Tag Archives: rıza

Hayır’a Evet demek.

Acayip çekici bulduğun o kadınla konuşmak için cesaretini topluyorsun. Acaba çoktan biliyor mudur senin ondan hoşlandığını? Geçen gün bacaklarına baktığını fark etti mi yoksa?

Gidip direkt konuşsan mı? Ya da belki de yüzüne bakarak sormayı beceremeyeceğini hissettiğinden mesaj atmayı mı tercih etsen? Ama ya hiç yanıt bile vermezse? Zaten ne yazacaksın ki? Bir yolunu bulup ona yaklaşıyorsun. Gidip selam veriyorsun.

Artık bilemeyeceğim nasıl yapıyorsun, ama bir şekilde ondan hoşlandığını söylemeyi başarıyorsun.

Ve o da seni reddediyor.

Nasıl reddediyor bilmiyorum. Belki görünüşünü kurtarmana izin verir. (“Şu anda bir ilişkiye başlamaya hazır değilim.” vb.) Belki kızar bu teklifine. (“Yok artık, deli misin?” vb. veya hatta direkt yüzüne karşı gülebilir.) Belki korkar senin bu reddedilmeye vereceğin tepkiden. (“Hayatımda başka biri var.” vb.) Veya belki de hepten geçiştirmek ister seni. (“Seni arkadaş olarak görüyorum ben.” vb.)

Sonuç aynı: Kalakaldın orada şimdi lök gibi.

Ne yapabilirsin ki? Hiç de düşünmemişsin bak sağlam bir çıkış taktiği.

Düşünüyorsun. Rezil mi oldun? Mahcup mu oldun? Endişeli misin?

Tüm bunlar aynen benim de yapageldiğim ve düşündüğüm şeyler.

Bir anlığına, bu kendime odaklı bakış açısından çıkıp karşımdaki kadının neler hissettiğine bakmaya çalışsam ne olur? Keyfi yerinde mi? Tuhaf mı hissediyor? Tehdit altında mı hissediyor? Rahatsız oldu mu? Söylemek istediği başka bir şey olabilir mi?

Reddedilen benken, niye beni reddeden kişiyle empati kurayım ki? Yanıtım duygusal adalet. Kim bilir benim bu çıkma teklifimi nasıl yorumladı. Geçmiş deneyimleri buna nasıl etki ediyor olabilir? Kendini güvende hissediyor mu?

Duygusal adalet bu soruları sormamı gerektiriyor. Ama yanıtları vermiyor.

Zaten ben de yerin dibine girmişken onunla uğraşacak duygusal enerjim yok. Daha ziyade, oradan koşarak kaçasım ve zamanı geri alasım var.

Ama aslında bu konuda yapabileceğim bir şey var: Hayır’a Evet demek. Hayır’ı her nasıl dediyse demiş olsun. İster “şimdi değil”, ister “bilmem ki”, ister “hayır”, ister “isterdim ama…” demiş olsun, Hayır’ı duyabilirim. Ve duyduğumu ona gösterebilirim.

En kolayı “Hm, yanıtının Hayır olduğunu anladım. Teşekkür ederim. Bu durum senin için rahatsız edici olduysa üzgünüm.” demek mesela.

Bunu açıkça söylememle geçiştirmem arasında ciddi bir fark olabilir onun açısından. Benimse, zaten reddedildiğime göre, bunu söylemekle kaybedeceğim başka bir şey yok.

Soyut soyut konuşmuyorum, denedim bunu ben.

Karşımdaki kadın için etkisi olumlu oldu (onun sonradan söylediğine göre), aynı zamanda benim için de bir nefes alma fırsatı oldu. Hayır’ı açıkça kabul edince konuyu kapatabildim; böylece ortamdaki tuhaf gerginlik kırıldı; ben de sanki bu teklif ve reddedilme hiç olmamış gibi konuyu işe, derslere, gündelik konulara getirip gevşetebildim.

Sonrasında düşününce de, sanki çok sağlam bir çıkış taktiğim varmışmış gibi hissettiğimi fark ettim. Biliyorum ki taktiğim maktiğim yoktu, ama bana varmış da onu uyguluyormuşum gibi geldi o anda.

Bence denemene değebilir.

Duygusal adalete giriş

Zeka katsayısı (IQ) tartışmalarını bilmem duymuş muydun. Lineer ve mekanik düşünmenin ayrıcalıklı tutulduğu toplumların bunu “zeka”nın tek kriteri sayıp uydurdukları bir seviyelendirme sistemi. Elbette analitik düşünme becerisini ölçmek önemli, ama soruların soruluş biçimine aşinalık bile önemli bir etken. (Mesela yıllarca üniversiteye giriş sınavlarına hazırlanmış biri IQ testlerini daha rahatça çözecektir.) Öte yandan bir insanın zeki olup olmadığını bu sınavın ölçtüğünü sanmak abartılı olacaktır. Tam da bu yüzden “duygusal zeka”, “fiziksel zeka” vb. başka kavramlar öne sürüldü, zekayı farklı açılardan ölçmenin yolları olarak. Bu da benim empati yazılarımla örtüşüyor, çünkü bu “diğer” zekalarda erkekler genellikle geri zekalı çıkıyorlar.

Neyse, asıl konuya gireyim.

Duygusal adalet (emotional justice) diye bir kavramla tanıştım. Kabaca şu: Erkek egemen toplumun baskısı tikel olaylarda değil, genel bir toplumsal ortamda hissediliyor. Sırf taciz veya tecavüz edilen kadınlar değil kendini güvensiz hisseden. Bu vakıaların çokluğu, yaygınlığı ve normalliği yüzünden tüm kadınlar güvensiz hissediyorlar, ve haklılar. Biri onlara bakış attığında veya yaklaşıp tanışmak istediğini söylediğinde, kadının aklına gelenlerle erkeğin aklına gelenler bir değil. Erkek durumu “olduğu gibi” ele alabilir, yani “biri bana baktı işte ne yani” diye düşünebilir. Kadının aklına gelen “bu kişi bana ne yapacak?” oluyor, çünkü baskı sistemi baskıda olanın üzerinde psikolojik, duygusal ve ruhsal bir etki yaratıyor. Ve bu etki kalıcı – doğrudan o kadının başına bir şey gelmemiş olsa da.

İşte duygusal adaletsizlik burada başlıyor, çünkü flört etmeye eşit zeminde başlamıyoruz, sevişmeye de.

Ben genellikle “rıza” (consent) kavramını anladığımı, ona göre hareket ettiğimi düşünmüşümdür, yani en azından bu konuya kafa yormaya başladığım son yıllarda.

Yanılıyormuşum.

İşte bunu öğrendim son haftalarda.

Flört etmeye eşit zeminde başlamadığımızı fark ettiğinde, tüm rıza tartışması başka bir şekil alıyor. Çünkü tekliflerin “ben sordum, o Hayır dedi, ben de yoluma gittim” gibi düz bir mantık izleyemiyor. O teklifin karşı taraftaki karşılığı bambaşka olabilir. Ve esasında bu eşitsizliğe hassasiyet göstermek, adalet kavramını ilişkilerimize entegre etmek anlamına geliyor.

Bana Hayır diyen birine “teşekkür ederim yanıtın için, rahatsız ettiğim için özür dilerim, iyi günler” demem gerektiğini anlamam için bu kadar zaman geçmiş olması üzücü tabii, ama geç olsun güç olmasın diyelim. Bunu gerçekten öğrenmem daha zamanımı alacak gibime geliyor. Aklımdaki rıza/taciz kavramları alt üst oldu diyebilirim sana rahatça.

Kadını erkekle değiştir, öyle oku.

“Her erkek rıza meselesinin önemini anlıyor on dakikada, bir gay bara girdiğinde.”

Bir süredir, neyi normal bulduğumu düşünüyorum. Bir yandan da, kadınların neyi rahatsız edici bulduğunu. İzin almadan dokunmak veya sokakta laf atmak gibi öküzlükler değil kastım – o kadarına kafam basıyordu önceden de. Ama mesela şu sözcükler var bir kafede gördüğün bir insanla ilgili: bakmak, dik dik bakmak, süzmek, bakış atmak. Ya da hoşlandığın kişiyle ilgili şunları düşün: asılmak, üstelemek, çıkma teklif etmek, sarkıntılık etmek.

Bu gibi sözcüklerin ne anlama geldiğini uzun süredir erkekler tanımlamış. Şimdilerde kadınlar bu tanımlara karşı çıkıyorlar. Bir öpücükten ne olacak’ı reddediyor, altı üstü sarıldım’a seslerini yükseltiyorlar. İyi, hoş. Ben de, neyin ne olduğunu anlamaya ve sınırları baştan çizmeye (daha doğrusu, etrafımdaki kadınların sınırlarına saygı göstermeye) çalışıyorum. Ama şöyle bir sorun var ki ben bunu yaparken bir yandan aynı toplumla muhatap olmaya devam ediyorum. Peki gündelik hayatımda bu erkek-egemen kültürün yeniden üretildiği yerleri ve durumları, dur otur bir kadının uyarısına ihtiyaç duymadan, kendi başıma nasıl keşfedebilirim?

Yaklaşık bir yıldır denediğim bir şeyi paylaşmak istiyorum. Lafım heteroseksüel erkeklere. Tüm feministler de etrafındaki erkeklere bunu önerebilirmiş gibi geliyor.

Okuduğun kitapları düşün. Romantikli, aşklı meşkli romanları ve şiirleri. Git kütüphanene bak. Yusuf Atılgan olsun, Sait Faik olsun, Ümit Yaşar olsun, Oğuz Atay olsun, içini yoğun bir sevda duygusuyla dolduran, aşık olduğunda, terk edildiğinde, aldatıldığında, karnında kelebekler uçarken okuduğun kitapları al eline.

Bunların ciddi bir kısmında, bir erkek onu reddeden (veya ona açıkça Evet demeyen) bir kadına bir şey diyor, bir şey yapıyor. Bazen sokakta arkasına takılıp onu takip ediyor, bazen evinin önünde bekliyor, bazen sosyal bir barda uygunsuz bir laf ediyor, bazen onun dudağına yapışıveriyor. Sen bunları okurken kendini özdeşleştirmemişsindir belki. Ben şahsen, adamla değil, onun davranışıyla da değil, ama adamın ruh haliyle kendimi özdeşleştirdiğimi hatırlıyorum. Tutkusunu, bunalımını veya telaşlı kaygısını anlıyorum.

Çünkü bizler (bu kitaplar ve okuyucuları) erkek egemen toplumun kaybeden erkekleriyiz. Ve çoğunluktayız. (Üstelik, bu çoğunluğun çoğunluğu da tacizle tecavüzle dışa vuruyor kendi öz güven eksikliğini. Bunları bir kenara koyalım şimdilik.) Reddedilmişlik hissiyle tuhaf ve çapraşık şekillerde başa çıkıyoruz.

Ama yine de erkek-egemen toplumun kazanan tarafındayız; erkeğiz en nihayetinde ve tecavüz olmasa da aşırı ısrar etme hakkı verilmiş hepimize.

Şimdi şunu yap bu metinleri okurken: Bu gibi kadın-erkek etkileşimi olan her sahnede kadını erkeğe çevir. Erkeği ise bir şeye çevirme, o olduğu gibi kalsın. Kadın yerine kendini koy, ama erkek olarak koy, yani nasılsan öylecene koy. Şimdi ana karakter ne deyip ne yapıyorsa hepsini ısrarcı bir gay erkek sana yapıyor gibi düşün. Bunu cidden role girerek yap ama, lafın gelişi değil. Karşında o kişi varmış ve o lafları edip o şeyleri yapıyormuş gibi düşün ve hislerini dikkatle izle.

Bazen (şaşırtıcı derecede sık biçimde), rahatsız olacaksın.

Rahatsız olduğun anda okumayı bırak. O anı yaşa. İşte cinsiyetçilik, bu. O anda karakter ve yazar hakkında aklından geçenleri bir kenara not etmeden okumaya devam etme.

Tüm kadın-erkek ilişkili roman ve şiirlerde bunu yap. Hem kendi tavırlarınla ilgili birçok şey öğrenebilirsin böyle, hem de ne tür edebiyatın erkek egemen kültürün yeniden üretimine katkı koyduğunu görebilirsin.

Bunu bir yıldır deniyorum kendi üzerimde. Çok işe yaradığını ve bazı davranışlarımda az biraz düzelme olduğunu bile söyleyebilirim sanki. (Bu türde on küsur kitap okumuşum geçen yıl.)

Dilersen ve becerebilirsen bunu sinemaya, tiyatroya ve müziğe de uygulayabilirsin (Ne malzeme çıkar meyhane müziklerinden!).

Burada derdim hangi yazar cinsiyetçiymiş diye adamlar öldükten yirmi yıl sonra aforoz mahkemesi kurmak değil. Yukarıda örneğini verdiğim yazarlar, yazdıkları dönemde toplumsal cinsiyet konusunda mimlenmiş insanlar değillerdi – hatta o anki topluma genel olarak bakarsak feminist bile sayabilirsin belki. Ama konu bu yazarları veya dönemlerini veya bugünkü kıstaslarla bakıldığında anlamlarını değerlendirmek değil. Konu erkekler olarak nasıl sosyalleştiğimiz. Bu kitapların her birimizin oluşumundaki önemini düşünsene. Aziz Nesin’e atfedilen “Türkiye’de her iki kişiden üçü şairdir.” lafı bir şey anlatıyor. Hiç şiir yazmamış olsan da, edebiyattan hiç hoşlanmasan da, bu yazarların yarattığı kültürel ve sosyal ortamda aradık ve bulduk kendimizi. Neyi normal bulduğumuz konusunda önemli bir rol oynadılar hepsi.

Bir konu nasıl sosyalleştiğimizse, diğer konu da bugün hala normal bulduğumuz ama aslında değiştirmemiz gereken şeyleri tespit etmemiz ve edebilmemiz. Recep İvedik’ten bahsetmiyorum bak, gerçekten de feminizme kafa yoran, kendini feminist veya feminizm müttefiki olarak tanımlamaya çalışan bizlerin de “normal” saydığı şeyler var ki kadınlar için bunlar kabul edilebilir falan değiller kesinlikle. İşte bu şeyleri, kitaplara baka baka keşfedebiliriz kendi başımıza. Ne birini rahatsız etmene gerek var, ne birinin sana akıl vermesine. Evde, oturduğun yerden erkek egemen kültürün kılcal damarlarını görebilirsin.

Diyeceğim o ki, sen de benim gibiysen ve gerçek hayatta kadınların yaşadıklarına empatiyle yaklaşmayı beceremiyorsan, senin için travmatik de olmayan ama kolaya da kaçmayan bir yöntem var. Ben şahsen denedim, çalışıyor.

OkCupid tespitleri: Sonuçta sevişicez di mi?

Her ne kadar OkCupid profilimi bu blogdaki keşif sürecimin bir parçası olarak açtıysam ve pratik olarak kimseyle çıkmaya ihtiyacım olmasa da, şöyle bir dinamik keşfettim:

Sohbeti ister ben başlatayım ister karşımdaki, sohbetimiz ister havadan sudan olsun ister derin felsefi, ortada her daim “Biz bir online dating sitesindeyiz.” hissi var. Bu histen de ben tabii düz (düz’ü hem hetero anlamında hem de bodos anlamında diyorum) bir erkek olarak “Yani sonuçta biz sevişir miyiz? Sevişiriz, değil mi?” moduna bağlıyorum.okcupidcom_logo_3742

Ama tabii bu kurgu burada bitmiyor, kadınlar da anlaşılan erkeklerin bu moda bağlayacaklarından eminler, o yüzden çok daha temkinli ve yer yer itici yorumlar yapmaları gerektiğini hissediyorlar.

Ama tabii kurgu burada da bitmiyor, biraz kafası çalışan düz erkekler kadınların bunu böyle yapacağını da hesaba katıp iyicene alttan alıyorlar.

Neyse işte lafı uzatmayayım, sonunda bu alt-metinlerle, imalarla dolu muharebeyi elbette sosyal yetenekleri bilenmiş olan kadınlar kazanıyorlar.

Nihayetinde benim gibi malların elinde kalan şöyle bir durum oluyor:

“Ben sevişmemiz seçeneğinin hep açık olduğunu varsayıyorum, sonuçta bir eş bulma sitesindeyiz yahu. Ve bu varsayımı açıkça dillendirip teyit etmek de istiyorum. Ama bu demek değil ki birbirimizi beğenmezsek ben sana “Ay ama bu kadar konuştuk, şimdi illa ki benle sevişmen lazım, yarı yolda bırakman etik değil.” diye çemkireceğim. Rahat olalım, aktif rızayı birinci planda tutalım, ama beklentilerimizle ilgili de birbirimizi kandırmayalım, olmaz mı?”out of the box

Hem, erkeklerin her daim sekse aç ve kadınların her daim sekse tok oldukları varsayımına dayanan bu oyun ne kadar işlevli? Ya buluştuğumuzda ben sana bakıp “Ya ben seni arkadaş olarak görüyorum.” veya “Ay göğüslerin çok büyük ben küçük göğüs seviyorum.” deyiverirsem? Niye bu ihtimal yokmuş da benim her cinsel hamlem tacizmiş gibi konuşuyoruz? Hadi gerçek hayatta bunu böyle yorumlamamızın sebepleri var… İyi ama bir eş bulma sitesinde (hele ki benim gibi profili bas bas bağıran biriyle konuşurken) bu kutuların dışına çıkamaz mıyız?

Kadınlar ne ister: Orgazm, tecavüz fantezileri ve tehlikeli sularda bilim

Daniel Bergner’in “What Do Women Want?” kitabıyla ilgili düşüncelerimi ve kadın arzusu hakkındaki bir noktayı şurada anlattım. Şimdi kitaptan öğrendiğim başka bir şeyi anlatmak istiyorum.secondbergner

Kadınlara pornografik videolar izletip vajinalarını takip ederek ne kadar heyecanlandıklarını ölçmüşler. Ayrıca kadınların ne kadar heyecanlandıklarını yazılı olarak belirtmeleri de istenmiş. Görüntüler şöyle: Bir erkekle bir kadın cinsel birleşme yaşıyor, V şeklinde vücudu olan çıplak bir erkek plajda yürüyor, bir kadın başka bir kadına oral seks yapıyor, bir erkek başka bir erkeğe oral seks yapıyor, bir kadın mastürbasyon yapıyor, iki erkek cinsel birleşme yaşıyor, falan filan… ve son olarak iki bonobo çayırda seks yapıyor. (s.3-5) Continue reading

“Kimsenin ölmediği bir günün ertesiydi”den hareketle: Rektal Uyarılma ve Tecavüz Fantezisi

Altıdan Sonra Tiyatro‘nun “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi” oyununda trans bir seks işçisini canlandıran Sumru Yavrucuk, kazandığı tüm ödüllerin hakkını fazlasıyla veriyor. Müthiş sahne performansıyla, doğaçlama ile metni birleştiriyor ve bir solukta izleyeceğiniz bir oyun sahneliyor.

Sumru Yavrucuk. Hiç Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi.

Sumru Yavrucuk. Hiç Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi.

Geçen yazıda tecavüz, tecavüz fantezisi ve birine tecavüz ettiğimi hayal etmek üzerine sesli (yazılı?) düşünmüştüm. Konu “sadece hayal etmek” olunca rıza vb. hususların detay haline geldiğini ve bunu sorunlu bulduğumu falan söylemiştim. Şimdi, oyundaki Umut karakterinden hareketle, aynı konunun başka bir boyutuna değineceğim: Tecavüz etmemin fantezisi var da tecavüze uğramamın fantezisi neden yok?

Trans seks işçilerine gidip kendini siktiren erkekler, genellikle ne erkekliklerinden ne de cinsel yönelimlerinden şüphe duyuyorlar. Zaten niye duysunlar ki? Rektal uyarılma, “normal” cinselliğin parçası olabilir gayet.*

Bu soruyla ilgili bir çırpıda aklıma gelen iki şey var.

TECAVÜZ EDİLME FANTEZİSİ

Öncelikle, tecavüze uğradığıma dair fantezilerim var ve hatta onları kısmen gerçekleştirdiğim de oldu. Kurgu, benim şu veya bu sebeple o anda cinsel ilişkiye girmek istemediğimi ancak partnerimin ısrarla beni uyardığını varsayıyor. İki örnek vereyim.

Ortaokuldayken (yani yaklaşık 13 yaşındayken, yani cinsellikle yeni yeni tanışıyorken), kendi başıma oynadığım bir oyun vardı. Bu oyuna göre, sağlam karakteri olan bir dövüşçü olmaya çalışıyordum. Bir kadın antrenörüm vardı. Bir çeşit direnç testi olarak, kendi sırt üstü uzanıyor ve beni de kendi üstünde yüzü koyun olarak zincirliyordu. İkimiz de çıplaktık. Görevim zincirlerden kurtulmaktı, kural ise sürtünmelerden falan tahrik olmamaktı. (Böyle anlatınca, amma da acayipmiş oyun. Bugün bu yaratıcılığın onda birine sahip olsam başka bir şey istemem.) Kendimi daha çok utandırmadan, konunun özüne geleyim: Birçok gece kendi kendime oynadığım bu oyuna göre, bir kadın benim rızam ve isteğim dışında benimle cinsel ilişkiye girmeye çalışıyordu.

Belki ikinci örnek size daha yakın gelebilir. Önemli bir işi yetiştirmeye çalışırken partnerimin beni önce eliyle sonra ağzıyla uyardığını hayal ediyorum. (Ay ay ay, bu cümleden iki anlam çıkıyor! İş yaparken cinsel hayaller kurmuyorum, merak etmeyin. Hayal, hem benim bir işim olduğunu hem de partnerimin beni uyardığını varsayıyor. Tüm bunlar ben odamda boş boş otururken hayal dünyamda yaşanıyor.) Hayale göre, bir noktadan sonra ben de işi gücü bırakıyorum, falan filan.

public seduction

Dolayısıyla, evet, benim (bir anlamda) tecavüze uğradığımı kurguladığım fantezilerim var. Üstelik bu ikinci örneğe benzer şeyleri bazı insanlarla denedim ve ikimiz de çok eğlendik.

Ama bu dediklerim “Tecavüz etmemin fantezisi var da tecavüze uğramamın fantezisi neden yok?” sorusuna biraz kaçamak bir yanıt oldu gibi. Mesela, neden o “usta”nın bir strap-on takıp bana tecavüz etmeye çalıştığını, eğitimsel görevimin ona direnmek olduğunu ama sonra keyif almaya başlayıp direnmeyi bıraktığımı falan hayal etmemişim?

Demem o ki, verdiğim örneklerde, kadının yaşadığı anlamda bir “ırza geçme” yok.** Fiziksel acı yok. Zaten, en nihayetinde, karşımdaki insan beni heyecanlandırmadığı sürece ortada herhangi bir cinsel ilişki yaşanamıyor. Oysa, doğrudan tanım itibariyle olmasa da, penetrasyonun tecavüzün kilit bir bileşeni olduğu söylenebilir.

Bunlar da bizi, sorunun bende çağrıştırdığı ikinci noktaya getiriyor.

REKTAL UYARILMA

Yıllardır gayet açık fikirli bir şekilde rektal uyarılma konusuna kafa yoruyorum ve kendi üzerimde deneyler yapıyorum. Tabularım sebebiyle mi yoksa doğal olarak mı bilmem ama, rektal temasın beni gerdiğini söyleyebilirim. Hem kendi başımayken hem de bazı partnerlerimleyken, rektal bölgemi el, ağız veya herhangi bir nesne yoluyla uyarmayı denedim. İmkansız. Katiyen keyif almıyorum. Temas fikri bile beni soğutmaya yetiyor.

İşin bilimini merak edenler için: Prostat uyarılıyor rektal bölgeye temas edildiğinde.

İşin bilimini merak edenler için: Prostat uyarılıyor rektal bölgeye temas edildiğinde.

Bu denemelerde nasıl hissettiğim üzerine çok düşündüm. Gıdıklanmak gibi değil. Acı falan da yok. Bulabildiğim en yakın benzetme şu oldu: Hani beline doğru elinizi uzattığınızda yerinden zıplayan insanlar vardır ya, işte öyle hissediyorum.

Yani, her ne kadar birinin benimle isteğim dışında cinsel ilişki yaşadığını hayal ediyorsam da, bu hayal, benim keyif alamayacağım bir aşamaya, anal penetrasyon aşamasına gelmiyor.

Bunda tuhaf bir şey yok. Geçen yazıdaki tecavüz fantezilerimde de, karşımdaki kadının normal şartlar altında istemeyeceği bir şey yapılmıyordu.

Yine de, “benim rektal uyarılmadan rahatsız olduğumu” söylemekle, önemli bir konuyu geçiştirmiş oluyorum. Evet, beni rahatsız eden bir şeyin fantezilerimde yer almaması gayet normal. Evet, eğer rektal uyarılmadan keyif alsaydım, fantezilerimde ve hayallerimde onun da yeri olurdu. Ve fakat: Rektal uyarılmadan kesinkes rahatsız olmam veri kabul edilip geçilecek bir şey midir, yoksa derinliklerinde homofobik*** ön yargılar yatan bir tabu mu?

Bugüne kadar birçok homofobik ön yargımı kırdığımı veya en azından sorguladığımı söyleyebilirim. Bu rektal uyarılma meselesi ise sapasağlam duruyor yerinde. Belki de sorgulanacak bir şey yoktur, belki de bu benim cinselliğimle ilgili normal bir durumdur. Bu konu, ayrı bir yazıyı hak ediyor.

Şimdilik, önceki yazının kapanış tümcelerini genişletmekle yetineyim: Rıza ve istek dışı yaşanan cinsellik, sadece benim bir başkasına uyguladığım değil, başkasının bana uyguladığı bir şey olarak da hayallerimde yer alıyor. Dolayısıyla, kafam, önceki yazıda zannettiğinizden de daha karışık.

***

sumru yavrucuk umut

Bitirirken, oyunun künyesini de vereyim:

Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi

Altıdan Sonra Yapım

Yazan: Ebru Nihan Celkan
Yöneten ve Oynayan: Sumru Yavrucuk

"Partneriniz tecavüz fantezisi istese yapar mıydınız?" diye sormuşlar, Avrupa'da yanıtlar böyle çıkmış. Kaynak: http://blog.okcupid.com/index.php/rape-fantasies-and-hygiene-by-state/

“Partneriniz tecavüz fantezisi istese yapar mıydınız?” diye sormuşlar, Avrupa’da yanıtlar böyle çıkmış.
Kaynak: http://blog.okcupid.com/index.php/rape-fantasies-and-hygiene-by-state/

Notlar:

* Buradaki sorun, bu adamların gündüz olunca “Götünü sikeyim” lafını küfür saymaları. Dikkat edin, bu lafın “Sana tecavüz ederim”den daha kapsamlı bir anlamı var.

** Tecavüz sadece kadınların değil, erkeklerin de maruz kalabilecekleri bir sorun elbette. Burada sadece kendi hayallerimdeki asimetriyi incelediğim için kadın deyip geçiyorum.

*** Burada homofobik sözcüğünü birincil anlamıyla, yani eşcinsel ilişkiden duyulan rahatsızlık anlamında kullanıyorum, vatandaşlık hakları vb. toplumsal anlamlarında değil.