiyorsa, “bu işler beni aşıyor” desin ve siyaset sahnesinden çekilip gitsin. Kandırmasın.

• Aynı röportajda, sanki bunda hiç payı olmayacakmış gibi, pişkin pişkin, HDP’nin “Barajı aşamama riski elbette var” dedikten sonra, “Geçerse AKP zayıflayarak seçimden çıkmış olur. Tabi sadece bu yetmez. CHP’nin de güçlenmesi lazım. O zaman AKP’nin anayasa değişikliği için referandum şansı kalmaz.”, diyor.

Her şeyi ne kadar da iyi sezmiş ! Bir de bu seçimlerin tarihsel önemini, barajın geçilmesinin anlamını sezse sorun kalmayacak. Şu CHP’nin güçlenmesi meselesini hep kendi meselesi yapıyor, ama HDP barajı nasıl geçer diye düşünmüyor. Pek de emin değiliz ama HDP’nin barajı geçmesi için bizim aklımıza, “HDP’ye oy vermek” geliyor. Yukarıda yazdık, “HDP’nin barajı aşmasını istiyorum” demişti. O halde bir parti lideri olarak, HDP’nin barajı oy dışında nasıl geçeceğini de bize söylemesi lazım. Kurban, adak, yatır, dua, namaz, niyaz her şeye razıyız ve hazırız. Tek HDP barajı geçsin…

• Röportajda kendisine soruluyor “Cumhurbaşkanlığı seçiminde kişisel tercihinizi açıklamıştınız. Madem ÖDP ve Haziran Hareketi olarak seçimlerde yoksunuz, bu seçimde de benzer bir açıklamanız olacak mı?” Yani geçen yazın defterleri karıştırılıyor. Alper Taş soruyu yanıtlıyor: “Evet, o dönem kişisel tercihimi açıkladım ama Parti Meclisi de bana bu tercihimi açıklama iznini vermişti. Medyada bu hep gözden kaçırılıyor. Sanki ben PM’ye rağmen bu açıklamayı yapmışım gibi. Aslında o zaman partinin açıkladığı metin sanırım derdini tam anlatamadı. ÖDP’nin metnini iyi okuyanlar, cumhurbaşkanlığı seçiminde çubuğun Selahattin Demirtaş’a büküldüğünü görüyordu zaten.” Ah bu Parti Meclisi ah, cumhurbaşkanlığı seçiminde partinin başkanına hem Selahattin Demirtaş’a oy atma iznini veriyor hem de attığı oyu açıklama iznini veriyor, partiye ise Selahattin Demirtaş’a oy atma iznini vermiyor, ama oy verdirmekten daha değerli bir şey yapıyor, çubuğu Selahattin Demirtaş’a doğru büküyor. Emin olun, çocukların yaşgünü partilerinde bile bu partiden daha ciddi bir siyaset vardır.

• Alper Taş yukarıdaki soruya yanıtını şöyle tamamlıyor: “Şu anda benim şuraya buraya oy verin demem doğru olmaz. Ama ben şunu söylüyorum: Benim temennim HDP’nin mutlaka ve mutlaka barajı aşması ki bunun altını çiziyorum. CHP’nin de oyunu arttırmasıdır.” Röportajcı ısrar ediyor : Kişisel tercihiniz çok merak ediliyor ama! Bu ısrarın karşında Alper Taş da ısrar ediyor: “Bunu açıklayamam. Çünkü örgütlü bir insanım ve örgütümün bu konuda almış olduğu bir karar var zaten. Kamuoyu ile paylaşmam doğru olmaz. O dönem parti meclisim bana aynı zamanda bu konularda görüş beyan etme izni vermişti.”

Alper Taş haklı, “şuraya buraya oy verin demesi” gerçekten de doğru olmaz, bizce “HDP’ye oy verin” demesi doğru olur. Ama yapamıyor, yine devreye örgüt giriyor. Sanki biz partisinin ona izin verip vermemesiyle ilgileniyoruz, ya da eskiden verip şimdi vermemiş olmasıya ilgileniyoruz. Devasa bir toplumsal kırılma noktası geliyor, küçük insanlar nelerle uğraşıyor. HDP’yi biraz olsun unutturmak için arada bir CHP demesine aldırmayalım. HDP’ye oy verdirmiyor ama HDP’nin mutlaka ve mutlaka barajı aşmasını “istiyor”. Geçen yaz çubuk bükülüyordu, bu yaz altı çiziliyor. Altını çizdiği temennisi, HDP’nin barajı aşmasıymış. Alper Taş barajın yüksek atlama dalındaki gibi atletin baldır kaslarıyla ya da sırıkla atlama dalındaki gibi sırıkla aşıldığını sanıyor galiba…Trafik kazasından ağır yaralı kurtulan birine serum bağlanmış, kan aranıyor, Alper Taş gelmiş, “temennim hayatta kalmasıdır” diyor. “Bak kan grubunuz aynı, hadi kan ver” diyoruz. “Hayır kan veremem, doğru olmaz. Örgütüm izin vermiyor. Onun yerine elini tutup başucunda kitap okuyacağım”, diyor. “Hadi lütfen, sadece 20 cc kan lazım” diyoruz, “Israr etmeyin veremem ben örgütlü adamım” diyor. Demin BHH disiplininin arkasına saklanıyordu. Şimdi de ÖDP’nin parti disiplininin arkasına saklanıyor. Bir kerecik de vicdanın arkasına saklansa olmaz sanki…

Alper Taş’ın bir birey olarak HDP’ye oy atmasının veya atmamasının sadece “bir oyluk” bir politik anlamı var, başka bir politik anlamı yok. Alper Taş siyasi bir tüzel kişiliği temsil ediyor. O siyasi tüzel kişiliğin HDP’ye oy vermesini istemedikten sonra, attığı veya atmadığı tek bir oy onu işlediği suçun vebalinden kurtaramayacaktır.

*

Sonuç: Bu seçimde açık açık “HDP’ye oy verin” demedikçe, fiilen AKP’ye oy verme anlamına gelen bu tavır, Alper Taş’ın tüm siyasi yaşamının özeti olacaktır.

Coşkun ADALI, 19 Mayıs 2015

DEMIRTAS OY

Baharda Yaprak Dökümü

[Yazının tamamını pdf olarak bilgisayarınıza indirmek için:  ]

Mutlaka duymuşsunuzdur ama kayda geçsin diye yazıyoruz: Selahattin Demirtaş, son HDP grup toplantısında yaptığı kısa, duygu yüklü ve sakin konuşmasında:

“Tarihimizin belki de en kısa grup toplantısını yapacağız. Hem halklarımıza verdiğimiz demokrasi, barış ve özgürlük ilkelerinden vazgeçmeyeceğimize, asla vazgeçmeyeceğimize dair sözümüzü burada tekrarlamak, hatırlatmak, istiyorum. Biz bir pazarlık hareketi, pazarlık partisi değiliz. AKP ile aramızda kirli bir pazarlık olmadı, asla olmayacak. Kirli bir alışveriş, kirli bir işbirliği asla olmadı ve asla olmayacak. Bu grup toplantımızda konular çok fazla. Konuşacağımız çok şey var. Ama tek bir cümle ile ben bütün bir Türkiye’ye bütün bu sorunların çözümünün anahtarını hatırlatmak ve bunun sözünü vermek istiyorum. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, HDP var oldukça, HDP’liler bu topraklarda nefes aldığı müddetçe sen başkan olamayacaksın. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız”

dedi. İzlemediyseniz, Cumhuriyet Gazetesi Video Galeri’den bu iki dakikalık kısa konuşmayı izleyin. Burada sergilenen iradeye bakın, “Başkan olmana karşı direneceğiz” demiyor “Seni başkan yaptırmayacağız” diyor. Hem de arka arkaya üç kez…Bu adamın ne kendi hareketi içinde ne de ülke siyaseti içinde yalnız, tek başına bırakılmaması lazım. Devrimcilik bunu gerektiriyor.

Aylardır HDP yoğun bir şekilde kendini anlatıyor. Ezilenlerin partisi, Türkiye’nin partisi olduğunu söylemekten bıkmıyor, usanmıyor. Ama seçimde HDP’ye oy verilmemesini, yani AKP’ye oy verilmesini isteyenler yine de HDP’nin niteliği konusunda yalan söylemekten bıkmıyorlar, usanmıyorlar. Hiç utanmadan, sıkılmadan, hem de bu saatten sonra hâlâ HDP’nin Kürtlerin dar çıkarlarının partisi olduğu yalanını bazen üstü açık, bazen üstü kapalı olarak ısrarla söylemeye devam ediyorlar. Bu yalanlar devam edecektir. Niçin yalan söylüyorlar? Çünkü söyleyecek doğruları yoktur. İkinci büyük yalan AKP’nin HDP’yle anlaştığı veya gizli işbirliği içinde olduğu yalanıdır. Bu yalana en iyi yanıtı Demirtaş veriyor. Bu iki yalan artık yetmiyor. Bu kez de HDP kendilerinden, bağımsız siyasi varoluşları açısından kabul edilemeyeceği aşikâr çok şey istiyormuş gibi bir hava yaratıyorlar. Oysa HDP’ye oy isteyenler onlardan HDP’ye oy istiyorlar, başka bir şey istemiyorlar.

*

Bizce HDP şöyle bir televizyon yarışma programı düzenlemelidir: İki yarışmacının katılacağı yarışmada, HDP’yle ilgili, örneğin “HDP’nin ismindeki H harfi hangi sözcüğün kısaltmasıdır?” gibi temel ama çok basit bir soruya en hızlı doğru yanıt veren yarışmacı için 60 saniyelik süre başlamalı, yarışmacı 7 Haziran seçimlerinde HDP’ye oy vermemek için bahanelerini makineli tüfek atışı hızında saymalı, en fazla iki saniyelik bir duraksama halinde atış sırası diğer oyuncuya geçmeli, 60 saniyelik süre sonunda mikrofon kimde kaldıysa yarışmayı o kazanmalıdır. Tabii, örneğin “YSK’nın sandıkların herbirine bu iş için koyduğu fare HDP’nin oylarını yiyecek” gibi, ya da “Seçilseler bile HDP milletvekilleri bir uçan halıyla Türkiye’yi terkedecek” gibi bahaneler geçerli sayılmamalı, böyle bir bahane ileri sürülmesi halinde sıra diğer yarışmacıya geçmelidir. Uyduruk, saçma bahaneleri ayıklamak için bir de jüri olmalı, herhangi bir jüri üyesi bir bahaneyi saçma bulduğunda önündeki düğmeye basarak sırayı diğer yarışmacıya geçirmelidir. Ancak, jürinin bir başkanı olmalı, jüri başkanı bir bahaneyi saçma bulan bir jüri üyesinin takdirini yanlış bulursa kendi önündeki düğmeye basıp sırayı o bahaneyi yarışmacıya geri vermelidir. Mademki programın format işine girdik, naçiz önerimiz jüri başkanlığının Oğuzhan Müftüoğlu’na, jüri üyeliklerinin de Kemal Okuyan’a, Aydemir Güler’e ve Metin Çulhaoğlu’na teklif edilmesidir. Daha birçokları var da, jürinin sınırlı tutulması ve bu işi en iyi bilenlerden oluşması gerekiyor. Kazanan yarışmacıya da BHH yayınlarından bir kitap hediye edilebilir.

Jüriye bu isimleri önermemizin nedeni seçimde HDP’ye oy vermemek için bahane bulma konusunda uzmanlaşmış oldukları ve iyi demagoji yapabildikleri, yaptıkları demagojiyi iyi ambalajlayabildikleri içindir. Uzmanlaşmalarının nedeni sadece ve sadece tırı vırı kariyerlerini, şu anda bataklığa gömülmekte olan kariyerlerini kurtarma güdüsüdür. Toplumsal ilerleme, gerileme, Recep, AKP, diktatörlük, Türk halkı, Kürt halkı, seçim meçim zerre kadar umurlarında değildir.

*

Jüri başkanından başlayalım: Oğuzhan Müftüoğlu. [Yazının devamını okumak için tıklayın.]

Oğuzhan Müftüoğlu ve 7 Haziran

[Baharda Yaprak Dökümü yazısının giriş bölümünü okumak için tıklayın.]

Jüri başkanından başlayalım. Oğuzhan Müftüoğlu, yaklaşan seçimlere ilişkin tavrının kendisini soktuğu zor durumdan sağ çıkmaya uğraşıyor.

§.1. Kendisinin Cumhuriyet’e verdiği demece dayanan Odatv.com’un haberine göre (30.03.2015) Oğuzhan Müftüoğlu şöyle demiş:

“Türkiye solunun Kürt hareketinin etrafında birleşmesi gerektiği şeklinde öneri ve çağrılar da oldu. Zaten oraya giden arkadaşlar da var. Bunun doğru bir fikir olduğunu söylemek mümkün değil”

“AKP zihniyeti ülkeyi büyük bir karanlığa sürüklerken buna karşı bütün ülkede gelişen ilerici tepkilerin sol/sosyalist bir anlayış temelinde birleşik bir gücün örgütlenmesidir. Kürt sorununun gerçek çözümlerini de bence ülkedeki devrimci demokratik anlayışların bağımsız şekilde örgütlenerek güçlenmesiyle bulabileceğiz”.

İlginç bir demagoji. Oğuzhan Müftüoğlu Kürt hareketi derken HDP’nin ezilenlerin bir partisi değil, artık ne anlama geliyorsa, bir “Kürt Partisi” olduğunu ima ediyor. Binlerce devrimci, solcu, aydın seçimde HDP’ye oy verilmesini isterken ve HDP’ye oy desteği hızla büyürken, kendisi gibi bir siyasi deha olmamakla birlikte profilleri kendisininkinden çok da farklı olmayan birçok insanın yanlış, kendisinin doğru olduğunu iddia ediyor. “Bölük dur, Osman sen de dur!” Aslında işleri daha da kesatlaşacağı için HDP’nin kendi sokağına örgüt açmasını bir türlü hazmedemiyor. Hepsi bu. Kendisinden sadece bir “oy” istendiğini, başka bir şey istenmediğini saklamaya çalışıyor. Kimse ona, “Türkiye solunun Kürt hareketinin etrafında birleşmesini istemiyorsan HDP’ye oy verme” demiyor. Tamam, Türkiye solunu Kürt hareketinin etrafında “birleştirtme”, ayrı dursunlar, ama sandığa git HDP’ye oy ver!

§.2. Hani tanrılarından tir tir korkan ortodoks Yahudiler “Yehova”nın adını telaffuz edemezler, günah ve yasaktır, “Yehova” diyemezler ya, işte öyle Oğuzhan Müftüoğlu da “HDP” diyemiyor, “ora” diyor, “Zaten oraya giden arkadaşlar da” varmış. Tamam biz korkularına saygılıyız, sen yine “Ora” de, “Oraya” da gitme, ama sandığa git, HDP’ye oy ver!

§.3. Oğuzhan Müftüoğlu’nun, “AKP zihniyeti ülkeyi büyük bir karanlığa sürüklerken buna karşı bütün ülkede gelişen ilerici tepkilerin sol/sosyalist bir anlayış temelinde birleşik bir gücün örgütlenmesidir.” cümlesi anlamsız bir cümle, çünkü öznesi yok! Ya dilbilgisi yetersiz, ya da dili dolaşıyor. Neyse, ne demek istediği anlaşılıyor, diyelim. Ülkede AKP’ye karşı sol/sosyalist bir anlayış temelinde birleşik bir güç örgütlenemiyorsa bunun baş sorumlularından biri bizzat kendisidir. BHH örneği taptaze önümüzde. Birleşik bir gücü örgütlenir gibi olduğu anda likide etmeye uğraşanlardan biri kendisidir. Ama diyeceksiniz ki hiçbir yavuz hırsız, “hırsızım” demez. Senden HDP etrafında, temelinde, içinde, altında, üstünde örgütlenmen istenmiyor, senden HDP’ye üye olman istenmiyor, senden HDP ile ittifak-koalisyon yapman istenmiyor. Hatta senden HDP’yle telefonda konuşman bile istenmiyor. Sanki senden bu tür bir şeyler isteniyormuş ve sen de haklı olarak bunu reddediyormuşsun gibi demagoji yapman gerçekten çok ayıp oluyor. Kaldı ki senden böyle şeyler isteniyor bile olsa “Hayır!” dersin, olur biter. Yine sandığa gider ve HDP’ye oy veririsin.

§.4. Geldik zurnanın zırt dediği yere. Oğuzhan Müftüoğlu’nun Kürt sorununun gerçek çözümlerinin nasıl bulunacağı konusundaki görüşüne. Çözümleri “ülkedeki devrimci demokratik anlayışların bağımsız şekilde örgütlenerek güçlenmesiyle” bulabilecekmişiz. Okura bu cümleyi birkaç kez okumasını öneririz. İnanılır gibi değil: Kürt sorununun çözümünde Kürt halkının kendisi yok!!! Genel olarak tüm ülkedeki devrimci demokratik anlayışlar, bağımsız olarak (yani Kürt hareketinden bağımsız olarak) örgütlenecek ve güçlenecek (yani Kürtlere ne istemeleri, ne yapmaları, nasıl savaşmaları gerektiğini söyleyip onları ikna ederek güçlenecek) ve böylece Kürt sorunu çözülecek. Önce geçmişteki bir yazımızdan kısa bir hatırlatma yapalım: “Kürt sorunu” denen sorun aslında bir Türk sorunudur. Onun için de sorun deyince bir “Kürt sorunu” ya da “Kürt-Türk sorunu” değil, bir Türk sorunu anlaşılmalıdır. Oğuzhan Müftüoğlu için bırakın Türklerin “Kürt” sorununu, Kürtlerin bile “Kürt” sorunu yoktur. Sorun Kürtlerdir. İşte lagaluga yaparken insanın bilinçaltı böyle fışkırıverir. Çünkü o bilinçaltında toplumun kolektif bilinçaltından gelen bin yıllık İslam ve yüz yıllık Türklük duruyor. Doğru olanın dinciliği ve milliyetçiliği reddetmek olduğunu biliyor, ama bu redde dayalı bir siyasi tavır alması gerekince donup kalıyor. Oğuzhan Müftüoğlu sadece bir örnektir, bir anlayışı temsil ediyor: Kürtlerin haklarından bahsetmek “politik düzgünlük” için gereklidir, (İngilizcesi, ‘politically correct’). Yoksa Kürtlerin hakları varmış, yokmuş, bu hakları nasıl alacaklarmış, bunların bir anlamı yoktur. Aynı şekilde kadın haklarından, LBGT haklarından bahsetmek de “politik düzgünlük” için gereklidir, yoksa bu hakların somut olarak ne anlama geldiği önemli değildir. Oğuzhan Müftüoğlu’nun kafasında, hakları olması gereken bir Kürt halkı yoktur. Bir HDP gerçekliği de yoktur. İşte Oğuzhan Müftüoğlu bunun için HDP’ye oy vermiyor, çünkü HDP, kendisinin “düzgün politik” görüntüsü için yeterli olandan fazlasını istiyor. HDP’nin niteliği, programı, lideri, eylemi ve söylemi hakkında yalan, iftira, karalama serbesttir çünkü “düzgün politik” görüntü için “HDP kapatılsın” dememek yeterlidir. Bir örneği Oğuzhan Müftüoğlu’nunki olan bu anlayış için HDP, katlanılması gereken kötü bir gerçektir. Kürt’ten halk olmadığı gibi, bağımsız hareket de olmaz, devrimci de olmaz, sosyalist de olmaz, siyasi parti de olmaz, hele Türkiye adına konuşan bir siyasi parti hiç olmaz, hele hele Türkiye adına konuşan bir lider hiç ama hiç olmaz. Kobani’de olup bitenler de mutlaka ABD’nin işidir. Bu çerçevede, bu düzeydeki insanlar için seçimde HDP yerine AKP’ye oy vermek kabul edilebilir bir utanmazlıktır.

§.5. Bir de dipnotumuz var: Oğuzhan Müftüoğlu’nun bu değersiz fikirlerine medya niçin bu kadar itibar ediyor ? Adının HDP’ye oy kaybettirme potansiyeli olduğundan mı yoksa ?

§.6. Türkiye bir zifiri karanlığa gidiyor, bu ciddi olasılığın dayanılmaz ağırlığını ruhumuzda duymamız gerekiyor. Bütün bu yazdıklarımızı hafif bir polemik olarak görmek haksızlık olur. Dürtebildiğimiz her tarafı dürtmeye çalışıyoruz. Ama şunu da biliyoruz: Hiçbir söz Oğuzhan Müftüoğlu’nu seçimde HDP’ye oy vermeye yöneltemeyecektir. Oğuzhan Müftüoğlu seçimde HDP’ye oy vermeyecektir. Bir zamanlar liderliğini yaptığı büyük hareketin geleneklerine göre HDP’ye oyunu vermekle HDP’ye canını vermek arasında bir fark yoktur. Devrimciliği bu tür farkları görmemek olarak algılayanların tercihlerinde dışardan etkileniyor görünmeleri nedense ağırlarına gider. Hele hele yanlış yaptıkları ayan beyan ortada bile olsa, bunu anlasalar bile, yaptıkları yanlışta ısrarla direnmemeyi zayıflık olarak algılarlar. Özünde, işte bu yaklaşımları yüzünden küçük burjuvadırlar.

*

Sonuç: Bu seçimde HDP yerine AKP’ye oy verirse bu oy Oğuzhan Müftoğlu’nun tüm siyasi yaşamının özeti olacaktır.

*

Buradan Dupond’la Dupont’a geçelim. Kemal Okuyan ve Aydemir Güler’le devam edelim. [Yazının devamını okumak için tıklayın.]

Kemal Okuyan, Aydemir Güler ve 7 Haziran

[Baharda Yaprak Dökümü yazısının bir önceki bölümüne (“Oğuzhan Müftüoğlu ve 7 Haziran”) şuradan ulaşabilirsiniz.]

Buradan Dupond’la Dupont’a geçiyoruz. Kemal Okuyan ve Aydemir Güler’in bir partisi var. Bu hiç de ayıp bir şey değildir. Mart sonunda BHH Yürütme Kurulu’na bir mektup gönderdiler ve seçimlere parti olarak katılacaklarını bildirdiler.

§.1. BHH konusunu ayrı bir yazıda ele alacağız, kırkı çıksın diye bekliyoruz. Burada ancak şunu söyleyebiliriz: Mektupta BHH ile ilgili değerlendirmeleri, BHH’nin niçin çöktüğünü ya cidden anlamadıklarını, ki bu zayıf olasılıktır, ya da anlamazlıktan geldiklerini gösteriyor. Bu hareketi batıranların başında kendileri de vardır. Gezi üç ay yaşamış, Gezi’nin mirasçısı olduğu söylenen BHH ancak iki ay yaşayabilmiştir. Bir güç ve eylem birliği yaratmak iddiasıyla ortaya çıkan ve birçok dürüst devrimciyi umutlandıran ve harekete geçiren BHH, bir yürütme kurulu seçmiş ve bu kurul, konu seçim ve HDP olunca, Gezi’nin ruhunu, aktif demokrasi ve şeffaflık temelinde kurulu karar alma mekanizmalarını yok saymış, AKP’yi desteklemeyi seçmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz aynı yavuz hırsız mantığını burada da görüyoruz, klasik laf salatalarından birine benzeyen parti mektubunda BHH’nin “bağımsız bir güç olmasını engelleme girişimlerinden” söz ediliyor. Yani “savaşı düşman yüzünden kaybettik” gibi bir şey… Mektup, “HAZİRAN…seçim gündeminin özel zorluklarının da etkisiyle ciddi yara almıştır”, diyor. Burada “seçim gündeminin özel zorlukları” dediği şey HDP’nin seçime katılıyor olmasından başka bir şey değildir. Yani aslında sadece kendi işine gücüne bakan HDP, durduğu yerde, hiç bulaşmadığı halde, bu hareketi çökertmişse bunun nedenini mutlaka hareketi yönlendirenlerde aramak gerekir. Siyasi mantık bunu gerektirir. Yönlendirenler zemzem suyuyla yıkanmış olsalar bile…

§.2. Mektupta, “HAZİRAN’ın bir yeniden yapılanma sürecine girmesi de bize göre açık bir gereklilik olarak kendini dayatmaktadır”, deniyor. Ölmüş gitmiş eşeği hâlâ değnekle ayağa kaldıracaklarını sanıyorlar. Bakın mektupta neler diyorlar :

“Partimiz, seçimlerde HAZİRAN içinde olmayan siyasi partilerle “dayanışma” kavramına yüklenen anlamdan ciddi ölçülerde rahatsızdır. Kaldı ki, “dayanışma”, HAZİRAN seçimlere kendi adaylarıyla katılsaydı ete kemiğe bürünebilir, örneğin sandık güvenliği gibi başlıklarda somutlanabilirdi. Şu haliyle, dayanışma örtülü ya da açık bir biçimde oy vermekten başka bir anlam taşımamaktadır. Partimiz böyle bir tavrın parçası olamaz.”

• Yani? “HDP’ye oy vermeyeceğiz” diyor.

Bu paragrafta, Oğuzhan Müftüoğlu gibi bunlar da, “Yehova”nın adını telaffuz etmekten korktukları için açıkça “HDP” diyemiyorlar. “HAZİRAN içinde olmayan siyasi partiler” diyorlar, sanki kendilerini CHP’ye veya MHP’ye oy verilmesini istemekle suçlamışız gibi “ler” çoğul ekini de ihmal etmiyorlar. Yani “HDP” sözcüğünü iyice saklıyorlar. Adını telaffuz edenlere “Yehova” fena sinirlenebilir, onları çarpabilir, ama HDP sinirlenmez, çarpmaz, niye bu kadar korkuyorlar, anlamak zor. Ayrıca “HAZİRAN seçimlere kendi adaylarıyla” katılmadığı için sandık güvenliğiyle ilgilenmeyeceklermiş. Bunu Recebe bildirseler de rahat uyusa bari… Son olarak da “Şu haliyle, dayanışma örtülü ya da açık bir biçimde oy vermekten başka bir anlam taşımamakta”ymış. Yani yine HDP’ye oy kastediliyor. Ama sorunumuz o değil, sorunumuz şu: Bu cümleden, örtülü biçimde oy nasıl verilir, açık biçimde oy nasıl verilir, aradaki fark nedir? bir türlü çözemiyoruz. Galiba “Şu haliyle dayanışmanın örtülü veya açık anlamı ancak oy vermek olabilir” demek istiyorlar ama diyemiyorlar. Koskoca bir merkez komitesinde lisede Türkçe kompozisyon derslerini ekmemiş bir kişi de mi yok ? Devam edelim.

“Seçim tartışmaları sürerken, bir yazılı değerlendirmeyle tartışılması gerektiğini düşündüğümüz seçenekleri sıralamış ve tüm seçim bölgelerinde HAZİRAN adaylarının çıkarılmasını en baş sıraya yazmıştık. Bir diğer seçenek olarak boykot için elimizde çok fazla gerekçe bulunmasına karşın, bunun emekçi halk açısından bir karşılığı olmadığını da dile getirmiştik. Boykottan farklı olarak, HAZİRAN “hiçbir partiye oy vermeme” çağrısı yapabilirdi ancak bu kez böyle bir tavrın pratikte nasıl gerekçelendirileceğine ilişkin belirsizliklerin aşılması gibi sorunu çözmek durumunda kalacaktı. Geriye, HAZİRAN bileşenlerinin, HAZİRAN ilkeleri ve seçimlere ilişkin çizilen geniş çerçevenin içinde serbest bırakılması kalıyordu.”

• Yani? “HDP’ye oy vermek dışındaki seçeneklerin tümünü tartıştık” diyor.

Bu paragraf bir siyasi mizah örneğidir. İlk önce HAZİRAN’ın tüm Türkiye’de aday çıkarmasını önermeyi düşünmüşler. Bundan niçin vazgeçtikleri belli değil. Biri bu öneriye aşırı gülmüş olabilir. Büyük bir olasılıkla, ilerde “Biz tüm seçenekleri tartıştık” diyebilmek için bir şeyler konuşmuş olabilirler. Bu seçeneği ortalarda veya sonlarda bir yerde değil de en başta konuşmuşlar, galiba bu saçmalığın bir an önce aradan çıkmasını, ciddi konulara geçmeyi istemişler. Sonra seçimi boykotu düşünmüşler. Boykot için ellerinde çok fazla gerekçe varmış. Bu gerekçelerin ne olduğunu bilmiyoruz ama olsun, ellerinde gerekçe varmış, hem de fazla değil çok fazla gerekçe varmış. Ancak halkın boykot istememesi bu sayısız gerekçelerden biri değil. Bu gerekçeleri anlatıp halkı ikna etmek de istemiyorlar. Sonra HAZİRAN’a “hiçbir partiye oy vermeme” çağrısı yapmayı düşünmüşler. Bu çağrı, “boykot” çağrısından farklıymış, ancak aralarındaki farkı biz bilmiyoruz. Onlar da herhalde bilmiyor ki “böyle bir tavrın pratikte nasıl gerekçelendirileceğine ilişkin belirsizliklerin aşılması gibi bir sorunu çözmek durumunda kalmamak” için bu seçenekten de vazgeçmişler. Bu süper acayip salatanın içindeki laf şudur: Bu politika için bir gerekçe bulamadık ve de uyduramadık. Geriye ne kalıyor? HAZİRAN bileşenlerinin serbest bırakılması. Yani “herkesin kafasına göre takılması”. Hiçbir şeyi dobra dobra söyleyemiyorlar. Peki, herkes kafasına göre takılabilecek mi ? Hayır, olur mu öyle şey!!! Devam edelim.


“Komünist Parti, seçimlerde üye ve dostlarını “serbest” bırakma durumunda değil. Bu tutum, seçimlere çok büyük önem vermemizden kaynaklanmıyor. Ülkenin odaklandığı bir siyasal olguya ilişkin açık ve net bir tutum belirlemek zorundayız. Partimiz seçimlere katılan herhangi bir partiye oy verilmesini de uygun bulmamaktadır.”

• Yani ? “Üye, dost filan dinlemem, HDP’ye oy vermeyeceksiniz” diyor.

Partileri “seçimlere katılan herhangi bir partiye oy verilmesini de uygun” bulmuyormuş. Yine HDP diyemiyorlar. Bu “Yehova” korkusu çok fenaymış. Ama biraz ilerleme var gibi, HDP hiç olmazsa HBP (Herhangi Bir Parti) olmuş. Bu işin esprisi. Esas sormak istediğimiz şu: “Bu tutum, seçimlere çok büyük önem vermemizden kaynaklanmıyor” cümlesi ne anlama geliyor? Haddimiz olmayarak akıl yürütelim. “Bu tutum” lafını, isteyenin istediği partiye oy atmasına izin vermemek anlamında kullanmışlar. Buna kısaca “izin vermiyorlar” diyelim. Şimdi hangisi doğru?

1- Seçimlere çok büyük önem veriyorlar ama izin vermemelerin nedeni bu değil;
2- Seçimlere çok büyük önem vermiyorlar ama izin vermemelerin nedeni bu değil;
3- Seçimlere önem veriyorlar ama çok büyük önem vermiyorlar ancak izin
vermemelerinin nedeni bu değil;

Yani koskoca merkez komitesi seçimlere önem veriyor mu vermiyor mu, o bile anlaşılmıyor. Bu nasıl laf cambazlığıdır, seçime bile “seçim” diyemiyor, “ülkenin odaklandığı bir siyasal olgu” diyor. İnsan bari “bir” sözcüğünü eklemez. Soruyoruz: Üye ve dostları serbest bırakıp bırakmamanın seçimlere önem verip vermemeyle ne ilgisi var? Doğru politikadır, yanlış politikadır, önemli değil, bir şekilde seçimlere giriyorsun, demek ki seçimlere önem veriyorsun. Önem vermesen girmezsin. İlerde bütün bu laf cambazlığından seni aklayacak bir şeyler çıkaramayacaksın ve ihanetinle yaşayacaksın. Esas konuya geliyoruz:

“Bu koşullarda ve seçimler yaklaştıkça egemen güçler tarafından tamamen gündemden düşürülmeye çalışılan sınıf gerçeğini dile getirmek için Komünist Parti seçimlere bütün seçim çevrelerinde katılma kararı almıştır.”

• Yani? “Ben sağ oportünistim” diyor.

Cümle “Bu koşullarda” lafıyla yani bizzat kendi yarattıkları olumsuz koşullardan şikâyetle, başlıyor. Yangın çıkınca hiçbir şey yapamıyorsan “İmdat!” diye bağırsın. Bu cümlede insanları seçimde HDP yerine AKP’ye oy vermeye pek ikna edemediklerini bildikleri için “Doktrin!” diye bağırıyorlar. Demagojiyi sadece HDP’ye oy vermemek konusunda değil devrimci teori konusunda da yapabiliyorlar. Partileri “sınıf gerçeğini dile getirmek için” seçimlere katılıyormuş. Bu ambalajın altında “bağımsız sınıfsal politika izlemek gerektiği” yaklaşımı var. Bağımsız sınıfsal politika izlemek gerekliliğini, bir burjuva diktatörlülüğünün yasal alanına ait parlamento seçimlerine hapsetmek, yani bağımsız sınıfsal politikanın siyasi alanını daraltmak sağ oportünizmdir. Bu tavırlarına dayanak olarak ne diyorlar? Egemen güçler sınıf gerçeğini gündemden düşürmeye çalışıyormuş. Bu yalanı nasıl uydurabiliyorlar? Egemen güçler işçi sınıfına karşı tarihte görülmemiş bir saldırı içindedir, üstelik bu sınıfsal ve cepheden saldırıdır, yani sadece işçi örgütleri üzerinden değil işçinin kendisine dolaysız saldırıdır. Son on iki yılda 14.000 işçi iş cinayetlerinde öldürülmüştür. Beyler en azından Soma’yı duymuştur. En ufak bir işçi eylemi büyük bir şiddetle bastırılmaktadır. Siyasetin tepesinden bir zibidi, bir emekçiyi sokak ortasında tekme sille tokat bizzat dövebilmektedir. Emekçinin ücretinden, maddi yaşam koşullarından bahsetmiyoruz bile. Daha önce kendi yazdıklarını da mı okumaz bunlar? İşine geldiğinde iş kazalarındaki ölümler için “Allahın takdiri” diyebilen bir siyasetçi, bırakın da seçime giderken “ben işçi öldürdüm, işçiye hayatı zindan ettim, işçiyi açlığa mahkum ettim” demesin artık. Seçimler yaklaştıkça, egemen güçler sınıf gerçeğini gündemden düşürmeye çalışmıyorlar, propagandalarında sınıf gerçeğinden bahsetmiyorlar, hepsi o. Yoksa sınıfa karşı sınıf politikaları aynen devam ediyor. Ve sizler HDP yerine AKP’ye oy vererek sınıf gerçeğinin gündemden düştüğüne inandığınızı gösteriyorsunuz. Gerçek devrimci tavır, bağımsız sınıfsal politika izlemek gerekliliğini burjuva seçimlerinin dar çerçevesine sıkıştırmayan devrimci tavır, seçimde HDP’ye oy vermektir. Tarihte yeri gelmiş devrimciler sosyal demokrat partilere oy vermiştir. Türkiye’de 12 Eylül faşizminin çözülme sürecini hızlandırmak için SODEP’e oy verilmiş, başka zamanlarda CHP’ye oy verilmiştir. Bu taktikler devrimcileri sınıf gerçeğinden uzaklaştıramamıştır. Üstüne üstlük bugün oylarını esirgedikler HDP bu oyu o günkü sosyal demokrat partilerden bin kat daha fazla hakediyor. Yasal bir alanda dar ama çok önemli ve belki de son küçük bir alan kalmıştır, oraya dalıp sınıf savaşını orada da vereceksin. Tabii sende sınıfsal bir şey varsa…

§.3. Gelelim “Komünist Parti”nin seçimlere katılması kararına. HDP’ye oy vermemek yanlış politikadır, ama bu partinin seçimlere katılması da yanlış politikadır. HDP’ye oy vermiyorsan en doğru politika “boykottur”. Şimdi ne olacak? Yine önceki bir dizi seçimde olduğu gibi yine “yüzde sıfır virgül bilmem kaç” oranında bir oy alacaklar, belki de HDP “yüzünden” bu kez onu da alamayacaklar, daha az oranda, “yüzde sıfır virgül sıfır bilmem kaç” oranında oy alacaklar. Yani bu kez rezil değil, rezil rüsva olmak istiyorlar. Siyaset sahnesinden çekilirken giderayak rezil olmak yetmez, anlı şanlı rezil rüsva olmak gerekir. Halbuki seçimi boykot etselerdi, oy vermeyenlerin oranı en az %15 olacağından “Bak boykot yaptık, ne kadar iyi oldu, rejim meşruluğunu kaybetti” diyebileceklerdi. Bininci kez meşruiyetini kaybeden Recebin yine uykuları kaçacaktı, ama daha önemlisi, “yüzde sıfır virgül sıfır bilmem kaç” oranındaki sinek pisliği görülmeyecek, arada kaynayıp gidecekti. Bu konuda geçen yıl cumhurbaşkanlığı seçiminde Demirtaş’a oy vermek yerine seçimi boykot edenler arasından, seçime düşük katılım oranında boykot politikalarının da payı olduğunu, böylece kendilerinin değil, boykot yerine seçimde aday olan Demirtaş’ın yanlış yaptığını utanmadan, sıkılmadan söyleyenler çıkmıştı. Bu saatten sonra sizde herhangi bir ar duygusu kaldığını sanmıyoruz, yani seçimi boykot etseydiniz seçimden sonra siz de böyle bir şey uydurabilirdiniz. Şimdi seçimde alacağınız “yüzde sıfır virgül sıfır bilmem kaç” oy Recebin rejimine bir “demokrasi” ruju sürecek. Yığınları bir kez daha komünizm fikrine yabancılaştıracak. Tabii eğer yığınlar aldığınız oy sayısını duyarsa…

§.4. Seçime katılmaları utanmazca bir karardır ama göründüğü kadar aptalca bir karar olmayabilir. Ceza Hukukunda “suça eksik teşebbüs” diye bir kavram vardır. Adam evde oturup el işi kartonundan, sulu boyayla, patates damgasıyla filan kendine sahte bir kimlik yapıyor. Bu kimlik ilk kimlik kontrolünde jandarma çavuşunu bile güldürüyor, çavuş ona “bu kimliği nüfustan mı aldın?” diye soruyor, o da “evet, nüfustan aldım” diyor. Gülmesi bitince jandarma sanığın ifadesini alıyor, savcıya sevk ediyor, savcı da adamı tutuksuz yargılanması talebiyle sulh ceza hakimliğine sevk ediyor, hâkim sanığı bırakıyor. Sanığın aleyhine kamu davası açılıyor. İddianamedeki suç? “Sahte belge düzenleme suçuna eksik teşebbüs”. Yani adamın yaptığı kimlik o kadar kötü ki, o kadar dandik ki herhangi bir kimseyi kandırmasına imkân yok. Sahte belge düzenlemek suçunu işlemek istiyor ama işleyemiyor, çünkü beceremiyor. Teşebbüs eksik kalıyor. İnfazı ertelenmiş küçük bir cezayla kurtuluyor.

İlerde devrim mahkemesinde savcı, bunların geçen yılki cumhurbaşkanlığı seçiminde Recebe oy vererek işledikleri suç ve bu yıl milletvekili seçiminde AKP’ye oy vererek işledikleri suç için açtığı iki ayrı dava dosyasını birleştirecek ve iddianamesinde bunları devrime ihanetle suçlayacak. Savunma avukatları iddianamenin okunması biter bitmez söz alacaklar ve “Sayın hâkim bey, savcı bey müvekkillerimizi ihanetle suçlamaktadır. Bu haksız bir suçlamadır. Müvekkillerimizin oy oranları ortadadır, “yüzde sıfır virgül bilmem kaç”tır, hele milletvekili seçiminde o orandan bile daha düşük oranda, “yüzde sıfır virgül sıfır bilmem kaç” oranında oy almıştır. Bu kadarcık bir oyla ihanet mi olurmuş? Recep cumhurbaşkanlığını ilk turda açık ara kazanmıştır, müvekkillerimin bu kadarcık oylarının eksikliğinin bunda bir rolü yoktur. HDP barajı bu kadarcık oydan çok daha fazla bir oyla geçmiştir. Eğer HDP barajı bu kadarcık bir oy yüzünden geçemeseydi savcı bey haklı olabilirdi. Sonuçta HDP’nin aldığı oy oranında müvekkillerimin çarçur ettiği oyların ciddi bir etkisi olmamıştır. Müvekkillerim “ihanet” suçuyla değil, ancak “ihanet suçuna eksik teşebbüs” suçuyla yargılanabilir”, diyecekler. Hakim ve savcı bu savunmayı kabul edecek, sanıklar infazı ertelenecek kısa bir hapis cezasına çarptırılacaklar ve ellerini kollarını sallayarak yaşlı devrimciler için açılmış huzur evindeki temizlik görevlerine neşe içinde geri dönecekler. Bütün bunları düşünmüş olabilirler. Yani bugün HDP’ye verilecek oyun anlamının bilincinde olmayabilirler ama bu oyla ilgili kendi gelecekleri konusunda bilinçli davranıyor olabilirler.

*

Sonuç: Bu seçimde HDP yerine AKP’ye oy verirlerse bu oy Kemal Okuyan’ın ve Aydemir Güler’in tüm siyasi yaşamlarının özeti olacaktır.

*

Geldik son ve durumu en hazin jüri üyesine: Metin Çulhaoğlu. [Yazının devamını okumak için tıklayın.]

Metin Çulhaoğlu ve 7 Haziran

[Baharda Yaprak Dökümü yazısının bir önceki bölümüne (“Kemal Okuyan, Aydemir Güler ve 7 Haziran”) şuradan ulaşabilirsiniz.]

Geldik son ve durumu en hazin jüri üyesine, Metin Çulhaoğlu’na. Herşeyden önce şunu vurgulamamız gerekiyor: HDP’ye oy vermeyecek olmasına içtenlikle üzülüyoruz. Günlerdir bu yanlışını rasyonalize etmek için acınası bir çaba içinde olmasına da gerçekten, içtenlikle ayrıca üzülüyoruz. Hele Kürt halkına düşmanlığından dolayı HDP düşmanı olan kaşarlı burjuva şovenlerin arasından bile HDP’ye oy verilmeli diyenlerin çıkmaya başladığı bugün…

Eğer Metin Çulhaoğlu, seçimde HDP’ye oy vermeme konusunda Kemal Okuyan ve Aydemir Güler’le hemfikirse, isterse anlaştıkları bu konunun dışında iki yüz elli başka konuda onlarla anlaşamıyor olsun, anlaşamadıkları bu konuların ne bugün için ne yarın için zerrece bir önemi kalmamıştır. Hele yorganın gidip kavganın bittiği 7 Haziran’dan sonra, geçen yıl niçin ayrıldıklarını kendilerine bile zor izah edeceklerdir. Bu arada TKP ismini niçin mundar ettiklerini, mundar ettikleri ismi bir de bir burjuva kurumunun kasasına niçin emanet ettiklerini soranlara açıklayamayacaklardır.

*

Metin Çulhaoğlu’nun yayınladığı son yazılarından bazılarını (ilerihaber.org) ele almak istiyoruz. Seçimle alakasız ve boş boş konuştuğu yazıları bizi ilgilendirmiyor. Seçimi ilgilendiren konularda ise esasında aynayla konuşuyor, insanda kendini ikna etmeye çalışıyor gibi bir his uyandırıyor.

§.1. Metin Çulhaoğlu bu sitede 07/03/2015 tarihinde yayınlanan “Haziran öncesi ve sonrası” başlıklı yazısında şöyle diyor:

“Haziran seçimleri sonucunda ister AKP mecliste arzu ettiği çoğunluğu sağlasın, ister “meclis aritmetiği” AKP’yi zor duruma düşürecek ölçüde değişsin, Türkiye’nin seçimlerle ya da bir başka kanaldan “istikrarlı”, “huzurlu”, “suların durulduğu” bir döneme açılması mümkün görünmemektedir.”

Allahını seversen bari sen şu “Yehovacılara” katılma, “meclis aritmetiğinin AKP’yi zor duruma düşürecek ölçüde değişmesi” deme, “HDP meclise girerse” de. Neyse… Metin Çulhaoğlu burada ne diyor? “HDP barajı aşsın veya aşamasın Türkiye’ye istikrar, huzur gelmez, ülkede sular durulmaz”, diyor. Yani okuru aptal yerine koyuyor. Bu yazısını okuyacak bir tek solcu, sosyalist, devrimci bile 7 Haziran seçiminin Türkiye’ye istikrar, huzur getireceğini, suları durultacağını düşünmez. Bırakın dingin bir ortama kavuşmak arzusunu, tam aksine solcular, sosyalistler, devrimciler HDP barajı aşarsa baraj tarihin çöplüğüne gideceği için, çok sayıda HDP milletvekilinin meclise girmesiyle AKP’nin alacağı yara sayesinde sol muhalefet bugüne göre çok daha olumlu koşullarda savaşacağı için, yepyeni kavgalara başlayacağı için HDP’ye oy verecekler. Seçimlerin Türkiye’ye istikrar ve huzur getireceğini düşünen safdiller bu yanlışlarını zaten onun yazısını okuyarak düzeltmez. Metin Çulhaoğlu seçimi, ülkeyi istikrara kavuşturamayacağı için küçümsüyor. Elbette esas derdi başka, HDP’ye atmayacağı oyu küçümsemek…Küçümsemesi devam ediyor:

“Geçenlerde sorulmuştu: “Önümüzdeki seçimlerin bugüne kadarki en önemli seçimler olduğunu söyleyebilir miyiz?” Yanıt şöyle olmalı: Kesintisiz kriz ortamının daha farklı bir düzleme taşınması, kendine yeni bir “çerçeve” bulması açısından önemli olabilir; ama “Türkiye’nin siyasal çehresinin değişmesi”, “ülkeye siyasal istikrar gelmesi” falan deniyorsa bu seçimler o kadar önemli değildir.”

Gerçekten, akla gelebilecek her tür “meclis aritmetiğini” gözeterek düşünelim: Bu “aritmetiklerden” herhangi birinin, yaklaşan ekonomik darboğazları (çöküşü?), giderek tırmanacak olan işsizliği, yeni ve yüksek riskli dış politika maceralarını önleyip Kürt sorununa şu malum “çatışmasızlık ortamı” ötesinde gerçek ve kalıcı bir çözüm getireceğini söyleyebilir miyiz?”

Akla gelebilecek her tür meclis aritmetiğine” kafanı yorma, HDP’nin barajı geçtiğini düşün yeter. Yineleyelim: Hiçbir solcu, sosyalist, devrimci, bu seçimin sonucunda ülkenin siyasal istikrara kavuşacağını, ekonomik darboğazdan çıkacağını, işsizliğin azalacağını, dış politikanın risksiz bir çizgiye çekileceğini, Kürt “sorununa” gerçek ve kalıcı bir çözüm getirileceğini düşünmez. Metin Çulhaoğlu, önce hayali bir görüş uyduruyor, sonra da hiçbir solcunun aklına gelmeyen bu hayali görüşün yanlış olduğunu söylüyor. Bravo !

İnsanlar AKP rejimini iktidarda tutmak veya iktidardan düşürmek için oy atacaklar. Metin Çulhaoğlu bizi bu kadar basit bir gerçeği yazmak zorunda bıraktığı için utanmalı. Galiba istikrarlı, huzurlu, dingin bir emeklilik arzu ettiği için ve sonucu ne olursa olsun seçimler ona böyle bir gelecek veremeyeceği için seçimleri önemsiz kılacak bir bağlam icadediyor. Tabii aslında, bu bağlamda, “bu kadar önemsiz bir seçimde HDP’ye oy vermeye değmez” demiş oluyor.

Sonuçta söyleyeceğini söylüyor:

“Neticede şunu söylemiş oluyoruz:
HDP’nin barajı aşamaması, AKP’nin meclis eliyle her işi kendi istediği gibi (Anayasa, başkanlık sistemi vb.) götürmesi durumunda, ülkeyi böyle bir iktidara dar etme olanakları ziyadesiyle vardır. Ha HDP meclise girer de AKP’nin abuk subuk işlerine hangi gerekçeyle olursa olsun payandalık yolunu seçerse, bu kez pek çok kafa karışıklığı ortadan kalkmış, ak koyun kara koyun belli olmuş olacaktır. Bu da Türkiye soluna daha elverişli ortamlar sağlayacaktır.”

Bu paragrafta, “HDP barajı aşamazsa hata yapıp HDP’ye oy verenler bile üzülmesinler, AKP’yle savaşmak için bol olanak vardır”, diyor. Bir siyasi lider “ülkeyi iktidara dar etme olanakları ziyadesiyle vardır” deyip geçemez. Liderliğin tanımı ona böyle bir izin vermez. Bu olanakları tek tek sayacaksın, dokuz sözcüklü laf cambazlığıyla değil, 1, 2, 3 diye tek tek sayacaksın, ki biz nerede nasıl savaşacağımızı tam olarak öğrenelim. Peki HDP ya barajı aşıp meclise girerse? “AKP’nin abuk subuk işlerine payandalık yolunu” seçmesi şartıyla bu da çok iyi olur! Niçin? Çünkü meclise giren HDP AKP’ye destek olursa Türkiye solu daha elverişli ortamlara kavuşacakmış. Diyelim HDP barajı aştı, meclise girdi ve AKP’ye destek verdi. Bu destek bütün bir toplum için kötüdür. Metin Çulhaoğlu ise, “toplumu boş ver böyle bir destek kafa karışıklığının ortadan kalkması için iyidir”, diyor. Bu arada küçük bir not: AKP son on beş yılda hiçbir abuk sabuk iş yapmamıştır. Genel stratejisine en küçük ayrıntılarına kadar uymuş, ortaya çıkan her beklenmedik gelişmede ve siyasi sorunda iktidarının hayatta kalması veya devamı için taktiksel olarak gerekeni ve mümkünü yapmıştır. Metin Çulhaoğlu “abuk subuk” diyerek bunu anlamadığını söylemiş oluyor. Yazısının alıntılanmaya değer son bölümünde Metin Çulhaoğlu şöyle diyor:

“Faşizmin önlenmesini” bütünüyle kendi dışındaki güçler arasındaki dengelere, bu arada “meclis aritmetiğine” havale etmişsen geçmiş olsun; korkulan başa gelecektir.”

Bu kez birşeyleri geriletmek yerine birşeyleri önlemekten bahsediyor. Bu seferki HDP’ye oy vermeme bahanesi çok yaratıcı ve yaratıcı olduğu ölçüde de mantıktan yoksun ve uyduruk: “HDP’ye oy verip başka bir şey yapmazsan faşizm gelir”. Kullandığı “bütünüyle” sözcüğü ancak ve ancak “başka bir şey yapmamak” fiilinin yerine kullanılmış olabilir. İsteyen dediğini bir kez daha okusun. Zaten HDP’ye oy verecek binlerce solcu, sosyalist devrimci de ilerici kamuoyuna aynı şeyi söylüyor, “HDP’ye oy ver, başka bir şey yapma, faşizm gelsin”.

Metin Çulhaoğlu’na soruyoruz: HDP’ye oy vermekle başka bir şey yapmamak arasında nasıl bir mantıksal bağlantı kurulabilir? Fabrikalar orada, meydanlar orada, sokaklar orada, hiçbiri bir yere kaçmıyor. Seni ne engelliyor? Git istediğin eylemi yap ! Biz de katılırız. Ama 7 Haziran’da da sandığa gidip AKP yerine HDP’ye oy ver !

§.2. Metin Çulhaoğlu aynı sitede 17/03/2015 tarihli “Yanlış, suç ve günah” başlıklı yazısını şöyle bitiriyor:

“Önümüzdeki seçimlerin önemi var mı yok mu?
Önemliyse, bu seçimlerde ne yapmak gerekir?
Bu soruların yanıtına da cüret edemiyoruz.
Çünkü örneğin Kürt siyaseti söz konusu olduğunda alınan referansa göre sırasıyla “yanlış”, “suç” ve “günah” olabilen yanıtlar, Türkiye sol hareketi gözünde herhangi bir referans da olmadan aynı anda hem yanlış, hem suç hem de günah sayılabilmektedir.
Tövbe tövbe…”

Metin Bey, biz cüret ediyoruz ve söylüyoruz: Önümüzdeki seçimlerin önemi var ve bu seçimlerde HDP’ye oy vermek lazım. Söyleyen biz olalım, yazan sen ol. İster yorumlu ister yorumsuz, bizi referans göstererek yaz. Yanlışı da biz yapmış olalım, suçu da biz işlemiş olalım, günaha da biz girmiş olalım, istersen tövbeyi yine sen et.

§.3. Yine aynı sitede 21/03/2015 tarihinde yayınlanan “Sadece soru” başlıklı yazısı, içinde HDP’ye HDP demek medeni cesaretini gösterdiği için bile önemli:

Yazı şöyle başlıyor : “Eskiden sıkça kullanırdık: ‘Siyasette boşluk, onu yaratarak doldurulur…’” Özür dileriz, belki kullananlar vardır, biz bilmiyoruz, ama biz böyle bir laf hiç duymadık. “Siyaset boşluk tanımaz” diye bir laf çok duyduk ve kullandık. Bu iki lafın ikisi de doğruysa garip ve tehlikeli bir olasılık ortaya çıkıyor: Siyasette her şey tıkır tıkır giderken rahatlık bize batacak ve boşluk yaratmak gerektiği için siyasetin boşluk tanımadığını bile bile boşluk yaratacağız, sonra da onu dolduracağız. Dolduramazsak yandık, “pardon olmadı ya, her şeyin tıkır tıkır işlediği önceki duruma geri dönelim” gibi bir şansımız da yok, çünkü başta bizzat bizim bilerek ve isteyerek yarattığımız boşluğu başkaları dolduracak, zira siyaset boşluk tanımıyor. Ama Metin Çulhaoğlu tam kafamızı biraz toparladık derken, iyice karıştırıyor: “İşin zor olan kısmı, “boşluğu yaratmak”tır; boşluk “yaratıldıktan” sonra, doldurmak o kadar zor değildir.” Yani boşluk yaratmak zormuş, boşluk doldurmak kolaymış. Biz tam tersini, boşluk yaratmanın kolay, boşluk doldurmanın zor olduğunu düşünüyorduk. Özellikle son otuz yıldır Türkiye sol/sosyalist hareketi boşluk yaratma konusunda uzmanlaşmış, ustalaşmış ve büyük deneyim kazanmıştır. Yarattığı boşluğu doldurmak konusunda ise maalesef çok başarısız olmuştur, bu boşluğu hep başkaları doldurmuştur.

Şimdi Metin Çulhaoğlu iyice anlaşılmaz bir hale geldiğini farkediyor ve kendini, “Neyse, işi muamma haline getirmeden meramımızı kısaca özetleyelim: Bugün Türkiye sosyalist hareketi, kendine bir alan bulmak, var olduğu alanı genişletmek, son dönemin deyişiyle “ülkedeki beşinci siyasal güç konumuna gelmek” zorundadır. Bu da “boşluk yaratarak” ve onu “doldurarak” gerçekleştirilebilir. Gelgelelim, Türkiye sosyalist hareketi özellikle şimdiki döneminde kendi yapabileceklerinin, kendi öznel etkinlik ve girişimlerinin ötesinde “görece elverişli” denebilecek ortamlara da muhtaçtır” demek zorunda hissediyor. Son cümlede gerekli olduğunu söylediği “görece elverişli” ortamlar aklımıza sadece fabrika, sokak, ve parlamentoyu getiriyor. Ne yapalım belki de hayal gücümüz sınırlı. “Öznel etkinlik ve girişimler” deyince de aklımıza sosyal medya, internet siteleri, google falan geliyor. Yani, “Fabrikayı, sokağı, parlamentoyu boşaltalım, sonra yine ama bu kez daha iyi dolduralım, facebook’ta, internet sitelerinde filan daha çok haberleşelim, yeni siteler açalım, daha sık telefonlaşalım, twitleşelim” diyor.

Önce hatırladığı eski bir sözden başladı. Sonra bir noktaya dikkat çekti. Kendi sözcükleriyle “işi muamma haline getirmeden” meramını yukarıdaki paragrafta yazıldığı şekilde özetledikten sonra şimdi artık daha açık konuşmaya karar verdi: “Daha açık konuşalım: Ülkedeki başat siyasal güçlerin niyet ve eylemliliklerinin bir bileşkesi olarak ortaya çıkan genel durum ya da ortam, sosyalist hareketin kendisi için bir boşluk yaratıp onu doldurması açısından elverişli olabilir de olmayabilir de…” Şimdi bu iyi haber mi, kötü haber mi? İyi haberse ne yapmamız lazım, kötü haberse ne yapmamız lazım? Biraz kapalı konuşsa kendimizi geri zekalı hissetmeyeceğiz, ama bu kadar açık ve billur gibi konuşunca insan ister istemez kendini kötü hissediyor. Neyse…Pek bir şey anlamadık ama aynen katılıyoruz. Biraz daha sabredelim, Çulhaoğlu zaten “Yazı uzamayacak” diye müjde veriyor ve baklayı ağzından çıkarıyor:

“Başka pek çok faktör, parametre, vb. devreye sokulabilse bile, konuya belirli bir soyutlama düzeyinde bakıldığında Haziran sonrası için iki ayrı tablodan ya da ortamdan söz etmek mümkündür. Şöyle:

1) HDP barajı aşmıştır. 50-60, artık her ne kadarsa önemli sayıda TBMM üyesine sahiptir. Seçimlerden birinci parti olarak çıkacağı ve TBMM’de en fazla sayıda milletvekiline sahip olacağı kesin AKP ile flört etmekte/didişmekte, müzakereye oturmakta/masa devirmekte, pazarlıklar yapmakta/anlaşmakta/anlaşamamakta, “Sen başkan falan olamazsın” sözünden ödün vermekte/bu sözde diretmektedir, vesaire, vesaire…

2) HDP barajı aşamamıştır. Seçimleri “gayrı meşru” ilan etmiş, “B planına” geçmiş, büyük ölçüde kendi bölgesine çekilmiş, “demokratik özerklik” çerçevesinde fiili uygulamalar başlatmış, kendi programını de facto (fiilen) uygulamaya koymuştur. Siyasal iktidar/güç de “yaptırtmayız, ettirtmeyiz” diye üzerine üzerine gitmekte, Türkiye’deki siyasal yaşamın tamamına bu gerilim damga vurmaktadır.”

İnsan yazının yeni bir bölümüne “Başka pek çok faktör, parametre, vb. devreye sokulabilse bile”, diyerek başlarsa, bu pek çok şeylerden bir iki örnek verir. Kafasındakileri biz nereden bilelim?

Esasa gelelim. Metin Çulhaoğlu Haziran sonrası için iki ayrı tablo veriyor. Oysa 7 Haziran akşamı opaktır. Işık geçirmediği için sonrası görülemiyor. Ülkenin bu günden sonra zifiri bir karanlığa gömülmesi ciddi bir olasılıktır. Boşluk yaratma/yaratılan boşluğu doldurma gibi cambazlıkların sırası değildir. Ama Metin Çulhaoğlu sanki 8 Haziran sonrasını görüyormuş gibi iki senaryo uyduruyor. Olan bitenin farkında değil. Başka bir yazısının bir yerinde de, BHH için konuşurken, “7 Haziran’a kadar sergilenecek performans 7 Haziran sonrasını önemli ölçüde belirleyecektir”, diyor (Yukarıda ele aldığımız yazı: “Haziran öncesi ve sonrası”). 7 Haziran akşamının opaklığına kafası basmıyor, 7 Haziran sonrası için spekülasyona yöneliyor. Seçimin tarihsel önemini ya kavramıyor, ya da görmezden geliyor. Hele HDP’nin barajı aşmasıyla barajın çökmesi arasındaki ilişkiyi hiç görmüyor. Barajın çökmesiyle, burjuva demokrasisinin biraz genişlemesiyle, hem devrimciler için hem de genel toplumsal muhalefet için daha olumlu savaş koşullarının doğacağının da bilincinde değil. Bu seçimden herhangi sıradan bir seçimden bahseder gibi bahsediyor. Birinci senaryosuna göre, HDP barajı aşmıştır, önemli sayıda milletvekiline sahiptir, “AKP ile flört etmektedir/didişmektedir”. Bugün didişiyor ama flört etmiyor, yarın eli daha güçlü olacak ve daha iyi didişecektir. Veriler bunu gösteriyor. Yarın flört edeceğine dair veri yoktur. “Yarın AKP’yle flört edebilir, anlaşabilir” diye sanki bugünden flört etmiş, anlaşmış gibi bir senaryo yazılabilir mi? HDP barajı aşsın, AKP’yle uzlaşsın, önce testiyi kırsın, ona o zaman saldıralım. Ama Metin Çulhaoğlu’nu derdi başka. Esasında “Seçimde HDP’ye oy verip vermemek farketmez” diyor. Peki, tamam, nasıl olsa farketmezse sen yine de sandığa git, HDP’ye oy ver ! Çünkü HDP mecliste o dediğin kötü şeyleri yaparsa eleştiri hakkın doğar. Oy vermezsen, HDP sana döner “AKP’yle uzlaşmamdan sana ne birader? Hem sen bana değil AKP’ye oy verdin” der. CHP’yi eleştirmeye ne kadar hakkın varsa HDP’yi eleştirmeye de o kadar hakkın olur. İkinci senaryosuna göre, HDP barajı aşamamıştır, kendi bölgesine çekilmiş, fiilen “demokratik özerklik” uygulamalarını başlatmıştır. Türkiye’deki siyasal yaşama AKP-HDP gerilimi damgasını vurmaktadır. Metin Çulhaoğlu bu senaryolardan hemen sonra soruyor:

“Şimdi, soru şu: Türkiye sosyalist hareketi, yukarıdaki iki olasılıktan hangisinde görece daha elverişli bir ortam yakalayabilir? Hangisinde kendi dolduracağı boşluğu yaratabilir? Hangisinde arada kaynayıp gitmeden kendi sesini daha geniş çevrelere daha güçlü biçimde duyurabilir? Hangisinde “İşte, ak koyun kara koyun belli oldu” diyerek örgütlülüğünü ve eylemliliğini daha ileri düzeylere taşıyabilir? Sorudur. Şuna oy ver, buna verme” ile ilgili değildir”

Bu alıntıdan anlaşılıyor ki Metin Çulhaoğlu ikinci senaryosunun gerçekleşmesini, yani HDP’nin barajı aşamamasını istiyor, bu nedenle HDP yerine AKP’ye oy veriyor. Çünkü siyasal yaşama AKP-HDP geriliminin damgasını vuracağı bir Türkiye’de sosyalist hareketin daha elverişli bir ortam yakalayabileceğini ve gelişeceğini düşünüyor. İkinci senaryosu aynen bu anlama geliyor. “Şimdi soru şu” deyip sorduğu dört retorik sorudan bu arzusu fışkırıyor. Cümlenin sonunda sorunun “şuna oy ver, buna verme ile ilgili olmadığını” söyleyebilmesi bile gönlünde neyin yattığını gösteriyor. İnsaf! Eğer bu seçimde kime oy verileceği önemli değilse, hiçbir seçimde kime oy verileceği önemli değildir! Peki tamam, kime oy verileceği önemli değilse seçimde AKP’ye oy verme, git HDP’ye ver! Nasılsa sana göre önemli değil, ne kaybedersin?

Ve yazısını yine bir soruyla bitiriyor: “Ve gene sorudur: İki olasılık büsbütün gerçek dışı, soru da büsbütün anlamsız mıdır?” Yanıtımız: Evet. Bu sorunun içindeki iki soruya da ayrı ayrı “Evet”.

Metin Çulhaoğlu’ndan tek istediğimiz, önümüzdeki iki ayı “şu olursa bu olur, bu olmazsa şu olur” diye spekülasyonlarla, laf cambazlıklarıyla geçireceğine, bir kerecik de olsa, açıkça ve mertçe “HDP oy vermeyeceğim” demesidir. Bunu açıkça ve mertçe söylese de söylemese de 8 Haziran günü siyasi yaşamı sona erecek, ama bunu açıkça ve mertçe şimdiden söylerse hiç olmazsa işi bugünden bitirmiş, 8 Haziran’a kadar iki-üç günde bir çırpıştırdığı yazılarla rezilliği sürdürmekten kurtulmuş olur.

§.4. Metin Çulhaoğlu, 28/03/2015 tarihli “Demirtaş haklı mı?” başlıklı yazısında, AKP’nin ana referansının İslam olmadığını, bu partinin kapitalizmin nimetlerine göz dikmiş neoliberal bir parti olduğunu, AKP’ye muhalefetinse, “emek teorisi” ve “anti-kapitalist teori” üzerinden yapılması gerektiğini söyleyen Selahattin Demirtaş’ın bu AKP değerlendirmesini doğru bulmuyor. Yazısının bundan sonraki bölümünde bu savını teorik olarak gayet güzel kanıtlıyor. Ulaştığı doğru sonuca katılmamak mümkün değil: “Kapitalizme karşı siyasal mücadelenin, en üst soyutlama düzeyindeki gerçeklerden hareketle, salt bunlara odaklanarak ve bu düzeyde verilmesi mümkün değildir. Hiçbir yerde olmamıştır ve bundan sonra da olacağı yoktur. Anti-kapitalist mücadele, kapitalizm kendini somut olarak hangi düzeyde gerçekliyorsa o düzeyde verilebilir.” Sonra kendi sözcükleriyle “bir adım daha atıyor, Türkiye’ye dönüyor ve lafı dolandırmadan söylüyor”: “Dinci ideoloji/dinci gericilik …, metalaştırmadan artı değere el konulmasına; birikim süreçlerinden finansman ve pazar arayışlarına, oradan emek gücünün yeniden üretimine kadar Türkiye kapitalizminin en üst soyutlama düzeyinden bir alt düzeye, yani toplumsal formasyon düzeyine inmesinin başat aracılarından biri haline gelmiştir…” Lafı dolandırmadığı için kendisine teşekkür ediyoruz ve bu söylediklerinin tümüne katılıyoruz. Ve devam ediyor: “İsterseniz şöyle söyleyelim: AKP’den kurtulmuş, AKP’siz bir Türkiye düşünebiliriz; ama dinci ideolojiden büsbütün bağımsız bir birikim süreci ve toplumsal formasyon tasavvur etmek bu saatten sonra mümkün değildir. Bugün gelinen noktada, Türkiye kapitalizmini bu ideolojiden, bu ideolojiyi de Türkiye kapitalizminden ayıramayız.” Metin Çulhaoğlu bu söylediklerinde de yerden göğe kadar haklıdır, aynen katılıyoruz.

Nihayet şu son üç cümleyle yazısını bağlıyor :

Birinci cümle: “Yani Demirtaş haklı değildir.” Bu cümle doğrudur, Demirtaş haklı değildir. Ya gördünüz mü Metin Çulhaoğlu niçin HDP yerine AKP’ye oy atmak istiyor? Hem işçi sınıfının Marksist-Leninist, bolşevik ve monolitik biricik partisi olarak seçimlere katılacaksın, oy isteyeceksin, hem de AKP’yi bu kadar yanlış değerlendireceksin. Olur mu böyle şey? Sana oy yok ! Peki, ne yapmak lazım ?

İkinci cümle: “Varsın haklı olmasın; kendisi ve temsil ettiği siyasal hareket dinci ideolojiyle hiç uğraşmadan salt “emek teorisi” üzerinden anti-kapitalist mücadele vermeye niyetliyse öpüp başımıza koyarız.” Tamam öpüp başımıza koyalım da, 7 Haziran’da bu öpme işini nasıl yapacağız? Demirtaş önümüzdeki 60 gün içinde bu niyetini partisine nasıl anlatacak ve propagandasını nasıl örgütleyecek? Zaman yok gibi gözüküyor. Bir yöntem, sandığa gidip 11 nº’lu HDP sütununa iki damga vurmak, biri seçim kurulunun resmi damgası, diğeri de cepte getirilecek şerh damgası: “Salt emek teorisi üzerinden anti-kapitalist mücadele vermeye niyetli olması şartıyla”. Güzel bir çözüm, ama yüzbinlerce damga nasıl imal ettirilecek? Kolay. Ne kadar kolay olduğunu Metin Çulhaoğlu üçüncü cümlede, aynı zamanda yazısının da son cümlesi olan cümlede söylüyor :

Üçüncü cümle: “Gerisini de biz hallederiz…” Ona güveniyoruz, “damga-stampa” siparişi, finansmanı, imalatı ve dağıtımı ona aitmiş. Ama HDP’ye verilen bu şerhli oyların geçersiz sayılma ihtimali var. Bütün yoğun çaba ve para boşa gidebilir. Önerimiz bu damga imalat-dağıtım işi yerine, 6 Haziran günü bir yazı yazarak, şerh damgalarının finansmanı, imalatı ve dağıtımıyla ilgili çıkan somut sorunları anlatmak ve HDP’ye oy verme işinden vazgeçip, AKP’ye oy verilmesini istemek. Nasılsa hangisine oy verildiği farketmiyormuş.

Metin Çulhaoğlu, bu damga işinin somut sorunlarını keşfederse, HDP’ye oy atmaya niyetlenenlere durumu hemen bugün duyurması da gerekmez, 6 Haziran yazısını bile şimdiden hazır edebilir ve o güne kadar rahat rahat kullanabileceği bol zamana kavuşur. Zaman çok önemli. İşçi sınıfının kendisinden acilen beklediği teorik çalışmalar var. Örneğin, “Demirtaş’ta Hegel Metafiziği” konusuna girebilir, tam zamanı. Aynı şekilde “HDP programında yabancılaşmayı dışlayan yapısalcı yaklaşımlar” gibi bir çalışmayı gündemine alabilir. Böyle bir çalışma olmadığı için gece uykuları kaçan işçiler varmış.

*

Sonuç: Bu seçimde HDP yerine AKP’ye oy verirse bu oy Metin Çulhaoğlu’nun tüm siyasi yaşamının özeti olacaktır.

*

Bu tarihsel seçim dönemi için akılda tutmamız gerekenleri özetliyoruz. [Yazının sonuç bölümünü okumak için buraya tıklayın.]

7 Haziran için notlar

[Baharda Yaprak Dökümü yazısının giriş bölümünü, Oğuzhan Müftüoğlu, Kemal Okuyan ve Aydemir Güler, Metin Çulhaoğlu bölümlerini okumak için ilgili sözcüğe tıklayın.]

Bu tarihsel seçim dönemi için akılda tutmamız gerekenleri özetliyoruz:

Olay HDP’ye oy verip vermemekten ibaret değildir. HDP barajı aşarsa baraj çökecektir. Yüzde onluk seçim barajı, 12 Eylül rejiminin en dayanıklı mirasıdır, faşist darbelerin gerekliliğini azaltarak burjuva demokrasisini kalıcı biçimde daracık bir alana sıkıştırmaya yaramaktadır. Rejimin temel payandasıdır. HDP yerine AKP’ye oy verilmesini isteyen soytarılar, barajın önemini anlamamışlar. Çünkü baraj kendilerini hiç ilgilendirmiyor, yüzde bire bile inse ilgilendirmiyor. Sosyalist hareketin bir partisi yüzde 10’u yakalasaydı zaten HDP’yle birlikte mecliste ana muhalefeti oluştururdu. Yani hem sen %10’a yaklaşama, hem de yaklaşana çelme tak. HDP’ye oy vermek, hem toplumsal gerilemenin durdurulması açısından önemlidir hem de seçim baraj HDP üzerinden yıkılacağı için önemlidir.

Ortada hiçbir veri yokken, tam aksi yönde bol veri varken, HDP’nin mecliste AKP’yle uzlaşacağı varsayımıyla HDP’ye oy vermemek, HDP’yle köprüleri şimdiden atmak, ilerde şu veya bu nedenle HDP’yi eleştirme hakkını şimdiden kaybetmek demektir. En kritik anında oy bile vermediğin bir partiyi ilerde, hem de artık sana ihtiyacı kalmadığında eleştirebilir misin? Biz HDP’ye oy vereceğiz, hem barajın çökmesine katkı yapacağız hem de gerekli gördüğümüz her konuda, her durumda ve her an oyumuzun hesabını HDP’den soracağız. Özellikle, oy almak için kolayı seçen, halkın din duygularını okşayarak din simsarlığını seçen HDP’lilerle savaşacağız, HDP’de laikliğin kökleşmesi için elimizden geleni yapacağız. “Ya nasıl olsa başarılı olamayız, onun için şimdiden HDP’ye oy vermeyelim, AKP’ye oy verelim” diye bir saçmalık olabilir mi?

Bugün HDP’ye oy verilmesini istemeyen sağ oportünist cephe, geçen yıl da Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığını boykot etmişti. Böylece, seçilmiş olsa da, Recebin tir tir korktuğu başına gelmiş, rejim meşruiyetini kaybetmişti. Aradan geçen bir yıl, boykotun ne kadar doğru bir politika olduğunu gösterdi, meşruiyetini kaybeden Recep geriledi, hukuk kazandı, demokrasi kazandı, insanlar geleceklerine daha güvenle ve huzurla bakar oldu. Ülke kendine geldi. Toplumsal ilerleme açısından bu yıl geçen yıldan daha iyidir. Şimdi bu aynı cephe “HDP’ye oy vermeyin” diyor. Demek gelecek yıl, bu yıldan daha iyi olacak, bir bildikleri var zahir …

*

Kendi siyasi aklına ve vicdanına göre davranacağına bu kişiliksiz ve çapsız insanların peşinden giden birisi zaten sadece “evet efendimci” bir apparaçiktir. Apparaçikler ne devrime ne de devrimden sonra yeni bir toplumun kurulmasına, isteseler de katkı yapamazlar. “Etrafta bunlar var, idare edeceğiz” de diyemeyiz. Odun yarmak için balta yoksa, tornavidayla idare edilmez. Balta aramak şarttır. Ve Gezi baltanın nerelerde aranacağını bize gösteriyor.

Daha derine inersek, rönesansı, aydınlanmayı, yüzlerce yıl süren ağır sınıf savaşlarını, devrimleri kaçırmış bir toplumun tarihsel boşluğunu doldurmaya böyle küçük adamlarla devam edilemiyor. HDP’ye oy verdikten sonra defolup gitmeleri iyi olur. Bu bahardaki yaprak dökümünü Haziran’da açacak yaz çiçeklerinin habercisi sayalım.

Coşkun Adalı, 7 Nisan 2015

EK: Alper Taş ve 7 Hazİran

DEMIRTAS OY