İklim mücadelesi Paris’i beklemez: Vive la resistance – Bill McKibben (2.kısım)

Makalenin ilk kısmına şuradan ulaşabilirsiniz.

Her boru hattıyla ayrı ayrı savaştıkça, şirketler nihayetinde galip gelecekler.

İşte bu yüzden iklim hareketi alışıldık savunma pozisyonunu terk etti ve saldırgan oynamaya başladı: endüstrinin bekasını sağlayan sermayenin boru hattını dondurmaya çalışarak. Kurumları fosil yakıt hisselerini satmaya zorlayan kampanya – ki Oxford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre şimdiye kadarki en hızlı büyüyen yatırım çekme kampanyası – kayda değer zaferler işledi hanesine. Stanford’dan Sydney’e üniversiteler hisselerini elden çıkarmaya başladılar. Endüstri en başta umursamaz göründü – lobicileri patronluk taslayan bir gülümsemeyle, “başkaları alır hisseleri” dediler. Şapşal çocuklar.

Ama yatırımı geri çekme hareketi hiç BP’yi kısa sürede iflas ettirebileceğini düşünmemişti. Bunu yerine: düşünsel, ahlaki ve politik iflas. Kampanyacıların anlatacak bir öyküsü vardı, ilk kez Londra’daki Karbon Takip İnisiyatifi’nin derlediği zorlu yeni matematiğe dayanan bir öykü. Sermaye Piyasaları Denetleme Kurulu belgelerine, yıllık raporlara ve diğer resmi verilere dayanan rakamlar gösteriyordu ki, fosil yakıt endüstrisinin ispat edilmiş rezervlerinde, bilim insanlarına göre sıcaklık artışını 2C’nin altında tutma umudumuz olması için yakabileceğimizden dört kat daha fazla karbon vardı. (Daha 1C’nin bile Kuzey Kutbu’nu erittiğini düşünürsek, 2C olsa olsa aptallar için bir hedef olabilir – gerçi bu noktada bizi Homo sapiens olarak nitelemekle eşdeğerde mantıklı görünüyor.) Bu sayıları bildikten sonra Shell hakkında görüşünüz kökten değişiyordu. Fosil yakıt şirketleri (ve fosil yakıt şirketi gibi çalışan ülkeler – Kuveyt gibi) bir grup serseri. Eğer duyurdukları iş planına uyarlarsa gezegeni mahvedecekler.

Matematik öyle basit ve temel ki hemen diğerlerinin hakkından geldi. 2013’te bir avuç öğrenci kampanyacının çığlığı , 2015’e geldiğimizde yaygın görüş haline geldi: trilyonlarca dolarlık kömür,petrol ve doğalgazdan oluşan ve yer altında bırakmamız gereken bir “karbon balonu” var. İşte mesela Dünya Bankası başkanının Davos’taki konuşması: “Akıllıca bir durum tespiti yapmalıyız. Değişen dünyada, vekalet sorumluluğunun ne anlama geldiğini baştan düşünmeliyiz. Bu, basitçe, öz-çıkardır. İklim riskini inceleyen her şirket, yatırımcı ve banka, basitçe pragmatik davranmaktadır.” HSBC’deki radikaller, süper-zenginleri koruyan vergilerin arasında, sayıları incelediler: eğer dünya gerçekten de 2C vaadine sadık kalırsa, fosil yakıt endüstrisinin değeri yarıya düşecekti.

divestmentmckibben
Sayılarla yatırım geri çekme kampanyası

İngiltere Merkez Bankası başkanı Mark Carney, geçtiğimiz Ekim ayında bir konferansta endüstriye kötü haberi vermek için elinden geleni yaptı: gezegenimizin karbon rezervlerinin “büyük çoğunluğu yakılamaz”, dedi. Geçen ay Shell’in patronu fosil yakıtlardan hızla uzaklaşmanın “naifçe” bir fikir olduğunu söylediğinde ona gereken yanıtı veren eski bir Tory ve meclis enerji komitesi başkanı Tim Yeo oldu: “Karaya vurmuş mal varlıkları sorununun gerçek olduğuna inanıyorum. Yatırımcıların düşüncesi şu; 2030’a geldiğimizde dünya iklim değişimi konusunda öyle bir panik halinde olacak ki, ister yasa ister fiyatlandırmayla olsun, fosil yakıtları şu anki gibi yakmamız çok zor olacak.”

Deniz seviyelerindeki artışı bir an için unutun – bu deniz değişimi, hem de şu anda gözlerimizin önünde gerçekleşiyor. Eski düzene güven yıkılmaya başlıyor. Geçen Eylül ayında, ilk fosil yakıt ailesi olan Rockefeller’lar “ahlaki ve ekonomik” sebeplerle tüm hayır kurumlarındaki yatırımları kömür, petrol ve gazdan çektiklerini açıkladılar. Rockefeller Kardeşler Fonu başkanının sözleriyle, “Eminiz ki eğer John D. Rockefeller bugün hayatta olsaydı, geleceği gören zeki bir iş adamı olarak, fosil yakıtlardan uzaklaşır ve temiz, yenilenebilir enerjilere yatırım yapardı.” Bu, Papa’nın Vatikan’daki penceresine safran urba içinde çıkıp onu dinleyen kitleye bundan sonra Hare Krishna olduğunu söylemesine veya Richard Dawkins’in mayoyla Lourdes’e hacca gitmesine denk.

300 yıllık tarihinde ilk kez ciddi bir hesaplaşmayla karşı karşıya kalan fosil yakıt endüstrisi, hiçbir şey olmuyormuş gibi davranmaya çalıştı. Rekor kârlardan sadece bir iki yıllığına feragat etmişlerdi, kendi başlarına raporlar yazıp dünyanın fosil yakıtlara nasıl bağımlı kalacağını ispat ettiler (ki bu raporlar Shell ve BP’nin miniminnacık yenilenebilir departmanlarını kapatıp hidrokarbonları ikiye katlamalarını sağladı). Exxon’a bakın mesela, yatırım çekme kampanyacılarının aptal olduklarını çünkü firmanın kendi tahminlerine göre 2040’ta küresel enerji arzının “yüzde 4’ten azı rüzgar, güneş ve jeotermal enerjiden sağlanacağını” İdda ediyor. Shell daha da pervasızdı: “Mevcut rezervlerin hiçbirinin yolda kalacağına inanmıyoruz.”

Kendilerini git gide daha çok halkla ilişkilere adadılar. Kimi firmalar, daha önceden tütün endüstrisi için çalışmış olan ve gizli kaydedilen bir endüstri toplantısında çevrecilere “sonsuz savaş” ilan etmiş olan Rick Berman isimli bir PR gurusunu işe aldılar. Ama bu muhteşem hücumları, yeşillere “fosil yakıtları bugünden yarına sonlandıramayacağımız” konusunda ahkam kesmekten ibaret cılız bir çemkirmeden öteye geçemedi. Berman’ın “Küresel Yatırım Çekme Günü” öncesinde piyasaya sürdüğü bir dakikalık çizgi film; çevreci arkadaşlarının ısrarları sonucu, bir petrol varili olan kız arkadaşından ayrılan ve bu yüzden artık cep telefonunu kullanamayan, yemek yiyemeyen ve genel olarak pek bir şey yapamayan bir çocuğun hikayesini anlatıyordu. (Ayrıca benim bedensiz kafam da dik dik bakan bir şeytan rolünde yer alıyor.)

Tabii ki kimsenin bir sabah kalkıp tüm fosil yakıtları devre dışı bırakacağımızı düşündüğü falan yok; bunun zaman almasını garanti altına alan birkaç yüzyıllık altyapı var işin içinde. Ve tabii endüstrinin argümanı, doğru olsaydı, iyi bir argüman olurdu. Felaket küresel ısınmayla karşı karşıya olsak da, enerji kullanmayı bırakacak değiliz. Bu kaba gerçek karşısında “fosil yakıtları dondurmak” çok iddialı görünebilir.

İşte tam bu noktada “güneşin buzlarını çözmek” giriyor devreye. Çünkü fosil yakıt endüstrisi kıstırılmış durumda. Aylar geçtikçe, aktivistler endüstrinin büyümesini durduruyorlar ve ününü zedeliyorlar. Ve her geçen ay mühendisler endüstrinin argümanlarının altını oyuyorlar. Son altı yılda güneş paneli fiyatları %75 düştü ve şimdi panelleri çatınıza koymanın ruhsat maliyetleri de aynı hızla düşüyor – Deutschebank iki yıl içinde %40 ucuzlayacaklarını tahmin ediyor.

mckibben
Görsel: Judy Watson

Exxon, 2040’a Bir Bakış: Enerji Görünümü raporunda, güneş ve rüzgarın 2040’ta dünyanın enerjisinin %4’ünü temin edeceğini mi düşünüyor? Danimarkalılar geçen yıl meyve sularının yüzde 40’ını rüzgar türbinleriyle sıktılar ve işin fenası Danimarka rüzgarı tekeline almış falan da değil. Geçtiğimiz yaz kimi günler Almanya’nın elektriğinin %80’i güneş panellerinden sağlandı – ki Almanya, ortalama olarak, ancak Alaska kadar güneş ışığı alır. En hızlı kazanımlar, enerjiye en çok ihtiyaç duyulan güneş zengini tropik bölgelerde olacak. Ben Bangladeş’e kurulan ilk güneş panelini kendi gözlerimle gördüm: Bir okul binasının 90’ların sonlarında bir fırtınada uçup giden çatısında. Daha şimdiden Bangladeş’in 15m güneş enerjisi tertibatı ve her ay 60.000 ev ekleniyor listeye: ülkenin planı, 2020 itibariyle tamamen güneşlenmek. Hindistan’da Andra Pradeş eyaleti geçen Ekim’de yeni bir enerji projesi için ihale açtığında, kazanan büyük bir güneş enerjisi tarlası oldu – kömür ithal etmeye kıyasla 2 cent/kWh daha ucuza hem de.

Teknolojik skalanın her iki ucunda da erozyon gerçekleşiyor: Hint çiftçiler, cep telefonlarını, cep telefonu kulelerini çalıştıran güneş panellerinde üretilen ekstra enerjiyle şarj ediyorlar. Ve Apple Kaliforniya’da, Danimarka’da ve İrlanda’da tamamen yenilenebilirle çalışan veri merkezleri inşa ediyor. Yatırımcılar büyümenin nerede olacağını görüyorlar: Geçen yıl her ay 2500 araba üreten Tesla’ya, ondan 300 kat fazla üreten General Motors’un yarısı kadar değer biçiliyor. Elektrik arabalar çoğaldıkça petrol talebi sallanmaya başlayacak ve dört tekerli piller daha da yaygınlaşacak.

Fosil yakıtçıların tahmin edip durduğu sorunların hiçbiri yenilenebilirlerin önünü kapatıyor gibi görünmüyor. Evet, güneş akşam batar, ama bu aynı anda rüzgarın da hızlanması anlamına geliyor ne tesadüfse. Üretimin zirve yaptığı anlarda üretilen enerjiyi depolamanın bir dünya yolunu buluyoruz: Kaliforniya yeni bir enerji santrali ihalesini, ekstra güneş enerjisini suyu dondurmak için kullanan böylece gün boyunca suyun erimesiyle üretilen enerjiyi arz eden bir şirkete verdi. Şofbeni gerekmediğinde söndüren akıllı sayaçlar tüm dünyada talebi dengelemeye başladılar. Akıllı şirketler ya geleceği görüyorlar ya da derslerini aldılar: Almanya’nın en büyük kamu kuruluşu E.ON, geçen yıl rüzgar ve güneşe odaklanacağını duyurdu. “Enerji dünyasındaki değişimden gerekli sonucu çıkaran ilk kuruluşuz.” dedi genel müdür Johannes Teyssen gazetecilere. “Enerji firmalarının başarılı olmak istiyorlarsa iki enerji dünyasından birine odaklanmaları gerektiğine iknayız.”

Tabii kamu kuruluşu genel müdürlerinin çoğu bu kadar ileri görüşlü değil – ABD’de, Koch Brothers örneğinde olduğu gibi, birçoğu hala daha tüketicilerin çatılarına güneş paneli koymalarını zorlaştırmak için fiyatları yukarda tutmakla uğraşıyorlar. Ama baskı sırf çevrecilerden değil, Tea Party (Çay Partisi) muhafazakarlarından da geliyor – Georgia gibi güneyin tutucu kesimlerinde bile başarıya ulaşan “Yeşil Çay” koalisyonu gibi. Tea Party kurucularından Debbie Dooley’in söylediği gibi: “Bu konu seçme ve kendi elektriğini üretme özgürlüğüyle ilgili.”

Anketler gösteriyor ki iklim değişimine şüpheyle yaklaşanlar bile içten içe kendi enerji kaderlerini kontrol edebilmenin faydalarını görüyorlar. Emek hareketinin büyük öğeleri, tüm ekonomiye kıyasla iş imkanlarının çok daha hızla arttığı (ve kârların Koch Brothers gibi baş düşmanlarına gitmediği) yenilenebilir enerjinin cazibesini fark ediyorlar.

Haberlerin en iyisi elbette yenilenebilir enerjinin en çok kalkınmakta olan ülkeler için anlamlı olması. Ülkeler bütün olarak, tıpkı doğrudan cep telefonu kullanmaya başladıkları gibi, kömürün üstünden atlıyorlar. Bunu başarmak için paraya ihtiyaçları var – işte bu yüzden Paris’teki en kilit kararlar da fakir ülkelerin finansmanı hakkında olacak – ama temel girdiye sahipler: güneş ışığı.

İşte yarış başladı. Üç takım var. Birinci takımın forması yeşil: bunlar iklim adaleti aktivistleri ile güneş enerjisi mühendisleri, derme çatmalar ama birlikte çalışarak kazanıyorlar. İkinci takım kırmızı formasıyla fosil yakıt endüstrisi. Ciddi bir avantajla başlıyor ama temel bir sıkıntısı var, çabuk yoruluyor. Peki ya üçüncü? Bu, yarışmacıların en gizemlisi ve kesinlikle en önemlisi, fizik. Fizik, bir derecelik ısınmanın tüm Kuzey Kutbu’nu eritmeye yeteceğini söylüyor. Deniz seviyeleri merhametsizce yükseliyor ve her fırtınayı, her gelgiti risk haline getiriyor. Çeyrek yüzyıl önce düşündüğümüzden çok daha hızlı ve çok daha korkunç yaşanıyor bunlar.

Çeyrek yüzyıl önce harekete geçmiş olsaydık, fizik şimdi bizim tarafımızdaydı. Adalet duygusuyla harekete geçebilirdik, zira küresel ısınmanın doğasında adaletsiz bir sorun – soruna en az sebep olanlar en çok acı çekenler oluyor – olduğu daha baştan barizdi. Ya da, ne bileyim, rasyonel davranabilirdik: Sol, sağ, merkez, bütün ekonomistler bir nesil boyunca fosil yakıt şirketlerinin karbonu atmosfere öylece atıvermesinin anlamsız olduğunu söyleyip durdular, iklim değişimine engel olmanın maliyetinin etkilerinin yaratacağı maliyetin çok altında kaldığını söyleyip durdular.

Ancak, benim gereğinden uzun sürede anladığım üzere, bu mesele adalet veya akıl yoluyla çözülmeyecek. Biz tartışmayı çoktan kazandık, ama bunun hiçbir etkisi olmadı: diğer tüm kavgalar olduğu gibi, bu da iktidarla ilgili bir kavga. İnsanlık tarihinin en zengin endüstrisi mevcut güzergahında birkaç yıl daha devam etmek istiyor, bu tüm gezegeni şarampolden aşağı yuvarlamak anlamına gelecek olsa bile. (Kuzey Kutbu’ndaki erimeyi görür görmez oradan daha da petrol çıkarmak için kolları sıvayanın yine bu endüstri olduğunu bir an için bile akıldan çıkarmayın.) Güçleri paraya ve bu paranın satın alabileceği politik kayırmalara dayanıyor; bizim gücümüz ise hareket inşamızda ve bu hareketin yaratacağı politik tehditte yatıyor. Başlarının belada olduğunun farkındalar ve delirmiş gibi para saçıyorlar (ikinci takımdan Koch Brothers gelecek ABD seçimlerinde 900 milyon dolar harcama planlarını açıkladılar, ki bu Cumhuriyetçi ve Demokrat Partiler’in harcayacaklarından daha fazla). İşte bizim de delirmiş gibi örgütlenmemiz gerekiyor.

Ve eğer örgütlenirsek, bir şansımız var. Kopenhag iklim zirvesi bir fiyaskoydu, ama sebebi bilimin açık olmaması falan değildi – 2009 yılında da dünya rekor sıcaklıkta bir yıl yaşıyordu. Kopenhag bir fiyaskoydu çünkü çevreciler liderlerimizin doğru olanı yapacağını ummuşlardı. Ama bu sefer yağma yok. Biz elimizden gelen baskıyı yapacağız, ve eğer bunu yaparsak Paris’ten önce, Paris’ten sonra ve önümüzdeki yıllarda güzel şeyler olacak. Görevimiz fena halde zor ve acı verici ölçüde basit: karbonu yerin altında bırak.

***

Orijinali Guardian’da “Climate fight won’t wait for Paris: vive la résistence” başlığıyla yayınlanan bu makaleyi 19-20 Mayıs #iklimadaleti kampanyamız dahilinde çevirdik. Kampanya metni şurada, diğer yazılar ise şurada.

İklim mücadelesi Paris’i beklemez: Vive la résistance – Bill McKibben (1.kısım)

Resmi görüş: Tüm gözler, Aralık’taki iklim konferansının yapılacağı Paris’e çevrildi. Bu konferans “gelmiş geçmiş en önemli diplomatik buluşma” ve “insanlık için son şans” olarak görülüyor. Devlet başkanları özel jetleriyle gelecekler, kapalı kapılar ardında gergin toplantılar yapılacak, gazeteler müzakerelerin kırılma noktasına geldiğini yazacaklar, ve son saniyede bir tür anlaşma çıkacak ortaya ve “ciddi eylem için bir başlangıç” olarak övülecek.

Hikayenin aslı: Paris’te olacaklar, en iyi ihtimalle, iklim öyküsünün küçük bir parçası, iklimin selametine giden uzun, sıkı yolda bir çarpışmadan ibaret olacak. Öncesinde ve sonrasında olacakların önemi daha büyük. Ve Paris’in önemine gelirsek, konferansın başarısı liderlerin karakterine değil, yeniden dirilmekte olan iklim hareketinin fosil yakıt endüstrisini ne kadar zayıflattığına ve politikacıları ne kadar birtakım kararlar almak zorunda hissettirdiğine bağlı olacak.

İyi haber, bu baskının artıyor olması. İşin aslı, amansız iklim hareketi dünyanın dört bir yanında büyük, eşi benzeri görülmemiş zaferler kazanıyor, temiz enerji geleceğinin ne kadar yakın olduğuyla ilgili genel kanıyı – yatırımcılar arasında bile – hızla yeniden şekillendiren zaferler. Temeli sokaklarda olan ve fotovoltaik çatılara erişen bir hareket bu. Ve düşüncesi bir mantrayla özetlenebilir kolayca: Fosil yakıtları dondur. Güneşin buzlarını çöz. Yer altında bırak..

Galibiyet kesin değil – aslında, hızla artan seller ve kuraklıklar ve eriyen buzulların da gösterdiği üzere, birçok büyük kayıp olacağı kesin. Ancak küresel ısınmanın büyük bir kamusal mesele haline geldiği geçtiğimiz çeyrek yüzyılda ilk kez avantaj Exxon’ların, BP’lerin elinden, yerli halklar, gençler, cephe topluluklarında imkansız havayı soluyan insanların liderliğindeki ayak takımına ve fosil yakıt direnişine geçti. Mücadele Paris’i beklemeyecek – mücadele her gün ve bütün kıtalarda yaşanıyor.

Önce, “fosil yakıtları dondurmak” üzerinde duralım

day3
Görsel: Judy Watson

24 Şubat’ta Barack Obama, kongrenin Kanada’da Alberta’dan ABD körfez kıyısındaki rafinerilere petrol taşıyacak Keystone boru hattı inşası girişimlerini veto etti. Dört yıl önce, Washington enerji uzmanları arasında yapılan bir anket %91’in boru hattını inşa etmek isteyen Kanadalı şirket Transcanada’nın izinleri hızlıca ve kolayca alacağını düşündüğünü ortaya koymuştu. Şirket kendinden o kadar emindi ki, ülkenin ortasından geçirecekleri hattın üzerindeki otları dahi kesti. Ancak bu kolayca açıklanabilecek kibir (bu çaptaki bir altyapı projesi şimdiye kadar hiç durdurulmamıştı), Yerli Amerikalılar, çiftçiler, iklim bilimciler ve aktivistlerden oluşan, yorulmak bilmeyen bir güruhla karşılaştı. Bu güruh, rekor sayıda tutuklamalar yaşadı, kamu açıklamaları yayınladı ve genellikle de boyun eğmeyi reddetti. Yarattıkları baskı şimdiden Kanada’nın 17 milyar dolarlık yeni tar kumu projelerini iptal ettirdi ve geçen ay başka bir büyük proje daha rafa kaldırıldı. Petrol şirketleri Keystone için bastırmaya devam ediyorlar, bu son boruyu inşa ettikten sonra Kanada’nın karbon konusunda nasıl da iyi davranacağı konusunda gittikçe zıvanadan çıkan vaatlerde bulunuyorlar. Bu son dakika pazarlıkları tar kumu için günü kurtarabilir hala – şimdiye kadar başkan sadece kongrenin çabalarını reddedip elini güçlendirdi, iznin kendisine dokunmadı. Ancak Obama bu kış hayır derse, bu bir dönüm noktası olacak.

Ve her halükarda, asıl büyük etki, her tür karbon-yoğun yeni altyapı muhaliflerini güçlendirmek oldu. Kanada’daki tar kumu boru hatları İlk Milletler aktivistleri tarafından [İlk Milletler – Premieres Nations: Kanada’da toplam 850 bin kişiyi ve 630 topluluğu içeren yerli halklar – ç.n.] umutsuzca birbirine katılmış durumda. New York eyaletinin kuzeyinde yürekli yerel örgütçüler güçlü yönetici Andrew Cuomo’yu hidrolik kırılma yöntemini yasaklamaya zorladılar, ki bu yasak şimdi İskoçya ve Galler’e taşındı ve İngiltere’nin de büyük bir kısmı da aynı yolda ilerliyor. Fransa’da hidrolik kırılma yöntemini kullanamazsınız, ve Tazmanya da kendi moratoryumunu yayınladı. Cezayir Sahrası’nda binlerce insan teknolojiye karşı amansız bir savaş veriyor ve suyun ziyan edilmesiyle ilgili argümanları, eyaletteki rekor kuraklıkla yönetici Jerry Brown’un üstündeki baskının arttığı Kaliforniya’dan yankılanıyor.

Petrol ve doğalgaz – hem de kömür. İki yıl önce, ABD’nin batı yakasında altı devasa kömür limanı inşaatı önerildi. Amerika kömür kullanımını kıstıkça onların planı Wyoming’in Powder nehir havzasını – ki devasa bir kömür deposudur ve dünyanın en büyük kömür madenidir – Çin’e, orada kolayca yakılması için yollamaktır. Ancak, şimdiye kadar kampanyacılar limanların dördünü iptal ettirdiler, diğer ikisi de ipin ucunda.

days
Görsel: Judy Watson

Başka bir devasa kömür deposu olan Avustralya’da, Galilee Vadisi’nde dünyanın en büyük madeni için hazırlanan proje, Queensland anketlerinde hükümet partisinin aldığı hezimetle birlikte bataklığa saplanıyor ve mevzu bahis madene verilen hükümet teşviklerini sorgulatıyor. Mücadele, büyük uluslararası sonuçlar doğuruyor – madenin Hint sahipleri kömürü, yeni hükümetin kömür tüketimini ikiye katlamayı planladığı Hindistan’a yollamak istiyorlar. Ancak taze veriler bölgenin dünyanın en kirli havasına sahip olduğunu gösteriyor; her altı Hintli’den biri bina içinde ve açık havadaki hava kirliliği sebebiyle ölüyor – daha fazla kömüre karşı yerel direniş yükseliyor, tıpkı Çin’de olduğu gibi.

Örneğin Hindistan’ın güneyindeki Andhra Pradesh’te Sompeta’da altı yıldır süren bir kampanya (ki iki aktivist polisin ateş açması sonucu ölmüştü) devasa bir kömür santralini bloke etti. Fosil yakıt direnişi, aynı fosil yakıt endüstrisi gibi, çok yönlü olarak genişliyor. Ve her galibiyet onlarca yıl boyunca yankılanıyor, çünkü bu uzun boru hatları ve kömür santralleri uzun süre çalışacak şekilde yapılıyorlar. 2015’te kazanılan, 2055’in görüntüsünü değiştiriyor. İşte bu yüzden, eğer politikacılar önderlik etmek istiyorlarsa, yeni fosil yakıt gelişimini hemen durdurmaları gerekiyor. Bugünden itibaren 20 yıl için ne olması gerektiğini anlatan bir kağıt parçası satmak onlar için pek kolay, ama atmosferik kimya böyle şeyleri umursamıyor. Hilary Clinton örneğin, iklim değişiminin tehlikeleri hakkında doğru şeyler söylüyor, ama ta en baştan Keystone tarafından destekleniyor – manasız bir kombinasyon.

Sorumsuz politikacılar sayesinde endüstri de bazı mücadelelerde kazanan taraf oluyor – Dakota’larda ve Teksas’ta hidrolik kırılma yönteminin patlamasıyla Obama’nın ABD’si Suudi Arabistan’ı ve Rusya’yı geçerek dünyanın en büyük petrol ve gaz üreticisi haline geldi mesela. Her boru hattıyla ayrı ayrı savaştıkça, şirketler nihayetinde galip gelecekler.

İşte bu yüzden iklim hareketi alışıldık savunma pozisyonunu terk etti ve saldırgan oynamaya başladı.

Devamı, makalenin ikinci bölümünde.

*

Orijinali Guardian’da “Climate fight won’t wait for Paris: vive la résistence” başlığıyla yayınlanan bu makaleyi 19-20 Mayıs #iklimadaleti kampanyamız dahilinde çevirdik. Kampanya metni şurada, diğer yazılar ise şurada.