Kene

Coşkun ADALI, 04 Nisan 2019

Devletin üfürükten beka sorunu

Erdoğan’ın iktidarda kalmak için ana stratejisi, 17 yıldır birçok eksende bölüp durduğu, iliklerine kemiklerine kadar ayıkladığı toplumu bu halde tutmaktır. Bu seçimlerde de bu ana stratejisinin bir parçası olarak toplumu yine “devletin bekası” sorunuyla korkutma taktiğini uyguluyor. En büyük yardımcısı Bahçeli’dir.

*

§-1. Özellikle içi geçmiş, çürümüş toplumsal meşruiyetini kaybetmiş iktidarlar ömürlerini biraz daha uzatmak için ‘devletin bekası’ söylemine sarılırlar, bu söylemle sahte gündem yaratmaya, bu söylemle düzenini kabullenmiş muhaliflerin oylarını çalmaya çalışırlar. Araya soktukları bu lafla muhaliflerin sözünü keserler, genelde onlar da bu lafı eveleyip gevelemeye başlarlar.

§-2. ‘Devletin bekası’, devletin kalıcı bir varlık olduğu ve bir ima olarak da varlığının devamının toplumda her tür kaygının önüne geçtiği anlamına geliyor. Erdoğan ise ‘devletin bekası’ dediğinde sadece ve sadece kendi partisinin, daha doğrusu, Ahmet Şık’ın nitelemesiyle yıllardır “ülkeyi yağmalayan siyasi parti kılıklı mafya grubunun1 bekasını, buna bağlı olarak da kendi kişisel iktidarının ve tatlı tezgâhının bekasını kastediyor. Bahçeli de ‘devletin bekası’ dediğinde kendi partisinin, kendi rejim yardakçılığının ve kendi parti liderliğinin bekasını, özel olarak da Kürt düşmanlığının bekasını kastediyor. Yani ikisinin de ‘devletin bekası’ söyleminin, partiler üstü bir devlet bekası anlayışıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur.

§-3. Devletin bekasından ve devletin bekası sorunundan ne anladıklarından, bugün bu söylemi niçin yine piyasaya sürdüklerinden bağımsız olarak, tarihsel-toplumsal anlamda partiler üstü bir devlet bekası anlayışı var mıdır? Varsa nedir?

§-4. Ulus-devlet doğar doğmaz, sermaye birikimindeki tarihsel misyonunu başlatmak için yekpare ve homojen bir ünite olarak ulusal pazarı oluşturur. İlk gün hemen iç gümrükleri kaldırır. Ulusal pazarın oluşması için her şeyden önce o pazarın üzerinde var olacağı bir toprak, ki eski sahibinden devren mutlaka bir toprak kalır, bu toprağa sınırlar, o sınırlara da sınırları koruyacak ve bu koruma hakkı dünyaca kabul edilecek bir devlet gerekir. Ulus-devlet, tarihin bir aşamasında, birçok etnik grubu barındıran bir feodal imparatorluğun çözülmesiyle ortaya çıkar. Bu toprakların üstüne, feodal imparatorluktan kopuşu simgeleyen bir tabela olarak da, kendisine ait bir bayrak diker. Ulusal pazarda sermaye biriksin diye ulusal para basar, ulusal banka kurar, ulusal bir marş bulur, ulusal birliği pekiştirecek ulusal sloganları ve ulusal simgeleri giderek çeşitlendirir. Bütün ulus-devletler karşılıklı olarak birbirlerine bu hak ve yetkileri er geç tanırlar.

§-5. Bu ‘devletin bekası’, sınırların, pazarın, paranın, bayrağın, marşın bekasıdır. Görüldüğü gibi “beka torbasının” içinde insan yoktur. İnsanın olmadığı yerde yurttaş da yoktur. Yurttaşın olmadığı yerde yurttaş hakları da yoktur, toplum da yoktur. ‘Beka’, toplumun ‘bekası’ değildir. Yanlış anlaşılmasın: Burada ülkenin siyasi ve ekonomik yaşamından, hukukundan bahsetmiyoruz, sadece “beka torbasının” içinde olanı ve olmayanı söylüyoruz.

§-6. Ulus ve ulus-devlet iç içe geçen süreçlerde, sınırlarının güvenliği sağlanan bir toprakta, eşzamanlı olarak inşa edilirler. Ulus, etnik ve kültürel farklılıkları yok sayan homojen bir ulusal kimlik anlayışı temelinde yükselir. Farklılıklar varlıklarını duyurduklarında da devlet onları ezer. Bu nedenle ‘devletin bekası’ söylemi tek başına gelmez, bir söylemler kümesinin bir parçası olarak gelir. Bu söylemi, kümenin diğer parçalarını reddederek almak diye bir şey olmaz, “şunu alayım da ötekileri almayayım, bana dokunuyor” diye bir şey yok. Bu kümede ‘devletin bekası’ söyleminin kardeş söylemleri milliyetçilik ve ırkçılıktır. ‘Devletin bekası-milliyetçilik-ırkçılık’ üçlü söylem kümesi, ulus-devletin söylem kümesidir. Tarihte de görüldüğü gibi bu küme, değişik zamanlarda ve değişik yoğunluklarda inkâr, etnik temizleme, soykırım, savaş kışkırtıcılığı, savaş, devlet terörü ve daha birçok pislik üretir.

§-7. Yani uzun lafın kısası Erdoğan aslında sadece oy istiyor. Hepsi o kadar… Çoğunluğun bu durumun farkında olduğuna kesin gözüyle bakabiliriz. “Bu sefer yemedik” diyenlerin yeterince büyük bir çoğunlukla “yetti artık” oyu atıp atmayacağı ise başka bir sorudur. Erdoğan’ı destekleyen kitleler yıllardır ona oylarını, “gerçeği bilmedikleri” ya da “kandırıldıkları” için değil, “bir şeyler yapar Erdoğan en kötü durumdan bile bizi kurtarır” şeklindeki kör inançlarını sorgulayacak kadar berbat bir duruma düşmedikleri için veriyorlar. Karizmasının büyüsüne tutuldukları Erdoğan’ın söylediklerinin doğru olup olmadığını asla sorgulamıyorlar. Kafalarında muhalefetin, yani “düşmanın” söylediği doğrular yanlışa, iktidarın, yani “velinimetlerinin” söylediği yalanlar ise doğruya dönüşüyor. Post-truth’un, yani hakikat sonrasının, gerçek ötesinin zihinlerde egemenlik kurmasına çalışıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Gerçek çarpıtılarak, manipüle edilerek yaratılan sahte gerçeklik zorla, şiddetle, zulümle, algı operasyonlarıyla dayatılıyor. Gerçek değersizleştirilmeye çalışılıyor. Açıkta çürüyen neo-liberal dogmanın leşinin yaydığı Trump, Bolsonaro, Orban, Le Pen, Farage vb (!) gibi mikropların neden olduğu enfeksiyonların yaygınlaştığı bir dünyada yaşıyoruz.

§-8. Erdoğan’a dönersek, Erdoğan ‘devletin bekası sorunu’ söylemine muhtaçtır, mutfağında bu temcit pilavından başka bir şey kalmamıştır, ekmek kırıntısı bile yoktur. Erdoğan, bir seçim taktiği olduğu açık seçik görünen ‘devletin bekası sorunu’ söylemini, tüm eleştirilere ve halk için çekilmez hale getirdiği yaşama karşı yükselen her itiraza karşı kalıp yanıt olarak kullanıyor: Ekonomik kriz? “Beka sorunu var”, Hayat pahalılığı? “Beka sorunu var”, İşsizlik? “Beka sorunu var”, İş cinayetleri? “Beka sorunu var”, Eğitimsizlik? “Beka sorunu var”, Adalet? “Beka sorunu var”, İnsan hakları? “Beka sorunu var” vb.

§-9. Erdoğan esasında küresel ekonomiye entegre olan ve bu entegrasyonun hediyesi olarak da yarım trilyon dolar borçlanan kapitalist Türkiye’de ‘devletin bekası’ diye gerçek bir sorunun olmadığını gayet iyi biliyor. Türkiye devletinin ‘bekası’ yarım trilyon dolar eder mi? Erdoğan gerçekten böyle bir sorun olduğunu düşünseydi Türkiye’nin Irak’tan Akdeniz’e kadar olan sınırını kendi elleriyle yok eder miydi? Yoğun ve sürekli kişisel çabasıyla ulusal birliği fütursuzca parçalarken, toplumu artık bir arada yaşamak istemeyen insan gruplarına bölerken, milyarlarca dolar sermayenin yurtdışına kaçmasına neden olurken, her çağda gerekli olan eğitimli işgücünü, nitelikli emeği ve üniversite öğrencilerini ülkeyi terke zorlarken, aşağıladığı Kürt halkına çifte zulüm altında olağanüstü eziyet vererek onları ve meşru temsilcilerini siyasi yaşamın dışına itip barut biriktirirken aklına gelmeyen ‘beka sorunu’, ekonomiye zararlı politikalarıyla liranın değerini eritirken mi, konu soğan, patlıcan, domates “terörizmi” olunca mı aklına gelirdi?

§-10. Aslında Erdoğan, ulus-devlet çağının değil, önceki cemaatler çağının “reisi” olduğundan, örneğin laiklik gibi ulus-devlet ilkelerini tanımaz. Atatürk’ün tarihsel kişiliği, bayrak, marş, TC kısaltması vb gibi Cumhuriyetin geniş kitleler tarafından benimsenmiş bir sürü simgesel değerleri de onu ilgilendirmez. Yani kastettiği ‘beka sorunu’ bu ulus-devletin beka sorunu olamaz.

§-11. Öte yandan Erdoğan dış güçlerin, artık onlar kimlerse, Türkiye’yi parçalamak gibi hayali planlarının olmadığını da biliyor. Yoksa Ortadoğu batağına kendini zorla sokar mıydı? Uluslararası planda bu kadar çabuk, bu kadar sık dost-düşman değiştirip durur muydu? Sonunda oy için Yeni Zelanda’ya bile provokasyon yapmayı becerdi. Bu kadar dengesiz, diplomasi kurallarından uzak, anlamsız ve riskli, ana işletim biçimi tehdit ve provokasyon olan bir dış politika yürütür müydü?

§-12. Erdoğan için Türkiye devletinin ‘beka sorunu’ yoktur, ama Osmanlı İmparatorluğu devletinin ‘beka sorunu’ vardır. Ne kadar komik ve absürt değil mi? Var olan bir devletin bekasıyla ilgilenmez, ama yok olmuş bir devletin bekasını düşünür… Osmanlı sultanlarının Fransız devriminden sonra rüyalarında bile görmedikleri bir Osmanlı devletinin hayalini gören, üstelik Osmanlı hanedanından olmayan Erdoğan için ‘beka sorunu’ işte o hayal devlet için vardır. Bahçeli de yine onun gibi ama başka bir hayalin ‘bekasının’ peşindedir. Orta Asya’dan bu yana gelen hayali bir “Türklüğün” hayali ‘bekasını’ düşünür. Yukarıda dediğimiz post-truth dünya, yani gerçek ötesi dünya, sadece ezilenleri değil, ezen sınıfların bir takım dar kafalı tiplerini de içine alıyor. Bir dünya gerçek ötesi bile olsa yine de ezenli ezilenli bir dünyadır.

§-13. Bu tablonun içinde burjuva muhalefet de alışılagelen görkemli zavallılığını sürdürüyor. Erdoğan’ın var olmadığını bildiği ama var dediği sahte ‘beka sorununu’ sahici bir sorun sanıyor, sahipleniyor. ‘Devletin bekası’ için seve seve canlarını verirlermiş, hatta hatta aralarında güle oynaya canını vermeyecek tek bir kişi bile yokmuş, şehit olurlarmış falan filan… Erdoğan’ı bile şaşırtıyorlar. Zavallılıklarının birinci soyutlama düzeyi bu: ‘Beka sorunu’ yaşamayan devletin olmayan beka sorununu “çözmeye hazırız” diyorlar. Üstelik devlet deyince “ülkeyi yağmalayan siyasi parti kılıklı mafya grubunu” değil, çocukluğumuzdaki ortaokul yurttaşlık bilgisi kitaplarında yazılı soyut devleti anlıyorlar. Zavallılıklarının ikinci soyutlama düzeyi de şu: Erdoğan ‘devletin bekası’ dediğinde somut olarak cumhuriyeti yıkan çetenin bekasını anlayacaklarına, yıkılan cumhuriyetin artık olmayan devletinin bekasını anlıyorlar. Yani onlar da hayal görüyorlar. Erdoğan “Beka sorunu var, onu bir tek ben çözerim” diyor, çünkü kendi iktidarını korumak için bunu demesi gerekiyor, beka diye bir sorun olmadığını biliyor. Muhalefet ise atlayıp oltayı yutuyor, “Evet beka sorunu var ama bu sorunu sen çözemezsin, çünkü sen yarattın” diyor. Hem böyle bir sorunun olmadığını halktan saklıyor, hem de olmayan bir sorundan Erdoğan’ı sorumlu tutuyor. Böylece Erdoğan’a sadece tek bir iş kalıyor: Muhalefete FETÖ, PKK terör işbirlikçileri vb. etiketini yapıştırıp saldırarak, muhalefeti gerçek sandığı beka sorununu yaratmakla suçlamak.

§-14. Devletin ‘bekası’ konusu bir “yan ürün” olarak da ulusalcıların, gerçek ülke sorunlarından ve eylemden kaçabildikleri bir konudur. Erdoğan’ın onların oynamalarına izin verdiği bir kum havuzudur. Bu kum havuzunda oynayarak, tehlike dolu sokaklara çıkmamış olurlar.

§-15. Peki CHP, Atatürkçüler vb. niçin devletin ‘beka sorunu’ var sanıyorlar? Önce şunları hatırlayalım: Ulusalcıdırlar, bu ulus-devletin kurulduğu dönemin özlemiyle yaşarlar. Zaten bu özlemle sık sık cumhuriyetin fabrika ayarlarına dönmek gerektiğinden bahsederler. Tek bir ithal ikameci kapitalist ekonominin kalmadığı bir dünyada ithal ikameciliğe geri dönmek isterler. Saatleri durmuştur. Cumhuriyetin, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybedip parçalanan Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğduğu dakikaya çakılıp kalmışlardır. Anahtar sözcükleri emperyalizmdir. Ulus-devletin kuruluşuna yolu açan Kurtuluş savaşına emperyalistlere karşı bir savaş derler, ama nedense Kurtuluş savaşını, Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük hevesle girdiği emperyalistler arası savaşın bir parçası olan Çanakkale muharebelerinin tarihsel süreklilik içinde bir devamıymış gibi sunarlar. Mondros-Sevres-Sykes Picot-Lozan dünyasında yaşarlar, o noktada sabitlenmişlerdir. Türkiye’nin nefesini tuttuğu bir kabus olarak yaşadığı İkinci Dünya Savaşı da “doğru noktada” sabitlendiklerini kendilerine teyit etmiştir.

§-16. Ulusalcılar bugün bir dış gücün 82 milyonluk dev bir ülkeyi parçalamayı düşünebileceğine büyük bir içtenlikle, ciddi ciddi inanmışlardır. O gün Yunan ordularına Anadolu’yu işgal ettiren tarihsel dinamiğin bugün de aynen var olduğunu sanmaktadırlar. Ve Kurtuluş Savaşı olmasaydı o günkü Yunan ordularının bugün hâlâ Anadolu’da duruyor olacağına dahi emindirler. Bir Arena programında Uğur Dündar, “Dumlupınar olmasaydı benim adım bugün Uğur olmazdı belki de Dimitri olurdu” gibi bir şey bile söyleyebilmiştir. Dünya kapitalist sistemi hakkında en ufak bir bilgileri yoktur. Ama istisnasız hepsi “jeostrateji uzmanı”dır. Bilimsel teknolojik devrim, kökten değişen üretim süreçleri, küresel dinamikler onların düşünce dünyasına girmez. Kendilerine, “Dış güçler niçin Türkiye’yi parçalamak istiyor?” diye can sıkıcı bir soruyu sormayı yasaklarlar, çünkü bu tür sorular buzkıran gibi hayalkıran sorulardır. “Mustafa Kemal’in askerlerine” yakışmaz. ‘Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ derler ama en hassas oldukları konularda bile etkin muhalefet yapmazlar, sadece konuşurlar. Örneğin şeker fabrikalarının yok pahasına satılmasına karşı ciddi bir eylem koymazlar. “Laiklik” derler, “laik eğitim” derler ama laikliği savunmak için 20 yılda tek bir miting örgütlemezler.

§-17. Özetlersek, yukarıda dediğimiz gibi, ulusalcılar için de ‘beka sorunu’, bir hayalin ‘beka sorunudur’: Yıkıldığını algılamayı reddettikleri cumhuriyetin, bugün artık yok olan cumhuriyetin kuruluş yıllarında var olan devletinin ‘beka sorunu’. Bu da komik, bu da absürt. Post-truth dünyanın, yani gerçek ötesi dünyanın ulusçu dışavurumu…

§-18. Evrimcilere ve devrimcilere gelince durum açıktır. En kaba hatlarıyla söylersek, evrimci siyasi çizgiye göre, komünistler barışçıl yoldan, somut olarak sandık yoluyla iktidara gelir, devleti ele geçirir, bazı ciddi rötuşlar yapar ve bu devleti toplumu komünizme giden yola yöneltmek için kullanır. Bu çizgiyi savunanlar İspanya İç Savaşı, Şilili Salvador Allende’nin trajik akıbeti gibi konularda hafıza kaybı yaşarlar. Devrimci siyasi çizgiye göre ise, komünistler keskin sınıf savaşlarını kazanarak devrim yoluyla, yani barışçı olmayan yoldan, devleti ele geçirir ve paramparça eder. Bambaşka mekanizmalarla işleyen yeni bir devlet kurar ve bu devleti toplumu komünizme giden yola yöneltmek için kullanır. Bu yolda giderken devlet yavaş yavaş erir. Birinci çizgide devlet her durumda lazım olacağı için ‘devletin bekası’, tüm toplumun bir bütün olarak çıkarları için şart görülür. İkinci çizgide ise var olan devlet sadece hâkim sınıfların çıkarları için gerekli olduğundan, hiçbir durumda, kapitalizmin ne yarınında, ne de bugününde lazım değildir. Lazım olmayan devletin ‘bekası’ da lazım değildir. Kapitalist pazarın, paranın, bayrağın, marşın ‘bekası’ lazım değildir. Milliyetçiliğin, ırkçılığın bekası hiç lazım değildir. Geriye kalır sınırların ‘bekası’… Son iki yüz yıllık tarih defalarca göstermiştir ki, devrimden önce sınırların ‘bekası’ diyerek toplumu ezenler, kendi çıkarları için milyonları beyhude savaşlarda ölüme gönderenler, devrimden sonra kurulan devletin değil sınırlarını, doğrudan kendisini hedef almış ve yeni devleti yok etmek için eski düşman-yeni dost dış güçlerle elele savaşmışlardır. Devrimciler ise eski kapitalist pazarın sınırlarını korumak için değil, yeni devrimci iktidarın hüküm süreceği toprağın sınırlarını korumak için savaşmışlardır.

Sonuçta kapitalist dünyada bir devrimci ‘devletin bekası’ lafını ağzına alamaz. Mantıklı olmak lazım: Devrimci yıkacağı düzenin devleti “devrilmesin, ayakta kalsın” diyebilir mi? “Bu devletten bir şeyler kazanılabilir, ayakta kalsın” diyebilir mi? Burjuva demokrasisi ve burjuva hukuku, sınıf savaşlarında burjuvaziden ve burjuva devletinden zorla alınır, eylemle kazanılır, burjuva devletinin hediyesi değildir. Bu devletin bekası gerekmez.

Şimdi de tarihteki bazı devrimlerden örneklerle, devrimcilerle ‘devletin bekası’ ilişkisine kısaca bakalım.

§-19. III. Napolyon, Bismarck’a Temmuz 1870’te açtığı savaşta çok hızlı bir şekilde yenildi. Paris ayaklandı ve 4 Eylül 1870’te İmparatorluk yıkıldı. Alman orduları Paris’i kuşattı, açlık başladı. Paris işçi sınıfı ayaklandı ve 18 Mart 1871’de Paris Komünü’nü ilan etti. Alman orduları Paris’i kuşatmışken, Fransız burjuvazisi ülkeyi Almanya’ya teslim etmek ve bunu Fransız halkına kabul ettirmek için bir hükümet kurmuşken, işçi sınıfı, devletin bekasını düşünmeden, düşman işgali altındaki ülkede tarihin ilk proletarya diktatörlüğünü kurdu. Bunun üzerine üç gün önce birbirini boğazlayan düşmanlar can ciğer dost olup esas düşmana, sınıf düşmanına, proletaryaya karşı birleşti. Ülkesini işgal eden ve devletini yıkan Almanlarla ittifak yaparken Fransız hükümetinin aklına ‘beka sorunu’ gelmedi. Komün 72 gün dayanabildi. Eli silah tutan 40 bine yakın kadınlı erkekli komüncüye karşı Fransız devleti Alman Bismarck’ın yardımıyla 65 bin kişilik bir ordu çıkardı. Bismarck elindeki 135 bin savaş esiri Fransız askerini serbest bırakıp bu orduya ekledi. Yani komün 5 askere karşı ancak 1 asker çıkarabildi. Yenilgi sonrasında olağanüstü bir katliam yaşandı. Tarihe “Kanlı Hafta” olarak geçen haftada, 21 Mayıs-28 Mayıs arasında, Paris’te 25 bin komüncü kurşuna dizildi.

§-20. Lenin, Şubat Devrimi’nden sonra sosyalist devrim perspektifiyle Rusya’ya, savaş koşulları altında gidişini örgütlemesi için, o anda ülkesiyle savaş halinde olan Alman devletiyle “haince”, “alçakça” işbirliği yaptı. Bu pazarlıkta Lenin’in Alman devletini “kandırdığını” düşünmeyelim. Lenin’in dönüşünü örgütlemekle Alman devleti de düşmanı olan Rus Çarlık devletinin aleyhine bir iş yapmış oldu. Ama sonunda Ekim Devrimi oldu. Ekim Devrimi olduğu için tarih Lenin’in “hain”, “alçak” olduğunu değil ileri görüşlü olduğunu yazdı, Alman devletinin ise “kandırılmış”, “aptal” değil dar görüşlü olduğu ortaya çıktı. Lenin Alman istihbaratıyla ilişki kurmak için uğraşırken acaba biri ona “Çar gitti peki ama geride bıraktığı devletin bekası ne olacak, savaş bitince bu devletinin sınırları ne olacak?” deseydi herhalde Lenin ona bayat balık gözüyle boş boş bakardı. Ekim Devrimi’nden hemen sonra Lenin Çarlık Rusyası’nın bütün gizli anlaşmalarını dünyanın gözleri önüne serdi ve hepsini yırtıp attı. Hem de kimse ondan bunu istemeden… “Önce bir bakalım bizim topraklar, sınırlar ne olacak” diye düşünmedi. Bolşevik iktidarla Almanya, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri arasında Brest-Litovsk anlaşması imzalanırken de Lenin’in derdi toprak kaybı, sınırların nerelerden geçeceği değildi, derdi devrimi “Barış” sloganı sayesinde, yani halka savaşa son vereceklerine dair verdikleri söz sayesinde yaptıklarını bildiğinden, iktidarı konsolide etmek için gerekli hayati zamanı kazanmaktı. Koca koca toprakları bir imzayla verdi. Daha sonra çıkan iç savaşta Bolşevik iktidarı devirmek için Menşevikler dahil tüm güçler işgalci emperyalistlerle ittifak yaptı. Onlar da toprağın, sınırların bekasını filan asla düşünmedi. Zaten doğası gereği hiçbir iç savaşta hiçbir şeyin bekası olmaz, iç savaşın kendisi beka “bozumudur”. Kısacası Lenin ne Çarlık Rusyası devletinin, ne de kendi devletinin beka sorununu düşünmedi. Devrimin sınırlarını elbette korudu. Daha doğrusu teknik koruma altına aldı.§-21. Küba devrimcileri iktidarı aldıklarında ABD’nin adayı işgal edebileceğini düşünüyorlardı, ayrıca Batista ABD’yle seve seve işbirliği yapacaktı. Ama bu kaygı iktidarı almadaki kararlıklarını hiç sarsmadı. ABD Küba’yı işgal etmedi. Ya Küba devriminin Sovyetler Birliği’yle organik bağını saptayamadığı için bir ‘bekle-gör’ politikasını tercih etti, ya da hata yaptı. İki durumdan hangisinin söz konusu olduğu önemli değil, çünkü iki yıl sonra, 1961 yılı başında Kennedy, Castro’nun Küba’da iktidarı Latin Amerika’da Sovyetler adına devrimler yapmak üzere aldığına artık iyice ikna olmuştu. CIA’nin ABD’ye kaçan karşı-devrimci Kübalılardan gizlice kurduğu ve eğittiği tugay büyüklüğündeki bir askeri gücün Castro iktidarını devirmek üzere Küba’yı işgal etmesine, yasadışı ve gizli olarak onay verdi. 17 Nisan 1961’e Domuzlar Körfezi’ne çıkartma yapan birlik, Küba devrimcileri tarafında iki günde hızla likide edildi. Karşı-devrimciler direnir ve iktidarı alabilir gibi olsalardı, eylemleri Küba halkı gözünde bir meşruiyet kazanabilseydi, ABD savaş jetlerinin bombalarından ve açıkta bekleyen ABD savaş gemilerinin top atışlarından destek alacaklardı. Ancak sabun köpüğü gibi derhal yok edildikleri için ABD savaş jetlerini ve gemilerini devreye sokamadı, dupdururken ortaya saldırgan tarafın ABD olduğu bir ABD-Küba savaşı çıkmış olacaktı, Sovyetler Birliği’nden korktu. Kennedy sorumluluğu üstlendi, hata yaptığını söyledi ve dünyaya rezil oldu. Ama yine de aynı yılın Kasım ayında CIA’nın gizli Mongoose operasyonunu onayladı: Bu ikinci gizli plana göre Küba’da devrimci iktidara karşı bir ayaklanma örgütlenecek, karşı-devrimciler ABD’yi yardıma çağıracak ve Küba işgal edilecekti. Ancak bu arada Sovyetler Birliği de olası bir ABD işgalini önlemek için Küba’ya gizlice orta menzilli nükleer füzeler yerleştirmişti. ABD füzeleri keşfetti. ABD için, topraklarının 90 km uzağına sinsice yerleştirilmiş bu nükleer füzelerin varlığı asla kabul edilemezdi. Nükleer füzelerin bir gün düşman tarafından fırlatılmasını beklemektense önce davranıp bir nükleer savaş çıkarmak bile daha kabul edilebilir bir opsiyondu. ABD ve SSCB’yi ilk ve son kez dünya çapında bir nükleer savaşın eşiğine getiren ünlü Küba füze krizi böyle başladı. Castro, ABD’nin dünya çapında bir nükleer savaş çıkarma tehdidi altında dahi iktidarı ABD’ye bırakmayı düşünmedi. Bırakabilirdi, bir nükleer savaşta ilk yıkılacak devlet Küba olacağından sırf Küba devletinin bekası için iktidarı bırakabilirdi, bırakmadı. ABD’nin blöf yapmadığını biliyordu ama yine de ABD’nin restini gördü, çünkü geri adımı atacak olanın Kennedy değil Khruschev olacağını düşünüyordu, çünkü oyunu elindeki kartların gücünün ötesinde oynayanın Khruschev olduğunu düşünüyordu, belki füzeler Küba’ya ilk yerleştirildiğinde bile olayların böyle gelişeceğini tahmin ediyordu. Haklı çıktı. Ama burada altı çizilmesi gereken nokta şudur: Castro, ortada dünya çapında olağanüstü bir tehlikenin somut kanıtları varken, kafasının içinde kendisiyle konuşarak yaptığı tahminlere göre davrandı ve Küba’nın bekasını çöpe atma olasılığını seçti. Doğru seçim yaptığının ex-post olarak yani sonradan ortaya çıkması, seçim anındaki inadında haklı olduğunu kanıtlamaz. Bir de o gün, “önemli olan Küba’nın bekasıdır, devrim bir başka bahara kalsın” deseydi, iktidarını feda etseydi, böyle bir fedakârlık Sovyetler Birliği’ne o gün derin bir nefes aldırırdı…Tabii böyle bir derin nefesin de büyük bir bedeli olurdu, ABD aynı nükleer savaş tehdidini o günden sonraki bütün devrimlerin ve devrimci süreçlerin tepesinde bir Demoklesin kılıcı gibi sallardı. Castro’nun devrimci kararlığı ve inadı bu karşıdevrimci “geleneğin” yerleşmesini önledi.

*

Ya işte böyle, tarihin tüyler ürperten bu devasa boyutlardaki dramatik akışı karşısında kişiliksiz AKP çetesinin soğan, patlıcan, domates “terörizmine” karşı bekası ne kadar eften püften bir beka kalıyor değil mi ?

Coşkun ADALI, 21 Mart 2019


1 . Cumhuriyet, 13 Haziran 2018. Gerçekten de, kendi belediye başkanı adayları için “Hırsızsa bizim hırsızımız” diyen Mersin il yönetecisi nasıl tür bir örgütün üyesi olabilir ?

Venezuela konusunda akla gelenler…

Şu üç yazıdaki görüşlerin incelenmesini öneriyorum. Bu yazılardaki görüşlerin çoğuna katılıyorum.

1/ “ABD liderliğindeki emperyalizm çürümüşlüğünü şimdi Venezuela’da gösteriyor” (Korkut Boratav, Birgün, Röportaj, 03 Şubat 2019)

2/ “Venezuela’yı düşünürken” (Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 31 Ocak 2019)

3/ “Venezuela’da heyulaya dönüşen hayalet” (Süreyya Su, t24, 03 Şubat 2019)

Durumu kısaca değerlendirmek ve devrimci duruş açısından şunları söyleyebiliyorum:

  1. Elbette Trump ve çıkarlarını temsil ettiği petrol ve silah tekellerinin ülkeye her türlü müdahelesine karşıyız. ABD’nin Venezuela politikasına karşıyız.

  2. Yüklendiği işin altından kalkabilecek çapta olup olmamasından, daralan sosyal tabanından, politik hatalarından, kapitalist ilişkinin kendisini sorgulamamasından, Recep’le aşırı fingirdeşmesinden bağımsız olarak Maduro’yu destekliyoruz. Ayrıca nerede, ne yanlış yaptığı, ‘ne yapsa daha iyi olurdu’yu bugün tartışmanın yanlış olduğunu düşünüyoruz.

  3. Türkiye’nin ilerici güçleriyle dayanışmak yerine Recep’le fingirdeşmeyi seçmesi bizim onunla dayanışmamızı engellemez. Onunla dayanışmamız onun aleyhimize olan tavrıyla ilgili değildir. Dayanışanın dayanışması dayanışılanın davranışıyla ilgili değildir. Devrimci dayanışma karşılıklı olabilir, olmayabilir. Onun bizimle devrimci dayanışma göstermiyor olması onun bileceği iş, bizim onunla devrimci dayanışma gösteriyor olmamız bizim bileceğimiz iş… Elbette karşılıklı olmasını isterdik.

  4. ABD ambargosu karşısında uluslararası kredisini korumak için Maduro’nun Türkiye’ye ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne geçen yıl 73 ton altın sattığı kesin gözüküyor. Bu ticarete de “denize düşen yılana sarılır” diyelim.

  5. Öte yandan ABD’nin dünyada gerileyen hegemonyası Ortadoğu’da bölge güçlerine bir politik manevra alanı açıyor. Ama bu alan sadece “mızıkçılık” yapmalarına izin verilen bir alandır, çünkü siyasi varlıklarının devamı dün olduğu gibi bugün de ABD politikasına bağlıdır. Bugün dünyada 4-5 milyar insanın küfürlerine alışık olan ABD için bölgedeki bir müteffikinin “mızıkçılığı” dış politikalarının oluşmasına etki etmez, “mızıkçılık” oyunun kurallarını da değiştirmez. Recep biraz altın karşılığında sadece “mızıkçılık” alanını genişletti, bölgeden çıktı, Latin Amerika “fırsatına” da bulaştı, o kadar… Bu tür mızıkçılığa anti-emperyalist bir demagojinin eşlik etmesi iç propaganda amaçlıdır, bu demagojiye bunun ötesinde bir amaç yüklemek için milliyetçi, sosyal demokrat vb. olmak gerekir.

  6. Kapitalist Venezuela’nın en büyük tarihsel talihsizliği petrolüdür. Petrol, ABD için tüm diğer ülkeler için olduğundan daha hayati bir ihtiyaçtır. Bir numaralı ihtiyaçtır. Kapitalist ekonominin ve toplumun maddi altyapısı bir kez öyle kurulmuş. Kaldı ki ABD’de petrol tekelleriyle silah tekelleri iktidar blokunun en güçlü bileşenleridir. Kapitalist Venezuela talihsizdir, hem gözü dönmüş aç aslanın dibinde oturacaksın, hem de taze kuzu etini ona vermeyeceksin. Çoğunu versen yine yetmez, hepsini ister. Zor iş…

  7. Ayrıca, yine petrol yüzünden, kapitalist Venezuela’nın dünya kapitalist sistemine petrole alternatif bir entegrasyon şansı yoktur. Petrol ekseninde entegrasyonda ise, petrolün uluslarötesi bir ekonomisi olduğundan, bağımsız ulusal politika izlemesi çok zordur. Halkın dayanılmaz ağır yaşam koşulları da bunu gösteriyor. Bu zorluğa meydan okumak en az yüz binlik silahlı halk milisleri ister. Bu örgütlenme de kapitalist çerçevede kurtuluş gibi dar bir perspektifle hayata geçemez.

Venezuela’da olup bitenler son iki yüz yıllık Latin Amerika tarihinin inişli çıkışlı bir parçasıdır. Latin Amerika ABD’nin arka bahçesidir. Latin Amerika’da hiçbir kayıp ebedi kayıp, hiçbir kazanç ebedi kazanç değildir. Latin Amerika, fay hatlarının karman çorman olduğu yoğun bir deprem bölgesidir. Bir deprem olması da, uzun süre deprem olmaması da, bir daha deprem olmayacağını göstermez. Bugün Latin Amerika’da rüzgârlar ters yönde esiyor. Hepsi bu…

Brezilya, “kıtasal ülkeler” kategorisinde olduğundan, ayrı tutulabilir, ama diğer bütün Latin Amerika ülkelerininin geri dönüşsüz kurtuluşu ancak bir Latin Amerika devrimi bağlamında düşünülebilir. Bu bize ait ukalaca bir saptama değildir. Bolivar’dan Che’ye bütün büyük enternasyonalist Latin Amerika devrimcilerinin tarihsel perspektifidir. Devrimden sonra Küba’da kalmayan, dünya devrimini önce gidip Afrika’da arayan ve bulamayan, sonra da Latin Amerika’ya geri gelen Che’nin, Bolivya’da, oldu ya, gerçekleşen bir devrimden sonra o ülkede kalacağını hayal etmek zordur. Bolivya’da devrimden sonra büyük bir olasılıkla kendi ülkesine, Arjantin’e geçecekti.

Che ne dünya devrimini, ne de Latin Amerika devrimini göremedi, ama Küba devrimine verdiği enternasyonalist devrimci ruhla Küba devleti otuz yıl tüm anti-emperyalist hareketleri destekledi. O o gündü, bugün Maduro bambaşka bir Latin Amerika’da ve bambaşka bir dünyada yaşıyor. Seçtiği yolda sonuna kadar gitmekten başka çaresi yok gibi görünüyor. Gidebildiği kadar gittiğinde kendi iradesi dışında ortaya çıkabilecek olası bir kayıp, bu yoldan isteyerek çıkarsa karşılaşacağı kayıptan daha az olacaktır. Biz de ona “devam” diyoruz.

Coşkun Adalı, 07 Şubat 2019


Bu yazıyı PDF formatında bilgisayarınıza indirmek için tıklayın: Venezuela konusunda akla gelenler – Coskun Adali 7 Subat 2019

Kullanışlı aptalların süren inadı

Bu yazıyı pdf formatında bilgisayarınıza indirmek için tıklayın: Kullanisli Aptallarin Suren Inadi – Coskun Adali 23 Eylul 2018


Kullanışlı aptal deyimi (Idiot utile, useful idiot) siyasî yazında zaman zaman geçmiştir, asla hakaret amaçlı değildir. Bir süre önce Fransız basınında yayınlanan bazı söyleşilerde Türkiye’de normal olarak iktidarı desteklememesi beklenirken destekleyen “okumuşlara” kendilerini kullanışlı aptal gibi hissedip hissetmedikleri soruldu. Nasıl hissettikleri hiç önemli değildir, bunların tümü kuşkusuz kullanışlı aptaldır. Burada aptal derken tabii ki sadece siyaseten aptal olduklarını kastediyoruz, yoksa elbette hepsi çoğumuzdan zekidir.

Eğitimi için toplumdan ciddi kaynak çeken kullanışlı aptal, toplumsal gerilemenin toplumsal ilerleme olduğunu sanmış, büyük bir aydın ve solcu kitlenin ikazlarına kulak tıkamış, onlara etiket yapıştırıp tepeden bakmış, kibrinin kurbanı olmuş, böylece iktidarın propagandasına ve algı operasyonlarına kapılarak kolayca manipüle edilir hale gelmiştir. “Akil” olarak bile kullanılmıştır.

Kullanışlı aptal hain değildir, çünkü adı üstünde aptaldır. Yandaş-yalaka da değildir, yediği haltı amatörce yemiştir, bir maddi çıkar peşinde koşmamıştır.

Kullanışlı aptallar söylenene değil söyleyene bakıp iktidara verdikleri desteği haklı göstermeye çalışırlar. Atatürkçüler, CHP’liler, Kürt düşmanları, ulusalcılar onlar için kolay lokmadır. Onların arkasına saklanırlar. Bazıları Recep Erdoğan-Fetullah Gülen koalisyonunun hayata geçirdiği Ergenekon-Balyoz gibi kumpas operasyonlarının kod adlarına sığınırlar. Bu yazının her lokmanın kolay yutulamayacağını onlara göstereceğini umuyoruz.

İğfal edildiler. Özel çabalarla aldatılmalarına bile gerek kalmaksızın… Erdoğan’ın takiyesi ölçülüydü. Daha İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, 14 Temmuz 1996 günü Milliyet Gazetesi’nde çıkan Nilgün Cerrahoğlu imzalı söyleşide “Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” ve “Demokrasi bizim için bir amaç değil araçtır… Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız…” demişti. Peki amaç neymiş? Amacı Abdullah Gül söylemiş: “Düzen Türkiye’de İslamı caminin içine hapsetti. Biz İslamı hayat tarzı olarak görmek istiyoruz…” (Milliyet 10 Aralık 1995). Erdoğan’da hukuk devleti nosyonu yoktur, çünkü yurttaş nosyonu yoktur. Laikliği saptırır, din ve devlet işlerinin ayrılması olarak değil sadece devletin vicdan özgürlüğünü koruması olarak algılar, seküler yaşama düşmandır.

Kullanışlı aptal, iktidarın ne yapmak istediğini, ne yapmakta olduğunu ve nihaî hedefine giderken önüne koyduğu ara hedefleri zerrece anlamamış, anladığını sanmış, iktidarın bizzat kendisi ne yapmak istediğini, ne yapmakta olduğunu ve nihaî hedefini açık açık söylediği halde bunu duymazlıktan gelmiş 1, yanlışında ısrarda kararlı bir inatçılık sergilemiştir. Erdoğan’ın verili bir güçler dengesindeki taktiklerini reformculuk sanmıştır. Erdoğan’ın süreç içinde güçlendikçe adım adım reformcu görüntüsünden kurtulmasını anlamsız anlamsız seyretmiştir. Kendisini ikaz eden herkese saldırmıştır.

– Bak peşinde dolaşan bu amca iyi amca değil, kötü amca, hem sana hem hepimize çok kötülük yapacak…

– Bana ne bana ne… Amca iyi amca, bana elma şekeri verdi.

– Keşke almasaydın o elma şekerini, bir daha sakın alma.

– Alcam işte, alcam işte, oh olsun, canıma değsin…

Ceza hukukunda suç teşkil eden eylemler vardır. Bir suçu işlediği sübuta erene verilecek ceza kanunda yazılıdır. Hâkim takdir hakkını da kullanarak üst sınırdan veya alt sınırdan bu cezayı verir. Ceza indirimine gidilecekse gidilir, karar temyiz edilecekse edilir, sonuç beklenir. Süreç sona erer. Cezayı alan cezasını çeker. Yargıyla ilişkisi biter. Vicdan azabı çekebilir, ancak suç teşkil eden eylem yeni sonuçlar üretse bile kişi o fiili için yeniden yargılanamaz, çektiği cezanın o suçun bilinen veya henüz bilinmeyen sonuçlarını da kapsadığı, kişinin toplumla ödeştiği varsayılır. Hukuksal suç böyledir.

Siyasal suç ise korkunçtur. Hukuksal bir müeyyidesinin olup olmaması önemli değildir. Kişinin yalnız topluma karşı değil, en başta kendisine karşı işlediği bir suçtur. Zaman içinde yavaş yavaş açığa çıkan sonuçları katlana katlana ağırlaşmaya devam eder. Yaşam boyu çekile çekile bitmeyen cezayı ölüm dahi bitiremez. O kişi ve suçu, toplumsal bellekte yaşamayı sürdürür. Zaman o belleği tümden sildiğinde bile kişi ve suçu yazılı, çizili veri tabanlarında bir yerlerde saklı durur.

Diyelim odanın duvarını beyaz yağlı boyayla boyuyorsunuz. İşiniz hemen hemen bitti. Telefon çaldı, daldınız, bir anlık dikkatsizlik yüzünden daha önce pembe boyada kullanılmış başka bir fırçayla beyaz boyalı duvara hafif bir fırça attınız, ancak anında hatayı fark ettiniz. Beyaz boya fırçasını alıp pembe lekenin üstünü beyazla kapattınız. Yüzeyi homojenleştirdiniz, boya kalınlığını ve renk tonunu titizlikle ayarladınız, tam “oldu işte” dediğiniz anda, son rötuşlarınızda o hafif pembe boya yine ortaya çıkar. Yeniden başlarsınız ama hatayı düzeltme süreci hiç bitmez.

İşte kullanışlı aptalların son on küsur yıldır yaşadığı süreç buna benzer bir süreçtir. Her aşamada, farkında bile olmadan, içlerinden “bitti artık bu azap” dedikleri her noktada, o azap yeniden başlamıştır, çünkü o noktada toplumsal gerileme ana planının bir aşaması daha ortaya çıkmıştır. Bu azap sürecektir, plan henüz tümüyle ortaya çıkmamıştır.

Erdoğan tarihsel bir stratejiyi hayata geçirdi. Rönesansı, Reformu, Aydınlanmayı, Sanayi Devrimini yaşamamış olan Asya tipi merkezî devletli feodal bir toplumun son iki yüz yılda inişli çıkışlı bir süreç içindeki elde ettiği sınırlı burjuva demokratik kazanımlarını tasfiye etti. Bu sürecin belirleyici aşaması cumhuriyetti ve on beş senede kurulan cumhuriyeti on altı senede yıktı. Bu yıkım sürecini halka halka kurdu, ilmik ilmik işledi. Adeta bir İran halısı dokurcasına…Sürecin her aşamasında o günkü gücüne uygun adımı attı ve yanına alabileceği müttefiki yanına aldı. Süreç derinleştikçe gücü arttı, kadrosu genişledi ve müttefikleri değişti. Güç toplaya toplaya ilerledi. Hiçbir ayrıntıyı ihmal etmedi. Binlerce vidayı bir arada tutan dev mekanizmada bir o vidayı çeyrek tur, bir bu vidayı yarım tur sıktı, dün fazla sıktığı bir vidayı bugün yarım tur gevşetti. Ama dev mekanizma hep çalıştı. Yumuşak yumuşak, büyük bir ustalıkla çalıştı. Suyun yavaş yavaş ısıtıldığı kabın içindeki kurbağa gibi, haşlanmış kurbağaya dönüştüklerini fark etmeyenler var, bugün bile cumhuriyetin yıkıldığını algılamamış olanlar var.

Şimdi iğfal edildikleri artık bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.

Bir bölümü susarak pişmanlıklarını yüksek sesle ifade etmiştir. Ya geçmişteki travmayla sessizce yüzleşerek, bir iç hesaplaşmayla durumu kabullenerek, ya da travmayı sessizce inkâr edip bastırarak yaşamı sürdürebilecek psikolojik dengeyi kurmuştur. Sabıkalıdırlar, ama sustukları sürece sabıkalarını onların kafasına kakmak, onları tek tek şamar oğlanı yapmak toplumsal ilerlemeye katkı sağlamaz 2. Ama yakından kontrol altında tutulmalıdırlar. Örneğin gözlerimiz HDP’nin şimdiki eş başkanı Sezai Temelli’nin üzerinde olacaktır. Erdoğan’ı değil desteklemek ona sürekli ve tam cepheden saldıran ve üç sözcüklü tarihsel cümlesi yüzünden, birkaç kez yinelediği “Seni Başkan Yaptırmayacağız” cümlesi yüzünden tutsak alınan Selahattin Demirtaş’ın yerine oturmuştur. İzleyeceği siyaseti, yüklendiği sorumluluk ve Selahattin Demirtaş’ın liderliğindeki HDP’nin koyduğu çerçeve belirlediği sürece sorun yoktur. Ama eski kullanışlı aptallığı nüksederse anında bizi karşısında bulacaktır.

Diğer bir bölümü ise iğfal edildikleri gerçeğini sürekli konuşarak reddetmeyi seçmişlerdir. Sesli inkârdan başka çareleri yoktur. Egoları o kadar büyüktür ki, bu dünyanın egoları sayesinde döndüğüne o kadar inanmışlardır ki siyasi varlıklarını ancak dün yaptıklarıyla bugün yapmakta oldukları arasında bir süreklilik kurmaya çabalayarak koruyabilmektedirler. Bu yazıda, bu tiplerin herbirini tek tek ele alamayız. Buna gerek de yok. Ama hiçbirini unutmayacağız. Kariyerleri ve hiç kapanmayan çeneleri sayesinde belli ölçüde etkili olabilecek bir profile sahip olanlardan birkaçını ele alacağız. Amacımız tablonun genel hatlarını çıkarmaktır. Tabii Ahmet Altan, Yasemin Çongar, Mehmet Baransu vs. gibi Taraf tetikçileri bu yazının konusu değildir. Ayrıca “Bir yetmez, iki defa ‘Evet’ diyeceğim. ‘Hayır’ demek, solu sol yapan değerleri inkar etmektir” diye ahkâm kesmiş olan ve hâlâ aynı şarkıları söyleyen Ufuk Uras türü aşırı zavallılar üzerinde de durmaya değmez diye düşünüyoruz.

Önce küçük burjuva solundan başlayalım. Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) diye bir parti var. Ne devrimci, ne sosyalist ne de işçi partisi olan bu parti, “Yetmez Ama Evet” kampanyasında AKP İstanbul İl Başkanlığı’nın yaptırdığı afişleri yapıştırdı. Partisinin ismini söylemeye bile tenezzül etmeyen, elini sıkarak usulden kendisine teşekkür eden başbakana yağmurdan sırılsıklam olmuş sevimli köpek yavrucuğu gözleriyle bakan Doğan Tarkan bu partinin kurucusuydu, diğer bir utanmaz Roni Margulies de üyesiydi. İnkâr bu partinin varlık temeli olmuştur. Bunu kaydedip başroldekilere geçelim.

*

Kullanışlı aptalların “piri” siyaset profesörü Baskın Oran’dır. Bugün yıllar önce içine düştüğü kibirinin kuburundan AKP’ye saldırıyor. Aslında entelektüel kadavrasının çürümesini durdurmaya uğraşıyor. Yaşamının ve kariyerinin tanımlayıcı anı kullanışlı aptallığını sergilediği andır, hem de “Yetmez Ama Evet” sloganlı tişört filan giyerek militanca sergilediği andır. Geçmişte Muhsin Yazıcıoğlu’yla görüşmeye bile sıcak bakan, sıcak bakmayanları eleştiren biri, Yazıcıoğlu’nun kendisiyle niçin acilen görüşmek isteyebileceğini bile düşünemeyecek kadar benmerkezci biri, siyaseten kullanışlı aptal olma potansiyelini zaten epeydir içinde taşıyormuş. Saldırganlığı, kullanışlı aptallığını örtmeye yetmiyor, aksine daha da açığa çıkarıyor.

Baskın Oran 2018 yılı Mart ayı sonunda şöyle diyor: “Ben iyi yapanı destekler, kötü yapanı kösteklerim; bu kadar basittir. Her şeyi ak ve kara olarak görenleri de aşağılarım, kimse alınmasın. AKP 2005’e kadar kesinlikle reformcu bir parti idi. 2011’e kadar da bunu kör-topal sürdürdü. Türkiye Cumhuriyeti’nde AKP’nin 2003-2004 yıllarında yaptığı demokratik reformları kimseler yapmamıştır”. (ABC Gazetesi, 29.03.2018)

Niye alınacakmışız? Sorumuz basittir: AKP’nin 2003-2004 yıllarında yaptığı o tarihsel demokratik reformlara ne oldu? Sakın bu reformlar Avrupa Birliği için arkalarına saklanıp Erdoğan’ı destekleyecekleri bir bahane aynı zamanda kullanışlı aptaların kolayca yutacakları bir olta yemi olmuş olmasın?

– Bu yumurtayı hemen kıralım, timsah yumurtası bu.

– Hayır bu yumurtayı koruyalım, cennet kuşu yumurtası bu, çok cici bir cennet kuşumuz olacak.

Devam ediyor: “Buna mukabil AKP’nin özellikle 2013’ten sonraki tutumu kesinlikle korkunç ve gittikçe korkunçlaşıyor”. (agy, abç) Burada kullandığı “tutum” sözcüğü ‘cümle aleme ibret olsun’. Bu sözcükle siyaseten kullanışlı aptallığının sonuçlarını önemsizleştirmeye çabalıyor. Derin siyasi dönüşümlere, devletin idarî kurumlarının likide edilişine, yargı bağımsızlığının değil bizzat yargının ortadan kaldırılışına, yasama-yürütme-yargının tek kişide toplanmasına, adalet kavramının ve hukuk devletinin yok edilmesine, anayasa başta olmak üzere iktidarın ayağına takılan her yasanın rutin olarak çiğnenmesine, OHAL’in kalıcılaşmasına, iktidarın sonsuz yetkiyi ve parasal kaynağı tümüyle denetim dışı ve sınırsızca kullanmasına, hileli seçimlere ve referanduma, medya üzerindeki baskıya, yüzbinlerce insanın tutuklanmasına ve işten atılmasına, üniversite özerkliğinin çöküşüne, yeni doğan, büyümekte olan ve henüz doğmamış milyonlarca çocuğun geleceğini, yani toplumun geleceğini karartan eğitim sisteminin inatla yerleştirilmesine, binlerce çocuğun ve kadının tacize ve tecavüze uğradığı bir ortamın kalıcılaştırılmasına ve faillerin sürekli cezasız kalmasına, iş cinayetlerine, dur durak bilmeyen yağma ve talana, doğa ve kent yaşamının katline, ülkenin Ortadoğu batağına saplanmasına, evet bunların hepsine, siyasetin “profesörü” Baskın Oran, strateji ya da politika değil “tutum” diyor. Buna da şükür, iyi ki “kaba davranış” demiyor. Bu “tutum” nihayet cumhuriyeti yıktı, ucube bir totaliter rejim doğdu.

– Altı metre boyunda 400 kilo ağırlığında bir timsah dolaşıyor, yakaladığını parçalayıp yiyor.

– Ay çok kötü oldu. Cici bir cennet kuşu çıkacaktı, yumurta içten bozuldu. Başta çok güzeldi bu yumurta, sonradan bozuldu, içinde beklenmedik bir şeyler oldu. Korunması gerekirken yumurtayı korudum. Aynı şeyi yine yaparım. Timsahın yaptıkları tabii ki doğru değil. Hatta korkunç. Karşıyım.

İnkâr mekanizmaları çeşitlidir. Bir çeşidinde kullanışlı aptal karşısındakileri aptal yerine koyar. İşte o zaman siyaseten aptallıktan düz aptallığa terfi eder, çünkü bu tür inkârın bedeli böyle bir terfidir. Franz Kafka’nın Metamorfoz adlı kitabının kahramanı Gregor Samsa bir sabah böcek olarak uyanır. Barış, demokrasi, özgürlük getirmesini beklenen Erdoğan, Baskın Oran’ın bazı yerlerde kullandığı nitelemesiyle, “sapıtıyor”. Bir anda demokrattan diktatöre dönüşüyor. Erdoğan’ın Gregor Samsa’nın bir gecede geçirdiği fantastik başkalaşım gibi bir başkalaşım geçirdiğine inanmamızı bizden isteyen Baskın Oran insanı aptal yerine koyarak kullanışlı aptallıktan düz aptallığa terfi ediyor. Daha sonra kendisine “mayın eşeği” dedi, bunu kabul etmiyoruz, sadece düz aptallığa terfisi yeterlidir.

Baskın Oran, arada sırada yineleyip durduğu bu iddiasının, yani “Erdoğan’ın tatlı bir şeyken sapıtıp aniden acı bir şeye dönüştüğü” iddiasının artık kimseyi ikna edemediğini fark etmiş olacak ki iktidara en fazla ihtiyacı olduğu anda vermiş olduğu desteği şapkadan çıkardığı yeni bir tavşanla rasyonalize etmeye çabalıyor. “AKP’nin iktidara gelmiş olmasından ben çok memnunum” demeye başladı. Gerekçesi de şuymuş: “Çünkü (AKP) iktidara gelmeseydi çok sayıda insan durmadan diyecekti ki, ‘Ah, mütedeyyinler iktidara bi gelse. Bi gelse. Asr-ı saadet geri gelecek. Laiklerin bozduğu her şey düzelecek.’ Şunu kesinlikle biliniz ki AKP iktidara gelmeseydi bu özlem ilelebet sürecek ve sürdükçe güçlenecekti. Hiç itiraz etmeyiniz: Türkiye’nin AKP’yi mutlaka fiilen yaşaması lazımdı. Sadece şükrediniz: Yaşıyor.” (artıgerçek, 06 Ekim 2017)

İşte Erdoğan’ın iktidara gelmesine yardım eden kullanışlı aptalların yedikleri halta sürekli mazeret icat etmeye çalışan kafalarının ne kadar karışık olduğunu gösteren ilginç bir örnek… Erdoğan’ı iktidara getiren ve iktidarda tutan dinamikleri zerrece anlamamış olduğunu, AKP tabanı üzerine hiç kafa yormadığını bir kenara bırakalım. Toplumsal evrimin basit bir etki-tepki çizgisi izlemediğini bu siyaset profesörünün bilmediğini de kabul edelim. Projektörü başka bir noktaya tutalım. Tarihsel bir süreçte birden fazla sayıdaki neden-sonuç zincirlerinden birindeki bir olayın bilinenden farklı meydana geldiği varsayıldığında ortaya çıkacak gerçeklik üzerine spekülasyon yapılabilir, ancak bu yöntemin tarihsel analizde bir bilimselliği yoktur (Literatürde “counterfactual history” deniyor). Yani tarihteki şans faktörüyle oynanarak bir kurgu-tarih yazılabilir. Örneğin Sezar o suikasta kurban gitmeseydi ne olurdu, hıristiyan düşmanı Bizans İmparatoru Konstantin muharebeden önceki gece gökte gördüğünü sandığı haç işaretinin zaferi kendisine müjdelediğine inanıp muharebeyi kazandıktan sonra aniden Hıristiyanlığı benimsemeseydi, Amerikan iç savaşını Güney kazansaydı, Almanya Lenin’in Rusya’ya ulaşmasına izin vermeseydi ne olurdu, ne gibi tarihsel sonuçlar doğardı gibi bir zihin cimnastiği yapılabilir. Ama sadece eğlenmek için…

Baskın Oran kullanışlı aptallığını rasyonalize etmek için ciddi bir yöntemmiş gibi işte bu yöntemi kullanıyor. Uyguladığı toplum düşmanı politikalar sayesinde bilinçlenen seçmenlerin Bush gibi birini bir daha asla Başkan seçmeyecekleri söylenirdi, bu görüş doğrulandı, Bush gibi bir rezili değil soylu yüce Trump’ı başkan seçtiler. Bir düşünün, Hitler olmasaydı kimse o korkunç dehşeti yaşayıp öğrenemeyecek, bugün dünyanın her yerinde faşist güçler cirit atıyor olacaktı. Şükredin ki Hitler “oldu”. Faşizm tarihe gömüldü. Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasaydı, yüzbinlerce insanın birkaç saat içinde nasıl kül olup gittiği görülemeyecek, nükleer silahlar dünya çapında yasaklanamayacak, atom silahlarına sahip ülkeler mazallah bugün bir nükleer silahlanma yarışına girmiş olacaktı. Şükredin ki Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye atom bombası atıldı. İklim krizi olmasaydı, insanlık yaşadığı yeryüzü hakkında hiçbir şey öğrenmemiş olacaktı, bugün hâlâ petrol, doğal gaz, kömür gibi fosil yakıtları kullanıyor olacaktı. Bir düşünün, petrol savaşları yüzünden dingin tatil cenneti Ortadoğu bugün hâlâ kana bulanıyor olacaktı. Şükredin ki iklim krizi çıktı.

İşte Baskın Oran’ın entelektüel kadavrası böyle çürüyor.

*

İstifa ettikten sonra bizzat kendisinin konu mankeni olarak nitelediği Akil İnsanlar Heyeti’nde de yer alan Taraf yazarı Murat Belge, Gezi ile birlikte o zaman Başbakan olan Erdoğan’ın takındığı tavır, söylediği sözlerin desteklenmesi mümkün değildi. Zaten o tavır ondan sonra sürekli aynı şekilde ve dozunu da artırarak devam etti. Yani ‘Gezi oldu böyle oldu’ demek de çok açıklayıcı gelmiyor. Bunun mutlaka bir evveliyatı olmalı… fevri bazı şeyler yapıyor ama genel gidiş öyle değildi. Politika öyle değildi, üslup öyle değildi. Ama Gezi ile birlikte böyle oldu. Yani ‘Benim artık kendim gibi olma zamanım geldi’ demeye hazırlanıyordu.” diyerek kullanışlı aptallık sürecinin yavaş yavaş ama iş işten geçtikten sonra farkına vardığını samimi bir şekilde itiraf ediyor (HABERLER.COM, 25 Ekim 2015). Ama Erdoğan’ın büyük bir kararlılıkla uyguladığı, en ince ayrıntısından bile bir milim sapmadığı, tökezlediğinde vakit kazanmak için hemen başka bir kanalı harekete geçirerek sürdürdüğü genel ve tarihsel stratejisinin farkına varmaktan hâlâ uzak olduğunu gösteriyor. Çünkü Erdoğan’ın bu tarihsel stratejisini takındığı tavır, söylediği sözler“, politika, üslup gibi stratejiyi gizleyen anlam daraltıcı sözcüklerle niteliyor (agy). Gezi ile birlikte, yani 2013 gibi epey geç bir tarihte, artık Erdoğan’ı desteklemek imkânsızlaşmış. Öyle diyor. Desteklemesinin imkânsızlaşması tarafsız kalmanın da imkânsızlaşması anlamına gelmiyor. Onun için Murat Belge o gün bugündür tarafsız gözüküyor. Belki on sene sonra da karşı çıkmaya başlar. Peki başta destek vermekten pişmanlık duyuyor mu? İşte o konuda kafası epey karışık: “Şimdi çok daha sahici bir adam haline geldi. Daha önce bizim desteklediğimiz, doğru işler yapan adam uydurma bir Tayyip Erdoğan’mış” diyor. Yani kendi aymazlığını itiraf edeceğine yine Gregor Samsa’nın hayali metamorfozunu çağrıştırıyor, ama bu kez tersinden çağrıştırıyor. Aynı adam uydurmayken sahici oluyor.

Murat Belge “2010 referandumunda ‘Evet’ diyenler kandırıldı mı?” sorusuna “Bence evet. Zaten bütün bu olanlar bir kandırmaca haline geldi sonunda. Ben de doğrusu kendimi kandırılmış hissediyorum. ‘Elim kırılsaydı da oy vermeseydim’ diyecek halim yok. O zamanın şartlarında doğru davrandığımı düşünüyorum” diye cevap veriyor (agy). Burada kafa karışıklığı kafa içi kaosa dönüşüyor: 2010 referandumunda ‘Evet’ diyenlere “kandırıldı” diyor, ancak iş kendisine gelince ‘Evet’ oyunu savunuyor, ama öyleyse bu durumda hiç sebep yokken yine de kendini “kandırılmış” hissediyor. Kimse ona zorla ‘Evet’ oyu attırmadığına göre niçin kandırılmış hissettiğini anlamak zor. Bir türlü ‘aklı başında insanları dinlemediğim için kendi kendimi kandırdım’ diyemiyor. Allahtan bu kibiri ‘Evet’ oyu atan elini kırmasını önlüyor. ‘Zaten bütün bu olanların sonunda bir kandırmaca haline geldiğini’ söyleyerek aklınca suçuna bir de hafifletici neden ekliyor. Bu son iddiasının her sözcüğü anlamsızdır. ‘Bütün bu olanlar’ nedir? Neyin ‘sonunda kandırmaca haline’ gelmiştir? Cümlenin başındaki ‘zaten’ sözcüğü de siyasi sorumsuzluk pisliğine tüy dikiyor.

*

Gazeteci Cengiz Çandar, 2018 Mayıs ayında iktidara verdiği destek konusunda, “Ne pişmanım, ne kimse tarafından kandırılmış ya da aldatılmış duygusuna kapıldım ve ne de kendimi kullanılmış olarak görüyorum. Ama gelinen noktada büyük bir yanılgıya kapılmış olduğumu da görüyorum“dedi. (T24, 18.05.2018)

– Ama o amca beni İtalyanca kursuna yazdıracaktı, bale okuluna gönderecekti. O amca beni çok seviyordu.

Kullanışlı aptalın pişman olup olmaması bizi ilgilendirmez, o aynaya bakıp bakamamasıyla ilgili bir durum. İki fiil arasına “ya da” bağlacı koyduğuna göre kandırmakla aldatmak arasında galiba bizim bilmediğimiz bir fark var. Ama kendisini kimsenin kandırmadığı “ya da” aldatmadığı da doğru, çünkü o da diğerleri gibi kendi kendini kandırdı “ya da” aldattı. Zaten yanıldığını bizzat kendisi söylüyor.

Burada dursa eyvallah, ama durmuyor ve yasamayı, yürütmeyi, yargıyı şahsında toplamış Erdoğan’a bir mağduriyet daha uyduruyor: “Mevcut iktidar mensuplarının, ‘derin devlet’ denilen ve ömrüm boyunca karşısında mücadele etmeye çalıştığım yapıya bu kadar kolay teslim olabileceğini, onun bir parçası haline geleceğini, açıkçası, düşünemedim“. 3 Bu insanların kafasında “derin devlet” diye bir şey, tanımı ve kapsamı belirsiz ve başka ülkelerde olmayan, teoride hiç olmayan, ancak geçenlerde Trump’ın da Türkiye’den öğrenip çok hoşlanmaya başladığı bir şey var. Erdoğan’ın bir zamanlar, “ne zaman iş yapmak istesek karşımıza hani var ya şu kuvvetler ayrılığı, işte o çıkıyor”, derdi. Trump da herhalde ondan öğrenmiş olacak ki, “ne zaman iş yapmak istesek karşımıza derin devlet çıkıyor” deyiverdi. Amerikalı ciddi gazeteciler, Trump’ın “derin devlet” derken neyi kastettiğini anlamadı, araştırdı. Ulaştıkları sonuç şu oldu: Yasalara uygun davranmak zorunda olan, Trump’ın yasadışı kararlarını uygularlarsa kişisel olarak soruşturmaya uğrayabileceklerini bilen, devlet refleksleri gelişmiş, adalet korkusuna sahip bürokratları kastetmektedir. Derin devlet ABD’de öyleymiş…

Türkiye’deki küçük burjuva liberallerin bir bölümü ise Ergenekon gibi algı operasyonlarının kod adını derin devletin bir örgütünün adı sandılar, Balyoz gibi kumpasları da derin devletin darbe teşebbüsü…Derin devlet dedikleri yapının işlevlerini ve teorik statüsünü açıklamıyorlar. “Derin” dendiğinde en küçük bir kamu denetiminin bile dışında kalabilen bir yapı, “devlet” dendiğinde de devletin ve devlet organlarının tüm ama tüm işlevlerini anlamak gerekir. İşlevi şiddet kullanmayla sınırlı yasadışı bir yapı “derin devlet” diye tanımlanamaz. Varlığı ve sürekliliği sömürüye dayalı düzenlerde o düzen devletinin, hukukun dışında operasyon yürüten ve devlet tarafından yasadışı finanse edilen gizli örgütlenmelere ihtiyacı vardır. Bu gizli örgütlenmeler, açık örgütlenmelerdeki kurumsal süreklilik ve statikliğin aksine, dinamik yapılardır. Devlet bu örgütlenmeleri, teritoryal bütünlüğü, asayişi ve hâkim sınıfın sınıf savaşımındaki avantajlı konumunu yasal yollardan koruyamadığı durumlarda, rejim için risk alarak, ülkenin parçalanması, ülke çapında siyasi kriz, iç savaş, devrim gibi tarihsel riskler alarak devreye sokar. Yani bunların işlevleri bellidir, sınırlıdır, kullanılabilecekleri süre bellidir, kendileri karar alamazlar, devletin yasal organlarının gizli olarak aldığı yetki dışı ve yasadışı kararları uygularlar. Elemanları bu kararları uygularken yakalanırlarsa, güçler dengesi elveriyorsa o an, elvermiyorsa elvereceği gün yargılanırlar. Ülke kapitalizminin bölgedeki ve dünyadaki varlığına, yani dış politikaya ilişkin kararlarda, ülke kapitalizminin yaşaması için can alıcı konularda alınacak kararlarda, örneğin sermaye birikim modeline, birikim sürecinin araçlarına, emek sömürüsüne ilişkin kararlarda, varlıklarının bir hükmü yoktur. İktidar bu konularda devlet dışındaki kişilerden bilgi isteyebilir, görüş alabilir, bu ayrı bir konudur, “derinlikle” ilgisi yoktur. Bir de bir siyasi kişi veya iktidarın bir mensubu aynı zamanda devletin yasadışı örgütlenmelerinin de bir elemanı olabilir. Devlet içinde çete tipi örgütlenmeler ise burada anlatılanların tamamen dışındadır, bazı devlet yetkilileriyle bağlantılıdırlar, ama devletin “tüzel” kişiliğine bağlı değildirler. Devletin ne yasaiçi ne yasadışı örgütlenmeleriyle alâkaları yoktur. Deyim yerindeyse “kamusal” değil “özel” girişimlerdir ve devletin finans desteğinden yoksun oldukları için mutlaka aynı zamanda uyuşturucu trafiği, kara para aklama, silah kaçakçılığı gibi suçları da işlerler. Altı çizilmesi gereken nokta şudur: Devletin yasal organı yasadışı bir karar alabilir ve bu kararı yasadışı örgütlenmelerine uygulatabilir, siyasi sorumluluk yasal organda kalır, cezaî sorumluluk yasadışı örgütlenmede kalır 4. Cengiz Çandar’ın bütün istediği, “derin devlet” dediği yapıya karşı koymayı beceremediğini söylediği Erdoğan’ı ve dolayısıyla ona yıllarca verdiği desteği aklamaktır. Amacı esas olarak kendini kurtarmak olduğu için bu “derin devlet” konusuna girmiyor. Madem bu yapıyla ömür boyu savaşmış, madem iyi bir gazeteci, en azından bu “derin devlet” nedir, kimlerdir konusunda bizleri bilgilendirebilir, tespit edebildiği isimleri teşhir edebilir, yararlı bir iş yapabilirdi. Ama dediğimiz gibi o sadece kendine yarayan bir iş yapma peşindedir. Cengiz Çandar ve bazıları şunu hâlâ anlayamıyor, hatta Erdoğan bile ne yaparsa yapsın bunu Cengiz Çandar’a ve bu bazılarına bir türlü anlatamıyor: Bugünkü Erdoğan’ın iradesi bölüşülmez, paylaşılmazdır. Bu noktaya, planladığı açılımın her verili aşamasında, gerektiği yerde ve zamanda, desteklerini istediği güçlerin kolunu arkadan kıvırarak, tehditle, şantajla, sopayla veya havuçla yola getirirerek, işleri biteni de fırlatıp atarak geldi. Bu taktik, cephe, koalisyon veya ittifak taktiklerine benzemez. Mafia şeflerinin, diktatörlerin taktiklerine benzer. “Derin devlet” masalının arkasına saklananlar hâlâ uyanmamışlar, onun için tekrar tekrar altını çizelim: Yasama-yürütme-yargı Erdoğan’da toplanmıştır. Toplumun yarısını temsil etmektedir, dörtyüz binden fazla polisi vardır, ordu süt dökmüş kedi gibi yanındadır. Tüm bürokrasi elindedir. İktidar bloku rejimini onaylamak zorunda kalmıştır. Onu bağlayan ne anayasa, ne yasa vardır. Yetkisi sonsuzdur, üzerinde denetim yoktur, kimseye hesap vermez. Devletin tüm malî kaynakları emrindedir. “Derin devlet” masalının arkasına saklananlar bizden şuna inanmamızı istiyorlar: Bir gün “derin devlet” adına biri odasına giriyor, “aldığımız şu kararı uygula”, diyor. Erdoğan’da bir iki mırın kırından sonra teslim oluyor, “tamam uygularım”, diyor. Bir düğmeye basıp korumalarına örneğin “alın götürün bu Fetöcüyü” demiyor. “Derin devlet” Erdoğan’a boyun eğdiren gücü nereden alıyor? İnanlar için tanrı gücünü nereden alıyorsa galiba oradan alıyor. Eğer metafizik bir güç değilse bu “derin devletin” toplumsal tabanı var mıdır? Erdoğan’ın 27 milyon oyuna denk gelen nesi vardır? Erdoğan neden korkuyor? Niçin kolay teslim oluyor? Kendi gücünü bilmiyor mu? “Derin devlet” masalının arkasına saklananlar esasında Erdoğan’ın toplumsal tabanı olmadığını sanıyorlar.

Cengiz Çandar aynı cümlede ayrıca kendisiyle de çelişiyor: Derin devlet diye bir yapı var ve bunun dışında bir de Erdoğan var. Peki. Erdoğan kalkıyor dışındaki bu yapıya kolayca teslim oluyor, yani mağdur oluyor. Cengiz Çandar meğer bunun bu kadar kolay olmayacağını sandığı için yanılmış. Peki. Ama sonra nasıl oluyorsa direnemeyen Erdoğan teslim olduğu bu yapının entegre bir parçası oluyor. Yani derin devlet Erdoğan’ı yutuyor ama ortaya bir Erdoğan diktatörlüğü çıkıyor. Erdoğan’ın diktatörlüğü acayip diyalektik bir şekilde hem kendi, hem de kendisinden başka bir şey oluyor. Bu abuk sabuk mazeretini “Zalim olma kapasitelerini fark etmedim. Müslümanlığın asgari ahlak ölçülerine sahip olmak gerektiğini varsaydığım için akıl almaz derecede yalancı olabileceklerini aklıma getirmedim” türünden mızıldamalarla süslemesi anlamsız. Mızıldama diyoruz, çünkü “aklıma getirmedim” dediği şeyleri o gün aklına getirmeye çalışanlara kulak asmadığını söylemiyor. Doğrudan, harbiden “Bu iktidarı desteklememeliydim” demek yerine kendine göre nedenler uydurup kullanışlı aptallığını rasyonalize etmeye çalışması bir özeleştiri yerine geçmiyor.

*

2016 Temmuz ayında Oya Baydar, Yarına Bakış’ gazetesinin sorularını şöyle yanıtlıyor: “(…) 2010 referandumunda evet oyu kullandım çünkü getirilen değişiklikler daha demokratikti, sivilleşmeye dönüktü, darbe anayasasında delikler açıyordu. Bugün de olsa, belki birkaçı hariç, o maddelere yine evet derim. (…) Bir özeleştiri yapmam gerekiyorsa, ki gerekiyor; demokrasiyi ilerletebilecek o maddelere evet dediğim için değil, AKP’nin gerçek yüzünü ve özünü doğru değerlendirmemiş, özellikle Erdoğan faktörünü hesaba katmamış olduğum içindir bu. (08.07.2016 ABC gazetesi internet sitesi)

Oya Baydar’a göre, 2010 referandumunda “Evet” dediği anayasa, ülkeye demokratik değişiklikler getirmiş. Hemen akabinde bu “demokratik değişiklikler” yok edildiğine göre, bu değişiklikleri getiren iktidar kısa bir süre sona devrilmiş, yerine gelen karşı güçler, yani “Hayır” oyu veren güçler iktidar olmuş demektir… Mantıken bunun böyle olması lazım. O yılın bütün bir yazı boyunca hedeflediği “demokratik” değişikliklere “Evet” denmesi için uğraşan iktidar başarıya ulaşır ulaşmaz bunları niçin iptal etti acaba? Tabii başka bir açıklama daha var. Alayınız kendi kendinizi gönüllü olarak, sevinç içinde, canla başla aldattınız. Adam kendi yolunda yürüyordu, siz bambaşka bir yolda yürüdüğünü sandınız. Beyaz gıda boyasıyla sıvadığı küflü pastayı size yedirebilmek için üstüne bir kiraz koydu. O kiraza atladınız. Ne dersiniz? Üstelik, bugün olsa o kiraz için yine o aynı küflü pastayı yermişsiniz… Kullanışlı bir aptala da ancak böylesi bir kararlılık ve tutarlılık yakışır.

Bir parantez açalım. Bütün “Yetmez ama Evet”çilerin esastan illüzyonlarının yanı sıra ortak bir de usülden illüzyonları var. O referandumda iki değil üç oy pusulası kullanıldığını sanıyorlar: “Hayır” pusulası, “Evet” pusulası ve “Yetmez ama Evet” pusulası. O günlerde bir Avrupalı gazeteci Erdoğan’a “Oya sunduğunuz bu anayasa değişikliklerini yeterli buluyor musunuz?” diye sorsaydı, yüzde bin beş yüz Erdoğan da “elbette yeterli değil, daha da iyisini yapacağız”, derdi. Ya da küflü pastayı kirazıyla bile zor yedirebileceğini düşünseydi “Evet” kampanyasını bizzat kendisi “Yetmez ama Evet” kampanyası şeklinde örgütlerdi. Üstelik Oya Baydar üç oy pusulalı referandum modelinin bile ötesine geçmiş: Bugün olsa birkaçı hariç o maddelere yine “Evet” dermiş. Yani her madde için ayrı bir oy pusulası kullanılmış olduğunu sanıyor. Parantezi kapıyoruz.

Oya Baydar’ın dediklerinin bundan sonrası da ilginç. Özeleştiri yapması gerekiyormuş, öyle diyor. Sanırsınız ki yanlış bir şey yaptığını düşünüyor. Katiyen… Kiraza kandığını kabul etmiyor, kiraza atladığı için özeleştiri yapmıyor. Peki ne için “özeleştiri” yapıyor? AKP’nin gerçek yüzünü ve özünü doğru değerlendirmemiş, özellikle Erdoğan faktörünü hesaba katmamış olduğu için özeleştiriyapıyor. Bu özeleştiri mi şimdi? Üstelik Erdoğan’a faktör demesi başlı başına ayrı bir rezalet! Siyasi kapasitesizliği için, siyaseten aptallığı için ne özeleştiri yapması ne de özür dilemesi gerekmiyor. Siyasi kişiliği neyse odur. Bu kimseyi ilgilendirmez. Sanıyor ki kibirli duruşundan yaptığı bu fedakârlık“, yani kibiri pahasına yanlış değerlendirme yaptığını itiraf etmesi, insanları ilgilendiriyor ve özeleştiri yerine geçiyor. Hiç öyle bir şey yok. Siyaseten aptallığı kendisini ilgilendirir ama aptallığı yüzünden kullanışlı olması bizi ilgilendirir. Bugünkü korkunç sonuçlara katkısı, aptallığı yüzünden değil, kullanışlı aptallığı yüzündendir. O gün çenesini kapayıp sussaydı, AKP’nin gerçek yüzünü ve özünü doğru değerlendirmemiş olması, özellikle Erdoğan faktörünü hesaba katmamış olması hiçbir kötü sonuç doğurmayacaktı.

*

Büyük kişisel çabalarla Matematik Köyü’nü kuran ve matematik eğitimine olağanüstü katkılarından dolayı bu yıl Uluslararası Matematikçiler Kongresi’nin Leelavati ödülünü alan Ali Nesin’in çok önemli bir bilim insanı ve büyük bir değer olduğuna hiç kuşku yok. Matematik Dergisi’nin önemi de tartışılamaz. İşte tam da bu nedenlerle bugünkü diktatörlüğün ortaya çıkmasına ve hatta devamına yaptığı bilinçsizce katkı insanda uyandırdığı tatlı duyguları ve saygıyı ciddi biçimde zedeliyor. Zeka düzeyi mutlaka çok yüksektir ama bir kullanışlı aptaldır. Bu duruma üzülmemek elde değil. Onunla ilgili bu bölümü acı çekerek yazıyoruz.

Habertürk gazetesinden Kübra Par’a 2017 Haziran ayında, yani “Evet” oyunun büyük bir hileyle kazandığı 16 Nisan 2017 anayasa referandumundan neredeyse iki ay sonra verdiği söyleşide Ali Nesin, 12 Eylül 2010’daki halk oylamasına ilişkin olarak: “Tabii ki “Yetmez ama Evet” diyecektim. Ben doğrusunu yaptığıma inanıyorum. Bugün olsa bugün de aynısını derim. İnsan haklarını ayaklar altına alan saçma sapan bir sistem vardı… Ülkeyi bir iç savaşa sürükleyecek kadar saçma… 28 Şubat, 367 saçmalığı, “cumhurun başı türbanlı olamaz” aşağılaması, siz sayın… Yetmez ama evet diyerek belki de ülkeyi bir iç savaştan kurtardım! Sistem değişmeliydi“, dedi.

“Tabii ki” ile başlıyor. Yani bütün “Hayır” diyenleri politik sersemler olarak görüyor. Görsün, önemli değil. Önce şunu söyleyelim: Doğruyu yaptığına inanmak katiyen bir erdem değildir, Hitler de doğruyu yaptığına inanıyordu, erdem doğruyu bulmaya çalışmaktır, doğruyu yaptığına inanmak değil. Hele birçok insanın doğruyu bas bas bağırdığı bir ortamda kulakları tıkamak bir bilim insanına yakışır mı? “Evet” oyu vermiş, doğrusunu yapmış, bugün de olsa aynısını dermiş. Niçin? Çünkü “İnsan haklarını ayaklar altına alan saçma sapan bir sistem” varmış. Peki ne zamana kadar varmış bu saçma sapan sistem? Kuşkusuz “Evet” oyunun kazandığı 12 Eylül 2010 akşamına kadar. Bu sistem o kadar saçmaymış, o kadar saçmaymış ki ülkeyi bir iç savaşa sürüklüyormuş. Bu arada yan teorik hediye olarak, Yunanistan İç Savaşı’nın, İspanya İç Savaşı’nın, Yugoslavya İç Savaşı’nın büyük olasılıkla saçmalıklardan kaynakladığını da öğrenmiş oluyoruz. Peki ülkeyi iç savaşa kim sürüklüyormuş acaba? Bir tahminde bulunalım. Askerler olsa gerek. Ama o tarihte komuta kademesi Silivri’de olduğu için asker tek başına yetmez. Geziciler’e ise daha üç yıl var. Türbandan gıcık kapan bazı CHP’liler de işin içinde olmalı. Bu da yetmez, başkaları da olmalı. Risk faktörleri de çok çeşitliymiş, zaten Ali Nesin de sayabildiğiniz kadar sayın anlamında “siz sayın” diyor… O zaman, iç savaşa sürüklemek istedikleri toplumu bu amaçla binbir eksende bölenlere, kutuplaştıranlara ‘dur’ demek için toplumu birleştiren, kaynaştıran, birlik ve beraberlik içinde yaşatan Erdoğan’a niçin “Evet” demek gerektiği anlaşılıyor. Ali Nesin de onu yaptığını söylüyor ve soylu eyleminin büyük sırrını çıtlatıyor: “Yetmez ama evet diyerek belki de ülkeyi bir iç savaştan kurtardım! Sistem değişmeliydi“. Hâlâ “Evet” dedim diyemiyor, utanıyor “Yetmez ama evet” dedim diyor. Oysa “Yetmez ama Evet” pusulası yerine doğrudan “Evet” pusulasını sandığa atsaydı, ülkeyi iç savaştan kurtarmak için daha garantili davranmış olurdu. Çok da mütevazı. “Ülkeyi bir iç savaştan kurtardım” demiyor, “belki de kurtardım” diyor. İç savaşı önlemekle kalmamış, sistemi değiştirmiş. Buradaki sürrealist abartısı kibirinin ve benmerkezciliğinin dışavurumudur. Aynı söyleşide Ali Nesin, 16 Nisan 2017 halk oylamasında “Hayır” oyu verdiğini açıklıyor. Sorumuz şudur: Ne oldu da 12 Eylül 2010 halk oylamasında, yani bir iç savaş olasılığının hemen hiçbir yerde dillendirilmediği bir ortamda keskin öngörüsü sayesinde bu olasılığı görüp “Evet” oyu atarak vatan kurtaran Ali Nesin, 16 Nisan 2017 halk oylamasında, yani bu kez iç savaşın değil ama yaygın sokak terörünün ciddi bir olasılık olarak dillendirildiği, 15 Temmuz darbesi sonrasında keskinleşen ortamda, toplumun her kesiminin KHK’larla kesip biçildiği bir ortamda, 2010 yılındaki tavrıyla tam bir çelişki halinde risk alıp “Hayır” oyu atmıştır? Bir de lütfen yanıtlasın, meraktan ölüyoruz, bu iç savaş işleri bugün ne durumda?

*

Sınıflı toplumda küçük burjuva aydını siyasetin sınıfsal temelini reddeder, zaten bunun için küçük burjuvadır. Böylece devletin sınıfsal temelini de reddetmiş olur: Çelişki sınıflar arasında değil, sınıfsallıkla tanımlanmayan devletin bir biçimiyle, askeri veya sivil diktatörlükle, yine sınıfsallıkla tanımlanmayan toplum arasındadır. Oysa devlet, biçimi ne olursa olsun, ister askeri diktatörlük olsun, ister sivil diktatörlük olsun, ister burjuva demokrasisi olsun, hâkim sınıfın devletidir, özünde sınıf diktatörlüğüdür. Küçük burjuva aydını devletin özünü, yani bir sınıfın diktatörlüğü olduğu gerçeğini görmez, devletin biçim değiştirmesini toplumsal ilerleme zanneder. Bu tarih dışı bir yaklaşımdır. Küreselleşen kapitalizme neo-liberal ideolojinin en zalim ve en vahşi versiyonuyla entegre olmak için Türkiye özelinde en uygun üstyapının emek düşmanı dinbaz bir üstyapı ve en ideal toplumun sekülerlikten uzaklaştırılmış bir cemaat olduğunu anlamayan kullanışlı aptal, bu entegrasyon sürecini toplumsal ilerleme sanarak desteklemiştir. Devrimciler için, “vesayet” rejimi diye bir kavram yoktur, sınıf devleti diye bir kavram vardır. Sınıf devletinin açık askeri diktatörlük veya sivil diktatörlük şeklinde değil en sınırlı düzeyde bile olsa burjuva demokrasisi ve hukuk devleti şeklinde işlemesi önemlidir. Çünkü devletin işleyiş şekli sınıf savaşının dış koşullarını oluşturur. Savaşanlardan zayıf taraf için en elverişli dış koşul, savaşın iyi kötü bir kurala bağlı olması, çok dar bile olsa burjuva demokrasisi ve hukuk devleti içinde yürümesidir. Ayrıca sınıf savaşının dış koşullarını hep daha elverişli kılmaya çalışmak da toplumsal ilerlemenin bir parçasıdır. Sınıf savaşının ne ölçüde kurala bağlandığı aynı zamanda güçler dengesinin bir göstergesidir, termometresidir. Burjuvazi kendi devriminden iki yüz yıl önce yüz çevirmiştir. Hem sınıf savaşının daha olumlu dış koşullarda sürebilmesi için, hem de komünizme, komünist insana yürüyebilmek için, o devrimin kazanımlarını korumak ve geliştirmek de işçi sınıfına düşer. Bu yüzden temel, kazanılmış hakları savunmak için mücadele haklıdır ve gereklidir. Kullanışlı aptal ise, burjuva cumhuriyetinin parça parça söküldüğü bir süreç içinde kurulan ve ortaçağ üstyapısına öykünen dinbaz bir diktatörlüğün yolunun açılmasına yardım etmiştir. Cemaata boyun eğmeyen, hak arayan yurttaşın terörist sayıldığı bu süreci seyretmiştir. Yaptığını toplumsal ilerleme sandığı için aptal, bu sürece yaptığı yardım işe yaradığı için de kullanışlıdır.

*

Karanlık Güneş başlıklı yazıda şöyle demiştik : “Komünizme giden inişli çıkışlı, zigzaglı sürecin çeşitli aşamalarında, değişik mekânlarda ve zamanlarda, toplumsal ilerlemenin farklı hedefleri ortaya çıkar. Bu hedef, örneğin bir monarşiyi devirmek olabilir, bir meşrutiyeti cumhuriyete dönüştürmek olabilir, bir iç savaşı durdurmak veya başlatmak olabilir, emperyalist bir dış müdahaleye karşı silahlı savaş olabilir, bir anti-sömürgeci kurtuluş savaşı olabilir, bir faşist rejimi yıkmak mücadelesi olabilir, geniş bir halk cephesinin iktidar mücadelesi olabilir, doğrudan iktidarı ele geçirmek için devrim mücadelesi olabilir, sanayileşmek olabilir, gereksizleşen bir proletarya diktatörlüğünü tasfiye etmek olabilir vb.

Bugün Türkiye’de toplumsal ilerlemenin hedefi, toplumsal gerilemeyi durdurmaktır. Bugün toplumsal gerilemeyi durdurma hedefi toplumsal ilerleme hedefinin ta kendisidir. Yani devrime en uzak noktadayız. İşte küçük burjuva liberallerinin toplumsal gerilemeyi toplumsal ilerleme diye yutturmaya çalışabilecekleri, en rahat çene çalabilecekleri, en az siyasi sorumluluk alacakları noktadayız. Ama bu noktadan ileriye doğru her noktada da var olacaklar, gericilikle işbirliklerini değişik şekillerde, giderek militanlaşarak ve bu kez siyasi sorumluluklar alarak sürdüreceklerdir. Teorik olarak iktidar küçük burjuva liberallerden alınacaktır. Hâkim sınıflar batmakta olan gemilerini kurtarma çabasıyla denize yük atıp duracaklar, bu atılan yükleri, yani reformları, atılan eti havada kapan köpekler gibi o günün “yetmez ama evet”çileri anında kapacak ve devrimi bu reformlarla boğmaya çalışacaktır. O gün iktidarda onlar olacaktır, çünkü hâkim sınıfların iktidarı alacak güce erişmiş sınıfları durdurmaya yarayabilecek başka hiçbir siyasî alternatifi kalmamış olacaktır. Bu nedenle hiç bıkmadan usanmadan, tekrar edip durmaktan yılmadan bu okuduğunuz türden yazıları yazmak, ne yaptıklarını sürekli hatırlamak ve hatırlatmak, hiç unutturmamak, sabit teşhir alanı içinde tutmak önemlidir.

Bugün kaybettiler, ama çekip gitmeyenleri çok. İlerde atılan eti havada kapacak olan ama şimdilik kuyruğunu yakalamak için kendi etrafında fır fır dönen köpekler gibi dönüp duracaklar, ne diyeceklerini iyice şaşıracaklar. Hep konuşacaklar, hiç durmadan konuşacaklar. Uzatılan hiçbir mikrofonu geri çevirmeyecekler. Kendilerini dinleyen hiç kimse kalmasa bile kendi kendilerine konuşacaklar. Aynaya konuşacaklar. Toplumsal gerilemenin tarihsel stratejisinin henüz bilinmeyen ara hedefleri adım adım bilinir hale geldikçe kullanışlı aptalların suçlarına yeni suçlar eklenecek. İnkâra dayalı savunmada ısrar edenler iyice saçmalamaya başlayacaklar, ama yer yarılmayacak, içine giremeyecekler. Bir türlü kendi söylediklerinden tatmin olmayacaklar. Yıllar yılları kovalayacak, ama sayıkladıkları özünde hep aynı kalacak.

– Günaydın, nasılsın bu sabah? İyi uyudun mu? Yatmadan önce ilaçlarını aldın mı?

– Türban-hürriyet, asker-vesayet, derin devlet-melanet, CHP-eziyet …

– Bugün hava güzel, öğleden sonra gelip seni parka götüreyim mi?

– Türban-hürriyet, asker-vesayet, derin devlet-melanet, CHP-eziyet…

Coşkun ADALI, 23 Eylül 2018

1 . İstanbul Suriçi Grubu Derneği’nin düzenlediği etkinliğe onur konuğu olarak katılan o günkü AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu, yaptığı konuşmada, ”10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak” ifadesini kullandı. (T24, 01 Nisan 2013)

2 . İrlanda’da, ABD’de Katolik rahiplerin çok sayıda çocuğu yıllarca iğfal ettileri ortaya çıkınca, bu çocuklardan yıllar önce susarak buldukları psikolojik dengeyle yaşamlarını toparlamayı başarmış ve bugün toplumda iyi kötü bir yer edinmiş olan bazıları kendilerini mağdur eden Katolik kilisesinin dünya kamuoyunun nezdinde deşifre olmasından hiç hoşlanmadılar. İç yüzleşme veya iç inkâr yoluyla yıllar önce bastırdıkları kişisel travmalarının hiçbir zaman açığa çıkmamış olmasını tercih ettiklerini şu veya bu şekilde söyleyenler oldu. Dipnotun dipnotu: Almanya’da son 70 yıl içinde, 1670 katolik rahip tarafından 13 veya daha küçük yaşta 3600’den fazla çocuğa tecavüz edildiği saptandı ve raporlandı, rapor kiliseye sunuldu. (The New York Times, 13 Eylül 2018)

3 . Önce dil hatasını düzeltelim : “demek” fiilinin pasifi “denilmek” değildir, “denmek”tir. “Denilmek” diye bir fiil yoktur, “demek” fiilinin bir kez “-n” ile ikinci kez “-il” ile iki kez pasifleştirilmiş halidir, yanlıştır. Yani “denen” doğrudur, “denilen” yanlıştır.

4 . “Demokrasi havarisi” Başkan Reagan’ın gizli emriyle 1987’de ABD Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi Yarbay Oliver North ABD’nin ambargosu altındaki İran’a yasadışı silah satışlarından elde ettiği gelirleri gizlice Nikaragua’da sosyalist iktidara karşı savaşan faşist gerillalara verilmesi operasyonunu gerçekleştirdi, ama skandal ortaya çıktı, yakalandı, yargılandı ve mahkum oldu. Görüyoruz ki yasal bir makam (Başkanlık) yasadışı bir kararla başka bir yasal makama (Ulusal Güvenlik Konseyi üyeliği) yasadışı bir görev veriyor. Burada bir “derin devlet” yapısı yok, ama yasadışı, gizli bir mekanizmanın yine yasadışı bir kararla hayata geçirdiği bir operasyon var. Watergate skandalı, Kennedy suikastı da buna benzer operasyonlardır.

Artık bir dur!

«Halk sifonu çekecek, layık olduğunuz yere gideceksiniz» – Selahattin Demirtaş, 10 Haziran 2018

Vitesi boşta yokuş aşağı geri geri giden bir kamyonu birinci vitese takarak ileriye doğru harekete geçiremezsiniz. Çünkü birinci vitese takamazsınız. Vites kolunu zorla birinci vitese takmak isterseniz şanzımanı dağıtırsınız, çünkü kamyon geri giderken şanzıman dişlileri dönmeye devam eder. Mutlaka önce kamyon durdurulmalıdır, ayak freniyle, artı el freniyle ve gerekiyorsa ilaveten takozla mutlaka durdurulmalıdır. Kamyonu durdurmadan yükünü nereye götüreceğinizi, nasıl dağıtacağınızı, yakıtı nereden alacağınızı, durup nerede yemek yiyeceğinizi, boş kamyonu ne zaman kime geri teslim edeceğinizi tartışmak anlamsızdır. İleri hareketi başlatmanın ön şartı geri hareketi durdurmaktır. Hele bir dursun, her şey o zaman konuşulur.

Bugün Türkiye’de toplumsal ilerleme sürecini yeniden başlatmanın ön şartı, toplumsal gerileme sürecini durdurmaktır. Toplumsal bilincin kesintisiz derinleşiyor olması toplumsal ilerlemenin sürdüğü anlamına gelmez.

Bugün tek tarihsel hedef toplumsal gerilemeyi durdurmaktır. Toplumsal gerilemenin durdurulması, bugün toplumsal ilerlemenin ta kendisidir. Başka bir deyişle bugün toplumsal ilerleme, toplumsal gerilemeyi durdurma biçimini almıştır.

Bir demet talebi ele alalım:

Talep: Hak! Hukuk! Adalet!

Talep: Yargı bağımsız olsun!

Talep: Güçler ayrılığı sağlansın!

Talep: Parlamenter rejime geri dönülsün!

Talep: Yurttaş hakları tanınsın!

Talep: Eğitim laik olsun!

Talep: Diyanet hesap versin!

Talep: Doğayı katledenler yargılansın!

Talep: Çocuk tacizcileri cezalandırılsın!

Talep: Kadın katilleri, çocuk ve kadın tecavüzcüleri cezalandırılsın!

Bütün bu talepler pozitif taleplerdir. ‘Şu olmasın bu olmasın’ talepleri değildir, ‘şu olsun bu olsun’ talepleridir. Toplumsal ilerleme kanallarının dar veya geniş, şu veya bu ölçüde açık olduğu bir siyasi ortamda öne sürülebilir taleplerdir. İyi örgütlenmek gerek. Bu talepleri topluma iyi anlatmak gerek. İnsanları eyleme geçirmek gerek. Eylemler yaygınlaşsın. Güçler dengesi değişsin. İktidar ciddi bir baskı altına girsin ve nihayet geri adımlar atsın. Yargıyı bağımsızlaştırsın, güçler ayrılığını sağlasın, parlamenter rejime geri dönsün, yurttaş haklarını tanısın, eğitim laik olsun. Kısacası yukarıdaki taleplerin tümünü ve benzerlerini kabul etsin. Bütün bunlar toplumsal ilerleme sürecinin taşlarıdır. Zaman içinde ısrarlı bir mücadeleyle döşenir. Bu taşların döşenmesi toplumun lehinedir, adım adım döşeniyor olmalarını zorla kabullenmesi ise iktidarın aleyhinedir. Üstelik bu taşların döşenmesi, daha da “kötüsü”, burjuva demokrasinin sınırlarını aşan yeni talepleri gündeme getirir, ki bizim esas gündemimiz de o yeni taleplerdir. Döşenen bu taşlar iktidarın aleyhinedir ama yok olmasını getirmez. Zayıflatır ama öldürmez, bin bir çeşit yeni siyaset üreterek yeni duruma uyum sağlamaya çalışır, ama ölmez.

Oysa Türkiye’deki dinbaz çete diktatörlüğü için bu tür taleplerin gerçekleşmesi, zayıflama değil ölüm demektir. Diktatörlüğün varlığını sürdürebilmesi, ancak ve ancak tüm demokratik taleplerin yok sayılmasıyla, demokratik talepler için her tür mücadelenin kriminalize edilmesiyle ve ezilmesiyle mümkündür. Hukukun yok edilmesiyle mümkündür. Ahmet Şık’ın dediği gibi, hukuk devletinden hukuk çıkarıldıktan sonra geriye devlet değil çete kalır. Demokratik mücadeleyi terör, hak arayan yurttaşı terörist olarak tanımlayan bu acımasız çete, örgütlenmeyi, toplumla iletişim kurmayı, eylemi engelliyor. Devlet şiddetiyle, terörüyle, polisiyle, savcısıyla, hâkimiyle engelliyor. Tek bir demokratik talep için bile mücadeleyi olağanüstü çileli, ızdıraplı, yaşam boyu geri dönüşsüz berbat sonuçlar doğurabilen, can ve ömür bedeli aşırı yüksek bir özveri haline getiriyorsa, bunun nedeni işlediği sayısız suçun cezasının kendisi için ölüm demek olduğunu çok iyi bilmesindendir. Demokrasi hareketinin, işlediği sayısız suçun hesabının sorulması yolunu açıyor olmasındandır. Bu durumda, daha iyi bir toplum isteyenlerle, her şeyi sadece ve sadece ölmemek için göze alan bir çetenin mücadelesi asimetriktir. Mücadele, toplumsal ilerleme isteyenlerle toplumsal ilerlemeye katlanmak istemeyenler arasında değildir; toplumsal ilerleme isteyenlerle işlediği suçlar yüzünden yok olmak istemeyen, bunun için de toplumsal gerilemeyi sürdürmek zorunda olan bir çete arasındadır. Mücadele, toplumsal ilerleme isteyenlerle, yokuş aşağı geri geri giden kamyonun giderek hızlanması gibi toplumsal gerilemeyi her geçen gün daha büyük bir şiddetle sürdürmek zorunda olan çete arasındadır.

Normal bir toplumsal ilerleme sürecinin yaşanması, yani demokratik talepler uğruna etkin bir şekilde ve anormal ağır bedeller ödemek zorunda kalmadan mücadele edilebilmesi, önce toplumsal gerilemenin, toplumsal ilerleme hedefinin bugün ta kendisi olan toplumsal gerilemenin, frene basılıp durdurulmasını gerektirir. Bugün güçler dengesi artık en azından frene basacak kadar lehimizedir.

Gerilemeyi durdurmak için:

1) En baştan OHAL derhal kalkmalıdır. Çünkü Erdoğan artık ancak OHAL sayesinde iktidarını sürdürebiliyor. OHAL kalkarsa Erdoğan düşer, Erdoğan düşerse OHAL kalkar. OHAL’in kalkması demokratik haklar mücadelesinin ve genel olarak toplumsal ilerlemenin bir talebi değildir. Yangına acil müdahaledir. OHAL ve sadece KHK’lerle ülke yönetmek yasama gücünün yok edilmesidir, artık her kanun ve her karar anayasaya aykırıdır. “İktidar anayasaya uysun” gibi bir demokratik talep olmaz. Karşı taraf zoru ve şiddeti göstere göstere “Anayasaya uymuyorum, ne yapacaksın?”, diyor.

Gerilemeyi durdurmaya yönelik diğer müdahaleler de yangına acil müdahalelerdir, verili bir güçler dengesi çerçevesinde doğal siyasi mücadele akışı içinde yürüyen bir toplumsal ilerleme sürecinin talepleri değildir. Bu süreci kesildiği yerden, zorla ve şiddetle durdurulduğu yerden yeniden başlatmaya yönelik taleplerdir. El konan demokratik ve sosyal hakları, kazanımları geri almak için mücadeleyi başlatmaya yönelik acil ön taleplerdir. Hepsinde de kritik sözcük “derhal” sözcüğüdür:

2) 16 Nisan 2017’de zorla dayatılan ve halk iradesini hileyle çalan kağıt yok hükmündedir, derhal iptal edilmelidir.

3) Bütün KHK’ler yok hükmündedir, sonuçlarıyla birlikte derhal iptal edilmelidir.

4) Rehin alınmış Demirtaş başta olmak üzere, esir tüm milletvekilleri, belediye başkanları, parti yöneticileri ve militanları, gazeteciler ve öğrenciler derhal serbest bırakılmalıdır. Haklarındaki bütün davalar derhal düşürülmelidir.

5) KHK ile işten atılanların tümü derhal işlerine geri dönmelidir.

6) Din derslerinin zorunlu olması derhal yasaklanmalıdır. İmam Hatip lisesine dönüştürülen liseler derhal eski statülerine geri dönmelidir.

7) Parçalanan ünivesiteler derhal birleştirilmeli, eski yapısına kavuşturulmalıdır. YÖK derhal kaldırılmalı, bütün rektörler derhal azledilmeli, rektörleri öğretim üyeleri ve öğrenciler seçmelidir.

8) YSK başta olmak üzere, yüksek yargı organlarının diktatörlüğe destek olan tüm üyeleri derhal azledilmeli, haklarında soruşturma başlatılmalıdır.

9) Medya çalışanı kisvesi altında algı operasyonlarının ve kara propagandanın örgütlenmesinde yer alan bütün yalakalarla, maaşlı aktroller hakkında, ‘halkı kin ve isyana teşvik’ suçundan derhal dava açılmalıdır.

Bu çerçevede içinde “derhal” sözcüğü olması gereken daha başka bir çok talep sayabiliriz. Hepsi gerekiyor. Fren yetmedi, el freni, o yetmedi, arka tekerleklere takoz, o yetmedi, bütün tekerleklere takoz vb.

Toplumsal gerileme ancak ve ancak Erdoğan düşürülerek durdurulabilir. Ya toplumsal gerileme durdurulacak, ya da gitgide koyulaşan karanlığa doğru yola devam edilecektir. Son on altı yıldır tek mücadele hedefi budur ve bu mücadele bugün bir seçim mücadelesi biçimini almıştır. Üstelik iktidar salınımı giderek artan bir sarkaç gibi sallandıkça, bu mücadele oy yarışı olmaktan çıkıp, seçimde hile yapmak ile hileyi önlemek arasında bir mücadeleye dönüşmektedir.

Tek ve değişmez hedef Erdoğan’ı düşürmektir, toplumsal gerileme başka bir hedef seçilerek durdurulamaz. AKP’yi düşürmek bile sulandırılmış, vuruşun keskinliğini kütleştiren bir hedeftir. Erdoğan’ı düşüren bir irade ortaya çıktığı anda AKP zaten kendiliğinden ufalır gider. Üstelik Erdoğan düşer düşmez can havliyle ona ilk saldıracaklar, gemiyi terk etmekte geç kalmış fareler olacaktır, politik olarak varlıkları anlamsızlaşmış AKP ve AKP’liler, danışmanlar, yandaşlar, yalakalar olacaktır. Bunu en iyi Erdoğan biliyor.

Bu hedef çerçevesinde, her türlü olumsuzluğa karşı hâlâ bir fırsat olan 24 Haziran seçimlerinde ilk turda Demirtaş ve HDP diyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçimi 2. turunda ise, Erdoğan’ın karşısında kim varsa ona oy vermek şarttır, diyoruz. Sırf bu gerekliliğin önemini vurgulamak için söyleyelim: Değil kim varsa, ne varsa ona oy vermek şarttır. YSK evet demiş olsaydı ölü bir fare’ye, bir domuz yavrusuna, bir at sineğine, yırtık bir paltoya, eski bir bavula, delik bir kovaya bile oy vermek gerekirdi.

Yani vereceğimiz oy pozitif oy değildir, vereceğimiz oy negatif oyun sonucunu önlemek için verilen oydur. İkinci turda oy vermemek ise Erdoğan’ın karşısında kalana oy vermemek değildir, doğrudan Erdoğan’a, ülkenin yeryüzündeki bu en büyük düşmanına oy vermektir.

Bu seçimle Erdoğan düşürülür ve toplumsal gerileme durdurulabilirse, bir daha bu ülkeye başka bir Erdoğan asla gelmeyecektir. Toplumsal ilerleme süreci, ilerlemeden yana güçlerle yeni iktidar arasındaki güçler arasındaki mücadele temelinde yeniden başlayacak, mücadele gerçek ve tarihsel hedeflerine yeniden kavuşacak, yeniden doğal oluğunda akmaya başlayacak ve bir daha kesintiye uğramayacaktır. Tarihsel karar günü gelmiştir. Bunun için “Artık bir dur!” diyoruz.

11 Haziran 2018

Coşkun Adalı

Bu yazıyı pdf formatında bilgisayarınıza indirmek için: Artık bir dur – Coskun Adali 11 Haziran 2018