#iklimadaleti

Yeb Sano’yu hatırlar mısınız acaba? Kendisi Varşova’da 19. Taraflar Toplantısı’ndan (COP-19) iklim için doğru kararlar çıkması için açlık grevi yapmıştı. Bunu hatırlamazsanız, toplantıda Filipinler’i temsil eden Sano’yu bu açlık grevini yapmaya götüren felaketlerden biri olan Haiyan tayfununu kesin hatırlarsınız.

haiyan

Sano’nun ve diğer pek çok iklim aktivistinin temel bir talebi var: iklim adaleti.

İklim krizine neden olanlar ve iklim krizinin sonucu olan felaketlerle baş etmek zorunda kalanlar farklı. Aslında bu fark, mevcut küresel adalet sorunu ile de örtüşüyor.

İklim aktivistleri bu sorunu her fırsatta dile getiriyorlar. Bunun için bu yıl önümüzdeki fırsatlardan biri, 1-12 Aralık’ta Paris’te yapılacak olan 21. Taraflar Toplantısı (COP-21). Bu toplantıya kadarki süreç için kararlaştırılmış uluslararası bir eylem takvimi var. Bu takvimin ilk ayağı 30-31 Mayıs’la başlıyor. Ardından Haziran ayı boyunca odağında “sorun” ve “sorumlular” olan etkinlikler gerçekleşecek. Eylül sonunda ise “çözümler” ve “öneriler” vurgulanacak. Ve bu iki basamak bizi Aralık’ta yapılacak COP-21’e taşıyacak.

Out For Beyond olarak biz de, Yeşilist, Yeşil Gündem ve Evrim Ağacı ile birlikte #iklimadaleti hashtag’i ile yazdığımız yazıları, yaptığımız çalışmaları paylaşacağız.

Bundan sonrasında da uluslararası takvimi ve ülke takvimini takip etmeye devam edeceğiz. Katkı sunmak isteyen, bir yerinden de ben tutarım diyen herkese de kapımız açık.

Ya biz her şeyi değiştireceğiz, ya da iklim.

(Küresel iklim krizi – güncel gelişmeler 18)

Ve evet, en sıcak yıl rekoru yine kırıldı: 2014 yılı, kayıt altındaki en sıcak yıl oldu. En sıcak 15 yılın 14’ünün 2000 yılından sonra gerçekleştiğini düşünürsek, şaşılacak bir şey yok gibi. Oysa şaşılacak çok şey var. Mesela hala küresel ısınmayı inkâr edenlerin olması inanılır şey değil. Ya da örneğin, 2014 yılında tespit edilen 15 sıcak noktadan biri Orta Doğu iken, Türkiye’de kimsenin iklim krizini dert etmemesi, hayretler uyandırıcı.

Gerçi, bilim insanları “acil, küresel ölçekte uykudan uyanma çağrısı” yayınlasalar da, fosil yakıt şirketlerinin kültür ve hayırseverlik kurumlarındaki etkisinin artması, konunun neden görmezden gelindiğini anlamamızı sağlayabilir.

Ama önce ne durumda olduğumuzu kısaca özetleyelim:

Şu anda bilinen petrol rezervlerinin üçte biri, doğal gaz rezervlerinin yarısı ve kömür rezervlerinin de en az yüzde 80’i, yeraltında bırakılmazsa ve 2050’den önce kullanılırsa, sıcaklık artışı 2°C sınırını geçecek.

Peki bu sınırın ötesinde ne var?

Bu soruyu yanıtlamadan önce, sınırın altındaki (şimdiye kadar, sanayi devrimine kıyasla 0.85°C’lik bir ısınma gerçekleşti) durumdan örnekler verelim.

Bunlar şimdiye kadar olanlar. 2°C’den fazla bir artış ise, tüm dünyayı geri dönüşü olmayan bir felaketler silsilesiyle baş başa bırakabilir. Bu “geri dönüşü olmama” olgusuna, pozitif geri besleme mekanizmaları sebep oluyor. (Örneğin Kuzey Kutbu’ndaki buzullar eridikçe ve denizler ısındıkça buzulların erime hızı artıyor.)

Geçtiğimiz aylarda yayınlanan bilimsel raporlarda şu noktalar vurgulanıyor.

İklim felaketinin ölçeğini daha iyi anlamamızı sağlayacak yeni bir araştırma, salınan her ton karbonun getireceği maliyet olarak tanımlanan “karbonun sosyal maliyeti”ne odaklanıyor. ABD’deki resmi araştırmalarda 37 $/ton olarak kabul edilen bu değerin aslında 220 $/ton olduğuna işaret ediyor araştırma. Yani diyor ki, bugüne kadar öngördüğümüz ne varsa, aslında bizi bunun altı katı bir tehlike bekliyor!

Peki şirketler bu konuda ne düşünüyor? Anlaşılan, olayı pek dert ettikleri yok. Yakın zamanda CEO’lar arasında yapılan bir ankette iklim öncelikli kaygılar listesine bile giremedi. Anlaşılan, 1972’de “Büyümenin Sınırları” raporunun yazarları arasında yer alan Jørgen Randers’in en son Davos zirvesi öncesinde söylediklerinde haklılık payı var: “Dünyayı cehenneme yollamak kârlıdır.”

Ben Jennings 01.01.15
– Bununla ilgili herhangi bir şey yapmam gerekiyor mu? – Bir BM konferansı daha düzenleyebilirsin.(Ben Jennings)

Nitekim Brezilya’da çelik endüstrisi emisyonlarını ikiye katlarken, ABD’nin Florida eyaleti çareyi devlet çalışanlarına “iklim değişimi” sözcüklerini kullanmayı yasaklamakta buldu. İngiltere ise geçtiğimiz yıllarda ülke dışındaki fosil yakıt projelerine 1.7 milyar sterlin (yaklaşık 7 milyar TL) aktardı.

Hükümetlerin ilgisizliğine (veya daha kötüsü, fosil yakıtlara yakın ilgisine) rağmen, sorun karşımızda duruyor.

Alman enerji şirketlerine tazminat davası açan Perulu çiftçi Saul Luciano Lliuya ve Avustralya’nın en büyük kömür madeni olacak 16 milyar dolarlık Carmichael maden projesini durdurmak için direnen Aborijinler önderlik ediyor iklim adaleti mücadelesine. Ve dünyanın dört bir yanında yankılanıyor sesleri. Londra’da binlerce insanın katıldığı Harekete Geçme Zamanı eyleminden, şimdiye kadarki en hızlı büyüyen yatırım çekme kampanyasının düzenlediği Küresel Yatırım Çekme Günü’ne kadar.

İşte bu çoğalan sesi yükseltmenin zamanı şimdi.

Naomi Klein’ın söylediği gibi: İklim değişimi, her şeyi değiştirecek.

güney afrika

İklim adaletine ulaşmanın beş yolu – Helena Kennedy

İklim adaletsizliğini görmeyi öğreniyoruz. Paramparça olan yaşamlar, destansı kuraklıklar, seller ve tayfunlar, yerinden edilmiş aileler ve halkların öykülerinde görüyoruz iklim adaletsizliğini. İklim değişiminin kendisinden daha hukuki bir mesele değil iklim adaletsizliği ilk bakışta: ekonomik, politik ve bilimsel bir mesele. Ancak, her geçen yıl yüzümüzü tekrar hukuka dönüyoruz ve her yeni iklim görüşmesinden uluslararası bağlayıcılığı olan bir anlaşma umuyoruz.

Bugün, iklim değişiminin insani bedeliyle yüzleştiğimizde, dünyanın her yerinde insanlar hukuka başvuruyorlar yardım için, çare bulmak için, telafi için, ve bunun tekrar başlarına gelmemesini güvence altına almak için. İklim adaletinin karşısındaki zorlu görev budur.

Şimdiye kadar hukuk bu görevi boşlamış görünüyor. Gerçekten de, Uluslararası Barolar Birliği (International Bar Association – IBA) Çalışma Grubu’nun yakın zamanda yayınlanan raporunun (pdf) da gösterdiği üzere, hem ulusal hem uluslararası kimi yasalarımız iklim eylemini kolaylaştıracağına zorlaştırıyor. Ancak rapor birçok da öneride bulunuyor. İşte büyük bir fark yaratabilecek ve politik olarak mümkün beş öneri.

1. İklim değişimi mağdurlarının varlığını tanı.

İklim değişiminin mağdurları olduğunu kabul etmemiz ve onlara yasal bir yer açmamız gerekiyor. Rapor, devletlerin, iklim değişiminden doğrudan etkilenenlere kapı açabilecek bir “iklim değişimi için yasal model statü” benimsemelerini öneriyor. Bu büyük ölçüde prosedürlerin netleştirilmesi meselesi. Bir sonraki adım olarak IBA böyle bir model  statü için bir taslak hazırlıklarına başladı bile.

2. İnsan haklarını güçlendir.

İklim değişiminin insan haklarına zarar verdiği uzun zamandır gayet açık. Pek o kadar açık olmayan ise, mahkemelerin bu ihlalleri incelerken mevcut yasaları ve hukuki emsalleri kullanıp kullanamayacakları. Nihayetinde tüm hukuk, iklim değişiminin devasa boyutu ve aciliyeti göz önünde bulundurulmadan geliştirilegeldi. Ancak, aynı diğer insan hakları ihlallerinde olduğu gibi, iklim değişiminde de aktörler, mağdurlar ve hasarlar var. Nedensellik ilişkisini kurmak için öyle pek de hukuki hayal gücüne gerek yok. Politikacılar, avukatlar ve uluslararası toplum bu bağlantının netleştirilmesinde yardımcı olabilir.

3. Şirketlerden hesap sor.

Şu anda, çok-uluslu şirketler karbon hesap verebilirliğinden kaçabilirler – tıpkı sıklıkla yurtdışındaki iştirakleri ve tedarikçilerinin yol açtığı insan hakları ihlallerinden kaçabildikleri gibi. İnsan haklarında olduğu gibi burada da ihtiyacımız, basitçe gereken özeni göstermek. Uluslararası tedarik zincirinde karbon emisyonlarının üretimden dağıtıma ve satış noktasına kadar doğru hesap edildiğini garanti etmek olmalı hedef.

4. Uluslararası kurumları güçlendir.

Konu çevresel anlaşmazlıklar olduğunda ülkeler pek seyrek olarak uluslararası hukuki anlaşmazlıklar için dünyadaki birincil mahkeme olan Uluslararası Adalet Divanı’ndan (UAD) faydalanıyorlar.

İklimle alakalı hiçbir eylem ulaşmadı mahkemeye şimdiye kadar. Elbette bunun ardında politik nedenler var, ancak ayrıca son derece teknik meselelerde mahkemenin salahiyetiyle ilgili de endişeler mevcut.

UAD’nin güçlendirilmesi lazım. Divanın adli heyetine yapılan yeni atamalar yardımcı olabilir. Yakın zamanda ortadan kaldırılan çevre heyeti yeniden kurulabilir ve güçlendirilebilir. Mahkemeler böyle meselelerde en azından arabulucu heyetlerinden daha iyidirler. Ama, özellikle enerji yatırımcılarıyla çevre politikaları arasındaki anlaşmazlıklarda olduğu üzere, devletlerin arabuluculuğa başvurmayı seçtiği durumlarda her şey tamamen şeffaf biçimde yürütülmeli – bugün böyle bir durum yok. IBA ayrıca Lahey’deki Daimi Arabuluculuk Konseyi’nin çevresel uzmanlığını kullanmayı öneriyor.

5. Ticaret sistemini düzelt.

Ticari kuralların düşük karbon ticareti politikaları gibi iklim eylemlerini cezalandırmamasını sağlamalıyız. Onlarca yıldır bir iklim anlaşması muhabbeti çeviren hükümetler bunu yerine DTÖ’ye bakanlarını yollayarak bu meseleyi çözebilirler. Bugünkü durumda, örneğin yüksek-karbon ithalatını vergilendirmek isteyen hükümetler DTÖ’nün adli mercilerinden bir tokat yemekten korkabilirler. Bakanlıklar düzeyinde bir deklarasyon yayınlayarak bu gibi düzenlemelerin yasallaştırmak çok daha kolay bir mesele.

Elbette benzer düzenlemeler, şu anda müzakere edilen TPP (Transpacific Partnership) ve TTIP (Transatlantic Trade and Investment Partnership) gibi bütün çift-taraflı ve bölgesel ticaret anlaşmalarına da içerilmeli. Bunlar ve gelecekteki başka anlaşmaların hepsine son halleri verilmeden önce uzun vadeli iklim etkileri gözetilerek incelenmeli.

*

IBA raporu bu öneriler dışında birçok başka noktaya değiniyor ve bence tüm avukatların ve politikacıların okuması zorunlu kılınmalı. İklim değişiminin yol açtığı insani hasarları önlemek ve tazmin etmek konusunda ciddi kafa yormaya başlamamızın tam zamanı.

***

Müsteşar Helena Kennedy, IBA Başkanlığı İklim Değişimi Adaleti ve İnsan Hakları Çalışma Grubu eşbaşkanı ve IBA İnsan Hakları Enstitüsü’nün eşbaşkanı.

Bu yazının orijinali 12 Ocak 2015’te Guardian‘da “Five ways to achieve climate justice” başlığıyla yayınlandı. 

İklim değişimi ya da çok taraflı büyük bir vaka

2014 bitti! İklim adına önemli toplantıların, zirvelerin raporların yılı oldu. Hatta biz de 2014’teki önemli iklim gelişmeleri derleyip bir zaman tüneli hazırladık. Ama bu kadar toplantı, zirve ve rapor her zaman ve belki de deneyimlerimizin gösterdiği üzere çoğu zaman iyi iklim politikası anlamına gelmiyor. Ancak yine de toplumsal anlamda iklim değişiminin şu ya da bu şekilde bir sorun, tartışma ya da araştırma konusu olarak daha fazla gündemde olduğunu ve değişik açılardan araştırıldığını görüyoruz.

Toplumun iklim algısı…

Buna örnek olarak görebileceğimiz bir araştırma Avustralya’dan: Araştırmaya göre kendilerini belli bir ulusa değil fakat dünyaya ait hisseden (genellikle kadın, genç ve kendilerini bir dine ait görmeyen) kişilerin iklim değişimini insanlar tarafından yaratılmış bir sorun olarak görmesi ve harekete geçmesi daha muhtemel. ABD’de yapılan diğer bir araştırma siyasi parti yakınlığımız ile iklim değişiminin var olduğuna inanma arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Sağ kanada yakınsanız küresel ısınma sizin için şüpheli iken sola kanatta iseniz küresel ısınmanın varlığına inanma olasılığını artıyor. Nasıl oluyor da oluyor diye soracak olursanız, Naomi Klein da yeni kitabı This Changes Everthing’de (Bu Her Şeyi Değiştirir) bunun üzerine epey bir konuşuyor.

Bu ilginç (bana çok da ilginç gelmiyor gerçi) bir sonuç olsa da elbette bunu bir önyargı haline getirmeyip uzmanların da dediği üzere iklim bilimini çeşitlendirmek gerekiyor. Yani daha kapsayıcı olması ve kadınlar, farklı renk ve etnisiteden insanlara da hitap edecek şekilde iletişiminin yapılması gerekiyor. Eğer bunu hepimizin sorunu olduğunu göstermeye çalışıyorsak kapalı kapılar ardında kendi kendine devam eden çalışmalar yerine dâhil edici bir iletişim daha önemli. Zaten araştırmalar da yurttaş biliminin çevre okuryazarlığını ve toplumsal farkındalığı arttırdığını gösteriyor. Mesela, Kanadalıların %80’i geçtiğimiz dört yılda dünyanın sıcaklığının arttığını, %65’i de bu ısınmanın insan kaynaklı olduğunu düşünüyor. Yurttaş biliminin öneminin arttığı aşırı hava olayları dönemlerinde de Google’da iklim değişimi ve küresel ısınma konusunda yapılan aramalarda artış yaşanıyor.

Ve politikacıların iklim algısızlığı

Bu bilgilerin tamamı iklim krizi ile mücadele için kullanılabilecek toplumsal durumlar olarak bir kenarda dursun. Gelelim politik tarafta ne gibi gelişmelerin olduğuna.İlginç gelişmeler olmadı değil. ABD Savunma Bakanlığı iklim değişiminin politik istikrarsızlık, yoksulluk, göçler yoluyla çatışmaları artıracağını söyledi. Bu yüzden de pek çok askeri ağızdan iklim değişimine karşı harekete geçmek için zamanımızın kalmadığını duyduk. Leonardo DiCaprio bile iklim zirvesinde “İklim değişimi histeri değil gerçek.” dedi.

leonardo-di-caprio

Brisbane’de yapılan G20’de ev sahibi Avustralya’nın aksine politikacılar Yeşil İklim Fonu’na desteklerini açıkladılar. ABD, Japonya, Çin gibi tekere çomak sokmakla ünlü salım devleri de Yeşil İklim Fonu’na yaptıkları katkılarla ve emisyon azaltım hedefleri koyarak, harekete geçeceklerini gösterdiler. Neden yeterli, neden değil tartışması başka bir yazının konusu olmakla, açıklıkla bunun yeterli olmadığını söyleyebiliriz.

B20

Sonrasında New York’ta gerçekleştirilen iklim zirvesinde de dünya “liderleri” iklim değişimi ile ilgili “kararlılıklarını” bildirdiler. İklim değişiminin güçlü nedenlerinden ormansızlaşmayı 2020’ye kadar yarılayacaklarına, 2030 yılında ise durduracaklarına söz verdiler: 120 devlet başkanı, 100’den fazla büyük şirketin CEO’su. 110 milletten 345 kiliseyi temsil eden Dünya Kiliseler Konseyi de artık fosil yakıtlar bir tercih değil dedi. Avrupa Birliği sera gazı emisyonlarını 2030 yılına kadar %40 azaltacağı sözünü verdi. Bu veri ne kadar iyi gibi görünse de bu 1990 yılı salımlarına göre ve zaten AB şimdiye kadar %20 azaltım yaptı. Dolayısıyla bu rakam 2050’de %80 salım azaltımı yolunda iyi ancak yeterli olmayan bir hedef. Yeni çıkan bir başka rapor ise iklim değişimine karşı hemen harekete geçmenin ekonomilere zarar vermeyeceğini, aksine düşük karbon ekonomilerinin daha hızlı ekonomik büyüme, daha iyi ve yeşil bir yaşam getireceğini söylüyor.

Bütün bu tartışmalar devam ederken ada devletlerinden gençler iş ve eğitim için iklim değişimi nedeniyle batmakta olan ülkelerini terk ediyor, zira okyanus her geçen gün evlerine daha da yaklaşıyor. Dünyanın pek çok yeri yanıyor, yerli halkların mücadeleleri devam ediyor.

İşte bu noktada insanların bu süreçlere nasıl dâhil edildiği ya da daha en başta dahil edilip edilmediği sorusu karşımızda duruyor. Uzmanlar en önemli karbon yutaklarından ormanları korumanın en iyi yolunun zaten asırlardır birlikte yaşadıkları topluluklara vermek olduğunu söylüyor. Ancak Birleşmiş Milletler palmiye gibi tek kültürlü ağaç ekim alanlarını iklim değişimine çözüm olarak kabul ediyor. Elbette en başta halk ve pek çok bilimsel araştırmanın söylediği üzere, bu ekim alanları hem yerli toplulukları yaşam alanlarından koparıyor, hem ormansızlaştırmaya neden oluyor, hem de biyoçeşitliliğe zarar veriyor.  Yeşil ekonomi, yeşil teknoloji yalanları iklim değişimine karşı bir önlem olmanın ötesinde, böyle-gelmiş-böyle-gider mantığına katkı sağlıyor.

Amazon
Amazon ormanlarındaki kayıp

Yani sonuç olarak iklim değişimi o ya da bu şekilde bilim insanlarının, değişik alanlardan insanların ve sıradan insanların hayatlarına giriyor. Pek çok açıdan araştırılıyor. Ama en nihayetinde bu çözülmesi gereken bir sorun ve sadece sorunun ortaya koyulması yetmiyor, aynı zamanda çözülmesi gerekiyor. Şu sistem içinde çözülebilmesi ise dünya “liderlerine” kalıyor. Ancak bu yazıda ve daha önce yazdığımız onlarcasında görüldüğü üzere, onların yaptıkları (ya da yapmadıkları) pek işe yarıyor gibi görünmüyor. Dolayısıyla belli ki bu krizi çözmek için önümüzdeki günlerde daha güçlü, sürekli iklim hareketlerine ihtiyacımız olacak ki bu da başka bir yazının konusu oluyor.

Küresel iklim adaleti için “Inception” ya da Fikir Aşılama

(Küresel iklim krizinde güncel gelişmeler – 15)

Pasifik Okyanusu’nda bir ada ülkesindesiniz, mesela Kiribati’de. Okyanus, yavaş yavaş evinize yaklaşıyor. Her gece uyumadan önce pencerenizden bakıyorsunuz. Deniz, dün neredeyse bugün de oradaymış gibi görünüyor. Öyle yavaş ki okyanusun ilerleyişi… ama yavaş olduğu kadar da emin adımlarla ilerliyor. Yüzyılın sonuna kadar 180 cm’ye kadar yükselebilir deniz, diyor bilim insanları.

O an aklınıza geliyor evinizin güneye baktığı. Karşınızda, uzakta, çok uzakta Antarktika var. Antarktika’nın denizin ilerleyişine direnişini canlandırmaya çalışıyorsunuz gözünüzde. Artan kar yağışına rağmen hızla eriyor buzulları, ama bir yandan da deniz buzullarında rekor artış gözleniyor. Aslında sizin için de direniyor Antarktika; oradaki bir erimenin deniz seviyelerine katkısı 37 cm olarak hesaplanıyor.

Yerden 37 cm yüksekliğin nerenize geleceğini hesaplamaya çalışıyorsunuz gözünüzle. Sonra yine aklınıza 180 cm geliyor. Dünya genelinde buzullar rekor hızda eriyor ve küçülüyorlar. Eylül başında düzenlenen ‘Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletleri Konferansı’ geliyor aklınıza, gündem yine iklim değişimi. Sanki herkes sizi konuşuyor. Peki, neden kimse bir şey yapmıyor?

2030 yılına kadar ülkenizin tamamen sular altında kalacağı öngörülüyor. Tuvalu Başbakanı durumu kitle imha silahlarına benzetiyor, Filipinler iklim müzakerecisi Yeb Sano 40 gün boyunca toplam bin kilometrelik bir İklim Yürüyüşü ile ülkesinin gördüğü hasara dikkat çekiyor, Pasifik İklim Savaşçıları da Avustralya’da eylem düzenliyor konuyu gündemde tutmak için. Kiribati ise Fiji adalarından toprak satın almakta buluyor çareyi. Sürekli bir seferberlik halinde yaşıyorsunuz. İklim mültecisi sıfatıyla göç etmiş olanların hikâyelerini konuşuyor herkes etrafınızda. Oysa siz ülkenizdeki sorunlar sebebiyle veya iş bulmak için iltica ediyor değilsiniz ki. Göç etmek zorunda kalmanızın sorumlusu, gelişmiş ülkeler. Tek tek mülteci sıfatıyla değil, topluluk halinde onurlu bir biçimde göç etmeniz gerekir, Solomon adalarının planladığı gibi.

yolanda-tacloban

Deniz seviyelerinde artışın sırf Avustralya’ya vereceği hasar 226 milyar dolar olacak, ABD içinse bu sayı 500 milyar dolardan başlıyor. Oysa 2020 itibariyle yılda 100 milyar dolar toplanması beklenen Yeşil İklim Fonu’nda dört yılda ancak 10 milyar dolar toplanabildi. Risk altında iki milyar insandan bahsediliyor, böyle giderse.

Bunları düşünürken uykuya dalıyorsunuz.

Rüyanıza giriyor okyanus. Rüyanızda, Avustralya’da, Büyük Set Resifi’nde bir mercansınız. Otuz yıldır süren yıkımı izliyorsunuz ağır ağır. Bu sene tarihin en yüksek okyanus sıcaklıkları ölçüldü. Yalnız değilsiniz, Karayipler’de de tehdit altında mercan kayalıkları.

Isınmayla beraber asitleniyor okyanus. Okyanus yüzeyinin iklim fonksiyonlarından Alaska’da balıkçılığa kadar etkileri var bunun. Sizinle dalga geçer gibi, daha basit canlıların iklim değişimine daha kolay uyum sağlayacağını bulmuş bilim insanları. Mercan aklınıza erdiremiyorsunuz durumu. Balıklar on yılda 26 kilometre yüksek enlemlere doğru ilerliyorlar, yengeçler hayatta kalma mücadelesi veriyorlar, ama tabii o basitlik araştırmasını yapanlar sizi dâhil etmemişler karşılaştırmaya.

acidification

Tıpkı politikacıların iklim bilimini dâhil etmemeleri gibi hesaplarına: BM raporu “İklim değişikliği kati, eylem şart” diye bas bas bağırırken, biyologlar Yerküre’nin altıncı kitlesel yok oluşun başlarında olduğu uyarıları yaparken, Avustralya hükümeti mevcut karbon vergisini dahi kaldırmakla meşguldü. Hükümetin iklim aktivistlerince sürrealist iklim politikaları sirki olarak nitelenen uygulamaları ülkeyi tüm dünyadan izole ediyor.

Sanki tüm dünya politikacıları sizinle alay ediyor.

Kan ter içinde uyanıyorsunuz! Mercan değilsiniz. Hepsi bir rüyaymış, ya da kâbus diyelim. Kiribati’deki odanızdasınız. Aşırı hava olayları insanlarda iklim değişimine adaptasyon konusunda bilinçlenme yaratıyormuş, bu rüyalar da yan etkisi olmalı. Dünya artık çok daha tehlikeli bir yer. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün raporuna göre fırtınalar, su baskınları ve sıcak hava dalgaları gibi felaketler 1970’li yıllara kıyasla beş kat arttı.

Kan ter içinde uyanıyorsunuz! Kiribati’de falan değilsiniz. Hepsi bir rüyaymış, ya da kâbus diyelim. Türkiyeli bir ekoloji aktivistisiniz. Gece boyunca yüzlerce bilimsel kaynağın içinde dolaşmış, küresel iklim değişimiyle ilgili son altı aydır yaşanan gelişmeleri derlemeye çalışmışsınız. Bilgisayarınız önünüzde açıkken uyuyakalmışsınız. Ekrana bakıyorsunuz. Kâbus değil hiçbiri, rüyanızda ve rüyanızın içindeki rüyanızda gördükleriniz ve düşündüklerinizin hepsi gerçek.

Tüm engellere, tüm olanaksızlıklara rağmen, umuttu yarım milyon insanı Eylül 2014’te Halkların İklim Yürüyüşü’nde bir araya getiren. Derin bir soluk alıyorsunuz ve yazmaya başlıyorsunuz: “Pasifik Okyanusu’nda bir ada ülkesindesiniz, mesela Kiribati’de. …”

Yeşil İklim Fonu: beş kilit gerçek – Suzanne Goldenberg

The Guardian’dan Suzanne Goldenberg Yeşil İklim Fonu’nu sizin için özetliyor.

1. Bu fon da neyin nesi?

Yeşil İklim Fonu, kalkınmakta olan ülkelerin sera gazı emisyonlarını kısabilmeleri veya gelecekteki iklim değişimi için planlama yapabilmeleri için ana finansman kaynağı olarak tasarlandı.

Pratikte bunun karşılığı güneş enerjisi tarlaları yatırımları olabilir, yükselen deniz seviyelerine karşı deniz surları inşa etmek olabilir, veya tarım mahsülleriyle ilgili araştırmalar olabilir.

Bu pratik hususların yanında fonun çok büyük bir sembolik değeri var.

Kalkınmakta olan ülkeler, fonu, iklim değişimine en az sebep olanların en kötü sonuçlara katlanmak zorunda kaldıklarının kabul edilmesi olarak görüyorlar.

Bu kendini fonun yapısında da gösteriyor. Diğer uluslararası finansal kurumların aksine, Yeşil İklim Fonu’nun yönetimi zengin ve fakir ülkeler arasında eşit olarak bölünmüş durumda.

2. Fonda ne kadar para var?

Obama’nın vaadiyle beraber şu anda toplam 6 milyar dolar. Bu, kurucularının hayal ettiği rakamın çok altında: bu ayın (Kasım 2014) sonuna kadar 10-15 milyar dolar düşünülmüştü.

Ancak ABD’nin güçlü taahhüdü – ve ardından Berlin’de yapılacak konferans – ile miktarın artması bekleniyor.

3. Bu 10 milyar dolar yeterli olacak mı?

Yanına bile yaklaşamaz. Bu anca başlangıç sermayesi olabilir. Sanayileşmiş ülkeler iklim finansmanını 2020’ye kadar yıllık 100 milyar dolara çıkaracaklarını vaat ettiler. Bu fonun büyük bir kısmı özel sektörden gelecek, hükümetlerden değil.

4. Sadece zengin ülkeler mi ödeme yapıyor?

Hayır. Birleşmiş Milletler iklim müzakerelerinin diğer boyutlarının aksine, bu fona hem kalkınmakta olan ülkelerin hem de sanayileşmiş ülkelerin para koyması öngörüldü. Güney Kore, Endonezya ve Meksika hali hazırda katkı koydular. Peru ve Kosta Rika’nın da vaatte bulunması bekleniyor.

5. Para nereye gidecek?

Orası henüz belli değil. İlk olarak 2010’da önerilen fon anca geçen ay (Ekim 2014) tam kadro çalışmaya başladı. Projeleri kimin kontrol edeceği ve paranın nasıl harcanacağına fonun mu yoksa ulusal hükümetlerin mi karar vereceğiyle ilgili bayağı kavga gürültü oldu. Ancak, projelerin emisyon azaltımı ve iklim riskini düşürme arasında eşit olarak paylaşılması konusunda genel anlamda bir anlaşmaya varılmış durumda.

*

Not: Bu yazı 15 Kasım 2014’te Guardian’da Green Climate Fund: five key facts başlığıyla yayınlandı.

İklim Krizinin 2014’ü

2014 yılında iklim krizine dair neler oldu? Önemli başlıklardan hepimize hatırlatma olacak bir zaman tüneli hazırladık.

2015, iklim krizi konusunda daha fazla mücadele edilmesi gereken bir yıl olacak. Hepimize kolay gelsin!

Zaman tüneline erişmek için lütfen aşağıdaki resme tıklayın:

People's Climate March New York

Küre ısınıyor, iklim adaleti mücadelesi kızışıyor.

(Küresel iklim krizi – güncel gelişmeler 14)

2014’ün ikinci yarısında küresel iklim krizi açısından birçok önemli ana tanık olduk.

IPCC (Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli) 5. Değerlendirme Raporu’nun son kısımlarını yayınladı ve karbon emisyonlarında acilen köklü kesintilere gidilmesi gerektiğini vurguladı.

Bu rapordan hemen önce, 23 Eylül’de, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un çağrısıyla New York’ta bir iklim konferansı düzenlendi. Küresel karbon emisyonlarının gidişatı en az 3.5°C ısınmayı garanti ederken, konferans boyunca büyük şirketlerin şovunu izledik. Yıllardır alıştığımız üzere hükümet temsilcileri birçok vaatlerde bulundular ve hiçbir taahhüdün altına imza atmadılar. Bunu bilen iklim aktivistleri de, aynı tarihlerde tarihin gelmiş geçmiş en büyük iklim protestosunu, sadece New York’ta 400 bin kişinin katıldığı, dünya genelinde 162 ülkede 2600’den fazla eylemin gerçekleştirildiği Halkların İklim Yürüyüşü‘nü örgütlediler.

NY Sep20

Ardından, Aralık’ın ilk iki haftasında Peru’nun başkenti Lima’da COP-20, yani 20. Taraflar Konferansı düzenlendi. Bu toplantıda sözde Kyoto Protokolü’nü takip edecek yeni bir anlaşmanın ana hatları çizilecek, sonrasında bu anlaşma Aralık 2015’te Paris’te yapılacak COP-21’de sonuca bağlanacaktı. Öyle bir şey olmadı.

Yani uzun lafın kısası, uluslararası siyasette pek çok gevezelik, pek az iş gördük. Politikacılar ve iş dünyası fizik ve kimyayla pazarlık ededursun, biz bu yazıda son aylarda iklim gündeminde neler olduğunu özetlemek istedik.

Paris’te yapılacak iklim zirvesi için tüm dünyada iklim adaleti aktivistleri hazırlıklara başlamışken, küresel iklim krizindeki son gelişmelerle ilgili bu güncellemenin faydalı olacağını umuyoruz.

Bilim Cephesinde Yeni Çok Şey Var.

Öncelikle, iklim hakkında her zamankinden daha bilgiliyiz: NASA, atmosferde ölçümler yapan on yaşındaki Aura uydusuna ek olarak yeni bir uzay aracı daha gönderdi. OCO-2 (Yörüngeli Karbon Gözlemevi – 2) özel olarak atmosferdeki karbondioksit miktarını ölçecek ve gezegenin nefes alıp verişlerini takip edecek. Her gün 100 bin adet yüksek kalitede ölçüm yollayacak OCO-2’nin yanı sıra İngiltere Meteoroloji Ofisi de dünyanın en büyük meteoroloji süper-bilgisayarını inşa ediyor.

OCO2

Uzun lafın kısası, Yerküre şimdiye kadar sandığımızdan daha hızlı ısınıyor ve ısınma aralıksız devam edecek – eğer hemen harekete geçmezsek tabii. Şimdi lafın uzununa bakalım.

Artık Antarktika’nın en kapsamlı haritasına, iklim modellerinin işini çok kolaylaştıracak bir “zaman makinesine”, sera gazı ölçümü yapan lazer tabanlı teknolojilere ve okyanus döngülerini hassas biçimde hesaba katan modellere sahibiz.

Peki, tüm bunlar bize ne anlatıyor?

Sıcaklıklar Yükseliyor, Aşırı Hava Olayları Artıyor.

Küresel aylık sıcaklık değerleri, Haziran 1976’dan beri (!) yani 350 küsur aydır ortalamanın üzerinde seyrediyor. Bu yetmezmiş gibi 2014 yılında kayıt altındaki en sıcak Nisan, en sıcak Mayıs, en sıcak Haziran, en sıcak Ağustos, en sıcak Eylül ve en sıcak Ekim (tek tek yazıyoruz bak tehlikenin farkına varasınız diye) ayları yaşandı. Bu arada 2014 yılı da en sıcak yıl olma yolunda ilerliyor.

Bu ısınmayı hem küresel ölçekte toprak neminde, hem de Avustralya’dan ABD’ye kadar, Japonya’dan Alaska’ya kadar dünyanın dört bir yanında görüyoruz. Isınmanın dolaylı etkileri arasında, yıldırım düşmelerinde (her 1°C için yüzde 12) ve çalı yangınlarında artış da var, ancak muhtemelen etkileri en iyi aşırı hava olaylarında görülebilir. İklim değişimi 2013’teki sıcak hava dalgalarının sorumlusu, üstelik daha da fazlası bekleniyor.

Atlas Okyanusu’nun ısınması Pasifik Okyanusu’ndaki ticaret rüzgarlarını kuvvetlendiriyor. Öte yandan bu, Kuzey Kutbu’nun erimesi yüzünden, jet rüzgarlarıyla birleşince aşırı hava olaylarına yol açıyor ve örneğin hortumların sıklığını arttırıyor. Üstelik bu gibi dinamiklerin etkileri çeşitli olabiliyor: Önümüzdeki birkaç on yıl için Avrasya’da bunun anlamı aşırı sert kış mevsimi olurken aynı anda dünya genelinde sıcak hava dalgalarında artış bekleniyor ve kuvvetli yağışların yüksek enlemlere kayması öngörülüyor.

Bunların arka planındaki bilim kabaca şöyle: Okyanuslardan gelen atmosferik dalgalar sıcak karayla karşılaşınca tıkanıklıklar oluşturuyorlar ve şiddetli hava olaylarına yol açıyorlar. (örneğin kasırgaların şiddetini arttırıyor veya ani su baskınlarını sıklaştırıyor.) Filipinler’deki Luis tayfununu ve Japonya’daki Neoguri tayfununu geçmişteki tayfunlardan ayıran işte bu.

Isınmanın ve Aşırı Hava Olaylarının Etkileri

Elbette küresel iklim değişiminin başka yönleri de var (buzullar, deniz seviyelerinde artış gibi); ancak şimdilik ısınmanın doğrudan etkilerine odaklanalım yoksa – tüm yazı boyunca kendimizi sadece son altı ayda yayınlanan makalelerle sınırlamamıza rağmen – bu yazının sonu gelmeyeceğe benzer.

Küresel ısınma orman ekosistemlerinde dengesizliğe yol açıyor. Bunun sonuçlarını Avrupa’daki orman yangınlarında ve Amazonlar’da görebiliriz. Tüm bu karamsar tablonun içinde iyi sayılabilecek tek haber, Orta Doğu ve Akdeniz bitkilerinin görece dayanıklı olduklarının ortaya çıkması olabilir – gerçi bölge için ciddi kuraklık uyarıları yapılmaya devam ediliyor.

amazonin

Hayvanlar üzerindeki etkileri ise, örneğin, tropik bölgelerde yaşayan türlerde, kurbağalarda, kuzeye göç etmekte olan işgalci türlerde, tatlı su balıklarında, timsahlarda, keçilerde ve kuşlarda gözlemlendi son aylarda. “Tazmanya canavarı” da tehlikede ! WWF’nin raporuna göre son kırk yılda dünyada vahşi yaşamın yarısını kaybettik.

Isınmanın doğrudan insanlara etkileri ise şehir merkezlerinde aşırı sıcaklık artışıyla başlıyor ki bu da kalp kaynaklı ölümleri arttırıyor. Kamu sağlığı sorunlarının (mesela böbrek taşı, dang humması, Buruli ülseri, kalp ve damar hastalıkları, şark çıbanı ve Batı Nil humması gibi salgınlar ve sıtmada artış) yanı sıra tarım da büyük zarar görüyor ve gıda güvenliği tehlike altına giriyor. (Aynı anda hem ABD’de hem Hindistan’da buğday üretiminde düşüşler kaydedildi geçtiğimiz aylarda.)

Sırada Ne Var?

New York’taki Halkların İklim Yürüyüşü iklim krizini tekrar gündeme getirmeyi başardı. Sıcaklık artışını 2°C’nin altında tutma şansımız gün geçtikçe azalıyor. Bunu başarmak sanılandan çok daha kolay olsa da, şirketlerin yönettiği bir dünyada şirket temsilcilerinin ele geçirdiği toplantılardan medet ummak için pek az sebebimiz var. İklim adaleti mücadelesi açısından, sırada Paris’teki iklim zirvesi var.

Öte yandan, altı aydır elimizde biriken iklim makalelerinin yarısına bile değinmedik henüz. Dikkat ettiyseniz ne buzullardan, ne okyanus asitlenmesinden, ne de deniz seviyelerinden bahsettik. İklim derlemelerimiz açısından, sırada bunlar var. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

COP’laya COP’laya gezegeni yakmak – Mary Louise Malig

Üst üste üçüncü yıl, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (United Nations Framework Convention on Climate Change – UNFCCC) Taraflar Konferansı (Conference of Parties – COP) sırasında Filipinler’i bir tayfun alt üst etti. 2012’de Katar’ın Doha kentinde COP 18 yapılırken, Filipinler’in güneyi Mindanao’yu vuran gelmiş geçmiş en sert tayfun Bopha Tayfunu arkasında binlerce ölü ve binlerce evsiz kalmış insan bıraktı. 2013’te Polonya’nın başkenti Varşova’da COP 19 yapılırken, Filipinler tarihinde görülmemiş şiddetteki süper tayfun Haiyan, milyonlarca aileyi mahvetti, yaklaşık 4 milyon insanı yurdundan etti ve en az 6100 kişinin ölümüne yol açtı ki bunlar Haiyan’ı ülkenin yaşadığı en ölümcül tayfun yapıyor. Süper tayfunla gelen fırtına dalgaları birçok topluluğu topyekün sildi süpürdü. Bu sene, 2014’te, Lima’daki COP 20 sırasında, yeni bir süper tayfun Filipinler’in yolunu tuttu. Başta 5. kategori yani süper tayfun olarak öngörülen Ruby Tayfunu karaya ulaştığında gücünü 3. kategoriye düşürdü. Ancak rotasında, hala geçen seneki Haiyan Tayfunu’nun yarattığı yıkımla boğuşmakta olan topluluklar vardı.

filipinler

Filipinler tayfunlara yabancı olmasa da – yılda 15-20 tayfun görüyorlar ne de olsa – son zamanlardaki bu süper tayfunların çapı ülkenin daha önce görmediği hasarlara yol açtı. Bilim insanları yıllardır bu uyarılarda bulunuyorlardı, zira daha sıcak su ve daha sıcak hava birleşip rekor ölçekte süper tayfunları da içeren birçok istikrarsız ve aşırı hava olaylarına yol açıyor. İnsan, Filipinler gibi ülkelerdeki yıkım ve kaybın canlı dehşet verici gerçekliği karşısında, tam da bu sırada iklim değişimi krizini konuşmak üzere masa başına oturmuş olan 192 hükümet temsilcisinin işe yarar bir eylemde bulunmaya kendilerini mecbur hissedeceklerini düşünüyor. Aksine, tam da tersi gerçekleşti.

Taahhütlerden Vaatlere, Vaatlerden Katkılara: Emisyon azaltımının düştükçe düşüşü

Gezegenin kirletilmesiyle ilgili tarihsel sorumluluğunu kabul eden 37 sanayileşmiş ülke (UNFCCC’de Ek 1 ülkeleri olarak geçer.), emisyon azaltımı için yasal bağlayıcılığı olan Kyoto Protokolü’nü imzaladılar – taahhüt dönemi 2008-2012 arasında 1990 seviyelerine kıyasla yüzde 5 azaltım. Ancak Kyoto Protokolü, Ek 1 ülkelerinin “telafi etmelerini” sağlayan esneklik mekanizmalarına sahipti – gelişmekte olan ülkelere ağaç dikmeleri için para verip bu sayede kendileri kirletmeye devam etmek, veya ticaret yani kirletme kredilerini alıp satmak gibi. Bu mekanizmalar Ek 1 ülkelerine emisyonlarını sürdürmek hatta arttırmak imkanı sağladı.

Ancak 2010’da, Cancun’da yapılan COP 16’da, müzakerelerde Kyoto Protokolü’nün ikinci taahhüt dönemi tartışılırken, Kopenhag’daki COP 15’te önerilen yeni bir kavram, yasal bağlayıcılığı olan taahhütlerin yerini aldı: vaatler. Gelişmekte olan ülkelerin itirazlarına rağmen, bu vaatleri içeren Cancun Anlaşmaları benimsendi. Vaatler gönüllü olacak ve ısınmanın 2 derecenin altında kalmasını sağlayacaktı. Gezegeni yakmamak için elden gelenin en iyisi yapılacaktı.

Sonraki yıl Durban’da COP 17’de daha da başka tarihi değişimler yaşandı, öyle ki Rio Konvansiyonu’nun orijinal ilkelerinden bile sapıldı. Durban Platformu, yeni anlaşmanın “herkese uygulanabilir” olacağını söyledi, yani gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumluluklarından kaçmaları için, ortak ancak farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesinin altı oyuldu.

Sonra Polonya’nın başkenti Varşova’daki COP19’da, vaatlerin yerini daha da zayıf bir kavram aldı: katkılar. Teknik ismiyle Ulusal Olarak Belirlenen Niyet Edilen Katkılar (Intended Nationally Determined Contributions – INDC), ülkelerin küresel hedefi tutturmak için ne kadar katkı koyabileceklerine kendi başlarına karar vermelerine izin veriyor. Hiç mümkün görünmüyordu, ama daha da azını taahhüt etmeyi başardılar.cop20

Bugün COP20’de, en küçük bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açık ki ne tarihsel sorumluluğu olan kirleticilerin emisyon azaltımı yapası var ne de gezegeni kirletmekte sanayileşmiş ülkelerle yarış tutmuş olan dev gelişen ülkelerin. 2020 sonrası anlaşma için masaya konan seçenekler, Cancun ve Kopenhag’da “vaat edilen”den bile daha zayıf. Referans yılını 1990 yerine 2010 olarak alma yönünde bir eğilim de var, yani ülkeler sonuçta muhtemelen emisyonlarını arttıracaklar. Dahası, ülkelerin katkılarının küresel hedefi gerçekten tutmasını garanti edecek hiçbir yasal bağlayıcılığı olan mekanizma dahi yok. En kötüsü, Kyoto Protokolü’ndekilere ek yeni pazar mekanizmaları da öneriliyor. Öneriler, daha çok karbon pazarını (ormanları ve muhtemelen tarımı bile içerecek şekilde) ve ulus-altı, ulusal ve bölgesel emisyon ticaret şemalarını içeriyor.

Bilim gayet açık: Sıcaklık artışını 1.5 derecenin altında tutmak için, küresel emisyonlar 2020 yılı itibariyle 38 Gigaton CO2-eşdeğerinden az olmalı (2 derece için, 44 Gigaton CO2e). Bu, yasal bağlayıcılığı olan kesintiler demek, vaat veya katkı değil, karbon pazarı da değil. Böyle gelmiş böyle gider kafasıyla, 2020’de küresel emisyonlar 57 Gigaton CO2e’yi bulacak. Basitçe söylersek, iklim müzakerelerinin mevcut gidişatına bakılırsa, 2020 öncesinde, 1.5 derecelik tavan değerin altında kalacak emisyon azaltımlarını yapmayacağız. İklim geri besleme mekanizmaları, eğer 2010’lu yıllarda başarısız olursak, iklim kaosundan geriye dönüş olmamasını garanti altına alacak.

Yerine Getirilmeyen Finans Sözleri

Tarihsel sorumluluk ilkesini takiben, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere adaptasyon ve azaltım için finansman sağlıyor olmaları gerekir. Cancun’da Yeşil İklim Fonu mekanizması aracılığıyla uzun vadeli finansman sözü verilmişti. Verilen söz, 2020 itibariyle her yıl 100 milyar dolardı. Bu sayı kulağa büyük gelebilir, ama gerekenle kıyaslayınca devede kulak kalıyor. BM Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı’nın 2009’da yayınladığı BM Dünya Ekonomik ve Toplumsal Araştırması, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişimine adapte olmak ve azaltım sağlamak için 500-600 milyar dolara ihtiyaç duyduklarını belirtti.

Kopenhag öncesinde, gelişmekte olan ülkelerin orijinal talebi, 2020 itibariyle Ek 1 ülkelerinin GSYH’sinin en az yüzde 1.5’uydu. 2009 rakamlarına bakarsak, bu, 39.881 milyar doların yüzde 1.5’u eder ki o da 598 milyar dolar ediyor. Finansal spekülatörlere ve savaşa ayrılan paranın yanında bu kumbaradaki bozukluklar gibi kalır. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün Askeri Harcamalar Veri Tabanı’na göre, ABD hükümeti 2009’da 661 milyar dolar, 2008’de ise 616 milyar dolar harcadı. Aynı ABD hükümeti Wall Street’i, spekülatörleri ve bankaları kurtarmak için trilyonlarca dolar harcadı.

“İklim borcu” ve onunla birlikte, gelişmekte olan ülkelere tarihsel sorumluluklar sebebiyle bu borcun ödenmesi, kavramsal olarak ortadan kalktı. Bunların yerini, büyük ölçüde tutulmamış sözler aldı. Lima’da, sözüm ona çığır açan başarılardan atıp tutuldu ve (başta söz verilen 100 milyar dolara kıyasla) toplanan epi topu 10 milyar dolar kutlandı.

Geleceği kurtarmak için bugünü değiştirmeliyiz.

İklim krizinin müzakerecilerin göstere göstere gözlerini kapadıkları aciliyeti, toplumsal hareketler, yerli halklar ve iklim değişiminin sınır hatlarında yaşayan topluluklar tarafından gün be gün yaşanıyor. Lima sokaklarında COP 20 sırasında en az 20 bin kişi Toprak Ana için yürüdü ve iklimi değil sistemi değiştirme çağrısında bulundu.limaprotest

İklim müzakerelerinin temelinde nihayetinde kKapitalist sisteme ve şirket karlarının devamına bağlılık var: REDD’den (Ormansızlaştırma ve Ormanların Bozulmasına Dayalı Salımların Azaltılması – Reduction from Emissions from Deforestation and Forest Degradation), İklim-Akıllı Tarım ve daha nice pazar temelli mekanizmalardan karbon pazarlarına, geo-mühendislik, karbon tutma ve hapsetme, endüstriyel biyoenerji gibi teknolojik kısayol arayışlarına kadar. Gerçek emisyon azaltımı için en temel adımlardan biri, yeraltındaki fosil yakıtların yüzde 80’ini oldukları yerde bırakmaktır; ancak petrol ve enerji sanayinin müzakereleri ele geçirmesiyle birlikte, işler nasıl geldiyse öyle devam edecek. COP’ların Filipinler gibi ülkelerde yaşanan hakiki yıkıma gözlerini kapamaları, hükümetlerin büyük şirketlerin çıkarlarını mağdur toplulukların üzerine koymalarından kaynaklanıyor.

Aşırı-sömürü, aşırı-tüketim, aşırı-üretim, aşırı kaynak çıkarımına dayalı mevcut sistemle köprüleri atmalı, çeşitli farklı çözümlerin, mevcut yöntemlerin ve çiftçilerin, yerli halkların, kadınların ve toplulukların sistemik çözümlerine yönelmeliyiz: gıda egemenliği, buen vivir (iyi yaşam), agro-ekoloji (tarımsal ekoloji) , topluluk korumacılığı, karşı küreselleşme, doğa hakları ve daha niceleri.

Sistemi değiştirmek geleceği kurtarmak için tek umudumuz.

***

Mary Louise Malig bir ticaret politikaları analisti ve Küresel Orman Koalisyonu’nda araştırmacı ve kampanya koordinatörü. Metnin orijinaline “Burning the planet, one COP at a time” adresinden ulaşabilirsiniz.

IPCC iklim raporuyla ilgili bilmeniz gereken 10 şey – John Light

En son IPCC raporu yayınlandı, ve haberler kötü.

Hükümetler Arası İklim Değişimi Paneli başkanı Rajendra Pachauri bu raporu 1988’den beri iklim değişimini izleyen IPCC’nin “en güçlü, en sağlam ve en kapsamlı” raporu olarak niteledi. Beyaz Saray’ın yayınladığı açıklamada da raporun “küresel topluma, süratle ve kuvvetle harekete geçmek zorunda olduğumuzu hatırlatan bir uyan borusu” olduğu belirtildi.

Raporun dili geçmiş yıllardakinden çok daha kuvvetli: Isınma “tartışmasız” ve görmekte olduğumuz değişimler her yana nüfuz etmekte, diyor rapor açık bir biçimde. Fosil yakıtlara bağımlılığımızı kesmek için hızla harekete geçmeliyiz, diye uyarıyor. Aksi takdirde, “daha çok ısınmayla ve iklim sisteminin bütün bileşenlerinde uzun vadeli değişimlerle karşı karşıya kalacağız, bu da insanlar ve ekosistemler üstünde sert, yaygın ve geri-çevrilemez etkilerin olasılığını arttıracak.”

Geçen hafta açıkladığımız gibi, eğer bir déjà vu hissine kapıldıysanız sorun yok – bunun sebebi, Eylül 2013’ten beri üç IPCC raporu yayınlanmış olması. Bugünkü, bu raporlar silsilesinin son taksiti: sentez raporu denen bu rapor, kendinden önce gelen üç raporu özetleyip açıklamayı amaçlıyor. Bütün bu parçalar bir arada Beşinci Değerlendirme Raporu’nu, yani AR5’i (Fifth Assessment Report) oluşturuyorlar. AR5, iklim değişimine 2007’den beri en kapsamlı bakışı sunuyor.

Rapor sürecine dahil olan herkes özetlenen araştırmaların, siyasi liderlere ve BM müzakerecilerine önümüzdeki yıl emisyon kesimiyle ilgili bir anlaşmaya varıp hepimizi kurtarmaları yolunda rehberlik edeceğini umuyor.

Her ne kadar bu rapor, IPCC standartlarında bakarsak, oldukça hafif kalsa da (epi topu 116 sayfadan oluşuyor ve 40 sayfalık bir politikacı özeti içeriyor) burada sizin için iyice süzdük. Aşağıda, bazı tablolar ve grafikler eşliğinde, paket edip evinize götürebileceğiniz 10 şeyi bulabilirsiniz, ki birçoğu da geçen 13 ayda yayınlanan önceki IPCC raporlarından tanıdık gelecektir.

1. Biz insanlar gerçekten, hakikaten iklim değişiminden sorumluyuz, ve bu gerçeği görmezden gelmek onu daha az doğru kılmıyor. “İklim sistemindeki insan etkisi açıktır ve yakın zamandaki insan kaynaklı sera gazı salımları tarihteki en yüksek seviyesindedir.” diyor rapor. Kilit sera gazlarının – karbondioksit, metan, diazot monoksit – atmosferdeki yoğunluğu “son 800 bin yılda eşi benzeri görülmemiş seviyelerde” diye uyarıyor, ve bunun suçlusu bizim fosil yakıt temelli ekonomilerimiz ve sürekli artan nüfusumuz.

past-co2

2. İklim değişim hali hazırda gerçekleşiyor. Son otuz yılın her on yıllık bölümü, o zaman kadar kayıt altındaki en sıcak on yıl oldu. Deniz seviyeleri yükseliyor. Kuzey Kutbu buz katmanı küçülüyor. Tarımsal üretim değişiyor – çoğunlukla da azalıyor. İklim daha yağışlı hale geliyor ve fırtınalarla sıcak hava dalgaları yoğunlaşıyor.

sea-level-and-temp-change

3. … ve işler çok daha kötüye gidecek: “Sıcak hava dalgaları daha sık gerçekleşecek ve daha uzun sürecek … aşırı yağış olayları birçok bölgede daha yoğun ve daha sık hale gelecek. Okyanuslar ısınmaya ve asitlenmeye devam edecek, ve küresel ortalama deniz seviyeleri de yükselmeyi sürdürecek.” diyor rapor. Eğer böyle devam edersek, yüzyılın sonunda 3.7 – 4.8 derecelik sıcaklık artışı – veya daha da fazlası – ile karşılaşabiliriz.

Bu grafikler deniz seviyelerinde ve yüzey sıcaklığında farklı emisyon senaryolarında beklenen değişimleri gösteriyor:

sea-level-rise

temperature-rise

4. Son dönemdeki ısınmanın büyük kısmı okyanuslarda yaşandı. 1971’den beri iklim sistemine giren enerjinin yaklaşık yüzde 90’ı okyanuslara gitti. Bu, daha sıcak ve genleşen okyanuslar demek; bu da, daha güçlü kasırgalar demek. Ayrıca da deniz seviyelerinde artış ve sahil şeritlerinin erozyonu demek.

5. Okyanuslar asitleniyor. Sanayi devriminden beri insanların kustuğu bunca karbondioksiti alan okyanuslar yüzde 26 daha asitli hale geldiler ve pH seviyeleri daha da düşüyor. Bilim insanları bunun deniz yaşamına yaygın ve sert etkileri olabileceğini düşünüyorlar – git gide okyanus asitlenmesi “diğer CO2 sorunu” olarak adlandırılıyor.

6. İklim değişimi kalkınmakta olan ulusları özellikle sert biçimde vuracak, ama hepimiz zarar görmeye açığız. İklim değişimi gıda sistemlerini dengesizleştirecek, sağlık sorunlarını alevlendirecek, insanları yerlerinden edecek, ülkelerin altyapılarını zayıflatacak ve çatışmaları körükleyecek. Hayatın her alanına temas edecek. Sıcaklıklar arttıkça ekonomik büyüme yavaşlayacak, yeni yoksulluk tuzakları yaratılacak ve biz de önce iklim değişimini çözmeden yoksulluğu ortadan kaldıramayacağımızı göreceğiz.

7. Bitkiler ve hayvanlar bizden de daha hassas. İklimler yer değiştirdikçe topyekun ekosistemler hareket etmek zorunda kalacak ve birbirleriyle çarpışacaklar. Eğer ısınma böyle devam ederse birçok bitki ve küçük hayvan bu hıza yetişemeyecek ve türleri yok olacak.

8. 2050 itibariyle büyük ölçüde yenilenebilir kaynaklara yönelmeliyiz ve 2100’de fosil yakıtları tamamen devre dışı bırakmalıyız. İklim değişimin geri-dönülemez olma ihtimali bulunan ve en yıkıcı etkilerinden kaçınmak için (mesela rapordan: “azımsanamayacak tür yokoluşu, küresel ve bölgesel gıda güvensizliği, bunların sonucunda normal insan faaliyetlerindeki kısıtlamalar ve sınırlı adaptasyon potansiyeli”), sera gazı salımlarını bu yüzyılın ortasına kadar ciddi miktada kısmamız gerekiyor. “Yüzyılın sonunda CO2 ve diğer uzun ömürlü sera gazı emisyonlarını neredeyse sıfıra indirmeyi” hedeflemeliyiz.

Bu grafik, farklı emisyon senaryolarında salımlarımızın ne kadar artıp azalabileceğini gösteriyor:

ghg-emissions-pathways-in-all-ar5-scenarios

9. İklim değişimiyle mücadele için gereken çözümlere hali hazırda sahibiz. Gerekli teknolojilere sahip olduğumuzu ve eğer harekete geçersek ekonomik büyüme çok şiddetli etkilenmeyeceğini savunuyor rapor. Klişe olduğu üzere: Tek ihtiyacımız olan, eyleme geçme azmi. Ancak rapor eyleme hep birlikte geçmemiz gerektiğini işaret ediyor: “Eğer tekil özneler bağımsız olarak kendi çıkarlarını ön plana çıkarırlarsa efektif azaltıma erişilemeyecektir. Dolayısıyla sera gazı salımlarını azaltmak ve diğer iklim değişimi sorunlarına çözüm bulmak için işbirliğine dayalı yanıtlar (uluslararası işbirliği de dahil olmak üzere) gerekmektedir.”

10. Bu vahim rapor kuşkusuz muhafazakar bir rapor. İklim değişiminin etkileri raporun sunduğundan çok daha kötü olabilir. Chris Mooney’in açıkladığı üzere birçok bilimsel uzman panelin temkinli tarafa doğru hata yaptığını belirtiyor:

Bulletin of the American Meteorological Society‘de yayınlanan yeni bir çalışma, IPCC’nin “2.tip hata”lardansa – yani olan bir şeyin olmadığını iddia etmektense – “1.tip hata”lardan – yani olmayan bir şeyin olduğunu iddia etmekten – kaçınmaya odaklandığını belirtiyor.

Yani iklim değişiminin etkileri gerçekte IPCC’nin betimlediğinden çok daha sert hatta çok daha tuhaf olabilir.

***

Bu makale 2 Kasım 2014’te Grist’te “The 10 things you need to know from the new IPCC report” başlığıyla yayınlandı.