Ateistler Örgütleniyor.

Geçtiğimiz haftalarda art arda iki ateist derneğin kuruluşu haberi yayınlandı medyada. Önce, Türkiye’nin ilk ateist yasal örgütü olan Ateizm Derneği’nin resmen kurulduğu haberi geldi. Hemen ardındansa, sene başından beri aylık Ateist Dergi’yi yayınlayan Ateistler Meclisi girişimi dernekleşerek Ateistler Derneği’ni kurdu.

Türkiye’de ateizmin tarihi uzun (İlhan Arsel, Turan Dursun, Aziz Nesin ve daha niceleri); ama örgütlü ateist mücadelenin son on yılda hem nicelik hem nitelik açısından yaşadığı dönüşüm gerçekten de dikkat çekici bir boyuta ulaştı.Ateistler Derneği

90’lı yılların sonlarında artık ateizm merak edenin erişebileceği bir seviyeye ulaşmıştı. 2000 yılından itibaren internetin yaygınlaşmasıyla birçok irili ufaklı ateist buluşma noktası kuruldu. Kişisel bloglardan haber sitelerine, çeviri yayın yapanlardan, forum sitelerine kadar birçok farklı kaynak oluşturuldu. Bunlardan kimileri görece kısa ömürlü oldu, kimileriyse kuruluşundan beri faaliyetlerini sürdürüyor.

Bu dönemi “saklandığı yerden çıkma” dönemi olarak adlandırabiliriz belki de. Evet, belki LGBT bireylerin yaşadığı “Bir Zeki Müren, bir Bülent Ersoy, bir de ben.” gibi “Bir Turan Dursun, bir ben.” algımız yoktu; ama Turan Dursun’un katledilmesinin ve Sivas 93’ün yarattığı bir sesini çıkarmama halimiz vardı. Yani aslında yalnız olmadığımızı biliyorduk, ama yalnızdık. İşte 2000’lerin başından itibaren, bu sorunun “cesur birkaç kişiye” kalamayacağı bilincine kavuştuk. Artık ateistler okuyor, yazıyor, konuşuyordu. Öyle bir merak ve ilgi vardı ki, 2008’de AKP hükümeti Richard Dawkins’in internet sayfasını yasakladı.

Son beş yıla girdiğimizde artık niceliksel bir doygunluğa ulaşmıştı ateist camia. Niteliksel bir dönüşüm kendini dayatmaya başlamıştı. Uzun süredir bazılarımızın söylemekte olduğu “Böyle tek başına yazıp çizmekle olmaz. Örgütlenmeli ve birlikte hareket etmeliyiz.” sözleri artık birçok ateistin derdi haline gelmişti. (Elbette bunda AKP’nin tutarlı, sistemli ve vahşi saldırılarının etkisi yok desek yalan olur.)

Böylece ateistler gerçek dünyada bir araya gelmeye ve birbirlerine “Ne yapsak, ne etsek?” diye sormaya başladılar. Bugün geldiğimiz noktada, örgütlü toplumsal faaliyet yürüten üç grup dikkati çekiyor: Ateistler Meclisi, Ateizm Derneği, ve Out for Beyond olarak bizim de içinde bulunduğumuz Özgür Düşünce Hareketi.

Şimdi bunlara bir göz atalım:

Ateistler Meclisi

Ateistler Meclisi kendini “resmi din kurumunun ve sivil alanda toplumsallaşmış dinsel dogmanın insanlar üzerinde yarattığı gerici baskıya karşı mücadele etmek için bir araya gelmiş gönüllülerin platformu” olarak tanımlıyor.

  • Sadece birkaç yıl önce bile birçoğumuzun hayalci bulacağı bir faaliyeti aylardır itinayla sürdürüyorlar: Ateist Dergi aylık olarak 2014 yılı başından beri düzenli olarak yayınlanıyor.

Ateist Dergi

  • Ayrıca Ateistler Meclisi, bundan önceki girişimlerin en büyük eksiklerinden birini tamamlayarak, düzenli Tanışma ve Tartışma Toplantıları düzenlemeyi başardı. İstanbul’da iki haftada bir toplanan meclis, bunun dışında Ankara ve İzmir’de de toplantılar düzenliyor. Toplantılarla ilgili duyuruları Facebook sayfasından edinebilirsiniz.
  • Ateistler Meclisi Mayıs ayı başında yasal prosedürleri tamamlayarak Ateistler Derneği ismiyle dernekleşti.

Ateizm Derneği

Ateizm Derneği, Türkiye’nin ilk ateist yasal örgütü olarak tarihe geçmekle kalmadı, ayrıca İslamcı faşistlerin gazetesinde de manşetten duyuruldu. Nisan ortasında kurulan derneğin üyeleri birçok gazeteye ve televizyon kanalına verdikleri röportajlarla tüm inançsızlara umut oldular.

0 ozgurdusuncehareketi-logo

Özgür Düşünce Hareketi ise 2012 yılında “Türkiye’de iktidar sahipleri ve paydaşları doğaüstü inançların özgürlüğünü dillerine pelesenk etmişken; yapılan basit eleştirilerin dahi “halkın değerlerini aşağılama” sayıldığı, hatta ateistlerin varlığının bile dine hakaret kabul edildiği bir ortamda internet aracılığıyla özgür düşünceyi öne çıkaran; ateizm, agnostisizm ve dinlerden özgürlük savunuculuğu yapan bir grup aktivist”in bir araya gelmesiyle kurulmuştu. Görece küçük bir dayanışma grubu olarak yola çıkan Özgür Düşünce Hareketi; Ateizm Derneği ve Ateistler Meclisi’ne kıyasla daha uzun süredir var olmasının da avantajıyla, birkaç önemli faaliyete imza attı:

  • Belki de Türkiye’de olup olacak en kapsamlı ateist argüman deposunu oluşturdu ve Argüman Arşivi sitesinde, yüzlerce yaratılışçı argümana yanıtların bir derlemesini hazırladı.
  • Yılda iki kez genel toplantı düzenleyen inisiyatif ayrıca bir Fosil Sergisi Gezme Kılavuzu hazırladı ve “Ateistler Nasıl Bir Dünya İstiyor?” temalı bir ödüllü kompozisyon yarışması düzenledi.
  • Son olarak İstanbul ve Ankara’da düzenlenen Bilim Özgür Düşünce ve Sekülerizm Sempozyumu‘nun organizasyonunda aktif görev aldı. Eğer Özgür Düşünce Hareketi’nin Türkiye’de ateist harekete en büyük katkılarından biri Argüman Arşivi ise; bir diğeri de Richard Dawkins Vakfı’ndan Sean Faircloth’un da konuşmacılar arasında bulunduğu ve yüzlerce insanın katıldığı bu sempozyumun hazırlanmasında görev almaktı. (Sempozyum videoları için tıklayın.)

Sırf içinde bulunduğumuz için faaliyetlerine daha hâkim olduğumuz Özgür Düşünce Hareketi’ne biraz daha fazla yer ayırmış olduk. Ama bu kesinlikle yukarıda değindiğimiz oluşumların herhangi birinin diğerinden “daha iyi” olduğu anlamına gelmiyor.

Şimdiye kadar örgütlenmeyi ve ortak faaliyet yürütmeyi başaran ve henüz o noktaya gelmemiş olan tüm ateist mücadele girişimlerinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. O kadar uzun süredir yalnızdık, öfkemiz o kadar uzun süredir içimizde birikiyordu ki, şu anda her türlü örgütlenme deneyimine ihtiyacımız var. Tüm bu bahsettiğimiz girişimler de farklı ihtiyaçlara, farklı önceliklere, farklı ateizm görüşlerine tekabül ediyorlar. Bu açıdan da hepsi birbirinden önemliler.

Biliyoruz ki artık ateistler gerçekten de yalnız değiller. Halkın değerlerini falan aşağıladıkları gerekçesiyle baskıya maruz kaldıklarında, tüm bu oluşumları yanlarında bulacaklar. Bundan sadece iki yıl önce Özgür Düşünce Hareketi yola çıkarken “Sorgulayan, şüphe duyan ve özgür düşünen herkese sesleniyoruz! Saklandığınız yerden çıkın! Şimdilik yalnız olabilirsiniz, ama asla yanlış değilsiniz!” demişti. Artık bu sözleri güncellemenin zamanı geliyor belki de:

Sorgulayan, şüphe duyan ve özgür düşünen herkese sesleniyoruz! Oturduğunuz yerden kalkın! Harekete geçin! Yanlış değilsiniz! Yalnız değilsiniz!

Ateistler dine mi, cemaatlere mi, toplumsal ahlaka mı karşı?

Ortada ciddi bir sorun var. Buna ister muhafazakarlaşma diyelim, ister cemaatlerin siyasal iktidarın önemli bir kısmını ele geçirmeleri diyelim, ister din söyleminin siyasal ve toplumsal alanı laiklik ilkesini ihlal edecek şekilde işgal etmesi diyelim, ortada bir sorun olduğu kesin. Bu sorundan sadece “inanmayanlar” (ateistler, agnostikler vb.) değil “tam olarak doğru şeye inanmayanlar” da etkileniyor. Sorunun hem bağlamlandırılmasında hem de çözülmesinde sosyalist yazının ilham verici olduğunu düşünüyoruz. “Komünizm ve ateizm” başlıklı tartışmamız dahilinde, din, toplumsal ahlak ve cemaat/kilise kavramlarını inceleyeceğiz.

Sorunu anlamak: Din, cemaatler, toplumsal ahlak

Öncelikle, üç kavramımız var ve bunlar farklı soyutlama düzlemlerine tekabül ediyorlar:

  • “Din”i tarihsel ve ideolojik soyutlama düzlemlerine ait bir kavram olarak alıyoruz.
  • “Toplumsal ahlak”ı dinin toplumsal düzlemdeki görüntüsü olarak görüyoruz.
  • Cemaatleri ve kiliseleri, daha genel olarak dini kurumları, dinin politik düzlemdeki görüntüsü olarak görüyoruz.

Bu çerçeve bize kabaca şu şemayı veriyor:

dinahlakcemaat

Bu yazıda, tartıştığımız kavramları, üst yapı kurumları, yani üretim ilişkilerinin gerçek dünyadaki görüntüleri olduklarının bilinciyle işleyeceğiz. Bu hususa yazının sonunda tekrar değineceğiz.

Bu şemayla ilgili önemli uyarılar yapmamız gerekiyor devam etmeden önce: Şemada epi topu iki ok işareti olması, bir doğrusallığı ya da belirleyiciliği göstermiyor, sadece kavramların farklı soyutlama düzlemlerine tekabül ettiklerini ifade ediyor. Bu bir. İkincisi, büyük büyük kavramları küçük küçük kutulara koymanın meramımızı anlatmak açısından faydaları olmakla beraber (kutulardan da kavramlardan da) büyük teorik sorunlar ürettiğinin farkındayız. Ama telaşa gerek yok. Tüm yazıyı, aşırı basitleştirilmiş şekilde şemada gösterilen çerçeveyi açıklamak amacıyla yazıyoruz. Üçüncü olarak: Şemaları sadece “soyutlama düzlemi”, “izdüşüm” vb. derken ne kast ettiğimizi daha anlaşılır kılması umuduyla (ciddi hataları olan) bir benzetme olarak koyduk. Bu sözcükleri zaten anlıyorsanız, o şemaya ihtiyacınız yok demektir.

Şimdi devam edebiliriz.

Farklı düzlemlere tekabül eden karşı-duruşlar ve mücadeleler var.

  • Sadece cemaate/kiliseye karşı çıkmak, din ve devlet işlerini ayırmak anlamında laiklik.
  • Sadece toplumsal ahlaka karşı çıkmak, bireysel hürriyetleri korumak anlamında özgürlükçülük.

Buradaki laiklik ve özgürlükçülük tanımlarımız oldukça geniş.(1) Laik olup yine de muhafazakar olabilirsiniz; uzun saçlı erkekleri kınayabilir, evlilik öncesi cinselliğe karşı çıkabilir, hatta bir ölçüde kaderci bile olabilirsiniz.(2) Özgürlükçü olup kadınların türban ve/veya çarşafla gezmeyi “seçtikleri” bir toplumu kadın hakları açısından normal bulabilir, bir üniversitede yaratılış sempozyumu düzenlenmesini savunabilirsiniz.

Yanlış anlaşılmasın, laiklik ve/veya özgürlükçülük savunuculuğu yapmanın çoğunlukla toplumu daha iyi bir yere taşıyacağına inanıyoruz. Nitekim, hem hukukun dünyevileşmesinin (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi vb.) hem de “Velev ki ibneyiz” sloganının, dinle doğrudan çatışmamakla beraber, dinin toplumsal baskısını ciddi ölçüde azalttığını gözlemliyoruz. Dolayısıyla, bu iki grupla ortaklaşabildiğimiz her ölçüde dayanışmayı görevimiz biliyoruz.

Din nedir? Kısa bir beyin jimnastiği.

Dinle, cemaatlerle ve toplumsal ahlakla ilgili ne yapılacağı sorusu, daha büyük bir “Din nedir?” sorusuyla çözümleniyor. Meselenin din değil laiklik olduğunu düşünenler, tam olarak hangi grupların (bu yazıdaki “kötü” anlamıyla) cemaat olup hangilerinin olmadığını nasıl belirliyorlar bilemiyoruz. Meselenin bireysel özgürlüklerle ilgili olduğunu düşünenler ilkokul çağındaki çocukların Kuran kursuna gönderilmesiyle o yaşta Kuran kursundan kaçınılması arasında nasıl tercihte bulunuyorlar anlamıyoruz; burada çocuklarla ilgili yapılacak somut bir siyasi tercih var ve taraf seçmemek diye bir seçenek pratik olarak yok.

Bizim dinle ilgili referans noktamızın temel ölçütleri arasında ise şunlar sayılabilir: Metafizik dogmalara dayanan, tarihsel bir sistem.

Biraz açalım:

  • “Metafizik dogmalara dayanan”, yani kanıta, deneye ve rasyonel argümantasyona dayanmayan, modern bilimin kriterlerini sağlamayan bir olgu.
  • “Tarihsel”, yani üç beş arkadaşın kendi arasındaki bir oyunundan değil, iktidar ilişkileri içinde bir anlamı olan bir şeyden bahsediyoruz.
  • “Bir sistem”, yani kendini yeniden üretmesini sağlayan mekanizmalara sahip bir yapı.

Tanımı biraz inceleyelim.(3)

Bu tanıma göre bugün din dediğimiz birçok şey geçmişte din değilken, bugün din sayılamayacak inançların gelecekte din olmaları mümkün. (tarihsel bir sistem olma kriteri) Konu din gibi binlerce yıllık olgularsa, statik değil, zaman ve mekana bağlı tanımlar yapmanın daha sağlıklı olduğunu düşünüyoruz. Zaten, bir toplumsal olgunun üç bin yıl boyunca “din” olarak kalması diyalektik yönteme aykırı. Herhangi bir tarihsel olguyu açıklarken kullanacağımız dilin de tarihsel olması gerekiyor. Tanımımız statik olursa, ya o tanıma girecek şeyler bulmakta zorlanacağız (dar tanımlar), ya da birçok alakasız şeyi de aynı tanım içine sokmak zorunda kalacağız (geniş tanımlar).(4) (5)

Tutarlı bir ateizm için…

Tutarlı, bütünlüklü bir ateizmin, dini tüm bu boyutlarıyla reddetmesi gerektiğine inanıyoruz.

Bu anlamda, ateizmi felsefi, kişisel bir mesele olarak değil, siyasi bir duruş olarak görüyoruz.

Neden laiklik ve/veya özgürlükçülük yeterli değil?

Peki din soyutlamasını yapmak politik tutarlılık açısından neden gerekli? Buna, yukarıdaki iki duruş açısından kısaca yanıt verelim.

  • Laiklik: Din ve devletin tam olarak ayrılmasının kötü bir sonucu devasa cirolu holdinglere dönüşen kiliselerin cenneti ABD. Geçmişte tüm üst yapıyı oluşturan bir kurumu politik üst yapının dışına çıkarmak, ironik bir biçimde, onu politik üst yapının içine yerleştirmek sonucunu veriyor. Bugün gerçekleşen, “Ekonomik büyüklüğün ölçüsünde müdahilsin” düsturuna kiliselerin ve cemaatlerin de dahil edilmesidir. Bir bakkal hiçbir karar alamazken, BP ve Exxon savaş kararı bile alabilir. Benzer şekilde Vatikan da sosyoekonomik gücü ölçüsünde vergi muafiyetleri, devlet yardımları vb. alabilirken, yeni kurulan bir kilisenin hiçbir ayrıcalığı olmuyor.
  • Özgürlükçülük: Alkol kısıtlamalarından kürtaj yasağına, birçok baskı unsuruna kolektif olarak tepki göstermek isteyince karşısında “imamın ordusu”nu bulmak, sanıyoruz ki olayın bireysel özgürlüklerin güvence altına alınmasından daha derin olduğunu yeterince göstermiştir.

Ara not: Peki ya sınıflı toplum? Halkların afyonu?

Burada sınıf siyaseti yapılması gerektiğini düşünenler için bir not düşelim. Bu yazıda, alt yapıya, yani hem din, hem toplumsal ahlak, hem de cemaati/kiliseyi var eden koşullara değinmedik. Bu söylediklerimize, dinin “ruhsuz dünyanın ruhu olduğu”, sınıflı toplumun ve sömürünün olduğu bir dünyada dine nesnel bir ihtiyaç olacağı yorumu yapılabilir. Bu yoruma katılıyoruz. Ancak bu yorum, daha da ileri bir soyutlama düzlemine tekabül ediyor. Bu yazıda tek bir toplumsal sorunu analiz etmeye çalıştık, geniş anlamda bir toplumsal kurtuluş projesi sunmadık.

Nasıl ki cemaat baskısından veya baskıcı ahlaki normlardan bıkıp usananların soyutlamada bir düzey yukarı çıkması gerektiğini savunuyorsak (şemaya bakın); ırkçılık, savaş, sömürü, ekolojik yıkım ve din gibi toplumsal sorunlarla ilgili öfke duyanların da bir derece daha soyutlama yapmasını ve kapitalizm eleştirisine ulaşmasını doğru buluyoruz. Yine de, bu yazı, bunlardan sadece ilkini yapmaya çalışıyor.

Ateistler ne yapmalı?

Peki ateistler ne yapmalı? Daha doğrusu, eğer ateizm bir siyasal duruş olarak alır ve hem tarihsel/ideolojik, hem politik, hem de toplumsal boyutlarıyla reddedersek, bunun gerçek dünyada ne anlamı olacak?

Dini tüm boyutlarıyla reddetmek, ne politik önceliklerin olmaması anlamına gelir, ne de stratejik hamleler yapmamak anlamına. Kimi zaman cemaate, kimi zaman toplumsal ahlaka, kimi zaman da bir ideoloji olarak dine topyekun karşı çıkılabilir. Ancak, eğer bu yazıda sunduğumuz çerçeve doğruysa, toplumsal kurtuluşu savunanların yapılacaklar listesinde mutlaka dinden özgürleşme de olmalı.

***

Ege M. Diren

Dipnotlar:

(1) “Tanım budur” demiyoruz, yazıda hangi sözcüğü ne amaçla kullandığımızı belirtiyoruz ki anlaşabilelim.

(2) Cumhuriyetin ilk nesilleri bunun örnekleriyle dolu.

(3) Out for Beyond olarak “Bakın dini altı kelimeyle tanımladık, ne kolaymış değil mi?” demediğimizin açık olduğunu umuyoruz. Gerçek dünyada bir sorun olduğunu, bu sorunu anlamaya çalıştığımızı söyledik. Konuyu bu bağlamda inceliyoruz. Dahası, bu bağlam sınırlarında bile bir “tanım” yapmıyoruz. Daha ziyade, “gerek koşullar”dan en önemli bulduklarımızı öne çıkarıyoruz. Yazının devamında buna “tanım” diyeceğiz, çünkü “gerek koşullardan en önemli bulduklarımızla oluşturduğumuz formülasyon” dersek yazı okunmaz hale geliyor. (Evet, denedik bunu.)

(4) Benzer sorunlarla devletin, bilimin veya ahlakın statik tanımlarını yapmaya kalkarsanız da karşılaşırsınız. Tarihsel olguların tanımları da tarihsellik içermelidir.

(5) Tanımın bir başka özelliği de, modern bir tanım olması; çünkü neyin metafizik bir dogma olduğunu, bilimsel yöntemin modern anlayışına dayandırıyor. Tanımımız bu açıdan da genel-geçer değil. Biz bunun da kötü bir şey olmadığı kanısındayız. M.Ö. 1000’de din diye bir “toplumsal sorun” yoktu, bugün var. Dolayısıyla tanımı da bugün yapıyoruz.

Bir kitap: Ateizmi Anlamak

ateizmianlamak2

Aydın Türk’ün Propaganda Yayınları’ndan çıkan “Ateizmi Anlamak” kitabı sayesinde, ateizm konusunda aklınıza takılan her soruda internet forumlarının labirentlerinde kaybolmanıza gerek kalmayacak. On yıldan uzun süredir internetteki tartışmaları aktif olarak takip eden Türk, ateizmle ilgili bütün yanılgıları ve soru işaretlerini derleyerek bu sorunumuza kökten bir çözüm getirmiş.

Kitap inananların ateistlere yönelttiği soruları yanıtlayarak başlıyor ve ardından teizmin felsefi zayıflıklarına işaret ediyor. Bu iki bölüm hem inananlarla ateistlerin hem de ateistlerin kendi aralarında tekrar tekrar tartıştığı birçok konuyu derli toplu bir biçimde sonuca bağlıyor. Ardından gelen bölüm İslam’a ve Kuran’a odaklanıyor. Kitabın bu kısmı ateistlerin yıllarca faydalanabilecekleri bir arşiv sunduğu için özellikle değerli: Sadece 15 sayfada Kuran’daki çelişkilerden insan hakları ihlallerine kadar onlarca ayeti elinizin altında bulundurmak için bile kitabı almaya değebilir. Ancak bundan daha da önemli bulduğumuz hemen sonraki iki bölüm, Tanrı fikrinin neden ve nasıl reddedilebileceğini açıklıyor ve Tanrı’nın var olmadığını gösteriyor. Burada konu kısaca “İspatı yoktur.” önermesiyle geçiştirilmiyor. Aksine, tam 12 ayrı argümanla Tanrı’nın olamayacağı veya olmadığı savunuluyor.1

Türk, kitabın son iki bölümünü, kitabın odağında bulunmayan ancak yine de ateizmle ilgili tartışmalarda sürekli karşımıza çıkan iki bilimsel konuya ayırmış: Evrim teorisi ve evrenin kökeniyle ilgili teoriler. Yazarın da kabul ettiği üzere bu iki bölümde konuların detaylarına girilmek yerine teorilerin ana hatları verilmiş ve inananlar tarafından öne sürülen iddiaları çürüten örnekler listelenmiş.

Kitabın gerçek bir eksiği, kaynakça sunmaması olmuş. Kitabını internet forumlarındaki tartışmalarından hareketle oluşturan Türk, referans olarak da sadece bu forumları vermekle yetinmiş. Oysa ateizmle ilgili her türlü soru işaretine yanıt vermeye çalışan bu kadar kapsamlı bir kitabın okuyucuyu ileri okumalar yapmaya teşvik etmesini ve bizlere bir okuma listesi sunmasını beklerdik.

Bunun dışında kitabın kapsamı dışında kaldığı için kısaca değinip geçtiği2 bir konuya işaret etmek istiyoruz: Kitap dinlerin kökenini açıklamıyor. Daha doğrusu, dinlerin tarihsel ve toplumsal birer olgu olarak gelişimini tartışmıyor. Ateizmi bir politik mücadele hattı olarak inşa etmek adına bu konunun mutlaka vurgulanması gerektiğini düşündüğümüz için, kitaptaki tartışmalara ilave olarak okuyucularımıza Dinleri Kökeni Sorusu yazımızı öneriyoruz.

Sonuç olarak “Ateizmi Anlamak” sadece ateizme yeni ilgi duyanların merakla okuyacağı bir başlangıç kitabı olmakla kalmıyor, din tartışmalarına katılan ateistlerin de sıklıkla başvuracağı bir referans kitabı olarak raflarımızda yerini bekliyor. (Bir başka referans kaynağı olarak, Özgür Düşünce Hareketi tarafından hazırlanan, dini inançlardan kaynaklanan bilim dışı iddialara bilimsel yanıtlar vermeyi amaçlayan Argüman Arşivi sitesi verilebilir.)

Tüm ateistlere, agnostiklere, şüphecilere ve inancını sorgulamaya başlayanlara “Ateizmi Anlamak” kitabını öneriyoruz.

Ege M. Diren

***

1Konu buraya gelmişken, İngilizce bilen okuyucularımıza Michael Martin ve Ricki Monnier’in editörlüğünü yaptığı “The Impossibility of God” ve “The Improbability of God” kitaplarını tavsiye edelim. Modern felsefe makalelerinin derlendiği bu kitapların ilki Tanrı kavramının kendisiyle çeliştiğini ve mantıksal olarak anlamsızlığını savunan makaleler içerirken, ikincisindeki makaleler Tanrı’nın var olma ihtimali kabul edilse bile gerçek dünyadaki olguların Tanrı’nın var olmadığına dair güçlü kanıtlar sunduğunu iddia ediyor.

2Ayrı bir başlık açılmaksızın, kitabın 41. sayfasında başka şeylerin arasında dinin tarihsel işleviyle ilgili bir yorum yapılıyor.

Daha Ateist Bir Dünya* – Dracedi

Özgür Düşünce Hareketi‘nin düzenlediği “Ateistler nasıl bir dünya istiyor?” konulu yazı yarışması sonuçlandı. Ödül kazanan yazıları paylaşıyoruz.

 dracedi görsel

Satırlarıma cehalet kelimesi ile başlamak istiyorum. Nasıl ki bir ülke eğitim sistemi ile doğru orantıda kalkınıyorsa, aynı zamanda dünya da eğitim sistemi ile, yani cehaletini yıkıp yakarak gerçek refaha ulaşabilir. “Cehalet mutluluk değil midir?” dediğinizi duyar gibiyim. Elbette öyle, cahillik de bir nevi mutluluktur ancak sanıyorum mutlu eden yalanlar yerine rahatsız edici gerçekleri seçmemiz gerekir.

Düşünün ki bu dünyada insanlar, bağnazlıktan, skolastik sakallardan, yobazlıktan korkuyor. Herkes bir aydınlanma telaşesinde birbiriyle yarışıyor, insanlar şiddete başvurmanın ne kadar gülünç ve ahmakça olduğunun bilincinde, korkuları veya acı gerçekleri için masallar uydurmuyor, kendi menfaatlerini gözetmiyor lider konumundakiler. Öldükten sonra tekrar dirilip yaşayacağını sandığı diğer dünyada (!) cenneti yaşamak için, bulunduğu dünyayı cehenneme çevirmiyor.

“Sorgulanmamış bir hayat süren insanların hayatı, kendi ellerinde ya da kendi kontrollerinde değildir. Onların denetimi dışarıdan gelmektedir. ” Sokrates

Bu dünyada kısıtlama yok özgürlük var, kanunlar yok insanların vicdanları var, masallar da yok üstelik, çünkü ebeveynlerin çocuklarına bu saçmalıkları anlatmayacak kadar mantıkları düşünceleri ve fikirleri var ve onlar biliyor ki insanları öldürseler de fikirler ölümsüzdür, biliyorlar ki ancak düşüncenin üstesinden gelemeyen adam düşünenin üstesinden gelir, bu gülünçtür.

İnsanlar öylesine bellemişler ki mantıklı olguları, canlıların gereksizce öldürülmesinini gerektiren her türlü olguyu tabuyu yıkmış, namusu beyinde değil bacak arasında arayanları ayıplamış, eşcinseli de transseksüeli dışlamamış, onların içinde bulunduğu durumun kendi ellerinde olmadığını, doğuştan gelen, biyolojide sıkça karşılanılan normal bir durum olduğunu kavramıştır. Kadınları herhangi bir sebepten dolayı kapatmamış, erkekler ise tabiri caizse uçkuruna sahip çıkmıştır.

Hepsinden önemlisi bu dünyada din olgusu diye bir şey yoktur, insanlığın gelişiminde dini var etmeye çalışan sahtekar insanlar olsa da toplum bunların mantığa uymayan şeyler olduğuna dair hemfikir biçimde bağımsızlıklarını ilan etmiş, ne kula kul olmuş ne de görmediği bir varlığa yalvarıp kapanır olmuş.

Toplumun değer verdiği en önemli olarak bildiği saydığı şey bilim ve fen teknolojileriymiş, daha güzel bir dünya için teknolojiyi bilimi kötüye harcamamış her zaman canlılıktan doğadan tasarruf ederek kendi kendisini yedirtmiyor, bu konuda önemli hassasiyete sahip bilim insanlarının tutumları ise takdire değer bir başarı sergiliyordur.

Sevap ve merhamet gibi kelimelerin dini kavramlar olmasına rağmen, bu dünyadaki insanların hiçbir karşılık veya hiçbir cennet hayaliyle tutuşmadan tamamen hür iradeleri ile beklentisiz karşılıksız iyilik yapmasının iyiliklerin en verimlisi olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım.

Çocuklara allah korkusu, cehennem ateşi, kabir azabı gibi ürkütücü masallar anlatmak yerine onlara insanlık sevgisi, hoşgörü, saygı, sadakat, doğadaki canlıların bitkilerin güzelliğini anlatıp bilimsel açıdan kanıtlanmış olan doğal, yapay, eşeysel seçilim gibi özellikleri öğretiliyor. Çocuğunun aklını kendi fikirleriyle donatmak, onu kendine benzetmek ve kendisinin bir kuklasına büründürmek yerine, onun büyüyüp kendi fikirlerini oluşturmasını istiyor buradaki ebeveynler. Çünkü biliyorlar ki küçük yaştaki çocuk bilgiye aç iken diğer bir deyişle ağacı yaş iken eğiltmek yerine o ağacın belini de kırabilirler yanlışlıkla.

“Dünya 15 yaşından küçüklere din dersi vermeyecek kadar dürüst olursa, belki o zaman ona umut besleyebiliriz.” Arthur Schopenhauer

Düşünün ki bu dünyada hiç savaş olmuyor, burada silahlar değil fikirler çarpışıyor canlar yanmıyor hiç kimse kimseye kendisi gibi düşünmediği için uçakla gökdelenlere dalmıyor, düşünceleri uğruna masum insanlar ölmüyor.

Son olarak fikirleri ile aydınlık saçan hocamın bir dizesiyle kompozisyonu bitiriyorum.

“Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim;

Halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım ?..” Turan Dursun

* Dindar insanlar bizlere göre sadece bir tane fazla tanrıya (allah’a) inandığı (diğerlerine inanmadığı) için, ayrıca dünya nüfusunun azımsanamaz bir kısmı zaten ateist olduğu için başlıkta “Daha Ateist” ifadesini kullandım.

Ötesi Meseleler Üzerine – Run İpek Önder

Özgür Düşünce Hareketi‘nin düzenlediği “Ateistler nasıl bir dünya istiyor?” konulu yazı yarışması sonuçlandı. Ödül kazanan yazıları paylaşıyoruz.

 Run İpek Önder görsel önerisi

Merhaba, ben insan, ben yetişkin, ben kadın… Mavi bir gezegenin, maviye yakın bir yerinde doğdum. Hatırladığım en eski anıma da mavi renk hakimdir. Algılarımızla sınırlı yaşamda ufak tefek bir hoşluk mavi… İnsan populasyonunun büyük bir çoğunluğu tarafından özgürlüğü simgeler. Özgürlüğe mor dersen marjinal* olursun mesela, ters olur, olmaz. Fikirlerini ve davranışlarını toplumun genel kanısına göre şekillendirmemen seni hedef tahtası yapabilir. Bir daha asla özgürlüğe mor deme!

Ben doğduğumda, tanrılar çoktan doğmuş, kitapları basılmış, best-seller olmuş, kadınlar bir köşeye itilmiş, kız çocukları gömülmüş, erkek çocukları komşu kabileye pipisini göstermiş, erkekler ekmek kavgasına gönderilmiş ve hala dönmemişlerdi. Tanık olmak isterdim; ilk açlık, ilk ölüm, ilk korku, ilk tapınma, ilk sömürü, ilk savaş, ilkel güdülerimiz ile her şeyin bir ilki ve sonu olduğuna inanmamızın pek de akıllıca olmadığını fark ettiğimiz ilk an… O zamandan şimdiye durum çok değişmese de insan merak ediyor işte. Tanrılar bile merak ediyor, insana ne kalmış. Merak etmek, tatmin olmak, öfkelenmek, sevmek, sevmemek koskoca evrenin yaratıcısının bile hissettiği duygular değil mi? Hissetmek… Tapılanın beslediği tıpkı sizinki gibi duygularına göre hayatınızı programladığınız, yanlışlardan kaçındığınız, birbirinizin hakkını yemeye korktuğunuz, çalmadığınız düşünülürse, sanki ilahi kudreti yeteri kadar yüceltmiyorsunuz gibi geliyor. Ayrıca işleyen muhteşem mekanizması için şaşakaldığınız her canlının evrimsel süreci ve evrenin kusursuz düzeni de hesaba katıldığında belki biraz tembel olduğunu bile söyleyebilirsiniz. 15 milyar yılda yapacağınız bir pasta ile hiçbir gastronomdan tam not alamazsınız. Bu süreç içerisinde çıkardığınız ‘yeme içme kültüründe adabı muaşeret**’ konulu kitaplarınızın da pek rağbet görmemesi gerekir. Fakat aynı şablonu inanç-varoluş noktaları arasına oturtursak çok sinir bozucu olur, değil mi?

Bir noktada düşünce ile yönlendiremediğimiz maneviyatın eksiklerini doldurmak, bir yanda hayatın o kadar üstün bir proje olduğuna inanmak ki varlığın kaynağının ilahi bir güç olduğunu düşünmek… Nereden baksan kurtarıyor gibi. Çünkü hayatta bireysel gelişim, emek ve doğal sevgiyle tutunmak zordur. Birilerinin seni doğru insan olma yolunda arkandan değneğiyle dürmesi, o değneğe duyarsızlaşmaman için de ateşe atmakla, azapla, gözlerini kaşıkla oymakla tehdit etmesi gerekir. Doğru insan olmanın da bir başka yaşamda, şu anda yapmanın pek de uygun bulunmadığı şekilde, en güzel şekerlerden istediğin kadar yemekle ödüllendirilmesi, “Bu işte bir terslik var” dedirtebilir. Demeyenler için kusursuz inanç sistemlerini ara ara biraz daha kurcalayacağım.

Benim ülkemde insan nüfusunun büyük çoğunluğu ‘doğru insan’ olmayı ilahi kitaba*** göre tanımlar ve o şekilde yaşamaya gayret gösterir. Düşüncelerini özgürce ifade etmeye kalkanlar, önce ailesi tarafından dürtülür, sonra çevresi tarafından baskılanır ve en son toplum içinde yaftalanır. Ki olaylar bu boyutlara gelmesin diye daha çocukluktan gerekli önlemler alınmıştır. Kişisel gelişimin başlarındaki yaşlarda, ilk dürtmenin merkezi olan ailede ‘otorite’ yaratılır. Otoritenin doğruları olduğu gibi kabul edilmekle birlikte, sonraki kuşağın zihinsel kapasitesi, fikri, eğitimi ne olursa olsun otoriteyi sorgulayacak yetkinliğe erişemeyeceğine inandırılır. Yaşı büyük olanın en bilge olduğu, koskoca bir ömrü ne büyük saçmalıklarla geçirdiğine bakılmaksızın kabullenir. Saygı duymak, içten gelen ve saygı duyulacak kişinin kendi kazanması gereken bir olgu iken, bilgelere karşı zorunludur. Bu sayede saygıdan ve samimiyetten ödün vermeyen çekirdekler oluşur. O çekirdeklerin etrafını endosperm komşu teyzeler ve dayılar sarar. Bunların çoğu iki boyutludur. Endospermden beslenen çekirdeğin etrafında toplum biçimlenir. Ortaya çıkan bu eğri büğrü meyvedense keşke sporla çoğalsaydık dersiniz. Bunu da yüksek sesle söyleyemezsiniz. Çocukların dizginlenmesi konusunda ebeveynlere çok iş düşer. Doğan bireyi daha zihinsel olgunluğa erişmeden kendi dini eğilimlerine sokmayan, yanlış yaparsa cehenneme gideceğini hatırlatmayan ana babaların, hesap gününde pek de şanslı olmayacağı kitaplarda bildirilmiştir. Bu kurala uymayan ebeveynlerin de yaş ilerledikçe artan kaygılar nedeniyle, şezlong ve güneş yağı promosyonlarını takip etmeye başladıkları görülmüştür.

İlahi inanç, her ne kadar maneviyatı yüksek tutmak için bir yoğun bakım şemsiyesi gibi düşünülse de, insanlık tarihi boyunca sömürü kaynağı ve öldürme sebebi olarak iş görmüştür. Kendi hür iradenizle işlerinizi görsün diye seçtiğiniz adamlar bunu daha iyi bilirler. Paranızı çalar, huzurunuzu kaçırır, kardeşinizi kırdırır, savaşa sokar, sizi öldürürler. Henüz ölmediyseniz, oyalamak için sizinle aynı krem peynire tapmayanları fişlemenizi isterler. Bilimle mi uğraşmak istiyorsunuz? Ellerinden geldiğince sizi sefalete sürükleyip, kafanızı yalnızca akşam yiyeceğiniz makarnanın düdük mü fiyonk mu olduğuna yormanızı isterler. Bunun doğal bir sonucu olarak pastafarian**** olunca da küçümserler.

Toplumu şekillendiren kuralların neredeyse tamamı inanç sistemi kökenlidir. Özellikle kadınlarımız, analarımız, bacılarımız toplumun temelinde ilk dizginlenmesi gereken unsur olarak görülür. Bu görev aşkıyla yanıp tutuşan bireyler de, güçlerini ilahi kelamlardan alırlar. Düşünün, dünyaya geliyorsunuz, ne kadar eğitim alacağınız, neleri okumanız gerektiği, hangi vakit nereye gideceğiniz, kiminle arkadaşlık kuracağınız, kiminle evleneceğiniz, eşinize nasıl davranmanız gerektiği, kaç çocuk yapacağınız, hobilerinizin, fobilerinizin neler olacağı, hep birileri tarafından düşünülmüş oluyor. Kim kadın olarak dünyaya gelmek istemez ki? Gerçi hayat da yan gelip yatma yeri değil, bunlar karşılığında namusunuzla, şerefinizle, onlara güzel çocuklar verip, bakımını tek başına üstlenip, isteğe bağlı eve ekmek de getirip, diğer yandan çaylarını çorbalarını ihmal etmeyip, tüm bunları yaparken gülümsemenizi yüzünüzden eksik etmemeniz gerekmektedir. İnsanlar arasında kurulan saygı, sevgi bağıyla bir şeylerin yapılamayacağına inandıklarından, yaptırım konusunda, kitapların kaynak gösterilmesi lüzum görülmüştür. Bu çerçeveyi eşleri için oluşturamayan erkek bireyler de her zaman dalga konusu olmuş ve gerekli uyarıyı almışlardır. Sonuç da her varlığın bir dünyaya geliş amacı vardır. Bu amacı kabullenmemek doğaya ve yaratıcının 2,5 milyon yılda bugünkü haline getirdiği insana ters düşmektedir. Ey dişi varlık, tüm galaksilerin içinden birinde, o galaksinin bir gezegeninde, o gezegen üzerindeki bir ülkede, o ülkenin bir şehrinde, o şehrin dışına doğru bir mahallede, o mahallenin sıvasız apartmanlarından birinde, kuzey yönüne bakan, güneş almayan bir odada***** yıkadığın atletin ilk günkü beyazlığını yitirmiş olmasına içlenmenin, kozmik dengedeki sarsıcı boyutunu düşünebiliyor musun?

İlahi herhangi bir şeye inanmayan biri olarak olarak, sanırım ben, bir insan, bir yetişkin, bir kadın olarak; iyiliği, güzelliği, ahlakı, evvel zaman içinde birilerine öyle estiği için o şekilde belirlediği kitaplardan öğrenmeyi reddedip, o kitaplara ve şekillendirdiği toplumsal normlara körü körüne itaat etmeyi, itaat etmememi yadırgayanları kanıksamayı kabul etmiyorum. Benim dünyamda hakları bakımından kadın, erkek, çocuk, anne, baba ve evladın üstünlükleri olamaz. Komşum ateşe tapıyor diye, elimde bir kova suyla kapısını çalamam. İyi insan, sırtından beslendiğim, her fırsatta sömürdüğüm ya da huyuma giden insan olamaz. Ancak bir şeyler öğrenebildiğim, hayat görüşüme boyut kazandıran, aksi düşüncede olsa dahi beni dinleyebilen kişidir. İçindeki art niyeti sırf tanrısı kızar, cehenneme gider, hurisinden nurisinden mahrum kalır diye dizginleyenler ahlaklı sayılamaz. Benim dünyamda bilime saygı duymayan, bilimden beslenmeyen, bilimsel gerçekleri reddedenler, fikirlerini özgürce dile getirmeyenler yapay seleksiyonla elenir. Ütopya ya da değil, benim dünyamda, başkalarına kendi dünyasını dikte etmek ve yaşatmak da günah aslında.

* Özgürlüğe ‘mor’ diyenler. Çoğunlukla sinestezi hastaları içinden çıkmakla birlikte, 6 için yeşil, üçgen için eflatun dedikleri de görülmektedir.

** Dört ciltlik bir seri. Son cildinin diğer ciltlerin aksine değiştirilmeyeceğini öngörmekle birlikte, devamının yazılmayacağı da müjdelenmiştir.

*** Ebu Leheb’e beddua eden bir kelamın da içinde bulunduğu, bu kelam ile borcunu ödemeyenlere gözdağı veren, ancak İsveçli balıkçılara pek de tesir etmeyecek olan, ‘yeme içme kültüründe adabı muaşeret’ serisinin son cildi.

**** Ekmek bulamayanların rağbet ettiği inanç sistemine mensup marjinal kişi.

***** Emlakçı literatüründe; karanlık oda, kara delik, elektromanyetik dalgalarla etkileşime girmeyen, varlığı yalnız diğer maddeler üzerindeki kütle çekim etkisi ile belirlenebilen saha; emlağın değerini %10 düşürür.

Son Not: Evlerinde zor tutulan %50’nin de okuması ihtimaline karşı yalın bir dille yazılmıştır. Yoksa konuyu, The Queen of the Sciences’in, gökadaların kütlesel hızları ile temelde girift yapısının çözümlemelerinin ateist dünyamdaki palindrom pantomim yansımaları üzerine, teolojinin inhibe edici ekspresyonunu ile karşılaştırılarak, sarkastik bir dille açıklamayı da iyi biliriz biz.

Ben Bir Başkasıdır – Serçin Filiz

Özgür Düşünce Hareketi‘nin düzenlediği “Ateistler nasıl bir dünya istiyor?” konulu yazı yarışması sonuçlandı. Ödül kazanan yazıları paylaşıyoruz.

 Serçin Filiz görsel önerisi

Sadece boşlukta bir an için, bir bakışta boyut kazanmış korkuyu paylaşmakla ve hatta o korkuyu içinde hissetmekle başlıyordu o müthiş soru: ‘Neden?’ Tüm bu vahşet; tanrı varken anlamak öyle zordu ki… Canlıları acı çekerken fotoğraflandıran insanlardan daha mı seyirciydi tanrı?

Ben on yaşındayken bunca kötülüğe karşılık, çekmecelerde bir parça cehennem, insanlar için olmalıydı. Ben yirmi yaşındayken tanrının merhametsizliği ve duyarsızlığı yüzünden kendisi için cehennemi olmalıydı. Ben yirmi sekiz yaşındayım, benim tanrım ben ve ben, ortada herkes için var olan iyi bir tanrı göremiyorum.

Denedim, denemeyi bile bencilce buldum. Bir çocuk susuzluktan ölüyorsa, inanmış olmak şükretmek kadar bencilce. Duyarsızlıkların mimarı tanrı figürü… Çizilen karakterin; kibirli, üzgün, kızgın, cezalandırıcı, acımasız, ırkçı, kindar, ayrımcı, savaş yanlısı, ödüllendirici, id, ego ve superegosu bulunan, ulu olması gibi özelliklerinin başarısız oluşunun yanı sıra bilimsel hiçbir kanıtla desteklenmemiş olması, kıyımlara bahane olan kahramanımızın tahtını sallamaya yetmiyor. Tüm bunları sorgulayan ve yadırgayan bir dünya hayal ediyorum.

Hafızasının beş saniye olduğunu kabul ettiğim, iki unutma arası yaşayan küçük ve temel ihtiyaçlara bilinçli bir balık düşünüyorum, balık açsa o beş saniye için, tüm yaşamın açlıktan ibaret olduğuna inanmaz mı? Bu balığı düşünen ben yaşamın o beş saniyeden ibaret olmadığını o balığa asla anlatamayacağım, sadece kendime payıma düşen, yaşayacağımı varsaydığım ortalama yetmiş senenin, benim sandığım gibi geçmiyor oluşu ihtimali, hal böyleyken kim bana inandırabilir insanın tüm evrenin merkezinde olduğunu. Din insanların kibirlerini kabarttı, insanı öyle tasvir etti ki ona algıda yanılma payını bırakmadı ve ‘homo sapiens sapiens’ buna inandı. Bu yalanları içlerinde yaşatmayan insanların var olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Hücrelerine işlenen teist fikirle dağılmış insanları görüyorum, özgür düşünebilmeyi ve kendilerini yaşamayı, kendilerine mahrum etmiş insanlar… Çünkü sözüm ona merhametli tanrıları yasaklarla dolu, üstelik bu yasaklar çiğnendiğinde sonsuz bir ateş onları karşılıyor. Düşünemiyorlar çünkü var olan sistem, bu kişiler için ‘Nasıl düşünülür?’ sorusuna, kutsallık kavramını kullanarak, cevabı inşa etmiş, ilk çiviyi dinle çakmış. Düşünmek yasak, kahkaha atmak günah… Varoluşun getirisi olan ‘düşünmek’ eylemini yasaklamanın bir tanrıya yakışır bir tavır olarak görülmesi yarattıkları tanrıyı da küçümsüyor. Tapınmak için gereken malzemeler: Düşünceden arınmak, sorulardan uzak durmak, kendin olmamak, özgürlüğü tanımamak… Düşünen, özgür ve sadece kendisi olan insanların var olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Dindar kişinin, agnostiğe/ateiste göre daha iyi olabileceğinden dem vurmamın kaçınılmaz olduğu an şimdi; önümde beyaz kağıt, kafamda fikir var olduğundan değil, yoksa yazdıkça kirleniyor fikirler ve sayfalar. Bu başka bir dem, bu bir yıkılış ve ardından taze bir varoluş içeren yargı… İlk ve asıl tartışılır olansa ‘İyi nedir?’ sorusu. ‘İyi’ kavramı içinde ‘hükmetmek’ barınabilir mi? ‘Gerçek’ bir anlık yanılsamayla dağılabilecek kadar güvensizken; ‘iyi’ ne kadar kolay kalıplandırılabilir bir gerçek? Kitaba göre: Yasak meyveyi yedi diye, özenle ve sabırla yaratılan Adem’in cennetten, üstelik bir iddiaya kurban edilip, zalimce sınanarak kovulması, Adem’in yasak meyveyi yemesinden daha mı iyi? ‘İyi’yi diğer her kavramdan ayıran sanırım vicdan, lakin vicdan hoş görülebilir olmasaydı çaresi bulunamayan ölümcül bir hastalık olurdu. Şu noktada iyi olan vicdanını dinleyebilmekten fazlası değil, kaldı ki bu bile içinde bencillik içerebilir. İnsanlar oldukları gibi olunca iyidir… Başkaları tarafından kodlanmayan iyiliklerin olduğu bir dünya hayal ediyorum.

İnsanlar beş bin yıldır tanrısını arıyor, çünkü zayıflar ve kendilerinden daha güçlü bir varlığa sığınmaları gerek, çünkü özgür bırakılmamışlar, çünkü yüzleşmeyi bilmiyorlar, çünkü takdiri ulu bir varlığa bırakmak daha kolay, çünkü hiçbir sorumluluk almak zorunda değiller… Tanrı büyük rahatlık azizim… Biri komşusunun evi yandığında tanrıya dua etmekten başka bir şey yapmıyor, çünkü tanrı her şeyi halleder, o evin yanmasında ve sokaklarda perişan olunmasında ilahi bir hikmet var ve çare yine tanrıda. Çare yoksa yine karşımıza daima çıkan ‘ilahi sınav’ argümanı önümüze kırmızı halı gibi seriliyor, şimdi yürümelisin o halıda, sağına soluna bakma, çareyi ve gücü kendinde bulma, yoksa halıyı yakarsın. Haddine mi senin dostum, tanrı yarattığına eşya muamelesi yaparken, ‘Haydi biz de bir şeyler yapalım!’ demek, haddine mi senin dostum, tanrı acıları, sen üzül ona yakar diye yaratmışken onlarla yüzleşmek ve her şeye yeniden başlayacak gücü içinde bulmak… Cesur, sorumluluk sahibi ve duyarlı insanların var olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Toplumu hastalıklı düşüncelere zincirlemek için ilk adım bireyi yok etmek. Düşünebiliyor musunuz, sizi yok edenin sizin sahip olduğunuz inançlar olduğunu? Bu sadece bunun farkında olan kişilere mi korkunç geliyor? Yaşayacağınız tüm zaman başkaları tarafından planlanır ve yaşama biçiminiz yine aynı kişiler tarafından düzenlenir halde. Dinler birilerinin takkelerinin altından sizlere, size ait olan yaşamı nasıl yaşamanız gerektiğini dayatıyor. Bu belirgin ve dikte eden tavır, bir kişiyle bir dünya, bir cümleyle bir anlayış değiştiriyor, çünkü uyumlusunuz! Özgür ve her türlü dayatmayı insanlık suçu olarak kabul eden insanların olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Barış… Barışı ilk kim buldu? Tanrı için inanç savaşlarında ilk bahaneyi bulan mı? Sanmıyorum. Şimdi durumların dönüştüğü aşama ‘sürdürmek’… Sürdürülen durumda ilk nasıl olur? Tarihte ilk inanç savaşı bahanesi bulan kimse, şimdi de yaşıyor, aramızda, çünkü her bedende ve zihinde yaşanan acı ilk. İnanç için savaşan ve bunu kutsallaştıran sensin. Sen farklı değilsin, ama olmalısın. Kendin için paha biçilemez bulduğun yaşamda, senin benimsemediğin görüşe sahip olan kişi de senin kadar yaşama hakkına sahip. Hiçbir farklılık gözetmeksizin, her canlının yaşam hakkına sahip olduğunu benimsemiş insanların var olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Dünyayı değiştirmeye bazen bir kişi bile yetiyor; evinin etrafına çitten sınır koyan ilk adam gibi. Çizilen ilk sınır, bizi birbirimizden ayırdı. Sınırlar modern dünyada etiketlerle kendini hala var ediyor ve her zaman değişebilir olan ideolojiler uğruna, insanları yaftalıyor, ayrıştırıyoruz; tıpkı kutsal kitapla vücut bulan öğretilerden biri olan ‘Kafirleri öldürünüz.’ öğüdü gibi… Sadece bir etiketle, kutsallık kavramı kendi kendini hem de bin yıllarca süregelmiş sistemin içinde alaşağı ediyor. Asıl kutsallığın etiketsizlik olduğunu kavrayan insanların yaşadığı bir dünya hayal ediyorum.

Mutluluğu keskince tanımlayamayan insan, mutsuzluğu oldukça net ifade edebiliyor, aklımın almadığıysa bu insanların ‘korku’yu mutsuzluk içinde düşünmüyor oluşları. Korku yüzünden mutsuz oluyor, korku yüzünden doğru düşünemiyorlar. Çok sık korkutuldukları bir örneğe değinmek isterim: Cehennem denen distopik uçurumlardan bahseder ve der ki bu uçurumlardan atılacak ve sonsuza dek düşeceksiniz, sonra tekrar atılacaksınız. Peki ‘sonsuz’ içinde ‘tekrar’ı nasıl barındırır? Sonsuza kadar düştüğün yerden tekrar nasıl atılırsın? Bu korkular insanı mutsuz kılmakla kalmıyor, düşünce yapısını, yargılama yetisini de tahrip ediyor. Korkularla sömürüldüğünün düşünerek bilincine varmış ve buna müsamaha göstermeyecek insanların olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Yaşamın naifliğini bir çiçekte her gün görüyorum, yaratım görüyorum, bir çiçek her gün açarken naiflik yaratıyor tek başına. Bir teiste göre çiçek onun için açıyor, çiçeğin yaratıcısı açmayı ona görev olarak tebliğ etmiş. Düşünce yapısındaki farkı görebiliyor musunuz sayın okuyucu? Böyle düşünmekten mutluluk duyuyorum, üstüme alınmıyorum bir arının bal yapmasını… Bir duruma üzüldüğümde bununla başa çıkıyorum çünkü sığınacak bir tanrı figürüm yok… Nasıl mutlu oluyorsam öyle düşünüyorum ve bunda hiçbir kötü taraf görmüyorum. Benim için belki de balıklar uçuyor, kuşlar yüzüyor; kime ne? Benim sadece düşünüyor olmam birine zarar verir mi? Bağlamıyorum kendimi değişebilir kavramlara ve düşünmüyorum birisinin beni birkaç cümlede özetleyebilip bir kalıba yerleştirebileceğini, çünkü ben özgür hissediyorum. Her gün bir canlıya, karşılık ve takdir beklemeksizin yiyebileceği bir şeyler sunarken ahlak kurallarını kendi içimde yeniden düzenliyorum, bir canlı aç ölüyorsa orada ahlak yoktur diye düşünüyorum sonra. Herkesin hikâyesine saygı besliyorum ve kimseyi ötekileştirmiyorum, herkes kendi ölümlü masalının kahramanı olmayı hak ediyor çünkü. Bana benzemeyenleri yadırgamıyorum, öğrenmeye çalışıyorum, çünkü ben de başkayım. Bilimsel verilere karşı batılları rakip ilan etme ukalalığı ve şuursuzluğundan oldukça uzak düşünerek objektifliğimi koruyorum. Kimseyi benim nehrimde yüzmesi için baskılamıyor ve doğrularımı dayatmıyorum çünkü herkes için gidilesi çok fazla yol, yüzülesi çok fazla su var, çünkü ben başkasının sularında boğulurum. Bir fikir oluşturup insanları sömürmüyorum çünkü herkesin hepi topu bir ömürlük nefes hakkı var. Benim düşünceme aykırı diye hedef göstermiyorum hiçbir düşünceyi, çünkü aynı nöron kanallarına ve yorumlamaya sahip olmadığımızı biliyorum. Aşka saygı duyuyorum, o aşıkları, onları günahkâr addetmenin aksine bir şiirin derin bir dizesi olarak görüyorum, çünkü bilinmeyen bir derinliğe bir adım gibi aşk. İnançlarımla zincirlemiyorum kendimi çünkü bir yaşama bu kadar klişeyi çok görüyorum. Tek bir görüş altında toplanmış herhangi bir topluluğa ait olamıyorum, çünkü zihnimdeki kalabalığın sadece bana ait olmasını hoş görebiliyorum. Otorite, statü, güç, mevki önünde eğilmiyorum çünkü onurlu yaşayan insanı otorite üstü olarak görüyorum. Sanatın hiçbir alanına cinsiyet biçmiyorum çünkü sanatı insanüstü bir delilik olarak görüyorum ve insana ait her şeyin anlamsızlaştığını görüyorum. Hangi bahane bulunursa bulunsun savaşların meşru kılınamayacağına inanıyorum. Ağaçların altına yatıp onlara öylece bakmayı seviyorum çünkü varoluşun nahoşluğunu bağırıyorlar. Kitapları seviyorum çünkü sohbetin hazzı, tadı, gerçeklerin üstüne çıkartması başka hiçbir an’da yok… Beni ben yapan her yoldan büyük keyifle geçtim ve geçeceğim…

Ben sadece ‘insan’ olarak var olmanın dışında (!) agnostik ateistim ve bir teiste göre asla kendim olmamalıyım, bu kadar şey beni onların zihinlerinde sadece kötü yapıyor, kocaman bir ironi… Bir yaşam için çok fazla kötülük var ve ben sadece daha iyi bir dünya hayal edebilmeyi umut ediyorum…

Kitap ödüllü yazı yarışması: Ateistler nasıl bir dünya istiyor?

imaginaire

 

 

Hem hayallerinizi anlatmak hem de kitap kazanmak ister misiniz?

Gerçek dünyada inanmayanlara (daha doğrusu, tam olarak doğru tanrıya tam olarak doğru şekilde inanmayanlara) cehennemi yaşatanlar, inanmayanların dünyasının ne kadar da korkunç bir yer olacağını anlatıp duruyorlar. Herhangi bir dine inanmayanlara sorarsak, hiç de kaos, huzursuzluk, savaş, sapkınlık vb. gibi anlatmıyorlar hayallerini. Dahası, tam da bu kötülüklerin sebepleri arasında sayıyorlar dini ve neden inanmadıklarını.

Şimdi bir değişiklik yaparak sözü inanmayanlara veriyoruz ve soruyoruz:

Bir ateist/agnostik olarak siz nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsunuz?

Bu soruya vereceğiniz yanıtı bizlerle kompozisyon olarak paylaşmanızı rica ediyoruz. Yazı yollayanlar arasından üç kişiye aşağıdaki listedeki kitaplardan birer tane hediye edecek, ayrıca kazanan ilk üç yazıyı da Özgür Düşünce Hareketi internet sitesinde ve ilgili sosyal medya sayfalarında yayınlayacağız.

Yazılarınızı bekliyoruz !

Detaylar:

  • Yazınızı göndermek için son tarih 8 Aralık. Gönderilen yazıların değerlendirmesi de bizim birkaç haftamızı alacak, kazananların kitapları yılbaşında ellerinde olacak.

  • Yayınlanacak yazılar, yazarların dileğine göre rumuzlu olarak yayınlanabilir.

  • Uzunluk konusunda üst sınırımız 8000 vuruş.

  • İmla kurallarını elinizden geldiğince gözeteceğinizden eminiz.

Özgür Düşünce Hareketi

Kitap listesi

  • Richard Dawkins; Gerçeğin Büyüsü

  • Turan Dursun; Din Bu (4 cilt) 1.cilt

  • Victor J. Stenger; Başarısız Hipotez, Tanrı

  • Antonio Lopez Campillo, Juan Ignacio Ferreras; Hızlandırılmış Ateizm Dersleri

  • Michael McGuire, Lionel Tiger; Tanrı Beyni – Beyin Neden İnanç Üretir?

  • Carl Sagan; Broca’nın Beyni

  • Michael Shermer; İnanan Beyin

     

 

Ateistler! Yalnız ve yanlış değilsiniz!

Bir dini inanca sahip olmanın çekiciliği, bireyin inanmayı ve gereklerini yerine getirmeyi seçmiş olduğu inanç sisteminden edindiği (veya edindiğini düşündüğü) kazanımlardan gelir. Dini inançların kökeni ise insanın evrimsel süreçte gelişen beyninin, doğada gözlemleyip anlam veremediği olgulardan doğan korkularına yine kendi hayal gücünün yardımıyla ürettiği cevaplara dayanır. Sosyal bir canlı olan insan, mensup olduğu topluluk düzeyinde de çeşitli korkular yaşamış; bunları denetim altına alabilmek için de yine doğaüstü açıklamalara başvurmuştur. Bu bağlamda, özellikle de toplu halde gerçekleştirilen ritüeller nedeniyle geçmişte önemli bir kullanım alanı bulmuş olan doğaüstü inanç sistemleri, zamanla çok daha baskılayıcı bir güce sahip olan örgütlü dinlere dönüşerek bugüne kadar süregelmişlerdir.

Bireysel özgürlüklerin sınırlı, toplumsal baskıların ise bir o kadar güçlü olduğu az gelişmiş toplumlarda, bireyin destek olarak arkasına aldığını hissettiği kişilerin sayısı ve gücü, onun için önemli bir kazanım olabilir. Böylesi toplumlarda yaşam mücadelesi de ağır olacağı için güven ve hayatta kalma uğraşı, diğer her şeyin üstünde yer alacaktır. Sonuçta da toplumdaki baskın akım her neyse, yani kalabalığın savunduğu fikir veya inanç hangi yönelimdeyse; insanların çocukluk döneminden itibaren bu akımlara rağbet etmesi, dahası bilinçli olarak da buna sürekli özendirilmesi kaçınılmazdır. Bu, kökleri biyolojik ve düşünsel evrimimize dayanan doğal bir güdüdür. Fakat bilindiği gibi, doğada hiçbir canlının yaşam koşulları aynı kalmaz. Sorulması gereken soru şudur: Bu “kalabalığı arkasına alma ve gruptan kopmama” güdüsü, insan türünün bugüne kadar hayatta kalmasını sağlamış olan en önemli özelliklerinden birisini; yani “gözlemlediklerini sorgulama ve kanıt arama arzusunu” köreltiyorsa, gerçekten de bir kazanım mıdır? Burada Gandhi’nin ünlü sözünü hatırlamak yerinde olur: “Tek kişilik azınlık bile olsan, gerçek hala gerçektir.
Şartlar değişiyor…
Toplumdan dışlanma kaygısı her ne kadar hakim gücünü koruyor olsa da, artık bilimin popülerleştiği ve bilgiye ulaşmanın eskisine göre çok daha kolay hale geldiği bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar artık doğal afet ve hastalıkların tanrıların gazabı olmadığını biliyor; ortaya atılan iddiaların doğruluğunu rahatlıkla araştırabiliyor; merak ettiği konuları sorgulayıp bilgi edinebileceği kaynaklara ulaşabiliyor. Kısaca doğada “anlam veremediği” olguların sayısı gitgide azalıyor. En azından birçok insan için bu böyle… Dolayısıyla doğaüstü açıklamalara dayalı köhne dini inançlar, yavaş da olsa bir körelme sürecine girmiş bulunuyor. Sorgulayan ve edindiği verileri harmanlayan; yani destekçileriile değil, kendi fikirleriylevar olmayı seçen insanlar artıyor. Nitekim bunun gerçek kazanımları da artıyor. Düşünsel tutarlılığını ve doğruluğunu korumak isteyenlerin sayısındaki bu artış, her geçen gün daha da umut verici hale geliyor.
Baskı unsurlarının farkına varmak…
Fakat bütün bu olumlu gelişmeler, ürkütücü bir muhafazakarlaşma sürecinin yaşandığı ülkemizde yine de gruptan kopmama güdüsünü yok etmeye yetmeyebiliyor; yetse bile sonuçlarına katlanmak her zaman o kadar kolay olmayabiliyor.
Bizler, toplumda yaşayan ateist* ve agnostikler olarak, çoğunluğun seçtiği dine (ve dahası, hiçbir doğaüstü açıklamaya) inanmadığımız, üstelik bir de onları eleştirdiğimiz; ortak dini (ve dolayısıyla da toplumsal) ritüellere iştirak etmediğimiz için haksızca yargılanabiliyoruz. Üstelik sadece sessizce yargılanmakla kalmıyor; hem psikolojik, hem de fiziksel şiddete maruz kalma tehlikesi ile karşılaşabiliyoruz. Doğal olgular hakkında bilimsel ve felsefi dayanağı olan fikirlere sahip olduğumuz için inançlı kişiler tarafından yanlış anlaşılabiliyoruz. Ateizm kavramını çoğu zaman çarpık bir ön yargı sistemiyle yargılayan ve karşısındaki kişiyi sırf inançsız olduğu için tanımak dahi istemeyen bir kalabalıkla mücadele etmemiz gerekiyor. Ahlaksızlıkla, tüm insani değerlerin yıkılmasını istemekle, yanlış yöne sapmış olmak ve dini bütün “iyi” insanları da doğru yoldan saptırmaya çalışmakla, şeytana ya da putlara tapmak gibi daha da ilgisiz yönelimlere sahip olmakla suçlanabiliyoruz. Hatta bunun fitili, zaman zaman bizzat ülkeyi yöneten siyasetçiler tarafından ateşleniyor. Halka bir “makbul olmayan vatandaş” örneği olarak sunuluyor, aşağılanıyor ve hatta nefret suçu sayılması gereken şiddet eylemlerine hedef gösteriliyoruz. Bu yargıların yersiz, haksız ve her şeyden öte ayrımcılık yaratan nitelikte olmaları da çoğu zaman bir fark yaratmıyor.
Değer verilen insanların sevgi ve güvenini kaybetme endişesi, bu baskı unsurlarından belki de en basit ve zararsız gibi görüneni olmakla birlikte, aslında en güçlüsü. Örneğin bir annenin, biricik evladının cehenneme gideceğine inanması veya sırf inançsız olduğu için onun kötü bir insan olduğunu düşünüp kahrolması, kuşkusuz her iki taraf için de zor koşullar yaratan bir durum. Bir dine inanmadığı için sürekli olarak davranışları ve fikirleri sorgulanan, yargılanan, inanmadığı bir şeye inanmaya zorlanan, dini ritülellere katılma baskısı yaşatılan, hatta bazen bunlara iştirak etmek istemediği için cezalandırılan bir birey; kendisini güvende hissetmesi gereken aile ortamında dahi dışlanmışlık ve düşmanlık hissedebiliyor. Ailesine ve sevdiklerine karşı dürüst olabilse bile, bu sefer de bir diğer toplumsal gereklilik olan profesyonel hayatında sorun yaşayabiliyor.
Bu ve benzeri örneklerin sayısı artırılabilir; farklı ortamlarda daha da başka risklerle karşılaşılması da muhtemeldir. Ayrıca bu durum herkes için aynı düzeyde ve biçimde gerçekleşmeyebilir de. Ancak açıkça ortada olan bir şey var ki o da şu: Toplumda kendilerini halen bir azınlık olarak hisseden ateist/agnostikler, uygun koşulları bulamadıkları takdirde, var olan bütün bu baskı unsurları nedeniyle gerçek kimlikleriyle ortaya çıkmaktan; yani kendileriyle ilgili bu çok önemli bilgiyi dile getirmekten kaçınmayı tercih edebiliyor. Bunca baskıya maruz kalan bir ateist, bazen ortada hiçbir risk bulunmasa bile, artık girdiği her ortamda benliğinin ve düşünsel kimliğinin bu çok önemli parçasını gizlemeyi alışkanlık haline getirip, toplumda bir hayalet olarak yaşamayı kanıksayabiliyor. Öyle ki, bir süre sonra bu maskeyi takarak geliştirdiği her ilişkinin koca bir yalan üzerine kurulu olduğunu bile idrak edemeyecek kadar kendisine (ve sevdiklerine) yabancılaşabiliyor.
 
Peki, ne yapmalıyız?
Özgür Düşünce Hareketi olarak, en başta baskılayıcı unsurların kaynağı olan toplumsal ön yargıların kırılması ve maske takmanın yarattığı bütün olumsuz etkilerin yok edilmesi adına; ateist/agnostiklerin saklandıkları yerden çıkmaları gerektiğini savunuyoruz. Çünkü ortaya çıkmazsanız, sizi kimse gerçekten göremez.
Fakat bunu yaparken, mevcut koşulları akıllıca değerlendirmenin de bir o kadar önemli olduğunu vurgulamak istiyoruz. Bu değerlendirme, kişinin kendi değer terazilerine bağlıdır ve yukarıda kısaca değinilen baskı unsurları, terazinin ayarlarını bozmuş olabilir. Ayarları düzeltirken, yaşam kalitemizi ciddi ölçüde düşürecek gereksiz risklere girmek şüphesiz anlamsızdır. Bu ortaya çıkış eylemine en değer verdiğimiz insanlarla başlamamız iyi bir ilk adım olabilir. Kendimizle ilgili böylesine önemli bir bilgiyi onlardan saklamanın ne kendimize, ne de onlara karşı dürüst bir davranış olmayabileceğini göz önünde bulundurmamız gerekir.
Önyargıları nasıl kıracağız?
Aslında her şey, çok basit bir gerçeğin fark edilmesinde yatıyor: İnsanlar, bilmedikleri ve anlayamadıkları şeylerden dolayı kendilerini tehdit altında hissedebilir. Çoğu dindar kişi için dinsizlik, tam da böyle bir bilinmeyendir ve sözünü ettiğimiz türden ön yargılar yaratabilir. Ateistlerle ilgili böylesi olumsuz ve hatalı ön yargıları zihnine yerleştirmiş olan bir kişi, onları haksız çıkaracak bir örnekle karşılaşana kadar da aynı tutumu sürdürmeyi tercih edecektir. Ama bu kişi, hayatında değerli bir yere sahip olan birinin dinsiz olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldığında, dinsizleri hedef alan her hakaretin ve söylemin de aslında bizzat bu insana yöneltildiğini fark edecektir; ne de olsa karşısında tanıdığı, sevdiği, saygı duyduğu ve hatta belki de örnek aldığı bir kişi vardır. “Ateist” kelimesi artık karanlık bir gizemi değil, aşina olunan bir insanı tanımlar hale gelecektir. Özetle ön yargıların yok olmasını istiyorsak, bunu sağlamanın en sağlıklı ve etkili yolu “ortaya çıkmak” olacaktır.
Sakin ama mantıksal tutarlılığa sahip bir üslup gözetilerek yapılan fikir tartışmaları, tarafların kendi düşüncelerini sorgulamasını sağlar ve her ikisi için de kazanımlıdır. Örneğin doğaüstü bir güce neden inanmadığımızı veya dinleri neden sorguladığımızı  insanlara anlatmak ve konuşmayı karşılıklı bir fikir alışverişi halinde devam ettirmek; onların bizim bakış açımızı anlamaları açısından faydalıdır. Bu arada biz de, karşımızdaki insanın kendi inançlarını gerçekte nelere dayandırdığını öğrenmiş olur, akılcı ve bilimsel bir konuşma üslubuyla tartışmalarımızı yürütürken kendi zihnimizdeki fikirleri de tekrar tartma fırsatı buluruz.
Koşullarımızı kendimiz yaratalım!
Maskeleri bir kenara bırakmak sadece önemli değil, gereklidir de. İnançlarımızı hangi sebeple terk etmiş olursak olalım, hepimizin ortaya çıkmasındaki başlıca etken, buna elverişli koşulları bulabilmiş olmamızdır. Ortaya çıkmamızın bir diğer önemli kazanımı tam da bu; yani sosyal ortamı kendisinden farklı düşünen insanlarla çevrili olan her ateiste/agnostiğe gönderdiğimiz “yalnız ve/ya yanlış değilsin”mesajıdır. İnsanlara, kendileriyle aynı dili konuşan ve ortak duyguları paylaşan kişilerden meydana gelen güvenli bir ortam hazırlamak; dayanışma gösteren bir topluluk inşa etmek; böylesi bir ortamı oluşturmaya emek harcamak; ve hepsinden önemlisi, dini inanca sahip olmaksızın da anlamlı ve mutlu hayatlar sürdürülebileceğinin canlı örnekleri olmak; belki de başkalarına yapacağımız en büyük iyiliktir.
Kendimizi başkalarına tanıtırken benliğimizin böylesine önemli bir gerçeğini perdelememiz ve yakınlarımızla bile sahte bir maske arkasından konuşmaya devam etmemiz sadece bizi değil, bizimle benzer durumdaki insanları da olumsuz yönde etkileyebilir. Ortaya çıkma cesareti gösterenlerin sayısı arttıkça ve bu yolla toplumdaki ön yargılar kırıldıkça, saklanmayı seçen her ateist için de bir ortaya çıkma umudu doğmuş olacaktır.
Övünülecek çok şeyimiz var!
Bir insanın dünyadan elde ettiği verilerden ne tür çıkarımlar yaptığı ve bunların ışığında kendisine nasıl bir bakış açısı geliştirdiği önemlidir. Dolayısıyla neye inanıp neye inanmadığı, yaşam ve ölüm gibi olgulara nasıl yaklaştığı, eylemlerini veya ahlaki değerlerini yönlendiren etkenlerin neler olduğu vb. hususlar önemlidir. Merak duygusunu canlı tutarak kendisine sunulan verileri sorgulamak ve kanıta dayalı cevaplar aramak, buradan hareket ederek de her türlü akılcı düşünceyi ve mantıksal çıkarımı yok sayan dini dogmaları reddetmek; insan denen canlının en doğal ve övgüyü hak eden özelliklerinden birisidir. Bu özelliğin saklanması değil, haklı değerine kavuşturulması gerekir. Sadece bu bile, ateistlerin ortaya çıkmasını savunmak için yeterlidir.
Bu yüzden gelin artık saklanmayalım! Bu değerlerimizi, göğsümüzü gere gere açığa vuralım. Üstelik bunu sadece kendimiz için değil, ortaya çıkmaya korkan herkes için yapalım. Bu çağrı, sesimizin ulaştığı her ateiste/agnostiğe bir umut ışığı ve davet mesajı olsun!
 
 
İşte bunun için size minik bir başlangıç önerisi: Dünyada ve ülkenizde kaç tane ateist olduğunu görmek, daha önemlisi “ben de varım” demek için Atheist Census projesine katılabilirsiniz. Bunun için sadece birkaç soruya cevap vermeniz yeterli. Ama unutmayın ki sayılar önemli olsa da,  esas önemli olan gerçek hayatta ortaya çıkmaktır.
* Yazıda geçen ateist kelimesi, hiçbir ilaha, tanrıya ve doğaüstü yaratıcıya inanmayan tüm dinsizleri kapsamaktadır.

Ateist Hareket Gey Hareketinden Neler Öğrenebilir? – Greta Christina

Bu yazı, Greta Christina’nın 15 Şubat 2010’da yayınlanan What Can the Atheist Movement Learn From the Gay Movement başlıklı yazısından kısaltılarak çevrilmiştir. Metin, yazarın Secular Student Allience tarafından düzenlenen bir buluşmadaki konuşma metnidir.

Bugün, ateist hareketin LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) hareketten neler öğrenebileceği hakkında konuşmak istiyorum. Ateist hareket olarak hali hazırda çeşitli şekillerde LGBT hareketini kendimize model alıyoruz. Almalıyız da. İki hareket arasındaki benzerlikler bazen şaşırtıcı olabiliyor. Ve LGBT hareketi ateist hareketten kabaca 35 yıl önde olduğundan – ben ateist hareketin şu anda 70’lerde Stonewall ayaklanmasının ardından LGBT hareketinin olduğu yerde olduğunu düşünüyorum – bu hareketten öğrenecek çok şeyimiz var… başarılarından da başarısızlıklarından da.

Ateistlerin LGBT hareketinden öğreneceği tek bir şey varsa o da görünürlüğü ve ortaya çıkmayı yüreklendirmektir – ve ateist hareketi ortaya çıkmak için daha güvenli bir yer haline getirmek için uğraşmak.

LGBT hareketinin daha ilk zamanlarında, geylerin yapabileceği en güçlü siyasi hamlenin bu olduğu ortaya çıktı. Anketler tutarlı bir biçimde gey haklarını desteklemeyi en olumlu etkileyen faktörün bir gey kişiyi şahsen tanımak olduğunu gösteriyor. (Daha doğrusu, tanıdıkları o kişinin gey olduğunu bilip bilmemeleri demeli.) Ateistler bundan ciddi dersler çıkardı: Out kampanyası, ateist ilanlarvb. Görünürlükle ilgili iyi iş çıkarıyoruz – kimsenin ruhunun duymadığı noktadan dergi ve gazetelerin editöryel köşelerine çok kısa zamanda eriştik. Ve her geçen gün yeni ateistler ortaya çıkıyorlar.

Ama bence ateist hareketi ortaya çıkanlar için güvenli bir yer haline getirmek konusunda daha az tutarlı bir iş çıkarıyoruz. Stonewall günleri sonrasında LGBT buluşma merkezleri, kitapçılar, kafeteryalar, politik gruplar, barlar, bowling ligleri kaplamıştı dört bir yanı. Kuir olarak ortaya çıkmak çoğunlukla aileni ve arkadaşlarını arkada bırakmak demekti; bu yüzden kuirler bizleri reddedenlerin yerine kendi sosyal dayanışma ağlarını kurdular.

Ateist hareket bu açıdan o kadar güçlü olamadı. İnternette evet, son derece başarılıyor. Ama etten kemikten ağlar kurup bir topluluk inşa edemedik. Ve buna ben de dahilim: internetteki ateist harekete dahil olmakta, yerel toplantılara gitmeye kıyasla daha iyiyim. Bence LGBT hareketten öğrenmemiz gereken şeylerden biri de ortaya çıkmanın ne kadar zor olduğunu hatırlamak. İnsanları dini gözden geçirmeye ve ateizmi düşünmeye teşvik ettiğimizde onlardan bir sürü şey istediğimizi akılda tutmalıyız. Onlardan sadece hayatlarının tüm felsefi yapıtaşlarını baştan oluşturmalarını ve bunca yıllık rahatlık kaynaklarını terk etmelerini istemiyoruz. Birçok durumda, onlardan ayrıca arkadaşlarından, ailelerinden, topluluklarından uzaklaşmalarını istiyoruz. Bunun yerine geçecek bir şey sağlamak için daha çok çalışmamızı isterdim.

Ateistlerin LGBT hareketinden çıkarabileceği bir ders daha olduğunu düşünüyorum: Delifişekleri de diplomatları da kendi hallerine bırakmak. Şunu kabul etmeliyiz ki her aktivistin aktivizmden anladığı şey aynı değil, hem cepheleştirici hem de diplomatik yaklaşımları kullanmak bizi çok daha güçlü bir hareket yapacaktır.

Lgbt hareketi bir ölçüde bunu hala öğrenmekte sayılır, ama biz bu konuda daha iyiydik ve böylece hareketimiz güçlendi. Örneğin: 80’lerin ve 90’ların kuir aktivizminde gürültücü ve öfkeli gruplar (ACT UP, Queer Nation vb.) daha ılımlı lobi gruplarını asimilasyonla, aşırı tavizkar davranmakla ve hareketi satmakla suçluyorlardı. Daha ılımlı gruplar da sokak aktivistlerini aşırı idelist olmakla, potansiyel müttefikleri uzaklaştırmakla ve işi zorlaştırmakla suçluyorlardı.

Ama geriye dönüp bakınca, iki yöntemin birliğinin tek tek yöntemlerin olacağından çok daha etkili oldukları görülüyor. Ve lgbt hareketi de – bir ölçüde – bu gerçeği gördü ve buna göre strateji oluşturmaya başladı. İşin bir kısmı, basitçe, farklı aktivizm yöntemlerinin farklı insanlara erişiyor olması. Kimileri sakin ve sıcakkanlı bir sesi daha iyi duyuyorlar; başkaları da ihtiraslı bir adalet çığlığını. Dahası, “iyi polis/kötü polis” dinamiği çok etkili olabiliyor. Örneğe dönersek, 80’lerin ve 90’ların kuir hareketinde, sokak aktivistleri dikkati üzerlerine çektiler, haberlere çıktılar, genel görünürlük ve farkındalık yarattılar. Nazik müzakereciler de insanları kibarca ikna edebilir oldular, zira konuştukları kişilerin temel bilgileri vardı derdimizle ilgili. Sokak aktivistlerinin keskin taleplerine kıyasla nazik müzakereciler daha makul göründüler. Aşırı duruşla ölçülü duruş arasındaki çizgi sürekli bizim lehimize hareket etti. Bunu bugün rahatlıkla görebiliriz: eşcinsel evlilik tartışması, hemcins birlikteliğini ılımlı hatta muhafazakar bir duruş gibi gösterdi – on yıl önce ise böyle değildi.

Taktiksel farklılıklarımızı tartışmayalım demiyorum. Herhangi bir konuda diplomasinin mi cepheleşmenin mi daha etkili olacağını tartışmak gerekebilir. Ama bu meseleyi sanki daha büyük ahlaki sorunlarmış da bir tarafın lehine nihai olarak çözmemiz gerekiyormuş gibi görmeyi kesmemizi isterdim. Bize ilham veren ve iyi olduğumuz yöntemlerle çalışıyoruz. Diplomatik ateistler ve delifişek ateistler birbirini suçlamaktan ve engellemekten vazgeçmeliler. Hepimizin zamanını ve enerjisini harcıyoruz bunu yaparak.

Zaman harcamak demişken, tanrısız hareketin lgbt hareketinden öğrenebileceği üçüncü bir ders daha var; o da, dille ilgili ağız dalaşıyla zamanımızı harcamamak. Tanrısızların kendilerini nasıl isterlerse öyle tanımlamalarına izin vermeliyiz.

Teist olmayan hareketle lgbt hareket arasında şaşırtıcı bir paralellik daha: İlişkilerin benzerliği. Bir yanda eşcinsellerle biseksüeller, diğer yanda ateistlerle agnostikler.

Ben kendimi biseksüel olarak tanımlarım ve geçmişte birçok gey ve lezbiyenin bana “aslında” lezbiyen olduğumu ama bunu kabul etmek istemediğimi söylemeleriyle cebelleşmek durumunda kaldım. Bunun hiç değilse yardımcı olmadığını söylemek lazım. Cinsel kimliğinizi nasıl isimlendirdiğiniz çok kişisel bir husus ve birçok farklı etken farklı insanlarda farklı rol oynuyor. Kinsey skalasında ben bir 5 sayılırım. (Kinsey’in cinsel yönelim skalası 0-6 arası değerler alıyor. 0 tamamen heteroseksüel, 6 tamamen homoseksüeli tarif ediyor.) Ben Kinsey’de 5 civarındayım – büyük ölçüde kadınlara yönelimli ama erkeklere de bazen ilgi duyabilen. Kendimi biseksüel olarak tanımlıyorum çünkü bence erkeklere olan o ilgi ufak tefek bir detay değil. Birçok önemli ilişkimi içeriyor ve dünyayı nasıl gördüğümü şekillendiriyor vb. Ama Kinsey 5’i olan başkaları bu kısmi ilgiyi önemsiz bulabilirler ve kendilerini gey/lezbiyen olarak tanımlayabilirler, ki buna da gayet hakları var. Zaten bu terimler elinize bir alet alıp ölçebileceğiniz kesinlikte tanımlanmış falan da değiller.

Nereye varmaya çalıştığımı görüyor musunuz?

Şimdi de Richard Dawkins’in İnanç Skalası’na bakalım. Skala 1-7 arası: 1 tanrının olduğuna tamamen emin olmayı, 7 ise olmadığına tamamen emin olmayı ifade ediyor. Dawkins skalasında ben bir 6’yım, ya da belki 6 buçuk, ve kendimi ateist olarak tanımlarım, çünkü o belirsizlik zerresi benim için pek önemli değil. Varsayımsal olarak yanlış olmam mümkün, tıpkı tek boynuzlu atlarla ilgili hatalı olabileceğim gibi, ama geceleri uykularım falan kaçmıyor.

Ama Dawkins skalasında 6 olan bir başkası için o belirsizlik zerresi önemli olabilir. Benimle aynı miktarda şüpheleri olsa da, o şüphenin onlar için anlamı çok daha fazla olabilir. Böylece, Dawkins skalasında aynı yerde olsak da, o kendine agnostik derken benim kendime ateist dememde gayet makul olabilir. Bir kez daha, kusursuz bir ateizm-ölçer yok. Dil o kadar da kesin değil.

Dolayısıyla, nasıl ki geyler ve lezbiyenlerin (büyük ölçüde) biseksüellere onların “aslında” gey/lezbiyen olduklarını ama kabullenmediklerini söylemeyi bıraktıkları gibi, bence ateistler de agnostiklere “aslında” ateist olduklarını ve kabullenmediklerini söylemeyi bırakmalılar. (Bunu demişken; nasıl biseksüeller “Herkes esasında biseksüel zaten.” demeyi kesmelilerse, agnostikler de tüm ateistlerin gerçekte agnostik olduklarını, “hakiki” ateizmin nasıl da bir başka din olduğunu, asıl tutarlı ve onurlu duruşun agnostiklik olduğunu söylemeyi kesmeleri gerekiyor.) Ateistler ve agnostikler doğal müttefikler – hümanistler, şüpheciler, materyalistler, natüralistler, özgür düşünceliler vb. ile beraber. Tıpkı gey ve lezbiyenlerin ve biseksüellerle ve trans bireylerle doğal müttefikler oluşu gibi. Sen domates derken ben domat diyorum diye didişmekle zaman ve enerji kaybetmemeliyiz.

Çıkarabileceğimiz bir tane daha dersle sözümü sonlandırmak istiyorum. (Daha çok ders var ama benim sadece 20 dakikam var.) Bu seferki ders, lgbt hareketin başarısından değil, en büyük başarısızlıklarından birinden öğrenilebilecek bir ders. Ateistler olarak hemen şimdi hareketimizi çeşitlendirmek ve kadınları ve farklı etnik grupları kapsayacak şekle sokmak için çalışmamız gerekiyor.

Hemen şimdi derken, hemen şimdiyi kast ediyorum. Şu anda başlamalıyız ki 10-20 yıl sonra onarılması imkansız hale gelecek kısır döngülere ve kendini gerçekleştiren kehanetlere tıkılıp kalmayalım.

Lgbt hareketinden bununla ilgili ne öğrenebiliriz? Erken lgbt hareketi bu konuda çuvalladı. Hem de çok fena çuvalladı.

Erken lgbt hareketi büyük ölçüde gey beyaz erkeklerin hakimiyetindeydi. Kamusal temsilciler çoğunlukla gey beyaz erkeklerdi, çoğu örgütün liderliğini gey beyaz erkekler yapıyordu. Ve dahası, gey beyaz erkek liderlerin cidden kötü ırk ve toplumsal cinsiyet meseleleri vardı: farklı renkten gey erkeklere fetişistik Öteki olarak davranma ve topluluk üyesi olmaktansa bir cinsel arzu nesnesi olarak görme… ve lezbiyenleri esrarengiz ve uyduruk yabancı Ötekiler olarak görme.

Bunun bedellerini hala ödemekteyiz. Lezbiyenlerle gey erkekler arasında, beyaz ve beyaz-olmayan kuirler arasında ilişkiler, en iyi ihtimalle, gergin olarak nitelendirilebilir. Hareketimizde ırk ve toplumsal cinsiyet tartışmaları, kimsenin söylediğinin doğru kabul edilmediği, onlarca yıllık garez ve sertlik ortamında gerçekleşiyor. Ve onlarca yıldan sonra daha hala gey beyaz erkekleri en görünür ikonik temsilciler olarak öne ve merkeze koymaya yatkınlığımız sürüyor.

Bu, LGBT hareketindeki herkesin hayatını zorlaştırıyor – kadınların, erkeklerin, tüm ırkların. Topluluğumuzu zayıflatan çatlaklar yaratıyor. Ve etkili toplumsal değişim yaratma kabiliyetimizi ciddi oranda düşürüyor. Örneğin, LGBT hareketi, siyah topluluklarda homofobik tutumları değiştirmekte başarısız kaldı… çünkü o topluluklar, haklı olarak, gey topluluğunun siyah insanları umursamadığını ve ırkçılığa karşı durmak için hiçbir çaba sarfetmediğini iddia edebilirler.

Bu işi beceremedik. Bu işi hala beceremiyoruz. Beceriksizliğimizin bedelini ödüyoruz.

Ateistlerin bu hataya düşmeme şansları var.

Ateist harekette de şu anda büyük ölçüde beyaz adamların ağırlığı hissediliyor.. özellikle görünürlük ve liderlik pozisyonlarında. Ve çoğu ateist bunu, çözümü için harekete geçmemizi gerektiren bir problem olarak görmemekte direniyor. Aleni bir biçimde “hareketimizde kadınları ve farklı etnik kökenden başka insanları görmek istemiyoruz” demiyorlar… ancak bunu sorumluluklarının bir parçası olarak da görmüyorlar, bunun özellikle önemli olduğunu düşünmüyorlar.

Bunun neden önemli olduğuna dair başlı başına bir konuşma verebilirim. Irkçılık ve seksizmin nasıl her zaman bilinçli yapılmak zorunda olmadığına, onlar üzerine düşünmeyerek bile onları nasıl kalıcı hale getirdiğimize ve onlara karşı durmak için bilinçli bir çaba göstermemiz gerektiğine dair başlı başına bir konuşma verebilirim. İnsanların nasıl kendilerini kişisel olarak ilgilendiren konulara odaklanma eğiliminde olduklarına, dolayısıyla beyaz adamların ağırlığını koyduğu bir ateist hareketin, kadınları ve farklı etnik kökenden insanları etkileyen problemleri yoksayma pahasına nasıl büyük ölçüde beyaz adamların problemlerine odaklanacağına dair başlı başına bir konuşma verebilirim. Kendini gerçekleştiren kehanetler üzerine konuşabilirim: ateist hareketteki şu anki beyazlık ve erkeklik baskınlığı tamamen şans eseri olsa bile, kadınlar ve farklı etnik kökenden insanların kendilerini nasıl büyük oranda beyaz ve erkeklerden oluşan bir harekette daha az hoş karşılanmış hissedeceklerini ve onlar böyle hissettikçe hareketin nasıl daha da çok beyaz ve erkek olmaya devam edeceğini anlatabilirim.

Ama zamanım daralıyor o yüzden sadede geleceğim: Yakın tarihteki tüm diğer sosyal değişim hareketlerine bakın. Bildiklerimin her biri bu mevzu nedeniyle bir darbe yemiştir. Herkes şimdi keşke bu konuya dair yıllar önce, kötü alışkanlıklar kırılması zor bir hal almadan, kehanetler kendilerini gerçekleştirmeden harekete geçmiş olsaydık diye hayıflanıyor. Buna LGBT hareketi de dahil.

Ateistlerin bu konu üzerinde çalışması için geçerli bir sürü güzel neden var. Din kadınlara ve farklı etnik ökkenden insanlara da en az beyaz adamlara olduğu kadar zarar verdiği için, kadın ateistler ve farklı etnik kökenden ateistler de en az beyaz erkek ateistler kadar değerli olduğu için vb. gibi idealistik nedenlerden bahsedebiliriz. Bunun daha çok insana ulaşarak hareketimizi daha güçlü kılacağı gibi pratik nedenlerden de bahsetmek mümkün.

Ama hala bunun neden önemli olduğunu merak ediyorsanız LGBT politikası içinde ciddi biçimde yer almış herhangi biriyle konuşun. Ona “eğer 1970’lere gitme ve Stonewall-sonrası hareketinin erken liderlerini ırk ve cinsiyet konusuna eğilmeye ikna etme şansınız olsa bunu yapar mıydınız?” diye sorun. Alacağınız yanıtın “Loki aşkına tabi ki evet, eğer zamanda geriye gidebilsek ve bunu becerebilseydik harika olurdu.” olacağını size garanti edebilirim.

Ateist hareket olarak bunu becerme şansımız hala var. Bu konuyla ilgilenmeye başlamak, bundan 10-20 yıl sonra bunun artık sorun olmaktan çıkması ve şimdi çözebileceğimiz bu sorunun üstesinden gelmek için ileride harcamamız gerekecek çabaları minimuma indirmek için şansımız hala var.

Gelin LGBT hareketinin başarılarından olduğu kadar hatalarından da ders alalım ve bu şansı değerlendirelim.

Ege M. Diren

LGBT hareketinin ateizmle ne alakası var?

Bir sesli düşünme denemesi

 

Bir ateistin (daha genel olarak, eleştirel düşünceye yakınlık duyan herhangi birinin) LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) mücadele tarihini müthiş bir heyecan duymadan okuması pek kolay değildir. Eleştirel düşüncenin nasıl çalıştığını gerçek dünyadan örneklemek isteyen biri için lgbt hareketinin gelişiminden daha zengin bir alan bulmak için çok uğraşmak gerekir.

Bilimsel yöntem, kavramların netleştirilmesi ve iddiaların retorikten arındırılmasıyla başlar, argümanların test edilebilir ve çürütülebilir hale getirilmesiyle devam eder. Eleştirel düşünce, argümanların dayandığı önkabulleri sorgulamakla başlar.

Örneğin: Cinsel ilişki ile üremenin aynı şeyler olup olmadığını sorarak başlayabiliriz. Sadece aynı organlarla yapılıyor diye, vajinal penetrasyonun tek manasının çoğalma olması gerekmeyebilir. Soruyu sorduktan sonra gerçek dünyaya göz atabilir, üremeyle sonuçlanmayan cinsellik deneyimleri görebiliriz. Yeri gelmişken: Cinsellik derken ne anlıyoruz? Erkekler genellikle vajinal penetrasyonla sonlanmayan cinsel deneyimi seks saymıyorlar.1Tesadüfe bak, Katolik Kilisesi de böyle düşünüyor. E ama aynı kilise öpüşmeyi, sarılmayı, birlikte uyumayı, oral seksi ve anal seksi zina saymıyor mu? Belki de cinsellik deyince üremeden daha fazlasını anlamak – hiç değilse mantıksal tutarlılık açısından – daha uygun olabilir. Acaba bir insanın kendi bedenini ve başkalarının bedenlerini tanımasının üreme dışı sosyal faydaları olabilir mi? Bu tanıma deneyimininin karşı cinsler arasında olması şart mıdır? Karşı cins demişken: Cinsiyet derken ne kast ediyoruz? Cinsel organın varlığı ile mi tanımlayacağız cinsiyeti? Ya da hormonların miktarı veya oranıyla mı? Öte yandan, bir insanın kadın bedeniyle doğması, onun kadın olarak yaşamasını neden gerektirir? (Kanatsız doğan insanın uçağa binmesi “doğasına aykırı” mıdır, yoksa uçağı icat etmek midir insanın doğası?) Bu arada, kadın olarak yaşamak ne demektir? Bir toplumun kadından beklediği davranışları sergilemek mi? Ya da kadın giysileri giyiyor olmak yeterli midir? En nihayetinde, bir kadını bir erkekten nasıl ayırt ederiz, hatta kalın çizgilerle ayırt edilebilir mi ki zaten?

Yukarıdaki uzun paragraf, kadın özgürlük hareketinden eşcinsel harekete, oradan trans bireylere ve son olarak kuir (queer)2hareketine uzanan tartışma deneyimini bir bilimsel şüphecinin gözünden özetliyor.

Herhangi başka bir bilimsel/toplumsal tartışmada da benzer sorgulama sürecini gözlemlemek gayet mümkün elbette. Her cümle, birçok yeni soruya taşıyor bizi. Biz, lafı uzatmamak için, rastgele bir güzergahı seçtik yukarıdaki o yol ayrımlarında. Kuir tartışmalarında konu dallanıp budaklanıyor ve yepyeni perspektifler açıyor. Eleştirel düşüncenin kendisi, kavramsal derinleşmeyi de beraberinde getiriyor.

Bu bağlamda, bir ateisti ateist yapan en temel özelliğin bilimsel şüphecilik olduğunu düşünüyoruz. Eleştirel düşünceyi hayatında uygulamaya koymak isteyen biri için lgbt hareketinin bu kısa (kısa derken LGBT hareketinin bir toplumsal hareket olarak 40-50 yıllık oluşunu kastediyoruz) ama yoğun deneyiminden çıkarılacak çok sonuç var. Eleştirel düşünce sadece ontolojik sorular için değil, hayatın her anında akılda tutulması gereken bir tutum. Nitekim, Greta Christina, şüpheciliğin toplumsal sorunlara da uygulanması gerektiğini savunuyor. Natalie Reed’in trans bireylerle dinin ilişkisini incelediği yazısında, bunun güzel bir örneğini görüyoruz.

Bizler ateizmi bir teolojik tercih olarak değil, tanrının varlığı hipotezinin eleştirel düşünce süzgecinden geçirilmesinin doğal sonucu olarak tarif ediyoruz. Bu süzgecin çok faydasını gördük; cinsiyetçi kabullerden mevcut mülkiyet ilişkilerine kadar birçok alanda da kullanılmasını öneriyoruz. Toplumsal ahlakın ve dogmaların en köklü tarihsel taşıyıcısı olan din ve dini kurumlara karşı mücadelemizi de bu geniş çerçevede kurguluyoruz.

 

 

 

 

 

1  Bkz. Hite Report on Male Sexuality, Shere Hite. Malesef bu ilham verici saha araştırmasının Türkçe çevirisi yok.
2  Kuir, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile ilgili toplumsal normlara uymayan bireyler için kullanılıyor. Yani bir bakıma, hetereseksüel bir erkek olup yine de kuir olmak mümkün hatta cinsel hayatını renklendirmekle ilgili 15 dakika düşünen biri için gayet de olası bir durum.
Ege M. Diren