Senden bana ne?

Bir aydır etrafında dolaştığım, ama aslında ağzımda geveleyip durduğum meseleye harbiden bir giriş yapasım var bugün.

Toplumsal adalet gibi ciddi konular beni ilgilendiriyor. Üzülüyorum, öfkeleniyorum, endişeleniyorum, uykularıma giriyor, harekete geçme dürtüm canlanıyor, ve basbayağı her gün çözüme katkım olması için bir şey yapıyorum, bir şeyler yapınca (ve özellikle de yaptıklarımın sonuçlarını görünce) seviniyorum, bu şeyleri başkalarıyla yaptıkça hayatım anlamlanıyor. Falan filan. Elalemin geçtiği acılar bana dokunuyor.

Elalem olmayanların, yakınımdaki insanların çektiği acılar ve sevinçlerse bana hiç koymuyor.

Son birkaç yılda bunun olumsuz sonuçlarını gördüm ilişkilerimde.

Acından bana ne?

Partnerimle açık ilişki yaşıyoruz başladığımızdan beri. Geçen yıl hayatıma giren yeni bir kişi, ilişki önceliklerimi değiştirir gibi oldu ve alışageldiğimiz zaman, enerji, mekan dengelerini bozdu. Partnerim bu değişikliklerden korktu ve benden daha net olmamı istedi. Ben bu netliği sağlayamadım çünkü kendim de ne istediğimi bilemiyordum. Bu belirsizlik halinde partnerime güvence veremedim ve durumu geçiştirdim. Durumu geçiştirebildim, çünkü partnerimin ne kadar acı çektiğini görmedim – daha doğrusu gördüm de ciddiye almadım diyelim. (Gerçi hayatıma giren yeni kişi de durumu pek kolaylaştırmadı, ama oraya girmeyelim şimdilik.)

Birçok ay geçtikten sonra ve partnerim ısrar ettikçe ben nihayet olaya uyandım, ama bu arada ilişkimize çok zarar vermiş olduğumu fark ettim.

Şu soruları sordum kendime: Partnerimin üzüntüsü bana neden bulaşmadı? Bu üzüntüye yol açan tatmin edilmemiş ihtiyaçları neden merak etmedim? Bu ihtiyaçlarına karşılık verecek şekilde neden harekete geçmedim?

(Bu sorular önemli, çünkü konu toplumsal adalet falan olunca tam da bu basamaklardan geçerek belirliyorum ne yapıp ne yapmayacağımı.)

Sevincinden bana ne?

İkinci örneğimi tersten vereyim: Sevişirken partnerimin hoşlandığı şeyler (de) yapıyorum, çünkü onun zevk aldığını görmek beni mutlu ediyor. Ama onun zevk almasından ben şahsen zevk almıyorum oturduğum yerde. Ne bileyim, ona oral seks yaparken mesela, evet, onun tepkilerini izlemekten hoşlanıyorum, ama arada dikkatim dağılabiliyor, veya uzun sürerse canım sıkılabiliyor. O daha çok zevk aldıkça ben daha çok zevk almıyorum.

Uzun süreli ilişkide bu sorun olabiliyor. İlk zamanlarda ikimiz de heyecanlı olduğumuzdan pek fark etmiyorduk bu durumu. Sonrasında birbirimize uyum sağladıkça ve yeni şeyler keşfettikçe de heyecanımızı canlı tuttuk. Ama aynı zamanda o da benim neyden ne kadar zevk aldığımı anlamaya başladı. Uzun vadede, yapageldiğim birçok şeyi aslında sırf bir görev duygusuyla yaptığımı tespit edince o da zevk almamaya başladı ve bir kısır döngüye girdik.

Daha bir dünya örnek verebilirim, ama bunun yerine bence asıl konuya girebiliriz artık.

Empati zımbırtısı

İlişki krize girince bu sorunların altında yatan asıl meseleyi bulmaya çalıştık. Kabaca empati eksikliği diyebileceğimiz bir yere geldik.

Yani konu şu: Ben birtakım hatalar yaptım. Bu hatalar için özür diledim ve sebep olduğum hasarları telafi etmek için elimden geleni yapıyorum. Ama bu hatayı tekrar etmeyeceğimin garantisi ne? Bu garanti, bu hataya yol açan asıl sorunu bulup düzeltmeye başlamamda. Bu sorunun ne olduğunu el yordamıyla buluyoruz, şimdilik empati üzerinde okuyorum işte, buradan bir şey çıkar mı diye.

Empatinin altı veçhesine baktığımda fark iyicene ortaya çıkıyor.

(1) Başkalarının duygularının bana bulaşması zaman alıyor. Kişisel ilişkilerimde bu ciddi bir sorun, çünkü duyguyu gördüğümde onun çağırdığı eylemi hemen yerine getirmem gerekiyor. Bu sorun toplumsal meselelerde ortadan kalkıyor, çünkü zaman bol: tecavüz edilip öldürülen genç kadınlarla ilgili farklı farklı hikayeleri farklı farklı kişilerden ve kaynaklardan takip edebilirim, bu hikayelerin gerçek anlamını birçok makaleden öğrenebilirim, ne yapmam gerektiğini düşünebilir ve başkalarının ne yaptığını araştırabilirim. Bunlar günler, haftalar, hatta aylar sürebilir. Bu süreçte üzüntü, endişe, öfke, umut gibi duygular kademeli olarak bulaşıyorlar bana. Ve sonunda bu duygularla ne yapacağıma ben karar veriyorum; kimse bana ne zaman nasıl harekete geçeceğimi dikte etmiyor.

(2) Aynı zaman ve mesafe hususları, duyguları isabetli biçimde tespit etmemde de geçerli. Ormanda köyü yanıp kül olan birinin gerçekten ne hissettiğini benim isabetli biçimde anlamama gerek yok, çünkü onun duygularını bana tane tane anlatan videolar, kitaplar ve röportajlar var. İçimde derin bir adalet duygusu oldukça, yolumu bulacağım ve ilişki kuracağım o kişiyle. Özel hayatımda ise isabetli tahminde bulunmak doğrudan benim görevim çünkü kimse bunu benim için yapmıyor, yapmayacak. Bu görevi yapmıyorum, çünkü politik emekle aram iyiyken duygusal emekle aram kötü.

(3) Duygularımı regüle etmekte sıkıntı çekmiyorum. Çok yoğun duyguların üstüme üstüme geldiği durumlarda tepkilerimi filtreleyip hislerimi yönetebiliyorum. Böylece duyguların altında ezilmiyorum ve onları yavaşça sindirebiliyorum. Kişisel ilişkilerimde bu, dramatik krizler çıkarmamam ve çıktıklarında da onları idare edebilmem anlamına geliyor. Toplumsal meselelerde de stratejik düşünmeme izin veriyor bu duygusal ayar mekanizmam.

(4) Karşımdakinin bakış açısını edinmekte de zorlanmıyorum. Politik ortamlarda bu tabii ki daha kolay, çünkü duygulardan ziyade düşüncelerini ve önceliklerini anlamam bekleniyor karşımdaki kişinin (mesela, bir toplantıda bir konuyu tartışırken). Toplumsal konularda da zamanla perspektif kazanıyor insan. Kişisel ilişkilerimde de aynı şekilde, partnerimi tanıdıkça onun bakış açısını edinebiliyorum.

(5) Başkaları için endişelenme konusunda ise ciddi sıkıntılarım var. Sanırım bunu, üniversitedeki Kürdistanlı arkadaşlara borçluyum. Ben Türkiye’nin batısında doğdum ve büyüdüm. Antalya’nın batısına gitmem istisnaidir. Kürdistanlı arkadaşlar kampüsteki toplantılarımızda bize hayatımızın (görece) ne kadar huzurlu ve ayrıcalıklı olduğunu öğrettiler. Bunu bizi eleştirerek değil, kendi yaşadıklarını tane tane anlatarak yaptılar. Tabii ki onların hikayelerinden hareketle Filistin’i, Yemen’i, Latin Amerika’yı, savaşı da anlamaya başladık yirmili yaşlarımızın başında. Konuya dönersek: Benim acı çeken halklar (ve kadınlar, ve LGBT bireyler, ve, ve, ve) için endişendiğim bariz olsa gerek. Ama öte yandan, etrafımdaki, oturup çay içtiğim insanların dertlerini göreceleştirdiğim bir gerçek. Bunu kendi duygularım için de yapıyorum bak. Partnerimle ayrılma noktasına geldiğimizde, işimi kaybetme riski altındayken, veya birçok arkadaşım beni yarı yolda bıraktığında, tabii ki üzülüyorum, ama öyle pek de çok üzülmüyorum. Hayatımın özünde iyi olduğu bilinciyle, dertlerimi geçiştiriyorum. Bunu etrafımdakilere de yapıyorum herhalde, ve bu ciddi bir sorun, çünkü nihayetinde, arkadaşlarıma duygularına hakları olmadığı mesajını veriyorum dur otur.

(6) Son olarak, nasıl ki tanımadığım insanlara toplumsal düzeyde faydalı olmaya çalışıyorsam, birlikte olduğum insanların da ihtiyaçlarına yanıt vermeye yatkınım. Bu anlamda, eğer ne yapmam istendiği açıksa (tahmin etmem gerekmiyorsa) ve somutsa (beklenen davranışın tam olarak ne zaman nerede nasıl yerine getirileceği netse), harekete geçiyorum genellikle. Yani birinin önceki basamaklardaki duygusal emeği sonucuna erdirip bana bir talep veya ricayla gelmesi gerekiyor ki ben harekete geçeyim. Bu da kriz anlarında pek manalı bir yöntem değil elbette.

Yani, iki kategori var kafamda: kişisel meseleler, toplumsal meseleler. Kişisel meseleleri küçümsüyorum (5), toplumsal meselelerin de zaman ve mekan konusunda avantajları var (1,2). Buradan cinselliği de pek önemsemediğim sonucu çıkıyor, ki bu bayağı tuhaf çünkü cinsellikle ilgili bir blogum var ve şu anda bu blogun 172. yazısını yazıyorum. Önemsemediğim bir konu için abartılı bir çaba israfı.

Sanki tüm bu kategorilerin altında başka bir şey varmış gibime geliyor, ama ne olduğunu henüz çözemedim. Aslında, bu sorunlarımın erkeklerde ne kadar yaygın olduğunu da merak ediyorum, ama kime nasıl sorabileceğimi bilemiyorum.

İlişkiler, empati ve duygusal emek

Birlikte olduğum insanları pek dinlemediğim, anlamadığım ve onların duygularını ciddiye almadığım bir gerçek. Bunun nedenini henüz çözemedim. Belki etrafımdaki insanları merak etmiyorumdur yeterince. Belki benim merakımla onların ihtiyaçları arasında bağlantı kurmuyorumdur. Belki de tüm bunları yapmama gerek yoktur, çünkü erkeğim ve erkekler böyle şeylerle uğraşmazlar (çünkü başkaları bu işi onlar için yapar).

Bu konuların etrafında dolaşırken, Karla McLaren’in “The Art of Empathy” kitabını okumaya başladım. McLaren empatinin altı yönünden bahsediyor. (Bu, önceki bir yazımdaki iki çeşit empati – bilişsel ve duygusal – ile yer yer örtüşüyor, yer yer ayrışıyor.)

1. Duygu bulaşması (emotion contagion): Bir başkasında bir duygunun belirdiği veya senden bir duygu beklendiği hissi.

2. Empatik isabetlilik (empathic accuracy): Kendinde ve başkalarında duygusal hal, düşünce ve niyetleri doğru tespit edebilme yeteneği.

3. Duygu ayarı (emotion regulation): Kendi duygularını anlama, regüle etme ve onlar üzerinde çalışma becerisi.

4. Bakış açısı alma (perspective taking)

5. Başkaları için endişelenme (concern for others)

6. Kavrayışlı ilişkiye geçme (perceptive engagement): Empatine dayanarak kavrayışlı kararlar alma ve karşındaki kişinin ihtiyaç duyduğu şekilde harekete geçme (veya geçmeme) yeteneği.

Umarım tanımlar yeterince açıktır. Çok uzatıp kitabı buraya kopyalamak istemedim. (Çevirilerimden hiç de memnun değilim, bu yüzden İngilizce orijinalini de yazdım.)

Şimdi tek tek bunlarla ilgili kendime bakmak istiyorum. Sen de kendine bakabilirsin belki benimle birlikte? Empatinin her bir yönünü ilişkilerimde ve cinselliğimde değerlendirmek istiyorum.

Duygu bulaşması

Bu bende gerçekten pek az var. Başka birini mutlu görünce sevinmiyorum, mutsuz görünce üzülmüyorum. Ama mesela bir orman yangını veya sel baskını veya savaş beni gerçekten üzebiliyor. Yani kişisel düzeyde bulaşma olmasa da, daha soyut, toplumsal bir düzeyde duygu bulaşması yaşayabiliyorum.

Cinsellikte durum daha karışık. Bir yandan, partnerimi heyecanlandıran şeyler beni de heyecanlandırıyor diyebilirim, ama aynı zamanda sanki sırf ona zevk vererek mutlu ve tatmin olamıyorum. Şöyle düşün: partnerim uzun süre farklı şekillerde uyarılmak istediğinde, canım sıkılabiliyor. Onun zevk alıyor olması illa ki benim de mutlu olmamı sağlamıyor.

Empatik isabetlilik

Bunda zayıf olduğumu söyleyebilirim, ama konu empati değil. Genel anlamda duygusal sözcük dağarcığım kısıtlı. Duygusal okuryazarlığım zayıf da diyebilirim. Yani mesela başkalarında duyguları isabetli biçimde tespit edip etmemenin ötesinde, kendim de dahil olmak üzere duygular arasındaki nüansı görememem.

Cinsellikte bunun karşılığı, neyin beni nasıl hissettirdiğinin farkında olmamam. Tabii ki neyi sevip neyi sevmediğimi biliyorum, abartma hemen. Ama mesela mutlu-mutsuz veya iyi-kötü gibi kalıpların ötesinde, farklı aktivitelerin farklı etkilerini düzgünce ifade edemiyorum bence. Böyle olunca tabii ki partnerimi de doğru dürüst anlamıyorum.

Duygu ayarı

Bunda iyiyim bak. Kendi duygularımın veya başkalarının duygularının altında ezilmiyorum pek. Mantıklı yanım hep uyanık oluyor. Çıldırmıyorum – sevinçten de öfkeden de. Yoğun duygular üstüme üstüme geldiklerinde onlarla nasıl başa çıkacağımı biliyorum. Cinsellikte de durum pek farklı değil. Hep her şeyin bilincindeyim.

Bakış açısı alma

Bunda da iyiyim sanki. Romantik ilişkilerimde de, daha genel anlamda sosyal ilişkilerimde de hep karşımdakinin neyi neden söylediğini anlamakta zorlanmıyorum. Tabii yapamadığım şeyler var. Özellikle karşımdakiyle aramda ciddi bir toplumsal mesafe varsa işler karışabiliyor.

Toplumsal mesafeden kastım öyle soyut şeyler değil. Önceki yazımda da dediydim: ben kadınların neyi nasıl yaşadıklarını ve hissettiklerini anlamıyorum. Yani mesela cinsiyet başlı başlına ciddi bir mesafe oluşturabiliyor.

Başkaları için endişelenme

Bu enteresan bak. Benim hayatımın çok büyük bir kısmı aktivizmle dolu. Yani, öyle ya da böyle toplumsal meselelerle haşır neşirim düzenli olarak. Bunu, başkaları için endişe duymadan sürdürmek mümkün değil.

Ama mesele ilişkiler olunca sanki o kadar da ciddiye almıyorum bu endişe konusunu. Derinlerden bir yerden, bana, hayatımın kıyaslanamaz derecede iyi olduğunu, etrafımdakilerin hayatının da olağanüstü ayrıcalıklarla dolu olduğunu söyleyen bir ses var. Bu ses kişisel endişeleri bastırıyor. Bu konuya haftaya girmek istiyorum.

Kavrayışlı ilişkiye geçme

Benim harekete geçme, angaje olma kabiliyetim olağanüstü yüksek. Ama tabii ki bu kabiliyeti önceki maddelerden bağımsız düşününce biraz sakat oluyor. Eğer duygu bulaşmıyorsa veya bulaşan duyguyu doğru tespit edemiyorsam, harekete geçip geçmemem biraz manasız bir tartışma. Sırf şunu söylemek istiyorum kabiliyetim yüksek derken: eğer karşımdakini anladıysam, bu benim için harekete geçmekle eşanlamlı. Soyut bir “anlamak” yok yani, illa ki bir şey yapmak için bir iç motivasyonum oluyor.

Bu son madde romantik ilişkiler ve cinsellik konularında bana umut veriyor, çünkü yaşadığım sorunlar soyut değil somut. Beklenen bazı davranışları gerçekleştirmediğim, beklenen bazı tepkileri vermediğim için ilişkilerimi kaybediyorum. Ama eğer bu yazdıklarım doğruysa, asıl mesele duygusal yakınlık ve isabetlilikte çözülebilir.

Senin empatinin bu altı yönüyle ilgili yanıtların nasıl oldu? Kendinle ilgili yeni bir şey fark edebildin mi?

Duygusal emek

Tüm bu yukarıdakileri biri benim için yapıyor. Eğer duygu bulaşmıyorsa, partnerim tane tane açıklıyor ve sıklıkla tekrar ediyor. Eğer yanlış anlıyorsam, sabırla beni düzeltiyor. Eğer harekete geçmiyorsam, partnerim doğrudan rica ediyor şunu bunu yapmamı.

Ve ters yönde de böyle bu: kendi duygularımı tespit ediyor ve buna göre nasıl davranması gerektiğini saptayıp harekete geçiyor.

Bunları hep başkaları benim için yapıyorlar. Yapmasalar ölür müyüz? Sanmam. Yapmasalar durum çok mu fena olur? Emin değilim. Yine de, ortada bir emek var ve biri bu emeği sarf ediyor.

Biraz daha düşünmem lazım bu duygusal emek konusunda.

Sen de tacizcinin tamamlayıcısı rolünde misin benim gibi?

Ben erkeğim. Bildiğin düz erkek.

Erkek doğdum erkek yaşarım. Kime ne, kime ne?

Neyse ki kimsenin sorduğu sorguladığı yok.

Ama böyle olunca, ne yaptığımın farkına varmıyorum zaman zaman. Yani, ne yaptığımı biliyorum, ama yaptığımın anlamını bilemiyorum. İki örnek vereyim sana:

Evdesin sevgilinle. Belki oturma odasında bir şeyler yapıyor, diyelim ki raflardaki kitapları kurcalıyor ayakta. Arkasından yavaşça yaklaşıp sarılıyorsun beline. Belki boynunu kokluyorsun sonra.

Ne romantik, değil mi?

Bilmem ki… Devam edelim örneğe.

Belki geçen hafta iş yorgunu eve dönüş yolunda, metrobüste kitap okurken fortçunun biri tam da bunu yaptıysa? Ve belki sevgilin uzaklaşmaya çalışınca adam ısrarla arkasından geldiyse? Ya bu deneyimi ona akşam vakti evinin ortasında (güvenli saydığı bir yerde) ona yeniden yaşatıyorsan?

“Belki” diyorum ya, aslında “muhtemelen” demem lazım. Geçen hafta değilse geçen ay. Sor bak etrafındaki kadınlara dolu metrobüste bunu yaşamayan var mı diye. Ben kategorik olarak dolu metrobüse binmeyen kadınlar tanıyorum.

İkinci örneğim seksle ilgili olacaktı, ama yazdım yazdım sildim. Dilimi döndürüp düzgünce yazamadım işte, anla. İkinci örneği sen yaz aslında. Sevişirken o çok sevdiğin şey var ya, artık bilemiyorum özel bir pozisyon mudur, oral mı olur, alengirli bir fantezi mi olur. Şimdi onu ilk kez yaparken hayal et kendini. Yataktasınız ve olayın heyecanıyla inisiyatif alıp deniyorsun.

Sonra şuna bak bir: Kız çocukların yüzde 11’i, veya yüzde 20’si, veya yüzde 33’ü cinsel tacize maruz kalmışlar. Üstelik bunlar Türkiye istatistiği değil. Dünya ortalaması hiç değil. O severek yaptığın seksi şeyi bir dayının, amcanın, kuzenin ona yapmış olması ihtimali çok yüksek.

Bu hikayeleri sana “ay erkek egemen toplum ne berbat bir şey, değil mi yoldaşlar?” diye vahvahlanalım diye anlatmıyorum. Berbat bir şey, evet, ama biz bu berbat şeyin aktif üyeleriyiz. Hayatında hiç kimseyi hiç taciz etmediğini dahi varsaysam, durum değişmiyor.

Ben bu yukarıda verdiğim gibi örnekleri yaptım partnerlerimle. Bu örnekler onlarda geçmiş deneyimi tetikledi. Ve onların iyileşme sürecini baltaladım. Bu baltalama kısmını ben yaptım, başka kimse değil: aktiften kastım bu. Üstelik evin oturma odası, yatağımız gibi ilişkimizde düzenli paylaştığımız yerleri şimdi taciz deneyimiyle ilişkilendirmiş oldum. Bu ilişkilendirmeyi de ben yaptım, metrobüsteki hıyar değil: aktiften kastım bu.

Halbuki insan sorabilir önce. Evet, benim gibi öküzsen ve bu konuları nazikçe açıp kapatmayı bilmiyorsan, sormak çok garip ve münasebetsiz olabilir. Üstelik romantizmin de içine etme riski var.

Neden bunları önceden tahmin edemiyorum? Yüzlerce haber, binlerce forum iletisi okudum, onlarca şahsi hikaye dinledim. Duyarsız bir hödük de değilim sanki. Peki neden bunları etrafımdaki gerçek kadınlarla ilişkilendirmiyorum? İlişkilendiremiyor muyum yoksa? Bak yine empatiye geldik.

Önceki yazıda hatırlarsan empatiyi engelleyen konulardan birinin mesafe olduğundan bahsetmiştim. Kadınla erkek arasındaki toplumsal cinsiyet mesafesi gerçekten de Mars’la Venüs arasındaki mesafeyi andırıyor.

Bu mesafeyi kapatmak için (ve daha genel anlamda empati kurmak için) geliştirilebilecek alışkanlıklar var. Biraz bunlardan bahsedesim var bugün. (Günün kitabı, Roman Krznaric’in yazdığı Empathy.)

Deneyimsel maceralar

Başkalarının neyi nasıl deneyimlediğini onlarla birlikte öğrenmek ve empati becerilerimizi geliştirmek için üç yöntem varmış.

  • İçine gömülme / Immersion: Hani aktörlerin canlandırdıkları karakteri anlamak için bütün hayatlarını değiştirdikleri örnekler var ya, öyle şeyler bunlar. Mesela kör bir karakteri canlandıracaksa set dışındaki bütün hayatını da gözleri kapalı geçiren insanlar var aylarca. Yani o kişinin içine gömülüp, onun deneyimini doğrudan yaşamaya çalışmaya dayalı bu yöntem.
  • Keşif / Exploration: Bu yöntemde, deneyimini doğrudan yaşamak için değil, farklı deneyimleri ve insanları kendi bağlamları içinde keşfediyorsun. Belki de en güzel örnek Che’nin motosikletle Latin Amerika gezisi. Halkla doğrudan temas ederek toplumsal gerçeklikle tanışıyor.
  • İşbirliği / Cooperation: Senden farklı insanlarla bir şeyler yaparak da onları tanıyabilirsin. Bunun en güzel örneği, bir felaketin sonunda bir araya gelip sorunlarını çözen insanlar.
    Bunu New York’taki ikiz kule saldırısı sonrasında gözlemlemişler. O kriz anını anlatan insanlar kimin kime nasıl su verdiğini, yarasına merhem sürdüğünü, yoldan geçen birinin abur cubur dağıttığını falan anlatırken mutlu oluyorlarmış. Trajik bir durum ama bir çeşit bir araya gelme ve dayanışma hissi aslında insanlara insanlıklarını hatırlatıyor. Benzer örnekler deprem ve yangın anlarında Türkiye’de de oluyor sanki.

Toplumsal cinsiyet mesafesini bu deneyimsel maceralarla aşmama imkan yok.

Belki kadınlarla birlikte aktivizm yapınca bir şeyler öğrenebilirim, ama aktivizmden öğrendiklerimden romantik ve seks hayatımı geliştirmeye giden yol uzun.

Sohbet zanaati

Muhabbet açma ve karşındakini dinleme becerisi hepimizde biraz var, bunu bir alışkanlık haline getirerek çeşit çeşit insanlar hakkında birçok şey öğrenebilirmişiz.

Bu da pek uymuyor durumuma. Çünkü denedim ve çuvalladım.

Etrafımdaki kadınlarla öylesine konu açıp nelerin travma tetiklediğini öğrenmek bir mayın tarlası. Öncelikle, kadının bunu konuşmak isteyip istemediğini anlamak zor, ve ısrar ediyor pozisyonda kalmak istemem. İkincisi, bunu konuşmanın kendisi travmayı tetikleyebiliyor. Bunları böyle “olabiliyor” diye anlatıyorum ama yanıltmayayım seni. Bunlar olabildiler, oldular, bizzat benim başıma geldiler. Daha doğrusu, ben bizzat bunu başkalarının başına geldirttim.

Oturduğun yerde geziye çıkmak

Son çaremiz, kimseye bulaşmadan sanat sepete bulaşmak. Tiyatro, sinema, fotoğraf, edebiyat ve internetteki zımbırtılar empatiyi güçlendirebilirler. (Bak sen bu blogu okuyarak erkek cinselliği hakkında benimle empati falan kuruyor olabilirsin mesela.)

Burası sağlam liman.

İlk aklıma gelen, Naomi Alderman’ın The Power romanı oldu. Ama biraz daha düşününce, yıllar önce okuduğum Orhan Kemal’in Tersine Dünya‘sını hatırladım. Konuları birbirine çok uzak değil. Henüz okumadıysan, Tersine Dünya’da erkek ve kadın rolleri değişmiştir ve gündelik hayattan kesitler verilir.

Bu iki kitap arasında iki ciddi fark var. İlki drama, ikincisi komedi. İlkinin yazarı kadın, ikincisininki erkek.

Erkek yazarın konuyu mizah unsuruyla yumuşatması aslında erkeklerin birbirine karşı nazik ve hoşgörülü olmalarının bir sonucu olabilir gibi. Ben ergendim o kitabı okuduğumda. Onlarca yıl geçmiş, hala hatırladığıma göre beğenmişim üstelik. Ama hiç de şahsen bana dokunmadı. Komedinin böyle bir kolaya kaçar yanı var. Sanki seninle ilgili değilmiş gibi bir izlenim uyandırıyor.

Okumanın izlemenin kendisi otomatik olarak empatiyi geliştirmiyor, çünkü o kitapları okuyup o filmleri izlerken hala erkek olarak izliyorum. Yani neyin bana dokunup dokunmayacağına hala ben karar veriyorum.

Neyin nerede ters gittiğini anlamam lazım. Okumaya ve yazmaya devam öyleyse.

Empati seksi bir şey mi?

Empatik misin? Ben değilmişim. Öyle diyorlar. Ben inanmıyorum onların lafına.

Empatiyi iki açıdan anlatıyorlar: başkasının perspektifinden bakmak ve başkasıyla duygudaşlık yaratmak. Perspektif olayında onların bağlamını anlamak, düşünce ve hislerini besleyen geçmiş deneyimleri tahmin etmek gibi şeyler var. Duygudaşlık derken de, onların hissettiklerini senin de derinden hissetmenden bahsediyorum.

Bence bunlar bende var. Ama iki ciddi durumda hiç de empatik olmadım / olmayageldim: bunlardan biri cinsellik, diğeri de açık ilişki konusunda.

Empatik cinsellik

Cinsellikte empati yoksunluğumdan birlikte olduğum hemen herkes şikayet ediyor.

Önce şuradan başlayayım: öküz değilim, partnerimin zevk alması ve tatmin olması baş önceliğim. Bunu böyle söyleyince çok mekanik bir “yapılacaklar listesi”nde üstü çizilecek bir şeymiş gibi oldu. (Bu konuda çok yazdım, onlara bak zamanın olursa.)

Şikayet emek sarf etmememden değil. Şikayet, partnerime zevk vermekten zevk almamam. Yani, soyut olarak eğlenceli bulsam da, rasyonel olarak yapmak istesem de, faaliyetin doğrudan kendisinden zevk almayışım. Parmak da kullansam dil de kullansam partnerimde sanki bir görev yerine getiriyormuşum hissi uyandırıyorum. Öyle olunca da partnerim çabucak orgazm olması gerekiyormuş gibi bir strese giriyor.

Buradaki duygudaşlık eksikliğini görüyor musun? O zevk alıyor, ben o zevkten hiçbir şey anlamıyorum.

Empatik açık ilişki

Açık ilişkide de zevk değil acı ile ilgili aynı şey oluyor bana.

Uzun uzun açık ilişki anlatmayacağım şimdi sana. Özetle, açık ilişkiyi “doğal olarak” kıskançlık duymayan insanların yaşadığı doğru değil. Kıskançlık bir eylem. Bu eylemin altında ıstırap, endişe, kaybetme korkusu duyguları var. Bu duyguları hepimiz yaşıyoruz farklı ölçülerde. Bu duyguların altında da güvenlik, güven duyma ve istikar ihtiyaçları var. İhtiyaçlar karşılanmayınca duygularımız kendilerini eylemlerde dışa vuruyorlar. İhtiyaçlar evrensel, duygular kişiye has, davranışlar ise bizim tercihimiz. Davranışlarımız sırf anlık duygularımızla belirlenmiyorlar.

Ay ne uzun özet oldu. Demem o ki: ben on küsür yıldır açık ilişki yaşıyorum, ve hiç de öyle duygusal olarak kolay bir şey değil. Hepimiz hep güvensiz hissediyoruz. Partnerim başkasıyla çıkınca korkuyorum. Ben çıkınca o korkuyor. Bu diğer insanlarla işler ciddileşince panik oluyoruz. Bunların hepsi oluyor. Ve bunların ciddi bir kısmı geçen yıl oldu benim ilişkimde.

Görüşmeye başladığım bir kişiyle sık görüşür oldum, çok şey paylaşır oldum. Asli partnerim de neler olup bittiğini anlamaya çalışıp bana sorular sordu. Ben bu sorulara düzgünce yanıt veremedim, çünkü yanıtları bilmiyordum ve yanıt vermem gerektiğini hissetmedim. Böylece partnerim çok acı çekti ve ben bunu geçiştirdim.

En çok sevdiğim insanın acısını hissetmedim içimde. Yine duygudaşlık eksikliği bak.

Bu konuları anlamak için Roman Krznaric’in Empathy kitabını okudum.

Neler empatiye engel olur?

Diyor ki, empatiyi engelleyen dört sosyal bariyer varmış: önyargı, otorite, mesafe ve inkar.

Önyargı bildiğin şey.

Otoriteden kasıt mesela polisin emirlere uyması ve böylece kendi davranışıyla bu davranışların sonuçları arasındaki sorumluluğunu görmezden gelmesi.

Mesafeden birçok şey anlaşılabilir: fiziksel mesafe (“ay bana ne Filistin’de ne oluyorsa oluyor”) ve zamansal mesafe (“gelecek nesiller kuraklıktan aç kalacakmışsa ne olmuş yani”), sosyal mesafe (“ekmek alamıyorlarsa pasta yesinler”) empati önünde engel olabilir.

İnkar daha tuhaf: duygudaşlıktan kaçmak değil de, o duygunun o kişide olduğunu toptan reddetmek gibi bir şey. Bu sonuncunun bir sebebi, empati yorgunluğu (her gün onlarca felaket haberi okuyunca bir süre sonra etkilenmemek).

Bu engelleri nasıl aşarız?

Krznaric üç yöntem öneriyor bu engelleri aşmak için:

1. Ötekileştirmeden kaçınıp karşımızdaki kişiyi yeniden insanlaştırmak: onun bireyliğini ve öznelliğini tanımak.

Şöyle sorular sorabilirmişiz kendimize:

  • İnsanların seninle ilgili ne gibi varsayımlar yaptığını düşünüyorsun? Bunlar ne kadar doğru sence?
  • Biriyle ilgili yanlış yargı veya varsayımda bulunduğun üç örnek düşün. Bu hatanın sonuçları ne oldu?
  • Başkalarıyla ilgili ne sıklıkla varsayımda bulunuyorsun? Hangi çeşit insanlarla ilgili varsayımda bulunuyorsun?

2. Karşımızdaki kişiyle paylaştığımız (ve paylaşmadığımız) şeylerin farkına varmak.

Burada “Sana nasıl davranılmasını istiyorsan insanlara öyle davran.” kuralının ötesinde geçip “İnsanlara, kendilerine nasıl davranılmasını istiyorlarsa öyle davran.” kuralını koyuyor.

3. Düşmanımızla empati kurmak.

Bu yöntem, anlama ve yargılama arasındaki mesafeyi açıyor. Karşımızdaki kişiyi anlamak için çaba sarf edebiliriz ve bu sürecin sonunda hala onların ırkçı şakalarını yargılayabiliriz.

Tüm bunlardan bana ne?

Ben partnerimin ne duygusuna ne zevkine kafa yoruyorum.

Bunun sebebi önyargı veya otorite değil.

Biraz inkar var ama daha genel anlamda: ben genel olarak cinselliği pek ciddiye almıyorum ve duyguları da geçiştirmeye meyilliyim. Yani sadece onun duygularıyla ilişkilenmek değil mesele, kendi duygularımı da sallamıyorum genellikle.

Sosyal mesafe açık ara önde geliyor tabii ki açıklamada. Erkek olduğuma göre, cinsellikte de “egemen” taraftayım. Bu bana öyle çok ciddi fırsatlar ve iktidar vermiyor. Ama cinsellikle ilgili hiçbir travmam olmamasını sağlıyor. Cinsellik benim için konulardan bir konu. Duygularda da durum aynı: neredeyse hiç duygusal emek sarf etmem gerekmiyor sosyalleşirken.

Böyle olunca bu kitabın önerdiği yöntemler işe yaramıyorlar. Mesele karşımdaki kişiyi ötekileştirmem değil, bencillik de değil. Mesele yapısal ve de toplumsal.

Bunlarla ilgili ne yapabileceğimi merak ettim şimdi bak. Feminist devrim olsa güzel olur, ama onu yapana kadar ben ne yapabilirim?

İlişkiyi açınca içeri doluşanlar: empati, duygusal emek ve diğer karın ağrıları

On beş yıldır ilişkilerim hep açık ilişki. Ama açık ilişkiden anladığım ve yaşadığım tabii ki zamanla değişti. Bunun yanı sıra, tabii ki “açık ilişki” diye genel-geçer bir kategori yok: her insanla yaşadığın şeyler, o insandan beklediklerin, o insanın senden bekledikleri falan değişiyor, dolayısıyla da açık ilişkinin tanımı pek de açık olamıyor.

Son açıklıkta ortalık karıştı. Yani daha doğrusu, ben berbat ettim işleri.

Geçen yıl görüşmeye başladığım yeni kişinin hayatıma yavaşça girmesi mümkün değildi. Bir yandan acayip bir çekim oluştu aramızda. Bir yandan da ortak ortamlarda bulunduğumuz için çokça birlikte zaman geçiriyorduk zaten. Böylece hayatıma girişi çok hızlı oldu. Normalde ben böyle şeylerde pek yavaşımdır. Ne kendi hislerimi anlarım, ne ne istediğimi ifade edebilirim, ne de karşımdakini anlarım. Tüm bunlar bir dünya duygusal emek gerektiren şeyler, benimse işim gücüm var bununla mı uğraşacağım yani?

Kriz şöyle ortaya çıktı: Birlikte yaşadığım uzun süreli partnerim olan kişi, bu yeni insanın ilişkimizi riske attığını hissetti. Yani zamanla yeni kişinin onun yerini alacağından korktu. Ben bu korkusunu pek paylaşmadım açıkçası, çünkü ben kiminle birlikte yaşamak istediğimi biliyorum bence. Aylarca, bu yeni ilişkinin bizim için ne anlama geldiğini konuştuk, ve ben pek de netlik getiremedim hislerime.

Eğer internette açık ilişkiler, çok-aşklılık gibi konularda bir şeyler okuduysan, hep bir “bolluk” rejiminden bahsederler. Sevginin peynir olmadığını, yani öyle bölüp paylaştırılınca biten sınırlı bir şey olmadığını söylerler. Birçok insanı birçok farklı şekillerde sevdiğimizi falan anlatırlar. Bunların hepsi doğru muhtemelen, ama kıt olan şeyleri görmezden gelince işler kolaylaşmıyor kendiliğinden. Zamanımız sınırlı. Mekanımız sınırlı. Enerjimiz sınırlı. Libidomuz sınırlı. Duygusal emek kapasitemiz sınırlı. Ay hele benimki hiç sorma.

İşte ben bu yeni ilişkiden ne istediğimi ve bu yeni ilişkinin nereye doğru gittiğini netleştiremedim. Bir yandan tabii ki çok nepnet olmam mümkün değildi çünkü keşif ve merak aşamasındaydım. Ama aynı zamanda paldır küldür başlayan heyecanlı bir ilişki esnasında asıl partnerime güven veremedim.

Böylece işte aylarca partnerim acı çekti, bense “ay aman kıskançlık ediyor” demediysem de “abartıyor canım bir şey olduğu yok” deyip geçiştirdim. Yani onun acısını hissetmedim ve meşru bulmadım. Bu ayların sonunda da “e sen benim canım acıdığında yanımda olmayacaksan sevgi dediğin ne ki?” dedi bana. Yani, benim sevgi dediğim şeyde empatik bir motivasyon olmadığını fark ettik. Sonrasında haftalarca bunu konuştuk.

Empati çok mu lazım? Bende az mı var?

Bu empati olayı önemli mi değil mi bilemiyorum, ama eğer ortada “Kadınların beyni erkeklerinkinden daha empatik.” diyen makaleler ve kitaplar varsa, muhtemelen toplumsal cinsiyet olayları devreye giriyordur. Duygusal emeği kadının erkekten “doğası gereği” daha iyi yaptığını söylemek tabii ki çok rahatlatıcı olurdu benim için. Böylece bu meseleyle uğraşmam gerekmezdi. Ama bunu diyecek olsam zaten bu bloğu da hiç açmazdım.

Konuya girelim. En az iki tür empati varmışmış.

Bilişsel (cognitive) empati, karşındakinin bakış açısını benimsemekle ilgili. Karşındakinin geçmişini ve bağlamını göz önünde bulundurarak, onun söylediği veya hissettiği şeyleri tahmin etmekle ilgili. Mesela bembeyaz bir Türk olsan bile, Kürdistan’dan bir arkadaşın Türkiye devleti hakkında konuştuğunda onun ev yıkan kardeş öldüren bir makineden bahsettiğini anlayabilirsin.

Duygusal (affective / emotional) empati, karşındakinin duygusal tepkisini paylaşmakla ilgili. Bu duygu yansıtması gibi, yani karşımızdakinin duygusunu doğrudan kendimizin hissetmesiyle ilgili. Bunu mesela film izlerken yaşıyoruz: baş karakterin canı acıyınca biz de üzülüyoruz, o korkunca biz de geriliyoruz.

Bence bende bilişsel empati var, çünkü bu stratejik olarak gerekli ve ben toplantılarda falan kullandığımı biliyorum. Karşımdaki kişinin kullandığı kelimeleri, yüz ifadesini, beden dilini anlayabiliyor, buna karşılık onu dilediğim şekilde etkileyecek sözcükleri, yüz ifadesini ve beden dilini kullanabiliyorum. (Uç örnek olsun: psikopatlarda tam da bilişsel olup duygusal olmayan empatiden bahsediliyor.)

Partnerimin canı acıyınca bunun bana dokunmadığından bahsetmiştim. Yani acaba bende duygusal empati mi eksik?

Bu da çok mantıklı gelmiyor bana, çünkü ben bayağı aktivist falan bir insanım. Başka insanların dertlerini ve acılarını anlamakla kalmıyorum, bu dert ve acılar beni üzüyor, kızdırıyor ve harekete geçiriyor.

Yine de bir fark var sanki.

Filipinler’deki bir fırtınada evini ve sevdiklerini kaybeden insanlarla empati kurabiliyorum. Filistin’de bombardımanlar yüzünden artık ev inşa etmekten vazgeçmiş insanlarla empati kurabiliyorum. Ya da en azından teoride empati kuruyorum diyelim. Çünkü ben aslında bu insanların hiçbirini tanımıyorum. Yaptığım şey biraz daha dolambaçlı. Önce bilişsel empatiyle onların bağlamına kendimi koyuyorum, sonra acıyla eşleşiyorum. Yani önce onların perspektifine geçiyorum (ya da işte geçtiğimi varsayıyorum diyelim, ben oturduğum yerden nasıl geçecekmişim onların yerine), sonra bu soyut adımdan sonra onların derdini tanıyorum.

Tanıdığım insanlarla bunu yapmıyorum pek.

Şöyle bir açıklama getirdim buna şimdilik: Aklımda “yüksek değerler” ve “alçak değerler” diye iki kategori var. Yüksek değerler muhtemelen politik, sosyoekonomik, felsefi konularla ilgili. Alçak değerler de muhtemelen kişisel ve kişiler arası konularla ilgili. Eğer bir duyguyu “yüksek” değerlerle ilişkilendiriyorsam, bu duyguyu “meşru” buluyorum ve böylece empatiye layık buluyorum. Eğer bir duyguyu “alçak” değerlerle ilişkilendiriyorsam, muhtemelen bu duyguyu bir çeşit kapris veya ayrıcalık olarak yorumlayıp görmezden geliyorum.

Yüksek değerler ve alçak değerler dediğim bu şeylerin toplumsal cinsiyetle tertemiz ayrıştığını fark ettim. Bir ev kadınının dertleri (ev işlerinden kaynaklanan dertleri) beni ilgilendirmiyor mesela, ama kur krizinden kaynaklı enflasyon beni ilgilendiriyor. COVID-19 kaynaklı ölümler beni ilgilendiriyor, ama bir arkadaşımın teyzesi ölmüşse onun tuttuğu yas bana hiç bulaşmıyor.

Sorunum empati eksikliği, ama bu empati eksikliğinin altında erkek olmam var.

Empatik olmam gerekmemiş pek. Niye gereksin ki? Başkaları bu işleri benim için yapmışlar hep.

Bunlardan bahsedeceğim önümüzdeki haftalarda. Seks, acı, ihanet, pek yakında! Bizden ayrılmayın!

Şey’in hiç de muhteşem olmayan yeniden geri dönüşü

Ne yapsan ne kadar zaman geçse bir türlü yok olmayan solcu örgütlere döndü blog. Ben geri geldim. Yeni hikayelerim var. Hiç de “yoğun istek üzerine” falan değil dönüşüm. Ödevim var, yapmaya geldim.

En son demişim ki “geçmişte taciz ettiğim, rahatsız ettiğim, gereksiz ısrarlarımla gerdiğim vb. en az üç kadınla irtibata geçip yukarıda yazdığım hesap-verebilirlik adımlarını uygulamaya çalışacağım”. Bunu Aralık 2020’de demişim ve kendime 6 ay süre koymuşum. Ben aslında bunu yaptım ve sonra sana anlatmaya üşendim çünkü hiç de görkemli olmayan bir şekilde 17 kişilik bir uzun liste yaptım, bunlardan 5’iyle iletişime geçtim (insanın çocukluk/gençlik arkadaşlarını bulması Facebook’ta kolay ama ciddi bir konuyu öylece açamıyor ki insan 20 yıldır konuşmadıysan), 3’üyle oturdum konuştum. Üstelik de 6 aylık mühletin içinde! Bunu sonra anlatırım. Şimdi ödevim başka.

Bak 2021’den beri benim ilişkilerim karıştı karmaşıklaştı. Yeni bir ilişkiye başladım. Bu yeni ilişki ikincillikten birincilliğe geçti, ama birincil ilişkim de birincil kaldı. Yani demem o ki harbiden çok-aşklı bir yerlere geldim ilişkilerimde. Gerçi birincil partnerimin tek birincil ilişkisi ben değildim. Ay bu yazdıklarım anlaşılıyor mu Türkçe yazınca? Diyorum ki: Benim 1 tane asıl partnerim vardı, ama bu kadının 2 tane asıl partneri vardı. Ben yeni bir tali ilişkiye başladım ama bu ilişki hızla asli hale geldi. Böyle deyince daha mı kolay oldu acaba.

Neyse, diyorum ki, çok-aşklı bir durumdaydım öncesinde de, ama aktörden çok gözlemci rolündeydim çünkü çok-aşklı ilişki benim yaptığım değil başıma gelen bir şey gibiydi. Evet her Pazar oturup sonraki haftayı planlıyorduk falan ama yani bu lojistik meseleler dışında beni duygusal emek anlamında zorlayan bir durum yoktu.

Bak dikkat et, “duygusal emek anlamında” zorlamıyordu diyorum. Çünkü duygusal anlamda elbette ki zorluyordu.

Yeni durumda (2 asli partnerimin olduğu durumda yani) artık yalnızca kendi duygularımı değil, başkalarının duygularını da idare etmem gerekti: yaptığım ve yapmadığım ve söylediğim ve söylemediğim şeylerin diğer insanlar üzerinde etkisini tahmin ve tespit etmem, hatta bir de buna göre harekete geçmem gerekti.

Böyle deyince sanki bunları önceden yapmıyormuşum gibi geliyor, değil mi?

Öyle esasında.

Ödev de bu aslında.

Velhasıl kelam, ortalığı ahıra çevirdim ve her iki ilişkimi de yüzüme gözüme bulaştırdım. Şimdi de kararım, duygusal emek ve duygusal zeka hakkında düşünmek ve kendimi geliştirmek. Bu “kendini geliştirmek” lafının ne kadar manasız olduğunu bildiğimden, bu soyut hedefi somut bir ödeve dönüştürüp düşündüklerimi buraya yazmaya karar verdim.

Daha fazla spoiler yapmak istemiyorum (hem, diğer yazılara da malzeme kalsın, değil mi ama?) ama herhalde bu yukarıdaki girizgahta ataerkil kültürü görmekte zorlanmıyorsundur. Ben zorlandım önce… sonra daha az zorlanır oldum ama hala kolay değil. Diyeceğim o ki: merak etme, oturup burada şahsi sorunlarım hakkında günlük tutmayacağım, blog hala düz erkek cinselliği hakkında olacak.

Yeniden hoşgeldin ve hoşgeldim.