Tag Archives: duygusal zeka

Beş ayın sonunda empatik oldum mu?

Mart ayında bir ödeve başladım, duygusal emek ve duygusal zeka hakkında. Empati bu ödevin temel öğelerinden biriydi başından beri.

Böylece işte aylarca partnerim acı çekti, bense “ay aman kıskançlık ediyor” demediysem de “abartıyor canım bir şey olduğu yok” deyip geçiştirdim. Yani onun acısını hissetmedim ve meşru bulmadım. Bu ayların sonunda da “e sen benim canım acıdığında yanımda olmayacaksan sevgi dediğin ne ki?” dedi bana. Yani, benim sevgi dediğim şeyde empatik bir motivasyon olmadığını fark ettik. Sonrasında haftalarca bunu konuştuk.

İlişkiyi açınca içeri doluşanlar: empati, duygusal emek ve diğer karın ağrıları

Konum tabii hep ilişkiler ve cinsellik etrafında döndü – özellikle de açık ilişki bağlamında.

Demem o ki: ben on küsür yıldır açık ilişki yaşıyorum, ve hiç de öyle duygusal olarak kolay bir şey değil. Hepimiz hep güvensiz hissediyoruz. Partnerim başkasıyla çıkınca korkuyorum. Ben çıkınca o korkuyor. Bu diğer insanlarla işler ciddileşince panik oluyoruz. Bunların hepsi oluyor. Ve bunların ciddi bir kısmı geçen yıl oldu benim ilişkimde.

Empati seksi bir şey mi?

Tabii erkeklik hep devreye girdi. Zaten empati dediğini yapman hiç gerekmeyebilir, özellikle başkalarıyla ilgilenmene hiç gerek olmazsa (bak Trump’a mesela).

Ben erkeğim. Bildiğin düz erkek.

Erkek doğdum erkek yaşarım. Kime ne, kime ne?

Neyse ki kimsenin sorduğu sorguladığı yok.

Sen de tacizcinin tamamlayıcısı rolünde misin benim gibi?

Erkek egemen toplumun baskısı tikel olaylarda değil, genel bir toplumsal ortamda hissediliyor. Sırf taciz veya tecavüz edilen kadınlar değil kendini güvensiz hisseden. Bu vakıaların çokluğu, yaygınlığı ve normalliği yüzünden tüm kadınlar güvensiz hissediyorlar, ve haklılar. Biri onlara bakış attığında veya yaklaşıp tanışmak istediğini söylediğinde, kadının aklına gelenlerle erkeğin aklına gelenler bir değil. Erkek durumu “olduğu gibi” ele alabilir, yani “biri bana baktı işte ne yani” diye düşünebilir. Kadının aklına gelen “bu kişi bana ne yapacak?” oluyor, çünkü baskı sistemi baskıda olanın üzerinde psikolojik, duygusal ve ruhsal bir etki yaratıyor. Ve bu etki kalıcı – doğrudan o kadının başına bir şey gelmemiş olsa da.

İşte duygusal adaletsizlik burada başlıyor, çünkü flört etmeye eşit zeminde başlamıyoruz, sevişmeye de.

Duygusal adalete giriş

Bu arada birkaç kitap okudum ve bu kitaplardan anladıklarımı da not aldım. Hepsini merak edersen diye değil, ben sonra hepsini derli toplu bulabileyim diye yazıyorum şuraya listesini bak:

Yani, iki kategori var kafamda: kişisel meseleler, toplumsal meseleler. Kişisel meseleleri küçümsüyorum (5), toplumsal meselelerin de zaman ve mekan konusunda avantajları var (1,2). Buradan cinselliği de pek önemsemediğim sonucu çıkıyor, ki bu bayağı tuhaf çünkü cinsellikle ilgili bir blogum var ve şu anda bu blogun 172. yazısını yazıyorum. Önemsemediğim bir konu için abartılı bir çaba israfı.

Senden bana ne?

Bunca şey okumama rağmen (veya tam da bu yüzden), bazen kafam karıştı. Bazen de ilişkilerle ilgili aydınlanma yaşadım resmen – ve tabii cinsellik de nasibini aldı.

Bak çok iyi bildiğimiz bir duygu var. Öfke. Öfke ve kızgınlık, sınırlarımız aşıldığında yaşadığımız bir duygu. Sınır meselesi önemli, çünkü sınırlarını çizmek bir iktidar meselesi. Oğlan çocuklar, büyüyünce adam olacakları için, iktidarla haşır neşir olmayı bilsinler diye öfkeyi öğreniyorlar. Kendimin ve ilişkilerimin sınırlarını hep ben koymuşumdur. Yani sırf ben tek başıma koymuşumdur demiyorum tabii ki, ama sınırlar hiç benden bağımsız olarak belirlenmedi. Ve bu da süper normal bir şey benim için, bir kez olsun sorgulamadığım bir şey. Bu sınırlar aşılır gibi olunca pek öfkelenmiyorum, ama şaşırıyorum ve “Ay yok sen onu öyle yapamazsın.” deyiveriyorum. Mesela biri bana olur olmaz dokununca veya özel hayatımla ilgili soru sorunca, basitçe o kişiyi itiyorum sohbetten ve zamanla da hayatımdan. Bu benim öfke yönetiminde iyi olduğumu söyler.

Ama öfkeden başka duygularım pek yok. Yani, varlar da, o duyguları hep öfkeyle maskeliyorum.

Seksi ve öfkeli

Bazı pratik şeyler de öğrendim bence. Özellikle rıza konusunda ve gergin durumlara nasıl tepki verebileceğim konusunda. Hatta çocukluğuma bile gittim bir ara.

Sonra oturdum düşündüm. Hakikaten de duygu bulaşması veya empatik isabetlilik konusunda çocukluğumda beni eğiten tek bir örnek bile gelmiyor aklıma. Başkalarının duyguları başkalarınındı. Benimle bir alakası yoktu. Duygu ayarı’ndan itibaren tüm diğer maddelerle ilgili örnekler geliyor aklıma. En çok da, kavrayışlı ilişkiye geçme konusunda: Tanıdığımız birinin ihtiyacını tahmin edip o ihtiyaca tekabül eden yardımı sunmak basbayağı temel bir erdem olarak aşılanmış bana. Yani, o kişinin duygularıyla bir işimiz yok, hatta o kişinin bizimle konuşması veya bizden bir şey rica etmesi de uygun değil, ben kendim düşünüp bulmalıyım ona nasıl yardımcı olabileceğimi. Bunun romantik bir yanı da yok değil. Hani filmlerde hikayelerde falan olur ya, gizliden gizliye destek olan ve sonradan da kahramanın farkına varıp minnettar kaldığı kişiler. İşte öyle bir erdem algım var.

Erkek olmak böyle bir şey.

Kendi duygularınla kapalı kapılar ardında uğraşırsın (bunu becerebilenler yazar çizer, beceremeyen alkolik olur mesela).

Başkasıyla ilgili de sahne arkasında iş görülür. Asla sahneye çıkıp ağlayan kişiye sarılmazsın, onu ağlatan karın ağrısını bulur eyleme geçersin. Zaten o kişiyle niye muhatap olasın? O kişinin bir öznelliği yok ki. Tek özne sensin.

Empati duygusal bir olay mı?

Beş ay ve yaklaşık yirmi yazı sonunda, iyi olduğum yerlerin bilincine vardım, kör noktada kalmış bazı yerleri yakaladım, hiç bakmadığım açıdan baktım cinselliğime de aşk ilişkilerime de. Bu ödevi böylece teslim ediyorum. Geçer not almazsa bütünlemeye gideriz mecburen.

Empati duygusal bir olay mı?

Empatiyi duygusal zekanın bir alt kümesi olarak anlatıyorlar. Ben de öyle öğrenmeye çalıştım. (Bak neredeyse yirmi tane yazı yazmışım öğreneceğim diye.) Ama şimdi kafam karışık.

Beş tane kitap okudum bu konuda, birkaç tane de makale. En çok işime yarayan bilgi, empatinin altı yönü oldu: Duygu bulaşması (emotion contagion); Empatik isabetlilik (empathic accuracy); Duygu ayarı (emotion regulation); Bakış açısı alma (perspective taking); Başkaları için endişelenme (concern for others); Kavrayışlı ilişkiye geçme (perceptive engagement).

Etrafımdaki insanlarla konuşurken, kimisi bana senin duygusal zekan var ama başkalarıyla uğraşmıyorsun dedi, kimisi de hiç duygusal zekan yok dedi. Ben de, lan var mı yok mu karar verin ona göre neye çalışmam gerektiğini bileyim, dedim. Sonra bir noktada, duygu insanı olmakla eylem insanı olmanın aynı şey olduğuna uyandım. Ama hala duygu ve düşünce arasındaki ayrımla ilgili ne yapacağımı bilemiyordum. Bak şimdi neyi fark ettim!

Yukarıdaki altı yöne dikkatli bak.

İlki çok “duygusal”, sonuncusu çok “rasyonel”. Hatta tam da duygusaldan rasyonele doğru giden bir yelpaze. Bunların tamamıyla empati yapılıyor. Benimse ilk üçüyle sıkıntım var. Duygusal zekadan “duygularla haşır neşir olma”yı anlayan arkadaşlarım benim duygusal gerizekalı olduğumu düşünüyorlar. Duygusal zekadan “başkalarının duygularıyla muhatap olma”yı anlayanlar da duygusal zekam olduğunu düşünüyorlar. Ve ikisi de haklı.

Bak çocukluğuma döndüm bunu anlamak için. Kendi kendime terapi yaptım. Ev yapımı terapiden ne olur deme, koruyucu katkı malzemesi de yok, KDV’si de yok, tamamen organik.

Çocukluğumu yaşarken, yakın çevremde duygularını isimlendiren, başkalarının duygularını isimlendirip bu duygularla ilişkiye geçen kimse yoktu.

Bu duyguların sonuçlarıyla ilgili herkes bir şeyler yapıyordu tabii ki. Yardımcı olmak olsun, destek olmak olsun… gerçek, görülebilir dünyada bir dayanışma kültürü içinde büyüdüm. Üstelik ailemin bir kısmı sol politikayla da uğraştığı için bu dayanışma bizzat tanımadığımız kişileri de ilgilendiren (hatta, onları daha çok ilgilendiren) bir etkinlikti.

Tabii etrafımda böyle homojen biçimde hep aynı insanlar vardı demiyorum, ama benim aklımda böyle bir izlenim kaldığına göre ben herhalde bu tavırları kaydetmişim.

Sonra oturdum düşündüm. Hakikaten de duygu bulaşması veya empatik isabetlilik konusunda çocukluğumda beni eğiten tek bir örnek bile gelmiyor aklıma. Başkalarının duyguları başkalarınındı. Benimle bir alakası yoktu. Duygu ayarı’ndan itibaren tüm diğer maddelerle ilgili örnekler geliyor aklıma. En çok da, kavrayışlı ilişkiye geçme konusunda: Tanıdığımız birinin ihtiyacını tahmin edip o ihtiyaca tekabül eden yardımı sunmak basbayağı temel bir erdem olarak aşılanmış bana. Yani, o kişinin duygularıyla bir işimiz yok, hatta o kişinin bizimle konuşması veya bizden bir şey rica etmesi de uygun değil, ben kendim düşünüp bulmalıyım ona nasıl yardımcı olabileceğimi. Bunun romantik bir yanı da yok değil. Hani filmlerde hikayelerde falan olur ya, gizliden gizliye destek olan ve sonradan da kahramanın farkına varıp minnettar kaldığı kişiler. İşte öyle bir erdem algım var.

Erkek olmak böyle bir şey.

Kendi duygularınla kapalı kapılar ardında uğraşırsın (bunu becerebilenler yazar çizer, beceremeyen alkolik olur mesela).

Başkasıyla ilgili de sahne arkasında iş görülür. Asla sahneye çıkıp ağlayan kişiye sarılmazsın, onu ağlatan karın ağrısını bulur eyleme geçersin. Zaten o kişiyle niye muhatap olasın? O kişinin bir öznelliği yok ki. Tek özne sensin. Üstelik bak: o kişi erkekse “nedir mesele birader?” diye sorarsın doğrudan bir eylem ricasında bulunsun diye; kadınsa onu bile sormadan sırf tahminle iş görürsün. (Çünkü erkeğin öznelliğini birazcık da olsa tanırsın.)

Bununla söylemek istediğim şu: harbici erkeksi erkek olmayanlarımız (ben gibi) bile sonuçta erkek.

Empatik olacağım da ne olacak?

Tuhaf bir şey fark ettim dün. Romantik ilişkilerle veya cinsellikle alakası yok ama var.

Politik olarak çok güvendiğimiz ve bizimle aynı görüşte olduğunu düşündüğümüz bir kişi hakkında konuşurken, başka, bizim görüşlerimizle uzaktan yakından alakası olmayan insanların da bu kişi hakında aynı hisleri paylaştığını söylediler. Yani herkes bu kişinin kendisiyle aynı görüşte olduğunu düşünmüş. Sonra biraz kafa yorduk. Bu yanlış anlaşmanın sebebi kişinin kendisi değil. Yalancı değil, sahte değil, sözünden dönmüyor. Tek yaptığı, samimiyetle ve empatiyle karşısındaki kişiyi dinlemek.

Birbirimizi gerçekten dinlemeye alışmamışız. Birinin bizi dinlemesine hele hiç.

Biri bizi sakin sakin ve merakla dinliyorsa, illa ki bizimle aynı görüştedir diye düşünüyoruz. Hele bir de bizim bakış açımıza hakimse, yani aklımızdan geçenleri tahmin ediyorsa, bunu anca bizimle aynı görüşteyse yapabilir sanıyoruz.

Aynısı kişisel ilişkilerde de geçerli, özellikle de duygusal bağ yoksunu erkeklerde. Biri beni gerçekten dinliyorsa, benden hoşlanıyordur kesin, diye düşünüyoruz. Böyle düşünmesek de, böyle hissediyoruz; yani bir noktadan sonra bizi dinleyen kadından hoşlanmaya başlıyoruz ve sanki karşılıklı bir romantik çekim varmış gibi geliyor. Tam da bu yüzden, erkekler kadınlarla dostluk kuramıyorlar. (Hetero erkekleri kast ettiğim açıktır herhalde. Düz odun erkek cinselliği blogundasın.) Ben de kuramıyorum.

İşte bu herkesi dinleyen ve herkese dinlendiğini ve anlaşıldığını hissettiren kişi, herkes tarafından sevilen ve güvenilen biri olmuş. Öyle bir noktadayız ki, sırf bu kişisel güven yüzünden insanlar ona “Ya peki sen ne düşünüyorsun X konusunda? Senin görüşün ne?” diye sormamışlar bile. Çünkü aslında bu kişi konuşuyor da. Yani görüşlerini saklayan falan biri de değil. Oturup dinlesek, bizimle aynı görüşte olup olmadığını anlayacağız kolaylıkla. Ama bizi dinliyorsa ve anlıyorsa anca bizdendir kafasıyla yaklaştığımız için, şimdi kendimizi keriz yerine konmuş hissettik.

Oysa bu kişi sadece yapması gerekeni yapıyordu. Ben mesela bir sunum yaptım ona. Sunum benim sunumum, demek ki onun görevi dinleyip anlamak, sonra eve dönünce de bir görüş oluşturmak. Sunum sırasında, beni anlamak için sorular sordu. Tabii ki bu soruları benim bakış açımdan sordu, kendi bakış açısından değil, çünkü sunumu anlamak istiyorsa benim aklımdan geçenleri anlaması lazım ve bunun için de benim bakış açımdan bakması lazım. Benim haklı olduğumu falan da düşünmesine gerek yok bunu yaparken.

Duygusal emeğe öyle uzağım/uzağız ki, böyle normal empatik insanlar ortamı kolaylıkla ele geçirebiliyorlar.

Empati zor iş, sabır ve enerji gerektiyor, ama iki işe yarıyor: karşımızdaki insanın bize güvenmesini sağlıyor ve bizim karşımızdaki insanla gerçekten aynı fikirde olup olmadığımızı tespit etmemize yardımcı oluyor.

Bu empati eyleminden sonra, ne şekilde harekete geçeceğimize biz karar veriyoruz. Eğer sevdiğimiz ilgilendiğimiz biriyse muhtemelen onunla duygudaşlık kurup destek olmaya çalışırız mesela. Bu da önceki yazının konusuydu. Sonraki yazıda da bu konuları birleştirmeye çalışayım bakalım.

Duyguların senin mi benim mi?

Empati hakkında okuyorum ve düşünüyorum bir zamandır. Bir şey fark ettim kafamı karıştıran. Empatik bir insan olmadığımı falan söylüyorum ya, aslında bunun ardında yatan bir tuhaflık var. Bu yazıda önceki yazılarıma çok referans vereceğim. Artistlik olsun diye değil, yazıyı kısa tutmak için yapıyorum bunu. İdare et bu seferlik.

Duygularım

Şöyle bir duygular listesi var: “kızgınlık” (anger), “üzüntü” (sadness), “mutluluk” (happiness), “korku” (fear), “kıskanma ve imrenme” (jealousy and envy), “utanç ve suç” (shame and guilt) ve “intihara yönelim” (suicidal urge).

Bu duygular hissedene bir mesaj veriyorlar. Bir şey yapmasını istiyorlar. O şeyi yapınca, duygular ricat ediyorlar. Bu duygularla eylemlerin eşleşmiş listesi de şurada.

Eylemlerim

Bir duygu yaşadığımızda, şu adımları izlememiz gerekiyormuş:

uyarı/dürtü -> duygu -> his (duyguya isim vermek)
-> hissin dürtüye uygun olup olmadığını kontrol etmek
-> eylem veya eyleme geçmemeye karar vermek

Böylece doğru eyleme geçersek duygular geri çekileceklermiş.

Empatinin 6 yüzü

Şöyle bir liste var empati kurmakla ilgili:

1. Duygu bulaşması (emotion contagion): Bir başkasında bir duygunun belirdiği veya senden bir duygu beklendiği hissi.

2. Empatik isabetlilik (empathic accuracy): Kendinde ve başkalarında duygusal hal, düşünce ve niyetleri doğru tespit edebilme yeteneği.

3. Duygu ayarı (emotion regulation): Kendi duygularını anlama, regüle etme ve onlar üzerinde çalışma becerisi.

4. Bakış açısı alma (perspective taking)

5. Başkaları için endişelenme (concern for others)

6. Kavrayışlı ilişkiye geçme (perceptive engagement): Empatine dayanarak kavrayışlı kararlar alma ve karşındaki kişinin ihtiyaç duyduğu şekilde harekete geçme (veya geçmeme) yeteneği.

Bu altı açıdan bakıyorsun empati becerine.

Senin duyguların, benim eylemlerim

Şimdi bu üç şeyi birleştirelim. Duygu, eylem, empati.

Empati süreci demek ki kabaca şöyle işlemeli: Biri bir şey hissedecek, sonra onu ben hissedeceğim bulaşma yoluyla, sonra o duyguyu ayarında tutup doğru eylemi bulacağım, o eyleme geçeceğim.

Ama arada tuhaf bir adım var. Bir çeşit, duyguyu onaylama adımı. Bu kontrol adımı yüzünden empati kuramıyorum çoğunlukla.

Bir şey oluyor, sonra biri bir şey hissediyor, ben bu kişinin bu hissini anlıyorum, ama sonra o hissin bu duruma kıyasla abartılı olduğuna karar veriyorum ve o kişinin beklediği aciliyet veya kararlılıkla eyleme geçmiyorum.

Bak mesela, arkadaşımın iş yerinde bir sıkıntı oluyor ve sinirleniyor. Ciddiye alınmadığı veya haksızlığa uğradığı için öfkeleniyor. Sonra günlerce uyuyamıyor. Bu insanın düzgün bir işi, sabit bir geliri var, evi sevgilisi var, tatil planları var, sağlığı yerinde. Filistin’de veya Yemen’de yaşamıyor tabii ki, ama mesela Kürdistan’da veya kendi şehrinin bile gecekondu mahallesinde yaşamıyor. Bu şartlar altında, haksızlığa kızmasını anlıyorum, ama biraz da göreceli bakmak lazım. Öyle uyku tutmayacak kadar ciddi bir şey olamaz bu. O kadar yoğun bir tepki vermesini anlıyorum ama kabul edemiyorum. Dolayısıyla da onun ihtiyacı olan duygusal desteği veremiyorum. Duygusal destek verebilirim, ama bütün enerjimi ona yöneltmemi beklemesi bana saçma geliyor.

Empatinin hangi adımında çuvallıyorum?

Onun bakış açısından baktığımda (perspective taking) aslında kendi bakış açıma geri mi dönüyorum? Yoksa bu ayrıcalıklı konumu yüzünden bu kişi için aslında pek de endişenmiyor muyum (concern for others)?

Aslında ortada başka bir sorun daha var: Duygu benim değil ki, o kişinin. Dolayısıyla eyleme geçmesi gereken o. Peki ben ne yapabilirim? Onun duygusuna eşlik mi etmeliyim, yoksa onun eyleme geçmesi için ona yardım mı etmeliyim, veya onun ihtiyaç duyduğu eylemi ikamet edecek bir şey mi yapmalıyım?

Bu soru öyle çok da bariz değil. Karşımdaki insanın beklentilerini ve benimle olan ilişkisini yanlış tahmin edebilirim.

Nasıl yapacağımı hiç bilemedim. Yani bu kendi duygularımın yönetimiyle ilgili kısımla, başkalarının duygularının bana etkisi hakkındaki kısım birbiriyle nasıl konuşuyorlar? Birinden diğerine nasıl geçmem gerekiyor empati olaylarını doğru yapabilmek için? Empatik olmadığımda, tam olarak hangi kısmı yanlış yapıyorum?

Biraz daha düşüneceğim bu meseleleri. Aklıma başka bir şey gelirse söylerim sana da.

Duygu yönetimi

Duygular, eylem gerektiren nörolojik programlar. Duygunun gerektirdiği eylemi gerçekleştirirsen, duygular geri çekiliyorlar.

Bunu söylerken fark edebileceğin gibi, uygun eylemi bulabilmemiz için, duygumuzu doğru tespit etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla, duyguyla hissi ayırmamız gerekiyor. Türkçe’de bu ayrım çok saçma, o yüzden İngilizce’de ne kast ettiğimi söyleyeyim (bu meseleleri İngilizce kitaplarda okudum ve Türkçe çeviriler de pek dandikler açıkçası). Duygu = emotion. His = feeling. His, kendini nasıl hissettiğinle ilgili, yani bizzat senin zihinsel erişimin olan bir şey. “Kendimi x hissediyorum.” diyebilirsin. Duygu (emotion) ise dil-öncesi, daha hayvansal bir özelliğimiz. Tüm hayvanlar bir tehdit altında olduklarında korkuyorlar (duygu). Yani demek ki şöyle bir şey yapmamız gerekiyor:

duygu -> his (duyguya isim vermek) -> eylem

Tabii burada duygu sanki kendiliğinden ortaya çıkıyormuş gibi görünüyor, oysa duygular bizim dış dünyadan gelen etkilere verdiğimiz bir tepki. O yüzden belki şöylesi daha doğru:

uyarı/dürtü -> duygu -> his (duyguya isim vermek) -> eylem

Ama bu da tam doğru değil, çünkü sanki duygularımızı hiç de yönetmemiz gerekmiyormuş gibi, illa ki her duygumuzu ilk halleriyle kabul edip eyleme geçmemiz lazımmış gibi bir izlenim yaratıyor. Oysa bu yanlış. İki örnekle açıklayayım.

Bir patlamanın yaşandığı bir ortamda bulundun diyelim. (Mesela IŞİD’in Ankara’daki barış yürüyüşüne yaptığı bombalı saldırıya tanıklık etmiş olabilirsin.) Bu sende travma yaratacaktır. Patlamayı ölümle, arkadaşlarının yaralanmasıyla, terörle ilişkilendirecek beynin. Dolayısıyla evde rüzgar yüzünden kapı çarptığında ilk tepkin yoğun bir korku olacak. Bu korkuya uygun tepki, koşarak ortamdan uzaklaşmak. Ama bu duygu doğru duygu değil. Kapıyı duyduğunda çok şaşırsan da, bunu tetiklediği duyguyu sorgulayabilirsin ve belki de doğru duygunun panik değil irkilme olması gerektiğine karar verebilir, bu yüzden de koşarak kaçmamayı tercih edebilirsin.

İkinci örneğim Will Smith’in Oscar törenindeki saçmalığı. Çok öfkeleniyor, çünkü şahsi sınırlarının aşıldığını hissediyor. Ama bu öfkesinin ifade edilebileceği bir ortamda değil. (Mesela evde olsa tuvalete kapabilir veya kafasını bir yastığa gömüp bağırabilir.) Burada, öfke duygusunu utanç duygusuyla maskeleyip başına öne eğebilirdi. Bu duyguyu sorgulamadığı için, bula bula şiddetle sınırlarını yeniden kurmayı deniyor.

Bu iki örnek tabii ki birbirinden çok farklı. Biri kişinin geçmişi ve tetiklenen travmalarla ilgili, diğeri sosyal ortamla ve bu ortamın izin verdiği normlarla ilgili.

Sonuçta, aslında belki de algoritmamız şöyle olmalı:

uyarı/dürtü -> duygu -> his (duyguya isim vermek)
-> hissin dürtüye uygun olup olmadığını kontrol etmek
-> eylem veya eyleme geçmemeye karar vermek

Bunları Karla McLaren’in Art of Empathy kitabından öğrendim.

Bu adımları takip etmek için faydalı olabilecek üç şey daha var kitapta. Birincisi ilk adımla ilgili, yani duygulara doğru isim vermekle ilgili: Duygusal söz dağarcığı. İkincisi, duygularını ayarlama becerisi. Bu bir bakıma amigdala etkinliğini azaltıp, duyguların sağlıklı biçimde zihinsel süreçlerden geçirilebilmesi ve duygular altında ezilmemekle ilgili. Üçüncüsü de son adımla ilgili, yani doğru eylemi bulmakla: Duygular ve Eylemler.

Bu yazıyı burada bırakacağım. Bunları okurken tuhaf bir şey fark ettim ve yeni bir yazı fikri geldi aklıma. Sonraki yazıya bak.

Duygular ve Eylemler

Geçen yazıda Duyguları kabaca “kızgınlık” (anger), “üzüntü” (sadness), “mutluluk” (happiness), “korku” (fear), “kıskanma ve imrenme” (jealousy and envy), “utanç ve suç” (shame and guilt) ve “intihara yönelim” (suicidal urge) diye gruplara ayırdımdı. Her bir duygu grubunu da zayıf, ruhsal durum ve yoğun diye üç seviyede anlattımdı. Bu sınıflandırmayı Karla McLaren’in Art of Empathy kitabından öğrendim, ama internette onlarca farklı sınıflandırma var.

Duyguya isim vermek önemli. Çünkü duygular, eylem gerektiren nörolojik programlar. Duygunun tanımı bu. Eğer duygunun gerektirdiği eylemi yerine getirirsen, duygu geri çekiliyor. Getirmezsen, duygu seni tüketmeye devam ediyor.

Peki “duygunun gerektirdiği eylem” ne demek?

Bunun için duyguların anlam ve işlevine bakalım biraz.

Kızgınlık

Kızgınlık duygusu, onurumuzu ve görüşlerimizi koruyor. Sınırlarımız aşıldığında bizi uyarıyor.

Kızdığında, kendine şu soruları sor: Neyin korunması gerekiyor? Neyin yerine konması gerekiyor?

Bu şeyi tespit ettiğinde, eyleminin o şeyi korumanı veya yerine koymanı sağlamasına dikkat et. Yoğun kızgınlık duyguları yaşadığımızda korunacak şeye değil bizzat kendimize odaklanıyoruz ve genel anlamda sınırlarımızı çizecek ve onurumuzu yeniden inşa edecek şeyler yapıyoruz. Bu odak, kızgınlığımızı azaltacağına arttırıyor, çünkü neyin bizi tetiklediğini ve neyin öfkemizi beslediğini görmez oluyoruz. Yukarıdaki iki soruyla öfkemizden daha rahat faydalanabiliriz.

Üzüntü

Üzüntü duyguları kişiliğimizin temellerine inmemize ve rahatlamamıza yardımcı oluyorlar.

Kendini üzgün hissettiğinde, şu soruları sor: Neyin serbest bırakılması lazım? Neyin canlandırılması lazım?

Böylece üzüntünün kökenindeki tıkanıklığı görebilir ve onu neyin çözeceğine odaklanabilirsin.

Mutluluk

Mutluluk duygularının iki işlevi olabilir: yeni olanaklara bakma (umut, merak, vb.) ve özgüven (başarı hissi, tatmin, zevk, vb.)

Mutlu hissettiğinde, kutlama yapmayı unutma.

Korku

Korku duyguları sezgilerimize ve içgüdülerimize dayanıyorlar ve bizi hemen eyleme geçmeye yöneltiyorlar. Bize kararlılık, zindelik ve netlik sağlıyorlar.

Korktuğunu hissettiğinde, soru basit: Ne yapılması gerekiyor?

Bununla ilişkili olarak, kaygı ve endişe duyguları var. Bunlar bizim odaklanmamızı ve elimizdeki işleri bitirmemizi sağlıyorlar. İçinde bulunduğumuz durumun bilincine varmamızı ve ileri görüşlü olmamızı sağlıyorlar.

Endişeli veya kaygılı olduğunda, şu soruları sor: Neyin gerçekten yapılması gerekiyor?

Kıskanma ve İmrenme

Ben çok ileri yaşımda bu iki sözcük arasındaki farkı öğrendim. İmrenme, başkasında olan bir şeyi istemen durumundaki his. Kıskanma, başkasının sende olan bir şeyi istemesi durumundaki his.

Bu duygular ilişkilerimizi ve etkileşimlerimizi yönetmemize yardımcı oluyorlar. Kıskanma güvenlik, bağlantı ve taahhütlerimize odaklanıyor. İmrenme ise, adalet ve tanınma ihtiyaçlarımıza hitap ediyor.

Kıskançlık hissettiğinde şunu sor: Tam olarak neye ihanet edildi? Neyin iyileşmeye ihtiyacı var?

İmrenme hissettiğinde şunu sor: Tam olarak neye ihanet edildi? Neyin düzeltilmesi lazım?

Bu sorular – kızgınlıkta olduğu gibi – bizi kişilerden ziyade şeylere yöneltiyorlar. Böylece karşımızdaki kişiyle birlikte sorunumuzu çözebilir ve bu duyguların geri çekilmesini sağlayabiliriz.

Utanç ve Suç

Utanç ve suçluluk duyguları, kişisel bütünlüğümüzü yeniden kurmamıza yardımcı oluyorlar. Kendimize olan saygımızı koruyorlar.

Bu duyguları hissettiğinde, kendine şunları sor: Neye zarar verildi? Neyin onarılması gerekiyor?


Eylem adamı olmak ne demek?

Erkekler daha çok eylem odaklılar ya hani. Bunda, eylemden ne anladığımızın önemli bir rolü var. Eylemden genellikle anladığımız, başka insanlarca gözlemlenebilir, acil hareket odaklı şeyler.

Bak mesela korku, utanç ve mutluluk duygularındaki sorulara. Yanıtlar çoğunlukla bu dediğim türden eylemler. Böyle olunca da erkekler bu duygulara daha iyi yanıt verebiliyorlar.

Kadınların daha duygusal olması ne demek?

Şimdi de kızgınlık, üzüntü ve kıskanma duygularındaki sorulara bak. Bu sorular, kişinin hemen harekete geçmemesini gerektiren, biraz derinlemesine düşünme gerektiren şeyler.

Ayrıca bu soruların yanıtı olan eylemler de öyle rahatlıkla görülebilir şeyler değil. Mesela utandığında, hemen bir şaka falan yapıp normale dönmek istersin, ama kıskandığında ihtiyacın olan şey, karşındaki kişinin sana durumu düzgünce anlatması. Şaka yaptığındaki eylemi ben rahatlıkla görebilirim. Ama eğer eylemin birini dinlemekse, ben muhtemelen senden çok konuşanın eylemini fark ederim. Buradaki dinleme eylemini görmediğimiz için de, kadınların daha duygusal oldukları ve erkeklerin daha eylem odaklı olduklarını düşünüyoruz.

Erkeklerin daha az duygusal olmasından benim anladığım, erkeklerin duygularla doğrudan muhatap olmamaları. Eğer duygunun gerektirdiği eylemi kolaylıkla görebiliyorlarsa, duygunun üzerinden atlayıp eyleme geçebiliyoruz. Eğer duygunun kendisiyle haşır neşir olup eylemi keşfetmek gerekiyorsa, sanki o duygu yokmuş gibi davranıyoruz.

Ama aslında bu ayrım gerçek değil. Duygular ve eylemler arasında bir denklik var. Bazı duygularla yakın ilişki kurmadığımızda, o duyguların gerektirdiği eyleme geçmiyoruz ve böylece o duygu başımıza kakılıp kalıyor. “Duygulara değil eylemlere odaklanmak” diye bir şey yok. Yani, nörolojik olarak böyle bir seçenek yok.

Enteresan değil mi?

Ben bunu fark ettiğimde çok şaşırdım.