Tag Archives: akp

Mobilizasyona Karşı Sansür ve Türkiye

Ülke genelinde gözetim ve sansür yapılan Libya, Mısır ve Suriye gibi, Arap Baharı ile özellikle siyasi olarak motive olmuş ülkelerde İnternet’in rolü, nüfusun kontrolünü sağlayan ve mobilizasyonu engelleyen bir araç olarak ifade edilmektedir. Ülke çapında yaşanan trajediler dışarıdan rahatça gözlemlenebilirken, ülke içindeki gözetim ve sansürde uygulanan daha gizli yöntemler ülkelerin sansür konusunda seçici-transparan olmalarından dolayı (örneğin, ülke içinde basına baskı uygulayıp, dışarıda “basın özgür” demeleri) ve dünya çapındaki ağların mevcut durumundan dolayı daha zor gözlemlenebilir.

Bu çalışma, Türkiye’de yaşanan gelişmeler ışığında sansürün stratejik adımlarla nasıl uygulanabileceği, ve basit bir ‘karartma’dan ziyade neye karşı kullanılabileceğini genel hatlarıyla ifade etmektedir.

Çalışmanın daha çok anlam kazanabilmesi için, Çin’de uygulanan sansür hakkındaki bir akademik çalışmadan faydalanılmıştır; Türkiye için yapılacak ayrıntılı bir araştırma için, o örnek çalışmadaki gibi daha özel girdilerin toplanması ve analiz edilmesi gerekmektedir.

Çin’de yapılan bir akademik çalışmada (King, Pan ve Roberts, 2012) 85 farklı konu hakkında yaklaşık 1400 sosyal medya sitesinden toplanan milyonlarca girdi bilgisayar destekli metin analiz sistemleri ile analiz edilmiştir. Bu analize göre, Çin hükûmeti negatif yorumları ve hatta hükûmete, siyasilere ve politikalara ağır eleştiriler yönelten içerikleri sansürlememekte, fakat içerikten bağımsız olarak, toplumu mobilize eden veya gelecekte etmesi muhtemel durumları seçerek sansürlemektedir. Çin hükûmetinin seçici sansürü ve filtre sisteminin, toplumu bir araya getirecek toplumsal aktiviteleri engellemeye yönelik olduğu ifade edilmiştir.

İlk olarak, mobilizasyonla kast edilenin ne olduğunun daha iyi anlaşılabilmesi için sansür çerçevesinde tanımı yapılmalıdır. Sansür açısından mobilizasyon, bireylerin herhangi bir görüş, parti, dernek vb. topluluklar haricinde, bir olay karşısında bir araya gelerek potansiyel toplumsal bir hareket ve tepki haline dönüşmelerini ifade etmektedir. Bu bakış açısıyla mobilizasyon, birçok bireyin sosyal medya üzerinde aynı konularda iletişim kurmaları ve bilgi akışı içine dahil olmaları, henüz toplumsal bir hareket haline dönüşmese dahi, ileride dönüşebilecek olmasını da belirtmektedir.

Tüm bunlar dikkate alındığında genel anlamıyla İnternet, sadece çevrimiçi politik bir iletişim aracı değil, aynı zamanda açık bilgi akışı ile sınırlar ötesi akademik tartışmalar için de bir aracıdır. Ayrıca, bu teknoloji bazı ülkelerde demokratikleşmenin yolunu açarken bazı ülkelerde (özellikle otoriter rejimlerde veya otoriter rejime kayan ülkelerde) de monopoli oluşturmuştur. İnternet, tüm bunların ortasında, kendi akademik ajandası olan, küresel ve kolay erişime sahip bir teknolojidir. Bununla birlikte, birkaç özel mülkiyet alanında veya devlete ait devasa iletişim kanallarında sesini duyuramayan bireylerin susturulamayan sesidir. Böyle bir ses karşısında iktidar sahipleri, vatandaşların sesini susturabilmek ve toplumsal duyguları harekete geçirebilecek herhangi bir olay karşısında mobilize olmalarını engellemek için stratejik adımlarla sansür yolunu tercih etmektedir.

Sansür için uygulanan genel stratejik adımlar şunları içermektedir (Shadmehr ve Bernhardt, 2013):

  1. Sansür için strateji oluşturabileceği bir sansür yasası hazırlamak. (örnek, Türkiye’de 5651 sayılı kanun)
  2. Stratejiye uygun olarak sansür maliyetlerini artıracak iletişim teknolojilerine yönelmek. (örnek, Erişim Sağlayıcıları Birliği, otonom veya omurgaya eklenen/eklenmesi planlanan donanımlar)
  3. Elinin altında bulundurduğu iletişim kanalları ile hakkındaki olumsuz iddiaları veya toplumsal duyguları harekete geçirecek olayları hasır altı etmek/sansürlemek. (örnek, TRT ve havuz medyası)

Otoriter rejimlerde iktidar sahipleri, ellerindeki güç ile vatandaşları mobilize edebilecek bilgi akışını kontrol etmek istemektedirler. Çünkü, bir içeriğin yayımlanmasının yaratabileceği mobilizasyon etkisi, o içeriğe getirelecek sansür (yayın yasağı) ile minimize edilmektedir. Böylece, sansürlenmeyen bir içeriğin yaratabileceği büyük çaplı bir etki, daha az bir tepki çekecek doğrudan sansür yolu ile azaltılmaktadır. Böylece, sansürün maliyeti azaltılan toplumsal tepkiye eşit olur. Birçok birey, bilgi akışı kesildiğinde kötü olan değil kötü olabilecek haberlerin gizlendiğini düşünür. Bu şekilde boşluğa düşen birey, toplumsal bir tepkiye dönüşmekten hızla uzaklaşır.

Türkiye’de normal şartlarda mobilizasyon etkisi yaratacak yaşanmış olayları ve iktidarın sansür önlemlerine dair kronolojik bir sıralama aşağıdaki gibidir:

28 Aralık 2011 Roboski katliamı:

  • Yazılı ve görsel medya ile İnternet üzerine getirilen yayın yasağı
  • Fırat Haber Ajansı, Roj TV, Amed Haber Ajansı, Ajansa Kurdi gibi bağımsız Kürt haber sitelerinin sansürlenmesi

11 Mayıs 2013 Reyhanlı bombalı saldırısı:

  • Yazılı ve görsel medya ile İnternet üzerine getirilen yayın yasağı
  • Ktunnel, Vtunnel gibi proksi siteleri, Dailymotion ve Halkınsesi TV gibi sitelerin sansürlenmesi

17 – 25 Aralık 2013 yolsuzluk skandalı:

  • Yazılı ve görsel medya ile İnternet üzerine getirilen yayın yasağı
  • Vimeo, Vagus, Soundcloud, Twitter‘ın ardından çeşitli hesapların sansürlenmesi, bağımsız haber sitelerine gönderilen içerik kaldırma kararları, çeşitli WordPress siteleri ve YouTube‘da yer alan ses kayıtlarına ait içeriklerin URL-bazlı sansürlenmesi

1 Ocak 2014 MİT tırları skandalı:

  • Yazılı ve görsel medya ile İnternet üzerine getirilen yayın yasağı
  • MİT tır’larına ait görüntüleri paylaşan ana akım medya ve bağımsız haber siteleri ve içeriklerine uygulanan URL-bazlı sansür

13 Mayıs 2014 Soma maden faciası:

  • Yazılı ve görsel medya ile İnternet üzerine getirilen yayın yasağı

7 Haziran 2015 Türkiye genel seçimleri sonrası Doğu illerinde uygulanan sokağa çıkma yasakları ve katliamlar:

  • Bağımsız Kürt gazetecilere, içeriklere ve haber sitelerine uygulanan seçici sansür

20 Temmuz 2015 Suruç bombalı saldırısı:

  • Yazılı ve görsel medya ile Internet üzerine getirilen yayın yasağı
  • Özgür Gündem, Sendika.org, Anha, Ajansa Kurdi, Med Nuçe, Öteki Haber, Dağ Medya, ANF, DİHA, Halkınsesi TV gibi çok sayıda bağımsız haber sitesinin ve bağımsız gazetecilerin, bireylerin Twitter hesaplarının seçicilik yerine toplu şekilde sansürlenmesi

10 Ekim 2015 Ankara bombalı saldırısı:

  • Yazılı ve görsel medya ile İnternet üzerine getirilen yayın yasağı
  • Jiyan.org, Sendika.org, Dicle Haber Ajansı, Sterk, Nokta, DİHA, JİNHA, Direnişteyiz.org gibi çok sayıda bağımsız haber sitesinin ve bağımsız gazetecilerin, bireylerin Twitter hesaplarının toplu şekilde sansürlenmesi

1 Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri sonrası Doğu illerinde devam eden sokağa çıkma yasakları ve katliamlar:

  • Çok sayıda bağımsız haber sitesinin devamı niteliğinde olan sitelerin ve bağımsız gazetecilerin, bireylerin Twitter hesaplarının toplu şekilde sansürlenmesi

Yukarıda bulunan kronolojik sıralamadaki sansürlenen siteler, hesaplar ve içerikler dikkate alındığında, AKP iktidarının öncelikle, toplumun tüketim alışkanlıklarını dikkate alarak yazılı ve görsel medya üzerine yayın yasağı getirerek toplumsal tepkiyi azaltma yoluna gittiği görülecektir.

Daha sonra ise, bilgi akışının daha zor kontrol edebileceği bir alan olan İnternet üzerinde geliştirdiği stratejiler ile sansürleme yolunu tercih etmektedir. Özellikle, sosyal medya sitelerini tamamen engellemenin yaratabileceği küresel tepkiden kaçmak için yıllar içinde geliştirdiği stratejiler ve edindiği yeni teknolojiler ile içerikleri hedefleyerek engellemektedir. İnternet üzerinde yer alan belirli bir içeriğin sansürlenmesi, sansürün maliyetini ve doğacak toplumsal ve küresel tepkiyi azaltmaktadır.

Sadece dünya çapında bilinirliği olan web siteler içerik sansürlemesi yöntemiyle hedef alınırken, yerli web siteler tamamen sansürlenmektedir. Bunun nedeni, küresel tepkinin toplumsal tepkinin altında kalacağı ve toplumsal tepkinin de parçalı olacağıdır. Bu tarz bir sansür, AKP iktidarına daha az maliyetli olacaktır.

AKP iktidarı yaşanan bu olaylar karşısında toplumun bir araya gelerek tek bir güce dönüşmesini ve elinde bulundurduğu gücü kaybetmesini engellemek adına yazılı ve görsel medya ile İnternet üzerine sansür getirerek toplumsal tepki maliyetini düşürmeye çalışmaktadır. Diğer taraftan, sosyal medya üzerine uygulanan içerik sansürleri sosyal medya sitelerinden herhangi birinin tamamen sansürlenmesinden daha az tepki çektiği için daha az maliyetlidir. Son dönemde muhalif, Kürt basın ağırlıklı hesaplar, içerikler ve web sitelere uygulanan toplu sansürler de bu yüzden AKP iktidarı için daha az maliyetli ve ülkedeki bölünmüşlük nedeniyle toplumsal bir tepkiye dönüşmekten ziyade bireysel veya kontrolü kolay olan küçük parçalı kitlelerden öteye geçememektedir.

Yukarıdaki bilgiler ışığında Çin ile Türkiye’nin sansür stratejisi benzer olarak, Çin içerikleri hedef alırken Türkiye sosyal medya üzerinde içerikleri, yerli websitelerde ise websitenin tamamını sansürlemeyi tercih etmektedir. Özellikle Çin’de hükûmet, siyasiler ve politikalar hakkındaki olumlu veya olumsuz geniş çapta paylaşımlara izin verilirken burada yatan esnekliğin asıl sebebinin kötü bir haberin ellerinde bulundurduğu gücü tehdit etmemesinden ileri gelmektedir. Tehdit ettiği anda da sansürlenmektedir. Bu da Çin vatandaşlarının bireysel olarak özgür fakat topluluk olarak zincire vurulu olduklarını göstermektedir. Türkiye’de durum ise Çin’e paralellik göstererek ve biraz da acemice içerik veya içeriği paylaşan hesap ve websitelerin toplu olarak tamamen sansürlenmesine kadar gitmektedir.

AKP iktidarı, yazılı ve görsel medya ile Internet üzerindeki kontrol gücünü test etmek için medya sansürleri ile birlikte Türkiye’de giderek artan, kitleleri mobilize edecek açık bilgi akışı ihtiyacını, otonom oluşumları ve bireyleri hedef alarak sansürlemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, bireysel hak ve özgürlükler gibi konularda detaylı maddeler içerse de AKP devlet sırlarının ifşası gibi benzer nedenlerle medyaya, otonom yapı ve bireylere saldırarak kontrol gücünü test etmektedir. Ayrıca, Erişim Sağlayıcıları Birliği gibi bir yapı İSS ve telekomünikasyon operatörlerinin zorunlu olarak AKP ile sansür konusunda işbirliği yapmalarına neden olmaktadır. Özellikle neyin “sır” olduğuna karar vermenin tartışmalı olduğu durumlarda (kamu yararı güden ifşalarda), sansür, bu ve benzeri yapılar üzerinden ekonomik, politik ve özellikle iktidar çıkarlarını koruma yönelik stratejik bir metod olmuştur.

Sosyal medya, muktedir için toplumsal bir tepkiye dönüşmediği sürece birçok konuda bireylerin görüşlerine, olumlu veya olumsuz eleştirilerine dair efektif ölçümler sunan harika bir araçtır. Ayrıca, hükûmetler için de kitleleri tatmin etmek ve yatıştırmak için de güncel bir araç halini almaktadır. Teorik olarak, rejimler için sosyal medya kullanımı ellerinde bulunan gücü korumaya yönelik bir stratejiyi de içermektedir. Tüm bunlar dikkate alındığında AKP iktidarı bireysel olarak daha dar bir çapta olumsuz eleştiriyi kabul ederken, son dönemde hem kontrol gücünü test etmek hem de baskıyı artırarak muhalefetin kökünü kazımak için daha düşük maliyetli bir yol olarak sansürü tercih etmeye yönelmiştir. Bu şekilde muhalefet daha küçük ölçekte parçalara ayrılacak ve mobilize olmakta giderek güçlük çekeceği bir noktaya ilerlemektedir.

Son olarak, AKP’nin ve yandaş yazarların yaşadığı “şizofren” hali basın özgürlüğü ve bilgi akışının gitgellere rağmen bir ihtiyaç olduğu noktasında birleşirken, aynı özgürlüğün toplumsal bir tepkiye dönüşerek -yani mobilize olarak- AKP iktidarının da sonunu getireceği endişesinde yatmaktadır. Bu yüzdendir ki, yandaş köşe yazılarından açık oturumlara, medya üzerine uygulanan baskıdan ve sansürden gazeteci tutuklamalarına kadar birçoğunun haksız kararlar oldukları yönünde ve basın özgürlüğü çerçevesinde birleşmektedirler. Basın, özgür ve sansürsüz olmalıdır ama bu özgürlük onların verdiği/belirlediği kadar olmalıdır. Yoksa AKP açık ve sansürsüz bir bilgi akışı içinde kaybeden taraf olacaktır. Çünkü, bilgi akışı içinde aynı hızla bir bilginin yanlışlığı/yalan olduğu ispat edilecek ve toplumu bir araya getirecek tehlikeli bir güç halini alacaktır.


Kaynaklar:

Shadmehr, M. ve Bernhardt. D. (2013). State Censorship.

King, G., Pan, J. ve Robers, M. (2012). How Censorship in China Allows Government Criticism but Silences Collective Expression.

Sansür Dinamikleri ve Değersizleştirme

Türkiye’de özellikle Internet haberciliği ve yazılı-görsel basına uygulanan son dönem sansürleri dikkate alındığında, web sitelerinin veya içeriklerin sansürlenmesi yanında bu web sitelere veya içereklere başlatılan bir değersizleştirme kampanyası da dikkati çekmektedir. AKP’nin özellikle totaliter bir rejime kayıyor oluşu da dikkati alında bu kavramın açıklanması ile yaşanan sansürlere ve değersizleştirme çalışmalarına bir ışık tutulabilir.

Totaliteryanizm, genellikle her alana nüfuz eden bir ideolojik manipülasyona ve açık bir terör ve zorbalığa dayalı olarak tesis edilen, her şeyi kapsayıcı bir siyasî yönetim sistemidir. Totaliteryanizm, bireysel ve sosyal hayatın her boyutunu politize ederek “total ikditar”ı amaçlar. Bununla birlikte, totaliter rejimlerde dikkati çeken iki husus aşağıdadır [1]:

  • Genellikle her şeye muktedir bir lider tarafından yönetilen tek-parti devleti.
  • Kitle iletişim araçlarının tekeli.

Türkiye, son 13 yıldır tek parti (AKP) iktidarlığında ve bu parti de tek bir lider (Tayyip Erdoğan) tarafından yönetilmektedir. Bireysel ve sosyal hayatın tamamına hükmetme amacıyla kürtajdan, alkollü içeceklere, inanç sistemlerinden bireyin gizliliğine, yazılı ve görsel basından edebi içeriklere kadar birçok alanda baskı kurmaya çalışılmış ve bu söylemler aynı lider tarafından büyük bir kısmı kendi kontrolünde olan kitle iletişim araçlarıyla iletilmiştir. AKP, kendilerini konumlandırdıkları muhafazakâr demokratlık ile muhafaza etme arzusunu yerine getirmek ve bunun için bireylere sosyal ve tarihsel bir aidiyet hissi vererek bir istikrar geliştirmiş ve tüm bunları da topluma bir hayat görüşü olarak aktarmayı tercih etmiştir. Diğer taraftan, karşısına sürekli bol komplo içerikli anti karakterler yaratmış, toplumun belirli bir kısmını muhafazakârlık temasında birleştirmiş ve birlik yoluyla güçlülük inancını yaymıştır. Bu açılardan bakıldığında, AKP için birey hiçbir şeydir. Bireysel kimliği bu topluluk tarafından absorbe edilmeli ve bu topluluğa ait olmalıdır. Kendini ideal, ödev, şeref ve feda etme duygusuyla güdülenen, sosyal ve tarihsel aidiyet etrafında birleşmiş birey, hayatını bu uğurda feda etmeye ve liderine sorgusuz sualsiz bağlı olmaya adamalıdır. Özellikle, Tayyip Erdoğan’ın yapmış olduğu konuşmalarda zorla dayatmaya çalıştığı ahlak anlayışını “Bunlar bizim hayat görüşümüzdür.” diyerek kendisine bağlı olan topluluğun aidiyet hissini pekiştirmektedir [2].

Tüm bunlar, AKP’nin giderek totaliter bir rejime kayması da dikkate alındığında, yazılı-görsel basın ve Internet haberciliğinin sansür dinamikleri açısından bir değerlendirmesi aşağıdadır:

  • Sansürlenen içeriklerin (websitelerin vd.) yalanla, iftirayla, suçlayarak, manipüle ederek vb. değersizleştirilmesi.

Bu, sadece sansürlenen belirli bir içeriğin değersizleştirilmesi değil, aynı zamanda bunu yayınlayan kurumun da değersizleştirilmesini içermektedir. Örneğin, Zergele Köyü’nde yaşananlar, sansürlenen Özgür Gündem haberinin değersizleştirilme çalışması ve tweet aşağıdadır (Soldaki Özgür Gündem manşeti, sağdaki sahte haber) [3]:

zergele

Bir başka değersizleştirme çalışması aşağıdadır (Soldaki sahte, sağdaki ise gerçek habere ait görsel.)

zergele2

  • İktidara ait ve yakın iletişim kanalları (yazılı, görsel, Internet) kullanılarak değersizleştirme yapılan sansürün ve içeriğinin sanki adaletin tecelli ettiğini gösterir gibi bu topluluğa aktarılması.

MİT tırları görüntüleri ve haberi için sansür gelmesi, sonrasında Can Dündar ve Cumhuriyet Gazetesi için soruşturma açılması [4] ve, iktidara yakın Star Gazetesi yazarı Cem Küçük’ün bu haberin vatana ihanet olduğunu belirtmesi [5] örnek olarak gösterilebilir. Özellikle, haberin doğruluğu veya yanlışlığı bir yana, bu topluluğun birleştiği ana nokta bunun bir “vatana ihanet” olmasıdır.

Bir diğer örnek ise Star Gazetesi’nin 09 Ağustos 2015 manşetidir.

zergele2

  • Değersizleştirilen ve sansürlenen içeriklerin (veya websitelerin vd.) bu topluluk tarafından –özellikle sosyal medyada– yeniden yorumlanmasının sağlanması.

Bununla birlikte, 09 Ağustos 2015 itibariyle Türkiye’den erişime engellenen (sansürlenen ve içerik itibariyle haber sitesi olarak sınıflandırılan) haber siteleri aşağıda bulunmaktadır [6]:

  • Ajansa Nûçeyan a Firate: anfajans.com
  • BestaNûçe ANF ve DİHA Haberleri: bestanuce3.com, bestanuce4.com
  • Dağ Medya: dagmedya.net
  • Devrimci Haber: devrimcihaber.com
  • Bitlis Aktüel: bitlisaktuel.com
  • Denge Azad: dengeazad.com
  • Güncel Yorum: guncelyorum-canadil.blogspot.com.tr
  • Ajansa Nûçeyan a Dicleye: dihanews.net
  • Türkistan İslam Bülteni: turkistanbulteni.com
  • Ümmet-i İslam: ummetislam.net
  • Newededersim: newededersim.com
  • Haber Dersim: rojamunzur.com
  • Ajansa Kurdî: haberajansakurdi.com
  • Halkınsesi TV: halkinsesitv-2.blogspot.gr
  • Amed Times: amedtimes.com
  • Kurdistan Haber Postası: kurdistanhaberpostasi.blogspot.com.tr
  • Med Nûçe: mednuce.com
  • Öteki Haber: otekihaber.blogspot.com.tr
  • Peyama Azadî: peyamaazadi.com
  • Etkin Haber Ajansı: etha.com.tr
  • Xqw News: xqwnews.com (Sunucu erişimi yok.)
  • Ajansa Nûçeyen Kurdî Haber: ajansakurdi.net
  • Ajansa Nûçeyan Fırate: ajansanucayanfirate.com (Sunucu erişimi yok.)
  • Ajansa Nûçeyan a Firate: anfturkce.net
  • Ajansa Nûçeyan a Firate: anf.com (Site yapım aşamasında.)
  • Avaşîn: avasinweb.com
  • Avesta Kurd: avestakurd.net
  • Avrupa Halkın Sesi: avrupahalkinsesi.com (Sunucu erişimi yok.)
  • Azadiya Welat: azadiyawelat.net (Site yapım aşamasında.)
  • Azady: azady.nl
  • BasNews: basnews.com
  • Besta Nûçe: bestanuce.org, bestanuce1.com
  • Ajansa Nûçeyan a Firate: firatnews.com
  • Anha: hawarnews.com
  • Ajansa Kurdî: ku.ajansakurdi.com
  • Kurdinfo Platform: kurdinfo.com
  • Cizre Postası: cizrepostasi.com
  • Dicle Fırat Haber Ajansı: diclefirathaber.com
  • Ajansa Nûçeyan a Dicleye: diclehaber.com
  • Kurdish Question: kurdishquestion.com
  • Kurdistan Aktuel: kurdistan-aktuel.org, kurdistanaktuel.com
  • Navenda Lekolinen: lekolin.net, lekolin.org
  • Gelawej: m.gelawej.net
  • Kurdistan Media: kurdistanmedia.com
  • The Kurdistan Tribune: kurdistantribune.com
  • Kurdiu: kurdiu.org
  • Rojeva Kurdistan: rojevakurdistan.org
  • Rojhelat: rojhelat.info
  • Rojname: rojname.com
  • Rojnews: rojnews.net
  • Rûdaw: rudaw.net
  • Sendika: sendika.org
  • Sendika: sendika.tv
  • American Kurdish Information Network: kurdistan.org
  • Kurdistan Post: kurdistan-post.eu
  • Kurdistan Haber Portalı: kurdistan24.info (Site yapım aşamasında.)
  • Maverahaber: maverahaber.net (Alan adı durdurulmuş.)
  • Özgür Gündem: ozgur-gundem.com
  • Pirtûkxane: pirtukxane.org
  • Rast Haber: rasthaber.net
  • Rojaciwan: rojaciwan.com
  • Serokatî: rojbas1.wordpress.com, rojbas2.wordpress.com
  • The Sham News: theshamnews.com
  • Risgari Online tr.rizgari.com
  • Ümmet-i İslam ummetislam.info
  • Xendan: xendan.org
  • Yeni Demokratik Gençlik: yenidemokratgenclik.net, ydg-online.com
  • Yeni Özgür Politika: yeniozgurpolitika.info, yeniozgurpolitika.org
  • Ypg News: ypgnews.blogspot.com
  • Yüksekova Haber: yuksekovahaber.com
  • Inca News: incanews.com

Dikkati çektiği üzere sansürlenen web sitelerinin ve içeriklerin büyük bir çoğunluğu –neredeyse tamamı– Sol/Kürt Basın ağırlıklıdır. Diğer taraftan, bu web sitelere uygulanan sansürde ilk olarak içeriklerin -veya doğrudan web sitelerin- değersizleştirilmesi –sosyal medya ağırlıklı olarak– (terörizm, yalan habercilik vb.) yoluna gidilmiştir. Değersizleştirilen web siteleri ve içerikler, sosyal medya üzerinde iktidara yakın bireyler veya iktidar kontrolü altında hesaplar üzerinden paylaşılarak topluluğu tarafından yeniden yorumlanması sağlanmıştır [7]. Buradaki en önemli noktalardan biri, içerik sansür için gerekçe olsun veya olmasın, değersizleştirme üzerinden web siteye uygulanan sansür için bir altyapı oluşturmakta ve haklı bir gerekçe gibi sunulmaktadır. Topluluk da -sözde haklı olan- bu gerekçeleri onayladığında, sansür için gösterilen tepkiler savunulması zor bir tarafa çekildiği görülmektedir. Böylece, sansüre karşı gösterilen tepkiler sanki bir yanlış savunuluyor algısı yaratmaktadır.

Sonuç olarak, sansür dinamikleri çok çeşitli ve içeriklere göre şekillenebilirler fakat, genel itibariyle çok da farklılaşmayacaklardır. Burada önemli olan değersizleştirmeye karşı etkili yolların bulunması [8] ve bunların en hızlı bir şekilde kullanılmasıdır. Çünkü, değersizleştirme sonrasında bireyler kendilerini sanki yanlış bir şeyi savunuyor algısında bulabilirler. Diğer taraftan, hem bu algının değiştirilmesi hem de değersizleştirilen içeriğin tekrar doğrulanması ve paylaşılması süreci de giderek uzayacak ve daha yorucu bir hal alacaktır. Ayrıca, özellikle başa gelmeden tepki gösterilmesi ve başkalarının da haklarının savunulması değersizleştirmeyi kıracak etkili yollardan bir tanesidir.

[1] Heywood, A. 2014. Politics 3rd Edition, Palgrawe Macmillan.
[2] Doğrulama için kaynak gereklidir.
[3] Anonim
[4] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/287703/Silahlari_MiT_tasidi__sorusturma_Cumhuriyet_e_acildi.html#
[5] http://www.milatgazetesi.com/can-dundar-vatana-ihanet-etti/70128/
[6] http://engelliweb.com
[7] https://twitter.com/yasaryzzet/status/627856204241502208
[8] Eleştiri ve önerilere açığım.

HackingTeam Dosyası – II

HackingTeam’in ilk dosyasında Türkiye’de düzenlenen bir istihbarat ve gözetim teknolojileri fuarı üzerinden RCS gibi kötücül yazılımlar için nasıl cazip bir pazar olduğunu ve bu fuarın direktörü Tolga G.’nin HackingTeam’e gizli kapılar ardında -olası- müşterileriyle buluşturduğunu incelenmişti. Bu yeni dosya ise Türkiye’de haberleşme, güvenlik, analiz, mobil vb. Konularda hizmet veren 3 yerli şirketin HackingTeam ile ilgili 45 (yazıda 28 id mevcuttur) yazışmanın bir incelemesinden oluşmaktadır. Bu şirketlerin ise K.T., B.LTD. ve I.D.S.’tir (Kurum ve kişilerin itibarlarının zedelenmemesi için kısaltmalar kullanılmıştır.).

KT; kedi deyimleriyle Orta Doğu ve Körfez ülkeleri de dahil olmak üzere “Savunma Sanayii, Hava, Denizcilik ve Telekomünikasyon sektörlerinde sabit, mobil ve uydu haberleşme sistemleri, Deniz ve Hava Trafiği İzleme Sistemleri, büyük IT networklerinin projelendirme, montaj, devreye alma, entegrasyon, test, bakım, işletme, eğitim, danışmanlık ve teknik destek hizmetlerini vermektedir”. Bununla birlikte, B.LTD. ise “tıbbi amaçlı görüntü analiz sistemlerinin geliştirilmesiyle baslayan Ar-Ge faaliyetleri, güvenlik, veri analizi, ses ve görüntü aktarım, kayıt sistemleri, veritabanı uygulamaları, ve son olarak mobil cihazlara yönelik uygulamalar geliştiren bir başka şirkettir” ve bir teknokent bünyesinde yer almaktadır. Son olarak I.D.S.; görüntü, gece görüş, UAV, AUVIS, balistik çözümleri ve sistem uygulamaları konusunda uzmanlaşmış savunma çözümleri sunan bir şirkettir.

Dikkat edildiği üzere üç şirket de savunma (ve saldırı) çözümleri ve ürünler üreten, genel olarak askeri ve istihbarati yapılarla çalışan, hükûmetle iyi ilişkiler içinde olduklarını da e-postlarında belirten HackingTeam’in müşterileriyle iletişim (pazarlama ve çözüm ortağı) aracı olan şirketlerdir. Yazışmalardan ilk dikkate değer konu 2011 yılında olan “Private Demo” konulu (564978, 564988, 564998, 564973, 564981, 564997, 564980, 564971, 564985, 564972, 565002, 564989, 564977, 565005 ve 565000) B.LTD.’den Alper T., Tuğrul O., Altuğ B. ve HackingTeam’den Mostapha M. arasında olandır. Bu iletişimde dikkati çeken önemli noktalardan biri btt’nin Bangladeş Silahlı Kuvvetler’inin istihbarat birimi olan DGFI‘nin bir sızma sistemi (yazılımı) arayışı içinde olduğu, DGFI’nin ise bir yandan da Trovicor ve Verint‘ten gelen teklifleri değerlendirdiği belirtilmiştir. Öte yandan, bu sızma sitemi için Ankara’da gizli bir gösterim ayarlamaya çalışılmıştır.

Özellikle, 05/06/2013 tarihinde Altuğ B. (B.LTD)’den atılan e-posta ise dikkate değer. Türkiye’de yaşanan olaylardan dolayı müşterilerin beklemede olduğunu ve GSM ve 3G için sızma yapılabilecek bir çözüm arayaşı içinde olduğunu söylemiştir. Bu tarihin önemi ise Gezi Parkı protestolarının yaşandığı bir dönemin içinde olması, diğer taraftan da Altuğ B.’nin Türkiye’de yaşanan olaylara gönderme yapmasıdır. Gezi Parkı protestolarında mobil iletişimin çok yoğun olarak kullanıldığı dikkate alındığında, btt’nin kimin için bir GSM/3G gözetim ve sızma arayışı içinde olduğunu da söylemek güç.

K.T. ise (322642, 545817) ilk olarak Kamil Y. aracılığıyla 06/05/2015 tarihinde HackingTeam ile iletişime geçmiş ve e-postasında hükûmet ve özel sektör ile güçlü ilişker içinde olduklarını, Intelligence Support Systems (ISS) fuarında yer alacaklarını ve kendileriyle pazar fırsatlarını konuşmak istediklerini söylemiştir. 04/06/2014 tarihli yeni e-postasında ise Emniyet Genel Müdürlüğü’nün istihbarat birimine HackingTeam’in RCS Galileo ürününü sunmak istediklerini belirtmiştir.

I.D.S.’ten A. Serkan D., ilk olarak 11/03/2015 tarihinde “Business Relations” konulu e-posta (375772, 314134, 350936) ile iletişime geçmiştir. Bu e-postada kendilerinin görüntü, gece görüşü, UAV, AUVIS ve balistik çözümleri sunduklarını, hükûmet ile güçlü ilişkilerinin olduklarını, emniyet için çözümler aradıklarını ve -HackingTeam’in- VoIP monitörleme ve çözüm sunan yazılıma sahip olduğu teknik konularda bilgi alış-verişi aradığını belirtmiştir. VoIP; kısaca sesli iletişime konu olan teknolojilerin Internet protokolleri üzerinden gerçekleştirilmesine denilmektedir. Bunlara, Internet telefonu, genişbant telefon hizmetleri, faks, SMS, sesli mesaj gibi servisleri içermektedir.

Diğer e-postalar incelediğinde (340338, 375543, 377667, 1055568, 145606, 23965, 378914, 604917) ise M.T. (muhtelemen haber bülteni üzerinden), Türkiye’de düzenlenen bir fuar alanı (doğrudan HackingTeam ile iletişim) ve bir teknokent (iç yazışmalar HackingTeam klasörlerinde) HackingTeam’i birçok ülkenin ve savunma endüstrisinden büyük firmaların yer aldığı IDEF 2015’e davet edilmiş ve ısrarla büyük bir pazardan, pazardaki karar sürecinde etkileyici konumda olan büyük savunma endüstrisi firmaların olduğu söylenmiştir.

Şimdi soruyoruz:

  1. Gezi Parkı protestoları döneminde neden GSM ve 3G’ye sızmak için HackingTeam ile kimin için çözüm arama yoluna gitmiştir?
  2. Emniyet birimleri için VoIP üzerine HackingTeam’den herhangi bir çözüm temin etmiş midir?
  3. Davetleride gayri ahlaki ve kötücül yazılımlar üreten bir şirketi 2014’te Ankara’da düzenlenen Cyber Security Conference & B2B Meetings’e ve IDEF 2015’e davet ederken bir ön çalışma yapılmış mıdır? Yapılmamışsa, Türkiye onlar için önüne gelenin satış yapabileceği bir pazardan mı ibarettir?

HackingTeam Dosyası – I

HackingTeam ile ilgili olarak ilk 23 Şubat 2014 tarihinde CitizenLab tarafından yazılmış iki akademik çalışmanın Türkiye ayağını ve bu konuyla ilgili yazılmış ilk Türkçe makale olan “İzi Sürülemeyen” Casus Yazılım ve Türkiye’de bahsetmiştim. Fakat, bu makale yayınladığım dönemden HackingTeam’in hacklenip belgelerin ortalığa dökülmesine kadar olan 1 yılı aşkın süredir hiçbir dikkat de çekmemişti. İçeriğinde ise Türkiye’yi IP bilgilerini de dikkate alarak RCS’yi kullanma ihtimali yüksek ülkeler içerisinde olduğunu söylemiştim fakat, sızdırılan yazışmaları incelediğimde bu konunun ne kadar derin ve kapsamlı olduğunu da görmüş bulunmaktayım. Yaman Akdeniz hocamın da çağrısını dikkate alarak yeni bir HackingTeam dosyasını, kendi çalışma alanım içerisinde başlatıyorum. Bu ilk dosyada “RE: R: R: Ref: Turkish National Police, US Department of Commerce Certified Trade Event: EMEA Intelligence 2011, Turkey” e-posta yazışmalarının bir analizini bulacaksınız.

Türkiye’de ve kendi tanımlarıyla uluslararası bir istihbarat, adli bilim ve gözetim teknolojilerinin tanıtımı ve konferanslarının düzenlendiği bir fuar düzenlenmektedir. Bu fuar BTK (Bilgi İletişim ve Teknoloji Kurumu) sponsorluğunda ise her sene Ankara’da yapılmaktadır. Bu fuarın yöneticisi ise Tolga G.’dir. İlk olarak 2011 yılında HackingTeam ile iletişime geçen Tolga G., fuarın sadece Türkiye pazarından değil Avusturalya, Hong Kong, Israil, Amerika, İngiltere, Orta Doğu ülkeleri, Güney Doğu Asya ülkeleri, Doğu Avrupa ülkeleri gibi birçok ülkeden katılımcıyı içerdiğini belirtmiştir. Ayrıca, Türkiye’nin güvenlik donanım ve servislerine 2009 yılında 3.63 milyar dolar, fiziksel güvenlik servislerinin yaklaşık 3 milyar dolar, elektronik güvenlik metodlarına 450 milyon dolar, ve nakit olarak transfer ücretlerine ise 180 milyon dolar yatırım yaptığını ve Türkiye’nin çok cazip bir pazar olduğunu vurgulamaktadır.

HackingTeam’in pazarlama müdürü Marco B., bu e-postaya katılımcı olarak ilgilendiklerini, mevcut bir yer olup olmadığını ve konuyla ilgili olarak detaylı bilgi istediğini söylerek cevap vermiştir. Tolga G., hangi katlarda boş yer olduğunu belirtirken özellikle ikinci katta,  popüler markaların bulunduğu yeri önermiştir. HackingTeam’den gelen yeni yanıtta ise Tolga G. ve HackingTeam arasında yaşanan bir telefon konuşmasına istinaden teşekkür edilmiş, devamında HackingTeam fuarda verecekleri konferansın zamanını Emniyet Genel Müdürlüğü’nün vereceği konuşmadan önce mi sonra mı olacağını sormaktadır. Devamında Tolga G., en büyük alıcıları olabilecek BTK genel müdürünün yer alacağı günü ve gene aynı günde ikinci ve üçüncü en büyük alıcı olabilecek Emniyet Genel Müdürlüğü ve emniyete ait istihbarat servisinin de bulunacağını fakat, konuşmalarını ise ikinci gün yapacaklarını vurgulamıştır.

Bu açıklamalar doğrultusunda konferans günü seçen HackingTeam, RCS teknolojileriyle ilgili olarak hangi sistemleri ve donanımları hedef aldığına dair detaylı bir e-posta atmıştır. Dikkati çeken bir başka nokta ise HackingTeam’in RCS’yi “The ULTIMATE WEAPON for attacking and covertly monitoring PCs and Smartphone”, Türkçesi bilgisayarlara ve akıllı telefonlara saldırmak ve gözetlemek için GERÇEK SİLAH olarak belirttiğidir. Açıkçası, bu teknolojinin satıldığı rejimlerde öldürülen aktivistler, gazeteciler ve birçok masum insan da gözönüne alındığında gerçekten de bir silah olduğu kolaylıkla söylenebilmektedir. Ayrıca, kendilerine özel görüşmeler yapabilecekleri bir odanın ayarlanıp ayarlanamadığını ve ücretini soran HackingTeam’e yanıt olarak “potansiyel müşterilerinize de davetiye göndermek ister misiniz?” diye yanıt veren Tolga G., devamında sağlayacakları odadaki Internet bağlantısının güvenli olduğunu, binanın eski askeri bir bina olduğunu (Harbiye Müzesi), diğer taraftan da özel odalar için de indirim yaptığını söylemiştir.

Ziyaretçilere giden davetlerin Internet üzerinden ve hepsinin bir barkota sahip olduğunu söyleyen Tolga G.’ye cevap olarak Hacking Team, Ahmet K., Emniyet Genel Müdürlüğü, Thomas S., Banu L. ve dil asistanı için davetiye istemiştir. 2012 yılındaki konferans için iletişme geçnen Tolga G., Türkiye’de (yasal ama son derece tartışmaya açık) dinlemelerin başka bir istihbarat servisine geçtiğini, artık en yüksek teknoloji ve otoriteye sahip olan kurumun BTK olduğunu ve aynı fiyatlardan ücretlendirme yapacaklarını söylediği yeni bir katılım daveti yollamıştır. Fakat, HackinTeam bu sene katılamayacaklarını belirtmiş, Tolga G. de cevap olarak 2013 yılında görüşmek dileğiyle diyerek son bir cevap vermiştir.

Anlaşılan o ki, BTK Türkiye’deki her türlü haberleşme sistemlerinde abone bilgilerini yasal –yasalara aykırı– olarak izleyebilen, en yüksek teknolojiye ve otoriteye sahip kurum halini almaya 2012 yılında başlamış ve artan bir ivmeyle de devam ettirmiştir. Diğer taraftan, Emniyet Genel Müdürlüğü, muhtmelen HackingTeam ile yapmış oldukları görüşmede RCS teknolojisi satın almaya karar vermiş ve bugüne kadar toplamda sivilleri gözetim altında tutabilmek için 440 bin Euro para harcamıştır. Hukuka aykırı olarak yapılan dinlemeler ise konun bir başka boyutunu daha ortaya koymaktadır. Çünkü Tolga G., özellike dinleme yapacak istihbarat servisinin değiştiğini ve en yetkili kurumun da BTK olduğunu e-postasında belirtmiştir.

Sonuç olarak, yasalara aykırı ve hukuki hiçbir dayanağı olmayan, tamamen kötücül ve dünya çapında birçok masum insanın öldürülmesine yol açan ve kendini silah diye tanıtan bir teknolojiye, Türkiye’yi pazar olarak sunan ve farkında olmadan da dinlemelerin ana kaynağını e-postalarında belirten bir isim olmuş Tolga G. Gizli görüşmelerde neler konuşulduğu ve neler için el sıkışıldığı ise ayrı bir konu. Tüm bunların sonuçları iste yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı bile.

ISENGARD – Anadolu’da Muhafazakâr Talan ve Bilanço

Gelin Türkiye’de son on yılda gerçekleşmiş çevre ve kültür katliamlarının bilançosunu birlikte çıkartalım. Bu projenin tamamlanması için maddi desteğe ihtiyaç vardır. Maddi yardımda bulunmak için lütfen buraya tıkayın.

[youtube width=”560″ height=”315″]http://www.youtube.com/watch?v=I0h5gvNnWTE[/youtube]

T.C. Anayasası’nın 169. Maddesine göre; “Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. (…) Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasî propaganda yapılamaz.” Peki on yılı aşkın süredir yürütmenin başı olanlar, anayasayı nasıl bu kadar açık ihlal edebiliyor ya da kendilerine bu yasa dışı gücü veren kalabalıklara neyi vaat ediyor?

Dış borcumuz kalmadı palavrasını bir kenara bırakırsak her yıl katlanarak artan cari açığı kapatacak en mantıklı çözümün; üretmek olduğu apaçık ortada. Gel gelelim hükümetin pompaladığı kontrolsüz üreyin propagandası dışında tükettiğimizin yarısını dahi üretecek durumda değiliz. Öyleyse çığ gibi büyüyen cari açığı kapatmanın tek bir yolu var: satacak yeni öz kaynaklar… kamu hizmeti gören, tekel nitelikli mal ve hizmet üreten en stratejik kurumları yani telekom, tüpraş, elektrik ve doğal gaz dağıtım şirketlerini bile özelleştirip piyasaya finansman sağlayarak, ekonomik krizi öteleyen AKP hükümetinin elinde kalan son sermaye ne yazık ki; ormanlarımız.

İstanbul ormanlarını doğrudan konut projelerine açmak yasal değil ancak hükümet, sabırla bekledi ve 2003-2013 yılları arasında ihale yasasını sermayedarlarına peşkeş çekebilecek şekilde tam 29 kez değiştirdi. Sonra da cebine ateşin düşmediğini sanan ve muhafazakar gururu okşanarak dünya liderliği hezeyanı yaşattığı seçmenine çılgın
projeler denen katliamları duyurdu. Seçmen mışıl mışıl uyurken bu projelerin yapılacağı araziler, inşaat ya da emlak işiyle alakasını çözemediğimiz bisküvi üreticisi, banka ya da medya uzantıları olan holdingler tarafından köylülerin elinden yok pahasına satın alındı. Bu şirketlerin de ortak noktaları akp hükümetine olan yakınlıklarıydı.

Anadolu’nun öz kaynaklarının talan edilmesine ve bu yağmanın yaşam alanlarına uzanmasına karşı koyan yani tezgahlarına çomak sokan herkesi darbeci hatta terörist ilan eden hükümetin yatırım ve kalkınma olarak sunduğu projelerin kamu yararına çıkartılmadığı gün gibi ortada… Örneğin Üçüncü Köprü ve Kuzey Otoyolunun yapılmasına sebep
gösterilen transit geçişlerin İstanbul trafiğine olan yükü yalnızca yüzde üç… Yani İstanbul’un trafik soruna getirilecek yalnızca yüzde üçlük bir iyileştirme için şehrin alt üst olmuş doğal dengesini ayakta tutan son yeşil alan katledildi. Sadece otoban yapılabilmesi için kesilen bir buçuk milyon ağacın havadaki yüz binlerce ton tozu ve karbondioksiti tuttuğunu, devasa bir alandaki yeraltı sularını toparladığını düşünürsek Kuzey Marmara Otoyolu’nun öyle çok da uzak olmayan bir gelecekte İstanbul’a çok pahalıya patlayacağını öngörmek hiç de zor değil.

Başlangıçta sadece üçüncü köprü ve üçüncü havaalanı arasında kurulacak bir otoyol inşaatı olarak duyurulan projedeki kıyımın boyutları ortaya çıkınca tam manasıyla bir rant ve talan hareketi olduğu çok net görülmeye başlandı. Öyle ki İstanbul’un kuzeyini her iki yakada bir uçtan diğerine kesen inşaat sahası, eni 500 metre ile 1500 metre arasında değişen devasa bir yarığa dönüştü. Buraya sadece yol yapılmayacağı, ihaleler ile satışa çıkartılacağı ve yandaşlara peşkeş çekileceği haberleri ise çok gecikmedi. Henüz proje başlamadan pay edilen bölgeler bir yıl boyunca özenle ve kuralsızca ağaçlardan yavaş yavaş arındırıldı. Böylece yol inşaatının hemen yanında bulunan ve orman vasfı birer birer seyreltilerek yitiren alanların fundalık ilan edilmesi dolayısıyla ranta katılması sağlanmış oldu. Bölge köylerde yaşayan çiftçi, hayvanlarının yanlışlıkla Belgrad ormanına ya da Havaalanı inşaatı sahasına girmesi durumunda beş bin liradan başlayan cezalarla karşılaşırken, seyreltilen orman sahasına girmesi ve yıkılan ağaçları kesip toplaması yani delilleri ortadan kaldırılması serbest bırakıldı. Çok daha vahimi, inşaat alanından çıkan hafriyat kıyılara yakın yerlere taşınıp yığılarak boğaz manzaralı yapay sırtlar oluşturmak için kullanıldı. Yani hafriyat ihalesini alan holding bir yandan da lüks site ve villalar yapmak için aldığı arazilerin ederini katbekat arttırmak adına bölgenin doğal yer şeklini dahi bozdu.

Ne yazık ki bu katliamlar sadece İstanbul’la sınırlı değil. Ekonomik istikrar sağlamak adına Türkiye’nin doğal ve kültürel güzellikleri yandaş gruplara pay ediliyor. Her yeni gün, çevreye etkisi felaket düzeyinde olan HES’ler, maden sahaları, taş ocakları veya vizyonsuz yöneticilerin rant kapısı olan başka felaketler ortaya çıkıyor.

Finike’de, dünya mirası olarak kabul edilen ve koruma altında olduğu için köylü bir tek dalını kırsa hapis cezası verilen sedir ağaçları, taş ocakları tarafından göz göre göre kökünden kesilerek yok edildi. AKP hükümetlerinden evvel taş ocakları için ruhsatlar çevre yasasına bağlı olarak ÇED yönetmeliğine göre veriliyordu. Ancak 2003 ve 2007 yılları arasında mevzuatta taş ocakları sahipleri lehine yapılan değişiklikler ile taş ocağı ruhsatlarının alınması kolaylaştırıldı ve mahallinde hiçbir ciddi araştırma yapılmadan çevreye vereceği zararlar göz ardı edilerek ruhsat alan taş ocakları yani hükümetin milli servetlerden pay verdiği muhafazakar sermayedar sayısı birden arttı. Bu öyle büyük bir peşkeşti ki ruhsatlar uzun süreli verilip ocakları işletenler sahanın mevcut potansiyeline bağlanmak yerine bir iki yıllık ruhsatlarla çıkan kaliteli mermeri üstünkörü toplayarak ocakları öylece terk edebilme lüksü sundu. Bölgenin kayalık zeminde kök salması için yüzlerce yıl gereken sedir ve kızılçam ormanları katledilerek açılan ocaklardan geriyeyse daha az kıymetli mermer blokları ve kayalar kaldı. Yol yapılamayacak sırtlara verilen ruhsatlarsa yalnızca katledilmesine müsade edilen sedir ve kızılçam ormanlarına değil mermer blokların yuvarlanarak yola yakın yerlere taşınmasını sağlayan tepelerdeki ormanı da yok etti. Talan ve yıkım konusunda ustalaşmış ocaklar bununla da yetinmeyip yasak olmasına rağmen geceleri dinamit kullandı. Bu dinamitler yakın çevreye 3.6 şiddetinde bir deprem etkisi yaparken seri olarak kullanılan bu yasal olmayan yöntem yalnızca evlerde tahribata sebep olmakla kalmayıp su kaynaklarının kirlenmesine ve daha kötüsü kurumasına sebep oldu. Finike’de şu an 12 tane benzer mermer ocağı var ancak bunlar, Finike ve Antalya’nın hala iyi günleri zira geçtiğimiz ay sadece antalya’da 300 tane yeni mermer ve taş ocağı için ruhsat verildi. Binlercesi de sırada. Çünkü Türkiye ekonomisinin her geçen gün çok daha fazla sıcak paraya ihtiyacı var ve pahası ne olursa olsun devlet için en kolay nakit bulma yöntemi bu tür zenginliklerin satılması… Hem de yalnızca belli bir sermaye grubuna…

Fatsa’da yaşanan çevre katliamı ağaçların kesilmesi, yeşil alanın tahribinden çok daha ötede: Siyanürle altın aranacak bu saha göründüğü gibi tarım alanları ve yerleşim yerleriyle sınır konumunda. Yani ülkenin en çok fındık ve bal yetiştirilen şehrinden çıkan mahsülün güvenilirliğini artık rahatlıkla sorgulayabilirsiniz. Peki muhafazakar olmakla övünen ve muhafaza ettiği için oy kazanan iktidar bu madende siyanürle altın arama ruhsatını yabancı bir şirkete vererek ne gibi bir kar elde edebilir? Emin olun bu denli büyük bir yatırıma kendileri girebilecek olsa bir an durup düşünmezler ancak bunun yerine daha az riskli olan madendeki yan işleri, mesela hafriyat kaldırma, lojistik ya da tedarik işlerinin küçük muhafazakar sermayedarlara büyük paralarla ihale edilmesi garantisiyle yetiniyorlar. Yapılan öyle büyük bir ihanet ki Fatsa’nın toprağına, yeraltı sularına, havasına karışan zehir ancak yüzlerce yıl sonra arınmış olacak ve bu yalnızca yabancı sermayenin milli servete konmak adına saçtığı hem de yalnızca yandaşa saçtığı paralar karşılığında olacak.

İnsanın lanet edip gemileri yakması ve ekonomik ya da sosyal felaket kopacaksa kopsun diye isyan etmemesi için bir sebep yok gibi görünüyor ancak bu tür bir kriz ortamından etkilenmeyecek tek kesim de ne yazık ki muhafazakar görünüp muhafaza ettiği izlenimiyle siyasi ve sonradan da ekonomik statü kazananlar olacak. Çünkü son on yılda gerçekleşen talan astronomik seviyelerde… Olası bir kriz senaryosunda, bankalar kredilerin tümünü geri çağırıp borçlarını zamanında ödeyen müşterileri bile mağdur edebiliyorken yandaşlara pay edilen ihalelerdeki sözleşmeler tamamen muhafazakar sermayedarları koruyor ve kolluyor. Dev holdingler halihazırda kendilerine verilen bedelleri projenin ortasında yetersiz bulup ek bütçe talep ederken, hükümet bu külfeti halkın sırtına yüklemekte bir beis görmüyor. Yani devletin halktan kazıyarak topladıkları, yandaş sermayenin servetine dönüşüyor.

Bu belgeselde yalnızca çevre ve doğa kıyımına değil aynı zamanda kültür katliamlarına da yer vereceğiz. Ecdat ecdat diye kendini yırtanların sermaye büyütmek çabası ya da tamamen cahillikten işledikleri kültür suçlarının da ifşa edilmesi gereken yolsuzluklar olduğunu düşünüyoruz. İshak Paşa Sarayı’na yapılan saçma sapan restorasyonun vizyonsuzluktan ya da bilgisizlikten yapıldığına inanmak istesek de maliyetinin üç buçuk milyon lira olarak belirlenmesi ister istemez bir rant arayışına itiyor mantıklı düşünebilen herkesi… Zira bu maliyetle koca sarayın üzerini pimapenle kapatmak pek akıl karı görünmüyor. Yapımı 17. Yüzyıla dek uzanan ve dünyadaki ilk kalorifer sisteminin kurulduğu bina olan İshak Paşa Sarayı’nın bugünkü hali, İslam medeniyetinin öncü, yenilikçi ve incelikli bir karakterdeyken, tarih boyunca siyasi iktidarların malzemesi olup nasıl yozlaştığına dair çok net bir sonuç gibi duruyor. Her an alt katlarında bir banka şubesi ya da bim belirecekmiş gibi duran saray ne yazık ki ihtişamını yitirmekle kalmamış, yurtdışı kaynaklı mimarlık ve restorasyon dergilerinde alay konusu haline gelmiş durumda. Muhafazakar kitleleri gücendirmek istemeyiz ancak islamiyetin başına gelmiş felaketlerin neredeyse tümünü yine müslümanların kendileri yapmış. Tıpkı bu eşsiz sarayı bir restorasyon faciasına çevirmemiz yahut çeviren çapsızlara yetki vermemiz gibi.

Vahimdir ki kültür felaketlerimiz, çevre felaketlerimizden aşağı kalmıyor. Beyazıt”taki yangın kulesi de nasibini bir hayli almış. 1749 yılında yapılan kulede asılı olan çeşit çeşit antenin bir kısmı tevcihli baz istasyonu… Şehrin siluetinde yer edinmiş yapının zirvesine vakti zamanında Vedat Demircioğlu’nu anmak için kızıl bayrak çekilmiş ancak dönemin provokatif gazeteleri bu bayrağın Beyazıt Camii’ne asıldığı yönünde yalan haberler yapınca 69 Kanlı Pazar’ı için faşist motivasyonu olmuştu. Kızıl bayrağa duyulan alerji tarihi yapılara iliştirilen baz istasyonlarına duyulmuyor hatta sempatik bulunuyor olmalı ki artık bu tip çift yönlü antenleri minarelerde de bol bol görüyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı, aralarında Kültür ve Turizm, Ekonomi, Kalkınma, Çevre ve Şehircilik, Dış İşleri, Sağlık ve Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlıklarının bulunduğu yedi bakanlığın tekil bütçelerinden ve Kalkınma+Ekonomi+ Çevre ve Şehircilik Bakanlıklarının bütçelerinin toplamından fazla bir bütçeye sahip. Bu akıl dışı paya rağmen camiler, vakıflar bu görüntü ve manevi kirliliğe sebep olan baz istasyonlarını minarelere astırıyorsa, ya diyanetin bütçesinden ödenek alamıyorlar ya da açgözlülükten kudurmuş durumdalar. İki ihtimal de minareleri “süngü” yapıp yola çıkanların yalnızca din bezirganı olduğuna dair kesin sonuçlar ortaya koyuyor.

Anadolu’nun yaşadığı bu talan ve haramiliğin bilançosunu daha net gözler önüne sermek için tamamı hava çekimlerinden oluşan ve 30a yakın ili kapsayan bir belgesel çekmek istiyoruz. Pahalı bir teknik olan havadan görüntüleme yöntemi maliyetli olmasına rağmen etkisi çok daha çarpıcı ve akıllarda iz bırakan kareler yakalamak konusunda gayet başarılı… Finike’deki katliamları görüntüleyip facebookta paylaşan taş ocakları il mücadele platformu sözcüsü Ali Ulvi Büyüknohutçu’ya taş ocaklarını işleten şirketlerin açtığı 100 bin liralık maddi tazminat davası gibi hukuki yaptırımları henüz hesaba katmamış olsak da bütçeyi olabildiğince kısarak hesapladık. Bu kısa başlangıç için dahi üç kez jandarma tarafından gözaltına alındığımızı da düşünürsek proje devam ederken avukat arkadaşların ayrı bir desteğine de ihtiyacımız olabilir. Yalnızca maddi destek vererek değil bu projeyi paylaşarak, sosyal mecrada dillendirerek de filmin yapımcılığından sorumlu sayılabilirsiniz. Daha çok insana ulaşabilmemiz, kısa da olsa bu başlangıçtaki görüntülerden halkı haberdar edebilmemiz için bol bol paylaşım yapmak en etkili destek olacaktır. Zorba iktidara gönül vermiş seçmeni tatlı rüyasından edebilmemiz, en azından bu akıl tutulmasını tarihe not düşebilmemiz için bağışlarınızı bekliyoruz. Desteklerinizle ortaya çıkacak bu kolektif hafıza ürünü proje tamamlandığı zaman internetten ücretsiz olarak seyredilebilecek ve devamında gelecek benzer çalışmalar için kapı aralayacaksınız. Sokaktan siyasete uzanan mücadelenin en etkili olabileceği alandayız ve organize olursak Anadolu’nun çığlığını kulaklarını tıkamış sakinlerine duyurabiliriz. Sosyal medyada dağınık fotoğraflar, iletiler, videolar halinde denk geldiğimiz kıyım zincirini derli toplu ve çok daha net gözler önüne serecek bu belgesel; bir cenneti nasıl kaybettik ya da kaybın eşiğinden nasıl geri döndürdük noktasında bir kilometre taşı olacaktır.

Gelin bir film çekelim ve bu öylesine bir film olmasın, birilerini epey huzursuz etsin; dileyelim ki bir zamanlar yeşil ve latif olan Anadolu’nun intikamına kapı aralasın…

Yeni İç Güvenlik Paketi ve Fişlemeyi Normalleştirmek

Aşağıdaki yazının ilk halini 13 Ocak 2014 tarihinde yazmış ve yayımlamıştım. Bugün geçmeye başlayan yeni iç Güvenlik Paketi’nden sonra bu yasa üzeriden fişlemenin ne noktalara ulaşabileceğini daha ayrıntılı incelemenin önemli olduğunu düşünerek yazıyı tekrar güncelledim.

Gezi sürecinden bildiğimiz üzere insanlar Gezi’ye destek vermek amacıyla geceleri ülkenin birçok ilinde “tencere tava” çalmaya başlamıştı. Çok geçmeden Erdoğan; “Komşuyu rahatsız etmek suçtur. Ben değil yasalar söylüyor. Müracaatınızı yapacaksınız, yargıya bildireceksiniz.” diyerek tencere tava çalanların ihbar edilmesini istemişti. Ardından, bu konuyla ilişkin olarak “Sırdaş Polis İhbar Noktası” projesinden bahsetmişti:

Mahalle aralarına yerleştirilecek bu sistem sayesinde, bir suç işlendiğinde, insanlar ‘kimliğim tespit edilir mi?’ endişesi yaşamayacak. Bu sistem ile ister yazılı olarak, isterse de sesli olarak bu kutulara ihbarda bulunabilecek. Bu kutulara yapılan ihbarlar ise kesinlikle gizli kalacak. Projenin kısa bir zaman diliminde başlatılması hedefleniyor.

Yukarıdaki alıntıda görüldüğü üzere, yazılı veya sesli olarak mahalle aralarına yerleştirilmiş bu sisteme insanlar kimlikleri gizli kalacak şekilde ihbarlarda bulunabilecekler. Ek olarak, bu proje sayesinde “polise olan ihbarların artırılması ve ihbar sisteminin işlevlik kazanması” amaçlanmakta olduğu söylenmiştir. Bir süre sonra, gündem değiştirme gücünü iyice kaybeden Erdoğan’ın kızlı-erkekli öğrenci evleri çıkışı olmuştu. “Üniversite öğrencisi genç kız, erkek öğrenci ile aynı evde kalıyor… Vali Bey’e bunun talimatını verdik. Bunun bir şekilde denetimi yapılacak.” demişti. Bu söyleminden sonra epey tepki çekmiş, kızlı-erkekli öğrenci evlerinin ihbarı başlamış, kendilerini ihaber edenler olmuş ve ihbar sonucunda da bir kişi hayatını kaybetmişti. Görüldüğü üzere her iki söylemin de ortak yönleri; neyin suç olduğunun bir kişi tarafından belirlenmesi ve “ihbar.”

Bu sefer çok yakın bir tarihte, 6 Aralık 2013′te “Trafikte Yeni Dönem! Herkes Polis Olabilecek” başlıklı yeni bir haber yayımlandı. Ayrıca, bu haber tv programlarında da gösterildi. Haberde geçen bölümden bir altıntı yapayım:

Tasarı Meclis’ten geçerse elinde kameralı cep telefonu bulunan herkes trafik casusluğu yapabilecek. Vatandaş aşırı hız, kırmızı ışık ihlali, emniyet kemeri, yasak park, araç kullanırken cep telefonu ile konuşma, hatalı sollama, araçtan sigara izmariti, çöp atma gibi eylemleri ya fotoğraflayarak tespit edecek ya da videoya çekecek.

Bu alıntıdan da görüldüğü üzere, insanlar ellerindeki cep telefonları ile isterlerse trafik casusluğu yapabilecekler. Yani tekrar aynı bahaneyle, yasalara aykırı bir durumun ihbar edilmesi istenmektedir. Bununla birlikte, “casusluk” kelimesi “Sırdaş Polis İhbar Noktası” projesi ile –bence– doğrudan ilişkilidir. Çünkü, her ikisinin de ortak noktası kimlik gizliliğidir (e-posta ile ihbar bu konuda biçilmiş kaftan). Şimdi bir ayrım yapalım. Mobese, devletin kendi eliyle koyduğu bir gözetleme sistemidir. Haberlerde insanlara “evlilik teklif eden çiftler, enteresan kazalar, mobese kameralarına takılan ilginç görüntüler vs.” şeklinde gösterilmekte, asıl çalışma amacı gizlenerek ve normalleştirilerek anlatılmaktadır. Öte yandan, bahsedilen ihbarlar bir sivil muhbirlik olup, ayrıca yasal bir dayanağı olmadan, farklı veya karşıt görüşlerde olanları devletin fişleyemediği noktada fişlenmesine yardımcı olmaktır.

İlk olarak, elinde kameralı cep telefonu olan herkesin trafik casusluğu yapmasını (kurallara uymayan sürücüler için bile) kabul edilemez buluyorum. Trafikteki kural ihlallerinin çözümü “ihbar” sisteminden geçmemektir. Ayrıca, bununla fişleminin ilerleyen süreç içerisinde daha normal bir algı yaratacağına inanmaktayım. Bunu şundan dolayı söylüyorum; ilk iki ihbar isteğinde neyin suç olduğu bir kişi tarafından belirlenirken bu sefer de yasalara aykırı durumlar bahane edilerek bir ihbar sistemi kurulmaktadır. Çünkü, hem tencere-tava hem de kızlı-erkekli ihbarların toplumun belirli bir kesimi tarafından (iktidar gibi düşünmeyenler diyelim ya da siz ne derseniz) “fişleme” olarak algılanmasına rağmen “kurallara, trafiğe vs. yardımcı olmak” adıyla fotoğraf çekilmesinin ve bununla ihbarda bulunulması gözden kaçırılmaktadır. Tıpkı Mobese haberleri ile yaratılmaya çalışılan algı gibi bu tarz ihbarların da asıl resmin üzerini örttüğünü düşünüyorum. Bu resim de fişlemenin ve devletin fişleme mekanizmasına yardımcı (gönüllü, sivil muhbirlik) olmanın ta kendisidir.

Yukarıdaki ifadelere ek olarak Yeni İç Güvenlik Paketi’nden bu konuya ilişkin çeşitli maddeleri sıralayalım:

  • 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun 16. Maddesi’nin üçüncü fıkrasının b bendinde yer alan “Maddî güç; polisin direnen kişilere karşı veya eşya üzerinde bedenî kuvvetin dışında kullandığı kelepçe, cop, basınçlı su, göz yaşartıcı gazlar veya tozlar, fizikî engeller, polis köpekleri ve atları ile sair hizmet araçlarını, ifade eder.” maddesine “ve/veya boyalı” ifadesi eklenmiştir. Bu ifadede yer alan boyalı, TOMA’lardan sıkılacak suyun 3 gün çıkmayan bir boyalı su olduğunu söylemektedir. Bir gösteriye katıldınız ve TOMA size boyalı su ile müdahale etti. Üzerinize gelen boyalı su 3 gün boyunca kolay kolay çıkmayacak ve siz de bu 3 gün boyunca hayatınıza boyalı su ile “işaretlenmiş/fişlenmiş” olarak devam etmek zorunda kalacaksınız.
  • 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun 15. Maddesi’nde yer alan “Polis; yaptığı tahkikat esnasında ifadelerine müracaat lazımgelen kimseleri çağırır ve kendilerine lüzumu olan şeyleri sorar.” ifadesine “Polis; müşteki, mağdur veya tanık ifadelerini, talepleri hâlinde ikamet ettikleri yerlerde veya işyerlerinde de alabilir. Bu fıkranın kapsamı ile uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar İçişleri Bakanlığınca belirlenir.” fıkrası eklenmiştir. Bu yeni fıkra ile birlikte polis yukarıda bahsettiğim “ihbarcı komşulardan” gelecek bildirimlere veya kafasına estiğince herhangi birinin evine/işine gidip “ifade almaya geldim” diyebilir. Eğer, daha önce Emniyet’te herhangi bir “fiş” dosyanız varsa polis bundan da destek alarak ve kimseye sormadan bu yeni fıkra ile sizi düzenli olarak taciz edebilir.
  • 1174 sayılı Kimlik Bildirme Kanunu’nun 1. Maddesi’nde yer alan “Bu Kanunda sayılan, özel veya resmi, her türlü konaklama, dinlenme bakım ve tedavi tesisleri ve işyerleri ile konutlarda geçici veya sürekli olarak kalanlar, oturanlar, çalışanlar ve ayrılanların kimliklerinin tespiti ve bildirilmesi bu Kanunun hükümlerine göre yapılır.” ifadesinde “ayrılanların” ibaresi “ayrılanlar ile araç kiralayanların” şeklinde değiştirilmiştir. Bu değişiklik ile birlikte kiraladığınız araç ve bu araçla yaptığınız seyahat polis tarafından takip edilecektir. Diğer taraftan, Anayasa’nın 23. Maddesi’ndeki Yerleşme ve Seyahat Hürriyeti ile doğrudan çelişmektedir. Nitekim, bir otobüs yolculuğunda biletin T.C. kimlik numarası üzerinden verilmeysiyle de daha önceden çelişmekteydi.
  • 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanununun 4/A Maddesi’nin altıncı fıkrasının ikinci cümlesi “Ancak bu amaçla kişinin üzerindeki elbisenin çıkarılması veya aracın, dışarıdan bakıldığında içerisi görünmeyen bölümlerinin açılması istenemez.” de yer alan “Ancak bu” ifadesi “Bu” ile değiştirilmiş ve “Ancak, el ile dıştan kontrol hariç, kişinin üstü ve eşyası ile aracının dışarıdan bakıldığında içerisi görünmeyen bölümlerinin aranması; İçişleri Bakanlığı tarafından belirlenecek esaslar dâhilinde mülki amirin görevlendireceği kolluk amirinin yazılı, acele hallerde sonradan yazıyla teyit edilmek üzere sözlü emriyle yapılabilir. Kolluk amirinin kararı yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Bu fıkra kapsamında yapılan araç aramalarına ilişkin olarak kişiye, arama gerekçesini de içeren bir belge verilir.” ifadesi eklenmiştir. Böylece polis mahkeme veya savcı emri olmadan sizin üzerinizi veya aracınızı arayabilecektir. Düşünün ki ihbarcı komşunuz polise sizinle ilgili bir şeyler fısıldadı ve polis sizi trafikte durdurarak bu ihbar üzerinden hiçbir yasal emir olmadan arama yapabilir veya aynı şekilde fiş dosyanız vardır ve sırf taciz etmek için kafasına estiğince sizi durdurabilir.
  • 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun 7. Maddesi’nin ikinci fıkrasının üçüncü cümlesi “Hâkim, kararını en geç yirmidört saat içinde verir.” ifadesindeki “yirmidört saat” “kırksekiz saat” ile değiştirilmiştir. Ayrıca, üçüncü fıkrası “Yetkili ve görevli hâkim, Ankara ağır ceza mahkemesi üyesidir.” ile dokuzuncu fıkrası “Bu maddede yer alan faaliyetlerin denetimi; sıralı kurum amirleri, mülki idare amirleri, Emniyet Genel Müdürlüğü ve ilgili bakanlığın teftiş elemanları tarafından yılda en az bir defa yapılır. Bu faaliyetler Başbakanlık Teftiş Kurulu tarafından da denetlenebilir. Bu kapsamda yapılan denetimlerin sonuçları bir rapor hâlinde Güvenlik ve İstihbarat Komisyonuna sunulur.” ile değiştirilmiştir. Bu değişiklikler ile birlikte, herkesin telefonu kırksekiz saat boyunca dinlenebilecek ve bu dinlemeler ise Ankara’daki tek bir konumdan gerçekleştirilecektir. Yukarıdaki değişiklikleri de dikkate alırsak, bu dinlemeler üzerinden rahatça fişlenebilir, evinize/iş yerlerinize aramalar yapılabilir, aracınız durdurulup aranabilir.
  • 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 33. Maddesi olan “Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine 23 üncü maddenin (b) bendinde sayılan silah veya araçları taşıyarak katılanlar, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Silah veya aracın ateşli silah ya da patlayıcı veya yakıcı madde olması durumunda, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. Silah veya aracın bulundurulmasının suç oluşturması halinde, ayrıca bu suçtan dolayı da ilgili hakkında kanun hükümlerine göre cezaya hükmolunur.” ifadesi “Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine; a)Ateşli silahlar veya havai fişek, molotof ve benzeri el yapımı olanlar dâhil patlayıcı maddeler veya her türlü kesici, delici aletler veya taş, sopa, demir ve lastik çubuklar, boğma teli veya zincir, demir bilye ve sapan gibi bereleyici ve boğucu araçlar veya yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı eczalar veya diğer her türlü zehirler veya her türlü sis, gaz ve benzeri maddeler taşıyarak veya kimliklerini gizlemek amacıyla yüzlerini tamamen veya kısmen bez vesair unsurlarla örterek katılanlar iki yıl altı aydan dört yıla kadar,” ve “b)Yasadışı örgüt ve topluluklara ait amblem ve işaret taşıyarak veya bu işaret ve amblemleri üzerinde bulunduran üniformayı andırır giysiler giyerek katılanlar ile kanunların suç saydığı nitelik taşıyan afiş, pankart, döviz, resim, levha, araç ve gereçler taşıyarak veya bu nitelikte sloganlar söyleyerek veya ses cihazları ile yayınlayarak katılanlar altı aydan üç yıla kadar, hapis cezası ile cezalandırılırlar.” ile değiştirilmiştir. Dikkati çeken en önemli nokta kimliklerini gizlemek amacıyla yüzlerini tamamen veya kısmen bez vesair unsurlarla örterek katılanlar kısmıdır. Bu neden bir fişleme unsuru sayılır? Bilindiği üzere her yerde mobeseler mevcuttur fakat, yüzünüz kapalı ise mobeselerin sizlere ait görüntüleri kaydetmesi devlet açısından pek de cazip değildir. Diğer taraftan, gösterilerde kitlelerin arasına sızan ve bolca fotoğfraf çeken siviller ve ajanlar da yüzü kapalı birisinin fotoğrafını çekmesi pek de bir şey ifade etmeyecektir. Bu yeni değişiklik ise yüzü kapalı olanların doğrudan suç işlediklerini, suç işlememek istiyorlarsa devlet tarafından daha rahat fişlenmeleri için yüzlerini açmalarını emretmektedir. Son olarak, vesair unsurlarla yüz kapatmaya gaz maskesini de ekleyebilirsiniz.
  • 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 91. Maddesi’nin üçüncü fıkrası “Toplu olarak işlenen suçlarda, delillerin toplanmasındaki güçlük veya şüpheli sayısının çokluğu nedeniyle; Cumhuriyet savcısı gözaltı süresinin, her defasında bir günü geçmemek üzere, üç gün süreyle uzatılmasına yazılı olarak emir verebilir. Gözaltı süresinin uzatılması emri gözaltına alınana derhâl tebliğ edilir.”’na ek olarak “Suçüstü hâlleriyle sınırlı olmak kaydıyla; kişi hakkında aşağıdaki bentlerde belirtilen suçlarda mülki amirlerce belirlenecek kolluk amirleri tarafından yirmi dört saate kadar, şiddet olaylarının yaygınlaşarak kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasına yol açabilecek toplumsal olaylar sırasında ve toplu olarak işlenen suçlarda kırk sekiz saate kadar gözaltına alınma kararı verilebilir…” fıkrası eklenmiştir. Bu değişiklik ile birlikte, polis sizleri herhangi bir mahkeme emri olmadan –ihbarcı komşunun bir telefonuya– 48 saat boyunca gözaltında tutabilir, dahası bir gösteriye katılmanız sizleri tutuklatabilir ve hapse attırabilir. En ürkütücü yanı ise –eğer yanlış anlamadıysam– benim gösteriye katılıp katılmadığımın tespiti nasıl yapılacak, eğer biri beni polise ihbar etse polis bu suç üstü halinin neye göre doğrulamasını yapacak, eğer telefonum dinleniyorsa ve gösteriye katılan bir arkadaşım beni aradığında polisin bunu ben gösteriye katılmasam dahi katıldı diye sunabilmesinin önüne ne geçecek? Bu soruların cevapları ise muallaktır ve muhtemelen değişkendir.

Bu değişiklikleri tek tek incelediğimizde, AKP’nin her fırsatta dillendirdiği sivil muhbirlik kavramı geniş ölçüde bu maddelerle dolaylı/doğrudan desteklenmiş durumdadır. Ülkede yaşanan hukuksuzluklara gayet barışçıl bir yolla protesto eden (tencere tava) bir komşunun ihbarcı bir komşu tarafından polise bildirilmesi sonrasında basitçe başına neler gelebileceğini bu maddeler ile açık olarak görebilmekteyiz. Yeni İç Güvenlik Kanunu, toplumdaki artan kutuplaşmayı toplumun iktidar yanlısı kesimin tarafına bir avantaj ve hatta bir intikam aracı olarak da kullanabilmesinin önünü açtığı gayet nettir. Artık bunları çekinerek söylememek gerekiyor. İktidar, kendinden olmayanları baskı altında tutacağı çok ciddi ve faşist bir değişiklik hazırlayarak ve bu değişiklikleri gayet pişkin bir şekilde sırıtarak meclisten geçirmeye başlamıştır. Kendisiyle aynı görüşü paylaşmayanları “gavur, paralel, bonzaici, vatan haini, alçak, namussuz, İslamofobik” olarak ötekileştirebilecek ve bu kanun nezdinde çok daha rahat dillendirebilecektir. Ayrıca, buradaki baskı bir tür zulme benze de tepkisel değildir, daha çok aktiftir. Baskı muhalefeti kontrol etmeyi amaçlamaz. Bunun yerine, muhalefetin kökünü kazımayı amaçlar ve bu konuda kendine mübah gördüğü her yolu kullanır. AKP’nin yaptığı bu değişlik ise kendine muhalif gördüğü herkesin ve her şeyin kökünü kazımaktan başka bir şey değildir. Üstüne, toplumun bütün kesimleride giderek artan nefretten faydalanıp komşunun komşusunu ihbar etmesini, elinden geldiğince kendisiyle aynı görüşü taşımayan bireylerin ülke çapında fişlenmesini de kolaylaştırmak istemektedir. Böylece, ellerinde kökünü rahatça kazıyabileceği ve –sözüm ona– milli iradesinden aldığı güçle oluşturduğu bir listesi olacaktır.

Son olarak, polisin görevi niteliği itibariyle ceza yasasını uygulamak ve iç asayişi sağlamaktır. Türkiye gibi her anlamda geri kalmış ülkelerde ise devlet otoritesini korumaya yönelik bir yapıya dönüştürülmüştür. Bu yüzden de yazıda bahsettiğim ihbar mantığı bir kişinin (muktedirin) neyin suç/yasalara aykırı olduğunu belirlediği, yurttaşları birbirinden korumaya değil devletin otoritesini korumaya yönelmektedir. Ayrıca, iktidar söz vermesine rağmen fişlemeye son vermemektedir. Askine, fişlemeyi normalleştirmekte ve bunun için de elinden geleni yapmaktadır. Fişlemenin zeminini hazırlayan ve normalleştiren bu tarz yasal değişiklikler, haberler ve ihbarların altında yatanlar iyi görülmelidir. Bugün için toplumun belirli bir kesimine makul gelebilecek bir yasal değişiklik, ihbar ve ihbarlar bu süreçte toplumu bir fişlemeye, ötekileştirmeye ve muhalefetin kökünü kazıtma mekanizmasına dönüştürmüştür.

Bindik Bir Alamete

Özlediniz mi? 4 aydır bir koşuşturmacanın içerisinde birçok şeyden, özellikle de en çok keyif aldığım yazından uzak kaldım. Dilimin bozulduğunu, gündelik yaşama kurban gittiğini düşünmeye başlıyorum. Umarım kısa sürede toparlarım. Ağustos ayından bu yana bir derleme yazısı olarak sizlere sunarım.

Adını hatırlayamadığım televizyon programlarının birinde, üniversite gençliğinin nedense köşe yazıları okumadıklarından, diğer taraftan 5 tane köşe yazarı sayın deseler bir taneyi bile zor söyleyeceklerinden dem vuran, sözüm ona biz bu yollardan geçeli çok oldu abilerin hiçbir şeyi çözümlemeyen tartışmalarından birini izliyordum. Bu program ile bir üniversite öğrencisi olarak köşe yazarı da sayamadığımı farketmiştim. Aradan geçen zaman içerisinde, köşe yazarı öğrenmek veya takip etmek için pek çaba gösterdiğim de söylenemez. Tek yaptığım, Internet üzerinde yer alan haberlere veya yazılara ulaşarak okuduklarımı doğrulamaya çalışmaktı.

Birkaç gün önce Diken‘de, Nuray Mert‘in “Muhafazakar demokratlıktan radikal İslamcılığa: Tehlikenin farkıda mısınız?yazısını okudum. AKP’nin kavgasının ne olduğuna dair yapmış olduğu ilk alıntı, Türkiye’deki muhafazakâr demokratlık modelinin, devletleşen AKP’nin otoritesini korumak ve hâkimiyet alanını toplumun her kesimi üzerine yaymak için her yolu mübah gören bir model olduğunu söylemeye çalıştığını algıladım. Mert, bunu da muhafazakâr demokratlıktan radikal İslamcılığa kayış olarak bir dönemin meşhur ve çok eleştirilen Cumhuriyet gazetesi reklamıTehlikenin farkında mısınız?” ile altını çizmiş. Benim muhafazakâr demokrat görüşüm başından beri radikal İslam’a uydurulan bir kılıftan öte olmadığı yönündeydi. Neo-Liberal AKP’nin paraya dayalı siyaset anlayışının bir yerde patlayacağına şaşırmamak gerekirdi.

Bununla birlikte, Mert, AKP’nin toplum üzerinde yarattığı baskı, korku, engelleme, ötekileştirme, yaftalama v.b. kendisine muhalif olanların sesini kesmek ve kökünü kazımak için kontrolü altında bulunan tüm kanalları kullanarak, kendini baskı altında hissetmeyen kesimlerin dahi kendilerini büyük bir kavganın içine çektiğini de özellikle belirtmiş. Benim de paralel olarak bu blog üzerinde yer alan birçok yazıda sansürün sadece belirli bir kesimi etkilemediği ve etkilemeyeceği, sansürün sistematik olarak konuyla ilgili ilgisiz herkesin ifade, Internet, düşünce, v.b. özgürlüklerine etki edeceğini vurgulamaktaydım. Nitekim, AKP’nin yeni Türkiye’si, kendi dünya görüşlerini muktedirlik ile vaki, toplumun her kesimine dayatıp, bunu kabul etmeyenleri ise sindirmek için elinden geleni yapan bir öğütücüye dönüşmüştür.

Bu öğütücüyü daha yakından tanımak için  Ağustos ayından bu yana olan süreci derlemek gerekmektedir. Konuyla ilgili olarak kronolojik derlemeyi aşağıda bulabilirsiniz:

  • Freedom House‘un Ağustos ayı sonunda yayımlamış olduğu Türkiye raporunda, Türkiye’nin Internet özgürlüğü için savaş alanı olduğunu, tüm dünyanın imreneceği bir özgürlükle veya hükûmetlerin sansür politikaları ve sonuçları açısından diğer baskıcı rejimler için de bir model olabileceğini belirtmektedir.
  •  Reyan Tuvi’nin “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” isimli belgeseli Altın Portakal Film Festivali programından çıkarılarak hem sinemaseverlerin hem de yapımcıların ifade özgürlüğü engellenmiş oldu. Dahası, yoğun tepkilerden sonra belgesel yarışması Altın Portakal’da iptal edildi.
  • CNN Türk‘te Dünya’nın 1001 hali isimli programda Peter Paul Rubens‘in 3 Güzeller isimli tablosu sansürlenerek gösterildi.
  • Shakespeare’nin en sevilen eserlerinden biri olan ve bolca iktidar eleştirisi içeren Macbeth, Kültür Bakanlığı yetkililerinin beğenmemesi üzerine programdan kaldırıldı.
  • TTNET, hiçbir yasal bildirim olmadan Wikipedia Türkiye‘deki “vajina, insan penisi, testis torbası, kadın üreme organları” maddelerine erişimi engelledi. Neyse ki kütüphanemizi süsleyen eski ansiklopedilerdeki benzer makaleleri yırtın emri henüz tarafımıza ulaşmadı.
  • DYO resim yarışmasında sergilenme hakkı kazanan Metin Çelik’in Çilek Seven Kadın tablosu İBB’ye ait Cemal Reşit Rey Konser Salonu’ndaki sergi açılışına nü resimlere izin verilmemesi gerekçe gösterilerek dahil edilmedi.
  • Yalan hikayesine dönüşen Biden özür diledi mi dilemedi mi‘den sonra Biden ve Erdoğan’ın İstanbul görüşmesinde gazetecilere soru sorma yasağı getirildi. Basın hür değildir ve sansür edilebilir (Yeni Türkiye Cumhuriyeti Anayasası).
  • 17 Aralık 2014 ile patlak veren yolsuzluk soruşturmalarında 4 eski bakan, Egemen Bağış (Bakara makara kukara fukara.), Muammer Güler (Kaç paran var oğlum?), Zafer Çağlayan (Aslında o kadar da pahalı bir saat değil.) ve Erdoğan Bayraktar (Ben yapmadım Erdoğan yaptırdı.) ile ilgili olan haberlere yayın yasağı getirildi.
  • Uluslararası Basın Enstitüsü, yolsuzluk haberlerine getirilen yayın yasağı için hukuka olan inancın zayıflayacağı ve eşi benzeri görülmemiş bir sansür olduğu yönünde bildirimde bulunmaktadır. Hukuka olan inançtan söz etmek için hukuktan da söz etmek gereklidir. Fakat, Türkiye’de hukuk denildiğinde insanı bir gülme tutuyor.
  • Freedom House son raporunda Türkiye’nin bir önceki yıla göre Internet özgürlüğü konusunda Uganda’nın gerisinde kaldığını belirtmektedir. Aklınızda sakın Uganda’nın çok kötü, Türkiye’nin ondan bile kötü olduğu fikri oluşmasın. Bazen haber başlıkları kasıtlı olarak dikkat çekmesi amacıyla böyle giriliyor. Türkiye de en az Uganda kadar kötü bir ülkedir.

Son olarak, yeni Türkiye’de bindik bir alamate, gidiyoruz kıyamete. İyimserliği bir kenara bırakmanın vakti de çoktan geçti. AKP’nin yeni Türkiye’sinde anayasal hak olarak tanınmış özgürlüklerin devleti hiçbir bağlayıcılığı içermediğini defalarca gördük. Leviathan misali, hiç durmadan ve dört bir yanımızı saran yasaklar ile oluşturulan büyük baskı havası, toplumun sadece muhalif kesimini değil, aslında tüm kesimleri derinlemesine etkilemekte ve toplum içerisindeki kutuplaşmanın ve nefretin de katlanmasına neden olmaktadır. Bunlar sadece benim çıkarımlarım değil. Hemen herkesin her gün deneyimlediği ve içten içe dillendirdiği şeylerdir. Alametimiz büyük, gelecek kıyamet ise çok daha büyük olacak.