Duygu yönetimi

Duygular, eylem gerektiren nörolojik programlar. Duygunun gerektirdiği eylemi gerçekleştirirsen, duygular geri çekiliyorlar.

Bunu söylerken fark edebileceğin gibi, uygun eylemi bulabilmemiz için, duygumuzu doğru tespit etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla, duyguyla hissi ayırmamız gerekiyor. Türkçe’de bu ayrım çok saçma, o yüzden İngilizce’de ne kast ettiğimi söyleyeyim (bu meseleleri İngilizce kitaplarda okudum ve Türkçe çeviriler de pek dandikler açıkçası). Duygu = emotion. His = feeling. His, kendini nasıl hissettiğinle ilgili, yani bizzat senin zihinsel erişimin olan bir şey. “Kendimi x hissediyorum.” diyebilirsin. Duygu (emotion) ise dil-öncesi, daha hayvansal bir özelliğimiz. Tüm hayvanlar bir tehdit altında olduklarında korkuyorlar (duygu). Yani demek ki şöyle bir şey yapmamız gerekiyor:

duygu -> his (duyguya isim vermek) -> eylem

Tabii burada duygu sanki kendiliğinden ortaya çıkıyormuş gibi görünüyor, oysa duygular bizim dış dünyadan gelen etkilere verdiğimiz bir tepki. O yüzden belki şöylesi daha doğru:

uyarı/dürtü -> duygu -> his (duyguya isim vermek) -> eylem

Ama bu da tam doğru değil, çünkü sanki duygularımızı hiç de yönetmemiz gerekmiyormuş gibi, illa ki her duygumuzu ilk halleriyle kabul edip eyleme geçmemiz lazımmış gibi bir izlenim yaratıyor. Oysa bu yanlış. İki örnekle açıklayayım.

Bir patlamanın yaşandığı bir ortamda bulundun diyelim. (Mesela IŞİD’in Ankara’daki barış yürüyüşüne yaptığı bombalı saldırıya tanıklık etmiş olabilirsin.) Bu sende travma yaratacaktır. Patlamayı ölümle, arkadaşlarının yaralanmasıyla, terörle ilişkilendirecek beynin. Dolayısıyla evde rüzgar yüzünden kapı çarptığında ilk tepkin yoğun bir korku olacak. Bu korkuya uygun tepki, koşarak ortamdan uzaklaşmak. Ama bu duygu doğru duygu değil. Kapıyı duyduğunda çok şaşırsan da, bunu tetiklediği duyguyu sorgulayabilirsin ve belki de doğru duygunun panik değil irkilme olması gerektiğine karar verebilir, bu yüzden de koşarak kaçmamayı tercih edebilirsin.

İkinci örneğim Will Smith’in Oscar törenindeki saçmalığı. Çok öfkeleniyor, çünkü şahsi sınırlarının aşıldığını hissediyor. Ama bu öfkesinin ifade edilebileceği bir ortamda değil. (Mesela evde olsa tuvalete kapabilir veya kafasını bir yastığa gömüp bağırabilir.) Burada, öfke duygusunu utanç duygusuyla maskeleyip başına öne eğebilirdi. Bu duyguyu sorgulamadığı için, bula bula şiddetle sınırlarını yeniden kurmayı deniyor.

Bu iki örnek tabii ki birbirinden çok farklı. Biri kişinin geçmişi ve tetiklenen travmalarla ilgili, diğeri sosyal ortamla ve bu ortamın izin verdiği normlarla ilgili.

Sonuçta, aslında belki de algoritmamız şöyle olmalı:

uyarı/dürtü -> duygu -> his (duyguya isim vermek)
-> hissin dürtüye uygun olup olmadığını kontrol etmek
-> eylem veya eyleme geçmemeye karar vermek

Bunları Karla McLaren’in Art of Empathy kitabından öğrendim.

Bu adımları takip etmek için faydalı olabilecek üç şey daha var kitapta. Birincisi ilk adımla ilgili, yani duygulara doğru isim vermekle ilgili: Duygusal söz dağarcığı. İkincisi, duygularını ayarlama becerisi. Bu bir bakıma amigdala etkinliğini azaltıp, duyguların sağlıklı biçimde zihinsel süreçlerden geçirilebilmesi ve duygular altında ezilmemekle ilgili. Üçüncüsü de son adımla ilgili, yani doğru eylemi bulmakla: Duygular ve Eylemler.

Bu yazıyı burada bırakacağım. Bunları okurken tuhaf bir şey fark ettim ve yeni bir yazı fikri geldi aklıma. Sonraki yazıya bak.

Leave a Reply

Your email address will not be published.