Bindik Bir Alamete

Özlediniz mi? 4 aydır bir koşuşturmacanın içerisinde birçok şeyden, özellikle de en çok keyif aldığım yazından uzak kaldım. Dilimin bozulduğunu, gündelik yaşama kurban gittiğini düşünmeye başlıyorum. Umarım kısa sürede toparlarım. Ağustos ayından bu yana bir derleme yazısı olarak sizlere sunarım.

Adını hatırlayamadığım televizyon programlarının birinde, üniversite gençliğinin nedense köşe yazıları okumadıklarından, diğer taraftan 5 tane köşe yazarı sayın deseler bir taneyi bile zor söyleyeceklerinden dem vuran, sözüm ona biz bu yollardan geçeli çok oldu abilerin hiçbir şeyi çözümlemeyen tartışmalarından birini izliyordum. Bu program ile bir üniversite öğrencisi olarak köşe yazarı da sayamadığımı farketmiştim. Aradan geçen zaman içerisinde, köşe yazarı öğrenmek veya takip etmek için pek çaba gösterdiğim de söylenemez. Tek yaptığım, Internet üzerinde yer alan haberlere veya yazılara ulaşarak okuduklarımı doğrulamaya çalışmaktı.

Birkaç gün önce Diken‘de, Nuray Mert‘in “Muhafazakar demokratlıktan radikal İslamcılığa: Tehlikenin farkıda mısınız?yazısını okudum. AKP’nin kavgasının ne olduğuna dair yapmış olduğu ilk alıntı, Türkiye’deki muhafazakâr demokratlık modelinin, devletleşen AKP’nin otoritesini korumak ve hâkimiyet alanını toplumun her kesimi üzerine yaymak için her yolu mübah gören bir model olduğunu söylemeye çalıştığını algıladım. Mert, bunu da muhafazakâr demokratlıktan radikal İslamcılığa kayış olarak bir dönemin meşhur ve çok eleştirilen Cumhuriyet gazetesi reklamıTehlikenin farkında mısınız?” ile altını çizmiş. Benim muhafazakâr demokrat görüşüm başından beri radikal İslam’a uydurulan bir kılıftan öte olmadığı yönündeydi. Neo-Liberal AKP’nin paraya dayalı siyaset anlayışının bir yerde patlayacağına şaşırmamak gerekirdi.

Bununla birlikte, Mert, AKP’nin toplum üzerinde yarattığı baskı, korku, engelleme, ötekileştirme, yaftalama v.b. kendisine muhalif olanların sesini kesmek ve kökünü kazımak için kontrolü altında bulunan tüm kanalları kullanarak, kendini baskı altında hissetmeyen kesimlerin dahi kendilerini büyük bir kavganın içine çektiğini de özellikle belirtmiş. Benim de paralel olarak bu blog üzerinde yer alan birçok yazıda sansürün sadece belirli bir kesimi etkilemediği ve etkilemeyeceği, sansürün sistematik olarak konuyla ilgili ilgisiz herkesin ifade, Internet, düşünce, v.b. özgürlüklerine etki edeceğini vurgulamaktaydım. Nitekim, AKP’nin yeni Türkiye’si, kendi dünya görüşlerini muktedirlik ile vaki, toplumun her kesimine dayatıp, bunu kabul etmeyenleri ise sindirmek için elinden geleni yapan bir öğütücüye dönüşmüştür.

Bu öğütücüyü daha yakından tanımak için  Ağustos ayından bu yana olan süreci derlemek gerekmektedir. Konuyla ilgili olarak kronolojik derlemeyi aşağıda bulabilirsiniz:

  • Freedom House‘un Ağustos ayı sonunda yayımlamış olduğu Türkiye raporunda, Türkiye’nin Internet özgürlüğü için savaş alanı olduğunu, tüm dünyanın imreneceği bir özgürlükle veya hükûmetlerin sansür politikaları ve sonuçları açısından diğer baskıcı rejimler için de bir model olabileceğini belirtmektedir.
  •  Reyan Tuvi’nin “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” isimli belgeseli Altın Portakal Film Festivali programından çıkarılarak hem sinemaseverlerin hem de yapımcıların ifade özgürlüğü engellenmiş oldu. Dahası, yoğun tepkilerden sonra belgesel yarışması Altın Portakal’da iptal edildi.
  • CNN Türk‘te Dünya’nın 1001 hali isimli programda Peter Paul Rubens‘in 3 Güzeller isimli tablosu sansürlenerek gösterildi.
  • Shakespeare’nin en sevilen eserlerinden biri olan ve bolca iktidar eleştirisi içeren Macbeth, Kültür Bakanlığı yetkililerinin beğenmemesi üzerine programdan kaldırıldı.
  • TTNET, hiçbir yasal bildirim olmadan Wikipedia Türkiye‘deki “vajina, insan penisi, testis torbası, kadın üreme organları” maddelerine erişimi engelledi. Neyse ki kütüphanemizi süsleyen eski ansiklopedilerdeki benzer makaleleri yırtın emri henüz tarafımıza ulaşmadı.
  • DYO resim yarışmasında sergilenme hakkı kazanan Metin Çelik’in Çilek Seven Kadın tablosu İBB’ye ait Cemal Reşit Rey Konser Salonu’ndaki sergi açılışına nü resimlere izin verilmemesi gerekçe gösterilerek dahil edilmedi.
  • Yalan hikayesine dönüşen Biden özür diledi mi dilemedi mi‘den sonra Biden ve Erdoğan’ın İstanbul görüşmesinde gazetecilere soru sorma yasağı getirildi. Basın hür değildir ve sansür edilebilir (Yeni Türkiye Cumhuriyeti Anayasası).
  • 17 Aralık 2014 ile patlak veren yolsuzluk soruşturmalarında 4 eski bakan, Egemen Bağış (Bakara makara kukara fukara.), Muammer Güler (Kaç paran var oğlum?), Zafer Çağlayan (Aslında o kadar da pahalı bir saat değil.) ve Erdoğan Bayraktar (Ben yapmadım Erdoğan yaptırdı.) ile ilgili olan haberlere yayın yasağı getirildi.
  • Uluslararası Basın Enstitüsü, yolsuzluk haberlerine getirilen yayın yasağı için hukuka olan inancın zayıflayacağı ve eşi benzeri görülmemiş bir sansür olduğu yönünde bildirimde bulunmaktadır. Hukuka olan inançtan söz etmek için hukuktan da söz etmek gereklidir. Fakat, Türkiye’de hukuk denildiğinde insanı bir gülme tutuyor.
  • Freedom House son raporunda Türkiye’nin bir önceki yıla göre Internet özgürlüğü konusunda Uganda’nın gerisinde kaldığını belirtmektedir. Aklınızda sakın Uganda’nın çok kötü, Türkiye’nin ondan bile kötü olduğu fikri oluşmasın. Bazen haber başlıkları kasıtlı olarak dikkat çekmesi amacıyla böyle giriliyor. Türkiye de en az Uganda kadar kötü bir ülkedir.

Son olarak, yeni Türkiye’de bindik bir alamate, gidiyoruz kıyamete. İyimserliği bir kenara bırakmanın vakti de çoktan geçti. AKP’nin yeni Türkiye’sinde anayasal hak olarak tanınmış özgürlüklerin devleti hiçbir bağlayıcılığı içermediğini defalarca gördük. Leviathan misali, hiç durmadan ve dört bir yanımızı saran yasaklar ile oluşturulan büyük baskı havası, toplumun sadece muhalif kesimini değil, aslında tüm kesimleri derinlemesine etkilemekte ve toplum içerisindeki kutuplaşmanın ve nefretin de katlanmasına neden olmaktadır. Bunlar sadece benim çıkarımlarım değil. Hemen herkesin her gün deneyimlediği ve içten içe dillendirdiği şeylerdir. Alametimiz büyük, gelecek kıyamet ise çok daha büyük olacak.