ISENGARD – Anadolu’da Muhafazakâr Talan ve Bilanço

Gelin Türkiye’de son on yılda gerçekleşmiş çevre ve kültür katliamlarının bilançosunu birlikte çıkartalım. Bu projenin tamamlanması için maddi desteğe ihtiyaç vardır. Maddi yardımda bulunmak için lütfen buraya tıkayın.

[youtube width=”560″ height=”315″]http://www.youtube.com/watch?v=I0h5gvNnWTE[/youtube]

T.C. Anayasası’nın 169. Maddesine göre; “Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. (…) Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasî propaganda yapılamaz.” Peki on yılı aşkın süredir yürütmenin başı olanlar, anayasayı nasıl bu kadar açık ihlal edebiliyor ya da kendilerine bu yasa dışı gücü veren kalabalıklara neyi vaat ediyor?

Dış borcumuz kalmadı palavrasını bir kenara bırakırsak her yıl katlanarak artan cari açığı kapatacak en mantıklı çözümün; üretmek olduğu apaçık ortada. Gel gelelim hükümetin pompaladığı kontrolsüz üreyin propagandası dışında tükettiğimizin yarısını dahi üretecek durumda değiliz. Öyleyse çığ gibi büyüyen cari açığı kapatmanın tek bir yolu var: satacak yeni öz kaynaklar… kamu hizmeti gören, tekel nitelikli mal ve hizmet üreten en stratejik kurumları yani telekom, tüpraş, elektrik ve doğal gaz dağıtım şirketlerini bile özelleştirip piyasaya finansman sağlayarak, ekonomik krizi öteleyen AKP hükümetinin elinde kalan son sermaye ne yazık ki; ormanlarımız.

İstanbul ormanlarını doğrudan konut projelerine açmak yasal değil ancak hükümet, sabırla bekledi ve 2003-2013 yılları arasında ihale yasasını sermayedarlarına peşkeş çekebilecek şekilde tam 29 kez değiştirdi. Sonra da cebine ateşin düşmediğini sanan ve muhafazakar gururu okşanarak dünya liderliği hezeyanı yaşattığı seçmenine çılgın
projeler denen katliamları duyurdu. Seçmen mışıl mışıl uyurken bu projelerin yapılacağı araziler, inşaat ya da emlak işiyle alakasını çözemediğimiz bisküvi üreticisi, banka ya da medya uzantıları olan holdingler tarafından köylülerin elinden yok pahasına satın alındı. Bu şirketlerin de ortak noktaları akp hükümetine olan yakınlıklarıydı.

Anadolu’nun öz kaynaklarının talan edilmesine ve bu yağmanın yaşam alanlarına uzanmasına karşı koyan yani tezgahlarına çomak sokan herkesi darbeci hatta terörist ilan eden hükümetin yatırım ve kalkınma olarak sunduğu projelerin kamu yararına çıkartılmadığı gün gibi ortada… Örneğin Üçüncü Köprü ve Kuzey Otoyolunun yapılmasına sebep
gösterilen transit geçişlerin İstanbul trafiğine olan yükü yalnızca yüzde üç… Yani İstanbul’un trafik soruna getirilecek yalnızca yüzde üçlük bir iyileştirme için şehrin alt üst olmuş doğal dengesini ayakta tutan son yeşil alan katledildi. Sadece otoban yapılabilmesi için kesilen bir buçuk milyon ağacın havadaki yüz binlerce ton tozu ve karbondioksiti tuttuğunu, devasa bir alandaki yeraltı sularını toparladığını düşünürsek Kuzey Marmara Otoyolu’nun öyle çok da uzak olmayan bir gelecekte İstanbul’a çok pahalıya patlayacağını öngörmek hiç de zor değil.

Başlangıçta sadece üçüncü köprü ve üçüncü havaalanı arasında kurulacak bir otoyol inşaatı olarak duyurulan projedeki kıyımın boyutları ortaya çıkınca tam manasıyla bir rant ve talan hareketi olduğu çok net görülmeye başlandı. Öyle ki İstanbul’un kuzeyini her iki yakada bir uçtan diğerine kesen inşaat sahası, eni 500 metre ile 1500 metre arasında değişen devasa bir yarığa dönüştü. Buraya sadece yol yapılmayacağı, ihaleler ile satışa çıkartılacağı ve yandaşlara peşkeş çekileceği haberleri ise çok gecikmedi. Henüz proje başlamadan pay edilen bölgeler bir yıl boyunca özenle ve kuralsızca ağaçlardan yavaş yavaş arındırıldı. Böylece yol inşaatının hemen yanında bulunan ve orman vasfı birer birer seyreltilerek yitiren alanların fundalık ilan edilmesi dolayısıyla ranta katılması sağlanmış oldu. Bölge köylerde yaşayan çiftçi, hayvanlarının yanlışlıkla Belgrad ormanına ya da Havaalanı inşaatı sahasına girmesi durumunda beş bin liradan başlayan cezalarla karşılaşırken, seyreltilen orman sahasına girmesi ve yıkılan ağaçları kesip toplaması yani delilleri ortadan kaldırılması serbest bırakıldı. Çok daha vahimi, inşaat alanından çıkan hafriyat kıyılara yakın yerlere taşınıp yığılarak boğaz manzaralı yapay sırtlar oluşturmak için kullanıldı. Yani hafriyat ihalesini alan holding bir yandan da lüks site ve villalar yapmak için aldığı arazilerin ederini katbekat arttırmak adına bölgenin doğal yer şeklini dahi bozdu.

Ne yazık ki bu katliamlar sadece İstanbul’la sınırlı değil. Ekonomik istikrar sağlamak adına Türkiye’nin doğal ve kültürel güzellikleri yandaş gruplara pay ediliyor. Her yeni gün, çevreye etkisi felaket düzeyinde olan HES’ler, maden sahaları, taş ocakları veya vizyonsuz yöneticilerin rant kapısı olan başka felaketler ortaya çıkıyor.

Finike’de, dünya mirası olarak kabul edilen ve koruma altında olduğu için köylü bir tek dalını kırsa hapis cezası verilen sedir ağaçları, taş ocakları tarafından göz göre göre kökünden kesilerek yok edildi. AKP hükümetlerinden evvel taş ocakları için ruhsatlar çevre yasasına bağlı olarak ÇED yönetmeliğine göre veriliyordu. Ancak 2003 ve 2007 yılları arasında mevzuatta taş ocakları sahipleri lehine yapılan değişiklikler ile taş ocağı ruhsatlarının alınması kolaylaştırıldı ve mahallinde hiçbir ciddi araştırma yapılmadan çevreye vereceği zararlar göz ardı edilerek ruhsat alan taş ocakları yani hükümetin milli servetlerden pay verdiği muhafazakar sermayedar sayısı birden arttı. Bu öyle büyük bir peşkeşti ki ruhsatlar uzun süreli verilip ocakları işletenler sahanın mevcut potansiyeline bağlanmak yerine bir iki yıllık ruhsatlarla çıkan kaliteli mermeri üstünkörü toplayarak ocakları öylece terk edebilme lüksü sundu. Bölgenin kayalık zeminde kök salması için yüzlerce yıl gereken sedir ve kızılçam ormanları katledilerek açılan ocaklardan geriyeyse daha az kıymetli mermer blokları ve kayalar kaldı. Yol yapılamayacak sırtlara verilen ruhsatlarsa yalnızca katledilmesine müsade edilen sedir ve kızılçam ormanlarına değil mermer blokların yuvarlanarak yola yakın yerlere taşınmasını sağlayan tepelerdeki ormanı da yok etti. Talan ve yıkım konusunda ustalaşmış ocaklar bununla da yetinmeyip yasak olmasına rağmen geceleri dinamit kullandı. Bu dinamitler yakın çevreye 3.6 şiddetinde bir deprem etkisi yaparken seri olarak kullanılan bu yasal olmayan yöntem yalnızca evlerde tahribata sebep olmakla kalmayıp su kaynaklarının kirlenmesine ve daha kötüsü kurumasına sebep oldu. Finike’de şu an 12 tane benzer mermer ocağı var ancak bunlar, Finike ve Antalya’nın hala iyi günleri zira geçtiğimiz ay sadece antalya’da 300 tane yeni mermer ve taş ocağı için ruhsat verildi. Binlercesi de sırada. Çünkü Türkiye ekonomisinin her geçen gün çok daha fazla sıcak paraya ihtiyacı var ve pahası ne olursa olsun devlet için en kolay nakit bulma yöntemi bu tür zenginliklerin satılması… Hem de yalnızca belli bir sermaye grubuna…

Fatsa’da yaşanan çevre katliamı ağaçların kesilmesi, yeşil alanın tahribinden çok daha ötede: Siyanürle altın aranacak bu saha göründüğü gibi tarım alanları ve yerleşim yerleriyle sınır konumunda. Yani ülkenin en çok fındık ve bal yetiştirilen şehrinden çıkan mahsülün güvenilirliğini artık rahatlıkla sorgulayabilirsiniz. Peki muhafazakar olmakla övünen ve muhafaza ettiği için oy kazanan iktidar bu madende siyanürle altın arama ruhsatını yabancı bir şirkete vererek ne gibi bir kar elde edebilir? Emin olun bu denli büyük bir yatırıma kendileri girebilecek olsa bir an durup düşünmezler ancak bunun yerine daha az riskli olan madendeki yan işleri, mesela hafriyat kaldırma, lojistik ya da tedarik işlerinin küçük muhafazakar sermayedarlara büyük paralarla ihale edilmesi garantisiyle yetiniyorlar. Yapılan öyle büyük bir ihanet ki Fatsa’nın toprağına, yeraltı sularına, havasına karışan zehir ancak yüzlerce yıl sonra arınmış olacak ve bu yalnızca yabancı sermayenin milli servete konmak adına saçtığı hem de yalnızca yandaşa saçtığı paralar karşılığında olacak.

İnsanın lanet edip gemileri yakması ve ekonomik ya da sosyal felaket kopacaksa kopsun diye isyan etmemesi için bir sebep yok gibi görünüyor ancak bu tür bir kriz ortamından etkilenmeyecek tek kesim de ne yazık ki muhafazakar görünüp muhafaza ettiği izlenimiyle siyasi ve sonradan da ekonomik statü kazananlar olacak. Çünkü son on yılda gerçekleşen talan astronomik seviyelerde… Olası bir kriz senaryosunda, bankalar kredilerin tümünü geri çağırıp borçlarını zamanında ödeyen müşterileri bile mağdur edebiliyorken yandaşlara pay edilen ihalelerdeki sözleşmeler tamamen muhafazakar sermayedarları koruyor ve kolluyor. Dev holdingler halihazırda kendilerine verilen bedelleri projenin ortasında yetersiz bulup ek bütçe talep ederken, hükümet bu külfeti halkın sırtına yüklemekte bir beis görmüyor. Yani devletin halktan kazıyarak topladıkları, yandaş sermayenin servetine dönüşüyor.

Bu belgeselde yalnızca çevre ve doğa kıyımına değil aynı zamanda kültür katliamlarına da yer vereceğiz. Ecdat ecdat diye kendini yırtanların sermaye büyütmek çabası ya da tamamen cahillikten işledikleri kültür suçlarının da ifşa edilmesi gereken yolsuzluklar olduğunu düşünüyoruz. İshak Paşa Sarayı’na yapılan saçma sapan restorasyonun vizyonsuzluktan ya da bilgisizlikten yapıldığına inanmak istesek de maliyetinin üç buçuk milyon lira olarak belirlenmesi ister istemez bir rant arayışına itiyor mantıklı düşünebilen herkesi… Zira bu maliyetle koca sarayın üzerini pimapenle kapatmak pek akıl karı görünmüyor. Yapımı 17. Yüzyıla dek uzanan ve dünyadaki ilk kalorifer sisteminin kurulduğu bina olan İshak Paşa Sarayı’nın bugünkü hali, İslam medeniyetinin öncü, yenilikçi ve incelikli bir karakterdeyken, tarih boyunca siyasi iktidarların malzemesi olup nasıl yozlaştığına dair çok net bir sonuç gibi duruyor. Her an alt katlarında bir banka şubesi ya da bim belirecekmiş gibi duran saray ne yazık ki ihtişamını yitirmekle kalmamış, yurtdışı kaynaklı mimarlık ve restorasyon dergilerinde alay konusu haline gelmiş durumda. Muhafazakar kitleleri gücendirmek istemeyiz ancak islamiyetin başına gelmiş felaketlerin neredeyse tümünü yine müslümanların kendileri yapmış. Tıpkı bu eşsiz sarayı bir restorasyon faciasına çevirmemiz yahut çeviren çapsızlara yetki vermemiz gibi.

Vahimdir ki kültür felaketlerimiz, çevre felaketlerimizden aşağı kalmıyor. Beyazıt”taki yangın kulesi de nasibini bir hayli almış. 1749 yılında yapılan kulede asılı olan çeşit çeşit antenin bir kısmı tevcihli baz istasyonu… Şehrin siluetinde yer edinmiş yapının zirvesine vakti zamanında Vedat Demircioğlu’nu anmak için kızıl bayrak çekilmiş ancak dönemin provokatif gazeteleri bu bayrağın Beyazıt Camii’ne asıldığı yönünde yalan haberler yapınca 69 Kanlı Pazar’ı için faşist motivasyonu olmuştu. Kızıl bayrağa duyulan alerji tarihi yapılara iliştirilen baz istasyonlarına duyulmuyor hatta sempatik bulunuyor olmalı ki artık bu tip çift yönlü antenleri minarelerde de bol bol görüyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı, aralarında Kültür ve Turizm, Ekonomi, Kalkınma, Çevre ve Şehircilik, Dış İşleri, Sağlık ve Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlıklarının bulunduğu yedi bakanlığın tekil bütçelerinden ve Kalkınma+Ekonomi+ Çevre ve Şehircilik Bakanlıklarının bütçelerinin toplamından fazla bir bütçeye sahip. Bu akıl dışı paya rağmen camiler, vakıflar bu görüntü ve manevi kirliliğe sebep olan baz istasyonlarını minarelere astırıyorsa, ya diyanetin bütçesinden ödenek alamıyorlar ya da açgözlülükten kudurmuş durumdalar. İki ihtimal de minareleri “süngü” yapıp yola çıkanların yalnızca din bezirganı olduğuna dair kesin sonuçlar ortaya koyuyor.

Anadolu’nun yaşadığı bu talan ve haramiliğin bilançosunu daha net gözler önüne sermek için tamamı hava çekimlerinden oluşan ve 30a yakın ili kapsayan bir belgesel çekmek istiyoruz. Pahalı bir teknik olan havadan görüntüleme yöntemi maliyetli olmasına rağmen etkisi çok daha çarpıcı ve akıllarda iz bırakan kareler yakalamak konusunda gayet başarılı… Finike’deki katliamları görüntüleyip facebookta paylaşan taş ocakları il mücadele platformu sözcüsü Ali Ulvi Büyüknohutçu’ya taş ocaklarını işleten şirketlerin açtığı 100 bin liralık maddi tazminat davası gibi hukuki yaptırımları henüz hesaba katmamış olsak da bütçeyi olabildiğince kısarak hesapladık. Bu kısa başlangıç için dahi üç kez jandarma tarafından gözaltına alındığımızı da düşünürsek proje devam ederken avukat arkadaşların ayrı bir desteğine de ihtiyacımız olabilir. Yalnızca maddi destek vererek değil bu projeyi paylaşarak, sosyal mecrada dillendirerek de filmin yapımcılığından sorumlu sayılabilirsiniz. Daha çok insana ulaşabilmemiz, kısa da olsa bu başlangıçtaki görüntülerden halkı haberdar edebilmemiz için bol bol paylaşım yapmak en etkili destek olacaktır. Zorba iktidara gönül vermiş seçmeni tatlı rüyasından edebilmemiz, en azından bu akıl tutulmasını tarihe not düşebilmemiz için bağışlarınızı bekliyoruz. Desteklerinizle ortaya çıkacak bu kolektif hafıza ürünü proje tamamlandığı zaman internetten ücretsiz olarak seyredilebilecek ve devamında gelecek benzer çalışmalar için kapı aralayacaksınız. Sokaktan siyasete uzanan mücadelenin en etkili olabileceği alandayız ve organize olursak Anadolu’nun çığlığını kulaklarını tıkamış sakinlerine duyurabiliriz. Sosyal medyada dağınık fotoğraflar, iletiler, videolar halinde denk geldiğimiz kıyım zincirini derli toplu ve çok daha net gözler önüne serecek bu belgesel; bir cenneti nasıl kaybettik ya da kaybın eşiğinden nasıl geri döndürdük noktasında bir kilometre taşı olacaktır.

Gelin bir film çekelim ve bu öylesine bir film olmasın, birilerini epey huzursuz etsin; dileyelim ki bir zamanlar yeşil ve latif olan Anadolu’nun intikamına kapı aralasın…

Interneti Kapatmaya Doğru Giderken

Kendine gazeteci diyen 4 kişi; Rasim Ozan Kütahyalı, Mehmet Barlas, Mahmut Övür ve Erdal Şafak, atv’de canlı yayında Tayyip Erdoğan‘la bir araya gelip gündeme dair soruları sordular ve sorulara yanıt aradılar. Konuşma beklediği gibi döndü dolaştı Internete düşen ses kayıtlarına geldi ve Erdoğan:

30 Mart’tan sonra atacağımız başka adımlar var. Bu konuda kararlılığımız var. Biz bu milleti Youtube’a, Facebook’a, bilmem şuraya buraya yediremeyiz. Atılması gereken adım neyse biz bu adımı en kesin hatlarla atacağız. Kapatılması dahil.

diyerek ilerleyen süreçte gelecek website engellerinin de haberini vermiş oldu. Interneti “sınırsız bir şey, engeli yok” diyerek kendi denetimi altında tutmayı istemesi zaten şaşırtıcı bir şey değildi. Daha önce de bu konuyla ilgili olarak bir şeyler demişti diye hatırlıyorum.

Bununla birlikte, son günlerde yaşanan SSL sertifika hataları, Google’a ve birçok siteye erişimde sıkıntılar, Internet’in aşırı yavaş oluşu ben ve birçok kişide de bir şeyler üzerine çalıştıkları izlenimini uyandırdı. Yeni Internet düzenlemesi ile getirdikleri URL tabanlı engellemenin altyapısını muhtemel tüm İSS’ler için kullanılabilir olmasını sağlamaktaydılar veya muhtemel Erişim Sağlayıcıları Birliği’nin altyapısı için çalışmalar yapıyorlardı. Her şekilde bizler için hayırlı bir şeylerin olmadığı ortadır. Bugünkü açıklamadan sonra da denedikleri sistem her ne ise başarılı bir sonuç alamadılar ve çok kullanılan ve paylaşımların döndüğü, haberlerin çok hızlı yayıldığı, Erdoğan’ın da zikrettiği bu websitelerin kapatılmasına –dolaylı da olsa– karar verdiler.

URL tabanlı engellemenin olduğu gün traceroute Youtube için olması gereken sonucu vermişti. Google’da yaşanan SSL hataları ve erişim sıkıntılarının yaşandığı zaman baktığımda ise tarayıcıdan Google’a erişilse bile traceroute çıktısında zaman aşımlarının olduğu ve ICMP paketinin Google sunucularına ulaşamadığını farkettim. Bu şu anlama geliyor; traceroute’da paketler Google’a ulaşıp geri dönemiyor; belki de erişiyor fakat dönüş yolunda çeşitli sorunlarla karşılaşıyor. Bu sorunlar; bir güvenlik duvarı veya çeşitli güvenlik önlemleri tarafından bilinçi olarak bloklama olabilir, hop’larda ICMP kapalı olabilir, bloklama traceroute’u etkileyebilir fakat sunucu bağlantıları bundan etkilenmeyebilir.

traceroute to google.com (64.15.117.245), 30 hops max, 60 byte packets
 1  192.168.2.1 (192.168.2.1)  2.590 ms  4.451 ms  5.076 ms
 2  93.155.2.5 (93.155.2.5)  12.404 ms  13.838 ms  15.903 ms
 3  81.212.106.141.static.turktelekom.com.tr (81.212.106.141)  17.969 ms  19.386 ms  20.518 ms
 4  pendik-t2-1-pendik-t3-1.turktelekom.com.tr.221.212.81.in-addr.arpa (81.212.221.61)  22.794 ms  23.862 ms  25.339 ms
 5  * * *
 6  212.156.41.202.static.turktelekom.com.tr (212.156.41.202)  50.162 ms  28.137 ms  27.943 ms
 7  * * *
 8  * * *
 9  * * *
 10 * * *

Kısaca bu çıktıyı yorumlarsak (30. hop’a kadar böyle, çıktı uzun diye 10’da bıraktım.):

  • Son erişilebilir sistem 6. hop’tur.
  • Sorun 7. hop’ta olabilir ya da 6. ve 7. hop arasındaki bağlantıda olabilir.
  • Bu sorun belki dönüş yolunda da olabilir. 6. ve 7. hop’lardaki istemcilerin farklı dönüş yolları olmasından kaynaklanıyor da olabilir.
  • 7. hop’un dönüş yolunda bir sorun olduğu halde 6. hop’un dönüş yolunda herhangi bir sorun olmayabilir.
  • Sorun bu sistemden kaynaklanabilir veya bu tamamen farklı bir sistem olabilir.
  • İşin kötü tarafı bu sorun İSS’den kaynaklanan bir sorun da olabilir.

Bu analizin daha tutarlı olabilmesi için de birçok farklı noktadan buna benzer analizler yapılmalıdır. Bugün tekrar traceroute ve tcptraceroute yaptığımda paketlerin Google sunucularına ulaştığını gördüm. Bu, sanırım analizi desteklemesi açısından önemli bir nokta olsa gerek. Ek olarak, TCP/IP konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığım için daha iyi analizler yapılırsa eğer lütfen bana ulaşın yazıya ekleyeyim. Bununla birlikte, İSS’den kaynaklanan bir sorun olabilir demiştim. Dikkat ettiyseniz İSS’den sonra paketler kayboluyor. Ayrıca, bu sorundan ziyade gözetim ve erişim engelleri için bir donanımın kullandığı anlamına gelebilir. İSS’nin tek başına yazılımsal olarak böyle bir trafik yükünü çekmesi pek muhtemel gözükmediği için donanım üzerinde çalışan yazılımlar böyle “sorunlar“‘a da neden olabilirler.

Öte yandan, bugün Lütfü Elvan’ın bir açıklaması oldu. Önemli noktaları buraya alıntılıyorum:

Sayın Başbakanımızın ifade ettiği husus şu: dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen alçakça saldırılar var. Dünyanın hangi ülkesine gitseniz, bu ülkenin başbakanına, bakanlarına, ailesine, küfürler hakaretler, ağza alınmayacak ifadeler olmaz. Maalesef bunların hepsi internet ortamında yer alıyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde bu tür uygulamaya müsaade edilmez… Böyle bir şey yok. Dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin, bu tür hususlarla karşı karşıya kalmak mümkün değil. Eğer böyle bir şey olsa, anında bunun engellenmesi yapılır. Düşünün Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na küfür edilecek, olmadık hakaretler yapılacak, yasa dışı bir takım görüntüler alınıp ve bunlar servis edilecek, bunları da biz içimize sindireceğiz. Böyle bir şey mümkün değil. Böyle bir şey olamaz…

Konunun tekrar dönüp dolaşıp ahlaki değerler üzerinden dayatılmaya çalışılan bir sansüre geldiğini gösteriyor. Elvan, dikkati çekecek çok önemli şeyler söylemiş, özellikle de anında bunun engellemesi yapılır kısmı ilerleyen sürecin bir habercisi gibidir. Ayrıca, Abdullah Gül; “Facebook ve Youtube gibi platformların kapatılması söz konusu olamazdedi. Fakat, o ne derse ben tam tersini düşüneceğim için bu açıklamasını da günü kurtarmak amaçlı olarak yorumluyorum. Erdoğan’ın bu çıkışı, üzerine söylenenler, aslında pek de tartışma yaratmadı. Diğer yandan, böyle bir algı yaratılmaya çalışıyor. Buna gündem değiştirme, hedef saptırma, oyalama ne derseniz diyin. 1 yıl daha iktidardalar. Yerel seçimleri kaybetmeleri bu açıdan çok bir anlam ifade etmiyor. Hatta bence yerel seçimleri kaybedersek yargılanırız veya bir şeyler değişebilir algısı da iğrenç geliyor. Son olarak, bu websitelerin kapatılması seçimlerde bir hilenin döneceği ve bunun da sosyal medya üzerinde en az şekilde duyurulması veya konuşulmasını istedikleri için 30 Mart tarihi özel olarak seçildi izlenimi uyandırmıyor da değil.

URL Tabanlı Engelleme

Çalmayı iyi bildikleri gibi sansür ve gözetimi de iyi biliyorlar.

Dün gece Tayyip Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçen telefon konuşmalarına ait ses kaydı Youtube üzerinden yayımlandı. Ses kaydı gerçek mi değil mi diyorsanız veya bu konuyla ilgili bir bilgi almak isterseniz Kıvaç Kitapçı’nın yazdığı “Tayyip Erdogan – Bilal Erdogan Telefon Gorusmesi Analizi” adlı makaleyi okuyabilirsiniz. Dün geceye tekrar dönecek olursak, kayıt yayımlandıktan bir süre sonra erişime engellendi. Fakat her zaman alışık olduğumuz yöntemlerin aksine sayfaya “http” üzerinden eriştiğinizde tarayıcınızdan sanki öyle bir sayfa yokmuş, bağlantınız resetlenmiş gibi hata aldınız. Tahmin edildiği üzere bu URL tabanlı bir engelleme idi. Bu engelleme nasıl yapıldı ve engelin kaynağı neresidir üzerine küçük bir analizi kısaca fakat –olabildiğince– anlaşılır bir dille nasıl yapıldığını açıklayayım:

  • Öncelikle, tcpdump çalıştırıldı ve trafiğe konu olan veri paketlerine monitörleme yapılıp herhangi bir şüpheli durum var mı, varsa neden kaynaklanıyor bu belirlenmeye çalışıldı.
  • dig ile www.youtube.com adresinin DNS kayıtlarına bakıldı.
  • traceroute ile www.youtube.com adresine hangi sunucu veya yönlendiriciler üzerinden gidiliğine bakıldı.
  • Tarayıcıdan ilk olarak URL tabanlı engellenen Youtube sayfasına girildi.
  • Ardından da açık olan –yani engellenmemiş– bir Youtube sayfasına girildi.

Açık olan Youtube videosuna erişim sonucu:

00:20:17.299332 IP (tos 0x0, ttl 48, id 63155, offset 0, flags [none], proto TCP
(6), length 60)
    fa-in-f93.1e100.net.http > 192.168.2.25.48657: Flags [S.], cksum 0xd7b8
(correct), seq 1852958477, ack 1827879094, win 42540, options [mss
1430,sackOK,TS val 1082331416 ecr 67618,nop,wscale 6], length 0

URL tabanlı engellenen Youtube videosuna erişim sonucu:

00:20:17.325219 IP (tos 0x0, ttl 30, id 0, offset 0, flags [DF], proto TCP (6),
length 62)
fa-in-f93.1e100.net.http > 192.168.2.25.48657: Flags [R.], cksum 0x3cf3
(correct), seq 1:23, ack 375, win 229, length 22 [RST
x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00x00]

Bu iki Youtube sayfasına ait tcpdump çıktısının en temel noktası, URL tabalı engellenen sayfanın TTL (yaşam süresi) değeri açık sayfaya göre gelen değerden farklı. Bu fark şunu ifade ediyor;  URL tabanlı engelleme yapılabilmesi için İSS’lerde IPS gibi bir sistemin olması gerekli. Bu sistem ağı monitörleme, istenmeyen aktiviteleri tespit etme, bu aktiviteleri loglama, engelleme veya durdurma ve raporlama işlerini yapmaktadır. URL tabalı engellemenin çalışma sistemi de aynen monitörleme, loglama, engelleme ve erişimleri raporlama üzerinedir. Engelli sayfa çıktısında görüldüğü üzere İSS araya girerek TTL değerini değiştiriyor. Açık sayfada ise İSS tarafından bir müdahalede bulunulmadığı için TTL değeri normal düzeyde, yani gelmesi gereken düzeyde geliyor. Diğer yandan (çıktı olarak vermedim) traceroute sonucuna bakıldığında sorgu Google’a gidiyor. ICMP paketinin zaman aşımına uğradığı IP adresi 209.85.251.24, yani Google ağı içinden. Herhangi bir sorun yok gibi duruyor. Peki tüm bunlardan ne anlamalıyız?

İSS, bir IPS kullanmakta ve IPS de bu mevcut URL tabanlı engellemeyi gerçekleştirmektedir. Bunu da RST (reset) paketi ile istemciye “bu iletişimi kes” mesajı vererek yapmaktadır. O gördüğünüz “sayfa bulunamadı” hatasını da bu yüzden almaktasınız. Ayrıca, RST paketi sunucu tarafından gönderilmemekte ve IPS bunu “istemci engelli bir sayfaya erişmekte, ben de bunu durdurayım” şeklinde görmektedir. Anlaşılan çalmayı öğrendikleri kadar sansür ve gözetimde de bilgi sahibi olmuşlar gibi duruyor. Fakat, bu sonuç sansürün ana kaynağını malesef söyleyemiyor. Bakalım, ilerleyen süreçte yapılan engellere de analiz yapmaya devam edip sansürün ana kaynağına ulaşabilecek miyiz zaman gösterecek. Bakarsınız, bu sürede belki sansürleyecek bir hükümet de kalmaz. Kim bilir.

Son olarak, bu yazı da montaj. TTL lobisi yazdı.

Fişlemeyi Normalleştirmek

Özellikle iktidarın devamlı ihbar edin çıkışları, son bulacağını söyledikleri fişmele ile doğrudan çelişmektedir. Epey deneysel bir yazı oldu. Bir eleştiri yazısı olarak yorumlarınızı beklerim.

Gezi sürecinden bildiğimiz üzere insanlar Gezi’ye destek vermek amacıyla geceleri ülkenin birçok ilinde “tencere tava” çalmaya başlamıştı. Çok geçmeden Erdoğan; “Komşuyu rahatsız etmek suçtur. Ben değil yasalar söylüyor. Müracaatınızı yapacaksınız, yargıya bildireceksiniz.” diyerek tencere tava çalanların ihbar edilmesini istemişti. Ardından, bu konuyla ilişkin olarak “Sırdaş Polis İhbar Noktası” projesinden bahsetmişti:

Mahalle aralarına yerleştirilecek bu sistem sayesinde, bir suç işlendiğinde, insanlar ‘kimliğim tespit edilir mi?’ endişesi yaşamayacak. Bu sistem ile ister yazılı olarak, isterse de sesli olarak bu kutulara ihbarda bulunabilecek. Bu kutulara yapılan ihbarlar ise kesinlikle gizli kalacak. Projenin kısa bir zaman diliminde başlatılması hedefleniyor.

Görüldüğü üzere yazılı veya sesli olarak mahalle aralarına yerleştirilmiş bu sisteme insanlar kimlikleri gizli kalacak şekilde ihbarlarda bulunabilecekler. Ek olarak, bu proje sayesinde “polise olan ihbarların artırılması ve ihbar sisteminin işlevlik kazanması” amaçlanmakta olduğu söylenmiştir. Bir süre sonra, gündem değiştirme gücünü iyice kaybeden Erdoğan’ın kızlı-erkekli öğrenci evleri çıkışı olmuştu. “Üniversite öğrencisi genç kız, erkek öğrenci ile aynı evde kalıyor… Vali Bey’e bunun talimatını verdik. Bunun bir şekilde denetimi yapılacak.” demişti. Bu söyleminden sonra epey tepki çekmiş, kızlı-erkekli öğrenci evlerinin ihbarı başlamış, kendilerini ihaber edenler olmuş ve ihbar sonucunda da bir kişi hayatını kaybetmişti. Görüldüğü üzere her iki söylemin de ortak yönleri; neyin suç olduğunun bir kişi tarafından belirlenmesi ve  “ihbar.”

Bu sefer çok yakın bir tarihte, 6 Aralık 2013’te “Trafikte Yeni Dönem! Herkes Polis Olabilecek” başlıklı yeni bir haber yayımlandı. Ayrıca, bu haber tv programlarında da gösterildi. Haberde geçen bölümden bir altıntı yapayım:

Tasarı Meclis’ten geçerse elinde kameralı cep telefonu bulunan herkes trafik casusluğu yapabilecek. Vatandaş aşırı hız, kırmızı ışık ihlali, emniyet kemeri, yasak park, araç kullanırken cep telefonu ile konuşma, hatalı sollama, araçtan sigara izmariti, çöp atma gibi eylemleri ya fotoğraflayarak tespit edecek ya da videoya çekecek.

Alıntıdan da görüldüğü üzere insanlar ellerindeki cep telefonları ile isterlerse trafik casusluğu yapabilecekler. Yani tekrar aynı bahaneyle, yasalara aykırı bir durumun ihbar edilmesi istenmektedir. Bununla birlikte, “casusluk” kelimesi “Sırdaş Polis İhbar Noktası” projesi ile -bence- doğrudan ilişkilidir. Çünkü, her ikisinin de ortak noktası kimlik gizliliğidir (e-posta ile ihbar bu konuda biçilmiş kaftan). Şimdi bir ayrım yapalım. Mobese, devletin kendi eliyle koyduğu bir gözetleme sistemidir. Haberlerde insanlara “evlilik teklif eden çiftler, enteresan kazalar, mobese kameralarına takılan ilginç görüntüler vs.” şeklinde gösterilmekte, asıl çalışma amacı gizlenerek ve normalleştirilerek anlatılmaktadır. Öte yandan, bahsedilen ihbarlar bir sivil muhbirlik olup, ayrıca yasal bir dayanağı olmadan, farklı veya karşıt görüşlerde olanları devletin fişleyemediği noktada fişlenmesine yardımcı olmaktır.

İlk olarak, elinde kameralı cep telefonu olan herkesin trafik casusluğu yapmasını (kurallara uymayan sürücüler için bile) kabul edilemez buluyorum. Trafikteki kural ihlallerinin çözümü “ihbar” sisteminden geçmemektir. Ayrıca, bununla  fişleminin ilerleyen süreç içerisinde daha normal bir algı yaratacağına inanmaktayım. Bunu şundan dolayı söylüyorum; ilk iki ihbar isteğinde neyin suç olduğu bir kışı tarafından belirlenirken bu sefer de yasalara aykırı durumlar bahane edilerek bir ihbar sistemi kurulmaktadır. Çünkü, hem tencere-tava hem de kızlı-erkekli ihbarların toplumun belirli bir kesimi tarafından (iktidar gibi düşünmeyenler diyelim ya da siz ne derseniz) “fişleme” olarak algılanmasına rağmen “kurallara, trafiğe vs. yardımcı olmak” adıyla fotoğraf çekilmesinin ve bununla ihbarda bulunulması gözden kaçırılmaktadır. Tıpkı Mobese haberleri ile yaratılmaya çalışılan algı gibi bu tarz ihbarların da asıl resmin üzerini örttüğünü düşünüyorum. Bu resim de fişlemenin ve devletin fişleme mekanizmasına yardımcı (gönüllü, sivil muhbirlik) olmanın ta kendisidir.

Son olarak, iktidar söz vermesine rağmen fişlemeyi son vermemektedir. Askine, fişlemeyi normalleştirmekte ve bunun için de elinden geleni yapmaktadır. Fişlemenin zeminini hazırlayan ve normalleştiren bu tarz haberler ve ihbarların altında yatanlar iyi görülmelidir. Bugün için makul gelebilecek bir ihbar/ihbarlar ilerleyen süreçte fişleyen bir toplum mekanizmasına dönüşebilir/dönüştürebilir.

Kızlı Erkekli Gizlilik Hakkı

Amacım, gizlilik hakkını hukuki boyutta tartışmaktan ziyade gizlilik hakkının kısaca ne olduğu, Türkiye’de yaşanan son kızlı-erkekli saçmalığı üzerine bu konularda daha önceden alınmış kararların ne olduğu ile ilişkilendirip bir inceleme yapmaktır.

Tayyip Erdoğan, Kızılcahamam’daki parti kampında yaptığı konuşmadaDenizli ilinde şahit olduk. Yurtların yetersizliği beraberinde çeşitli sıkıntılar doğuruyor. Üniversite öğrencisi genç kız, erkek öğrenci ile aynı evde kalıyor. Bunun denetimi yok. Muhafazakar Demokrat yapımıza bu ters. Vali Bey’e bunun talimatını verdik. Bunun bir şekilde denetimi yapılacak.” dedi. Bu söylem çok uzun bir süre tartışılacak elbette, kimi “gündem yaratmak için böyle diyor” diyebilir kimi “ahlak polisi hayaldi gerçek oluyor” diyebilir, birçok farklı bakış açısından incelenebilir. Ben bunu gizlilik hakkı üzerinden kısaca bir değerlendireceğim.

Politik, sosyal ve ekonomik değişiklikler, yeni hakların tanınmasına yol açmakta ve bunlar toplumun ihtiyaçları doğrultusunda gelişmektedir. Bunlardan bir tanesi, özellikle son dönemde giderek önemi artan ya da ağırlığı artan gizlilik hakkıdır. Gizlilik hakkı, öncelikle bir insan hakkıdır. Bu, bizi, devletlerin ve gizli oluşumların ya da partilerin yasal veya yasal olmayan yollardan tehdit etmelerini kısıtlar veya engeller. Bir diğer tanıma bakacak olursak, kişinin özel alanına rızası alınmadan girmemek demektir. Bu tanımı en iyi açıklayan cümle de 1890 yılında yazılmış olan The Right to Privacy makalesinde geçiyor. Warren ve Brandeis, buna “yalnız kalma hakkı” demektedir. 2005 yılında yayınlanan Privacy in the Digital Environment kitabından (sayfa 7) gizlilik hakkı üzerine (sadece dijital ortamlar için geçerli değil tabi ki) bir alıntı yapayım;

Gizlilik hakkı, bizi biz yapan şeylerin tümünü içeren, örneğin bedenimiz, evimiz, mülkiyetimiz, düşüncelerimiz, duygularımız, gizlerimiz ve kimliğimiz gibi, bizi çevreleyen bir alana sahip olma hakkıdır. Gizlilik hakkı, bizlere, bu alandaki parçalara kimlerin erişip erişemeyeceğini, ve açığa çıkarmak istediğimiz parçaların kapsamını, niyetini ve zamanlamasını kontrol etme yeteneği verir.

Gizliliğin korunması üzerine kronolojik alıntınlar yapmadan önce benim de benimsediğim (Privacy in the Digital Environment, sayfa 12-14) şu şeyleri netleştirelim;

  1. Gizlilik hakkı kendimizi özgürce ifade etmek için bizleri cesaretlendirir.
  2. Gizlilik hakkı bizim için yapay bir ada gibidir. Bu ada üzerinde hem fiziksel hem de sanal bir alana sahip oluruz ve bu alanda aşağılanacağım hissi olmadan hatalar yapabilir, birileri beni izliyor korkusu ve toplum baskısı olmadan deneyim kazanabiliriz.
  3. Gizlilik olmadan neyin iyi veya neyin kötü olduğuna dair özgürce düşünemez ve karar veremeyiz.
  4. Gizlilik, izlendiğimiz zaman daha farklı davranmamızın (oto-kontrol, oto-sansür) önüne geçer.
  5. Gizlilik hakkı yarattığı özel alan ile insanların fiziksel ve akıl sağlığını korumasına yardımcı olur.
  6. Konuşmalarımız dinleniyorsa bu bizi daha resmi olmaya iter ve dürüstlüğümüzden ödün verebiliriz. Gizlilik, daha etkili ve daha dürüst (bu tartışılabilir) konuşmamızı sağlar.
  7. Bir göz tarafından devamlı gözetlenirsek bireyselliğimizi kaybediriz (mobese’ler ne güzel örnek buna). Fikirlerimiz, düşüncelerimiz bu gözün yarattığı baskı tarafından şekillendirilir ve hiçbir eşsizliği kalmaz.
  8. Gizlilik hakkıyla ilişkili olarak konuşma özgürlüğümüz kısıtlanırsa bu ayrıca araştırma özgürlüğünün de kıstılanmasını tetikler.
  9. Konuşma özgürlüğünün kısıtlanması demek açık bilgi akışının da bundan olumsız etkilenmesi demektir. Açık bilgi akışı varolan bilgilerden yeni bilgilerin yaratılmasını, paylaşılmasını ve geliştirilmesini sağlar. Eğer bu açık bilgi akışı bundan etkileniyor/engelleniyor ise bu yeni bilgilerin araştırılması, okunması ve kullanılması da etkilenmiş/engellenmiş olur.

Yukarıda saydıklarım elbette çoğaltılabilir. Gizliliğin korunması üzerine alıntılara geçecek olursak (felix‘e yönlendirme için teşekkürler.);

1. 1948 yılı İnsan Hakları üzerine Evrensel Deklarasyonu, bölüm 12;

Hiçkimsenin gizliliğine, özel ve aile yaşamına, konutuna veya haberleşmesine keyfi veya hukuka aykırı olarak müdahale edilemez; onuru veya itibarı hukuka aykırı saldırılara maruz bırakılamaz.Herkes bu tarz müdahale ya da saldırılar karşısında hukuk tarafından korunma hakkına sahiptir.

2. 1950 yılı İnsan Hakları üzerine Avrupa Kongresi (AİHS), bölüm 8;

“1. Herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
“2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.

3. 1966 yılı Kişisel ve Siyasal Haklar üzerine Birleşmiş Milletler Kongresi, kısım 17;

“1. Hiçkimsenin özel ve aile yaşamına, konutuna veya haberleşmesine keyfi veya hukuka aykırı olarak müdahale edilemez; onuru veya itibarı hukuka aykırı saldırılara maruz bırakılamaz.
“2. Herkes, bu tarz müdahale ve saldılara karşı hukuk tarafından korunma hakkına sahiptir.

4. 2000 yılı Temel İnsan Hakları üzerine Avrupa Sözleşmesi, bölüm 7;

Herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

5. 2007 yılı Avrupa Birliği’nin Temel Haklar üzerine sözleşmesi, bölüm 7;

Herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

Israrla vurgulanan şey, her birey, gizliliği için, özel hayatı için, aile hayatı için, evi için, iletişim özgürlüğü için (telefon, e-posta vs.) saygı görme hakkına sahiptir ve bu hak (ayrıca kişisel verilerin kötüye kullanılmaması için) bir yasa ile korunmalıdır. Bunu, ne tür bir muktedir olursa olsun, kendi keyfi yaptırımları için eğip bükmesi, kafasına göre müdahale etmesi ya da ettirmesi, karışması ya da gözetlemesi söz konusu olamaz. Muktedir dedim ama buna “ihbarcı komşular” da dahildir. Her ne kadar bana göre böyle bir demokratlık olmasa da Tayyip Erdoğan’ın muhafazakar demokrat yapısı, kendi şahsi ve parti yapısıdır. Bunun üzerinden toplumu hukuk dışı olarak denetlemesi ya da denetletmenin, ihbar ettirmenin yolu ne insan haklarıyla bağdaşır ve bir sonucu olarak ne de gizlilik haklarıyla. Hukuk dışı deniliyor diye yarın bir kanun çıkartılıp (özellikle ulusal güvenlik çıkarlarını bahane ederek, Muammer Güler’in bu konuda bir çıkışı oldu) bu tarz bir denetlemenin ve ihbarın yolu hukuki olarak açılırsa, sanmayın ki bu insan hakları ihlali değildir. Türkiye’nin yukarıdaki alıntıların altında (1, 2, 3) imzası vardır.

Benim şahsi görüşüm, burada direkt gizlilik haklarına da bir saldırı vardır. Amaç kızlı-erkekli evlerden çok yukarıda saydığım gizlilik haklarının sağladığı faydaları engellemeye yönelik olduğunu düşünüyorum. Farklı açılardan değerlendirenler olacaktır, farklı görüşler yazılıp çizilecektir. Yazıya yeni şeyler eklemekten çekinmeyin. Sağlam miğdeli günler dileğiyle.

Big Brother = Usta

Hepinizin, George Orwell’in 1984 eserini okuduğunu varsayarak “Oligarşik Kollektivizm Kuramı Ve Uygulaması”‘ndan karışık bir alıntı yapacağım. Okumadıysanız da sorun etmeyin, bunu okuyun, sonra gidin kitabı okuyun. Bugünleri “okumak” adına epey bir yardımcı olması ve yeni fikirleri sizlerde tekrar filizlendirmesi adına.

big brother 2

Geçmişteki oligarşik yönetimlerin hepsi ya kemikleştiklerinden ya da yumuşadıklarından güçlerini yitirmişlerdir. Ya aptal, küstah ve kibirli hale gelip kendilerini değişen koşullara göre ayarlamayarak yıkıldılar, ya da liberalleşip yüreksizlik göstererek, zor kullanmaları gerektiği yerde teslim olup, yine yıkıldılar. Oligarşi yönetiminin esası babadan oğula geçmesi değil, yaşamayan tarafından yaşayana zorla kabul ettirilen belirli bir dünya görüşü ve belli bir yaşam biçimidir. Egemen grup, kendisinden sonra gelecek olanları atayabildiği sürece egemendir. Parti’nin kaygısı, kendi kanından olanı değil, kendisini sürekli kılmaktır. Hiyerarşik yapının her zaman aynı kalması kaydıyla, kimin boyun eğen olduğu önemli değildir. Sistemli olarak, yavaş yavaş aile dayanışmasının altını oyar ve kendi liderine, doğrudan doğruya aile bağlılığı gibi duygular çağrıştırarak, onu sevimli gösterecek bir ad verir.

Günümüzdeki savaşın başlıca amacı, genel yaşam standardını iyileştirmeksizin, makinenin ürettiklerini tüketmektir. Mal üretilmeli, ama dağıtılmamalıydı. Uygulamada bunu gerçekeltirmenin tek yolu da sürekli devam edecek bir savaştı. Savaşın yaptığı en önemli şey yok etmekti; illa ki insan hayatından değil, insanların yaptıkları iş sonucu ürettiklerinin yok edilmesi. Savaş, ilke olarak her zaman, nüfusun ancak hayatta kalmasına yetecek kadar gereksinimi karşıladıktan sonra artakalan üretim fazlasının tümünü yiyip bitirecek şekilde planlanmıştır.

Savaş isterisi ve düşmana duyulan nefret, en çok İç Parti’de güçlüdür. Teknolojik ilerleme bile, yalnızca, ortaya koyduğu ürünler bir biçimde insanın özgürlüğünü kısıtlamaya yarayacaksa gerçekleşmektedir. Matbaanın bulunuşu kamunun görüşünün hile yapılarak, istenildiği şekilde değiştirilmesini kolaylaştırdı, sinema ve radyo ise bu yöntemi daha da geliştirdi. Televizyonun geliştirilmesi ve aynı aletin aynı anda hem alıcı, hem de verici olabilmesine olanak veren teknik ilerleme, özel hayatın sonu oldu.

Kitleler, asla kendiliklerinden ayaklanamazlar ve asla, yalnızca baskı gördükleri için ayaklanmazlar. Aslında, kıyaslama standartlarına sahip olmalarına izin verilmediği sürece, baskı altında olduklarının bilincine bile varamazlar hiçbir zaman.

Tüm dünya bugün, bundan elli yıl önce olduğundan daha ilkeldir.