Empati duygusal bir olay mı?

Empatiyi duygusal zekanın bir alt kümesi olarak anlatıyorlar. Ben de öyle öğrenmeye çalıştım. (Bak neredeyse yirmi tane yazı yazmışım öğreneceğim diye.) Ama şimdi kafam karışık.

Beş tane kitap okudum bu konuda, birkaç tane de makale. En çok işime yarayan bilgi, empatinin altı yönü oldu: Duygu bulaşması (emotion contagion); Empatik isabetlilik (empathic accuracy); Duygu ayarı (emotion regulation); Bakış açısı alma (perspective taking); Başkaları için endişelenme (concern for others); Kavrayışlı ilişkiye geçme (perceptive engagement).

Etrafımdaki insanlarla konuşurken, kimisi bana senin duygusal zekan var ama başkalarıyla uğraşmıyorsun dedi, kimisi de hiç duygusal zekan yok dedi. Ben de, lan var mı yok mu karar verin ona göre neye çalışmam gerektiğini bileyim, dedim. Sonra bir noktada, duygu insanı olmakla eylem insanı olmanın aynı şey olduğuna uyandım. Ama hala duygu ve düşünce arasındaki ayrımla ilgili ne yapacağımı bilemiyordum. Bak şimdi neyi fark ettim!

Yukarıdaki altı yöne dikkatli bak.

İlki çok “duygusal”, sonuncusu çok “rasyonel”. Hatta tam da duygusaldan rasyonele doğru giden bir yelpaze. Bunların tamamıyla empati yapılıyor. Benimse ilk üçüyle sıkıntım var. Duygusal zekadan “duygularla haşır neşir olma”yı anlayan arkadaşlarım benim duygusal gerizekalı olduğumu düşünüyorlar. Duygusal zekadan “başkalarının duygularıyla muhatap olma”yı anlayanlar da duygusal zekam olduğunu düşünüyorlar. Ve ikisi de haklı.

Bak çocukluğuma döndüm bunu anlamak için. Kendi kendime terapi yaptım. Ev yapımı terapiden ne olur deme, koruyucu katkı malzemesi de yok, KDV’si de yok, tamamen organik.

Çocukluğumu yaşarken, yakın çevremde duygularını isimlendiren, başkalarının duygularını isimlendirip bu duygularla ilişkiye geçen kimse yoktu.

Bu duyguların sonuçlarıyla ilgili herkes bir şeyler yapıyordu tabii ki. Yardımcı olmak olsun, destek olmak olsun… gerçek, görülebilir dünyada bir dayanışma kültürü içinde büyüdüm. Üstelik ailemin bir kısmı sol politikayla da uğraştığı için bu dayanışma bizzat tanımadığımız kişileri de ilgilendiren (hatta, onları daha çok ilgilendiren) bir etkinlikti.

Tabii etrafımda böyle homojen biçimde hep aynı insanlar vardı demiyorum, ama benim aklımda böyle bir izlenim kaldığına göre ben herhalde bu tavırları kaydetmişim.

Sonra oturdum düşündüm. Hakikaten de duygu bulaşması veya empatik isabetlilik konusunda çocukluğumda beni eğiten tek bir örnek bile gelmiyor aklıma. Başkalarının duyguları başkalarınındı. Benimle bir alakası yoktu. Duygu ayarı’ndan itibaren tüm diğer maddelerle ilgili örnekler geliyor aklıma. En çok da, kavrayışlı ilişkiye geçme konusunda: Tanıdığımız birinin ihtiyacını tahmin edip o ihtiyaca tekabül eden yardımı sunmak basbayağı temel bir erdem olarak aşılanmış bana. Yani, o kişinin duygularıyla bir işimiz yok, hatta o kişinin bizimle konuşması veya bizden bir şey rica etmesi de uygun değil, ben kendim düşünüp bulmalıyım ona nasıl yardımcı olabileceğimi. Bunun romantik bir yanı da yok değil. Hani filmlerde hikayelerde falan olur ya, gizliden gizliye destek olan ve sonradan da kahramanın farkına varıp minnettar kaldığı kişiler. İşte öyle bir erdem algım var.

Erkek olmak böyle bir şey.

Kendi duygularınla kapalı kapılar ardında uğraşırsın (bunu becerebilenler yazar çizer, beceremeyen alkolik olur mesela).

Başkasıyla ilgili de sahne arkasında iş görülür. Asla sahneye çıkıp ağlayan kişiye sarılmazsın, onu ağlatan karın ağrısını bulur eyleme geçersin. Zaten o kişiyle niye muhatap olasın? O kişinin bir öznelliği yok ki. Tek özne sensin. Üstelik bak: o kişi erkekse “nedir mesele birader?” diye sorarsın doğrudan bir eylem ricasında bulunsun diye; kadınsa onu bile sormadan sırf tahminle iş görürsün. (Çünkü erkeğin öznelliğini birazcık da olsa tanırsın.)

Bununla söylemek istediğim şu: harbici erkeksi erkek olmayanlarımız (ben gibi) bile sonuçta erkek.

Leave a Reply

Your email address will not be published.